Sosyoloji: Konular Ve Sorunlar

Anthony Giddens


Sosyoloji, şaşırtıcı derecede karışık üne sahip bir konudur. Bir yandan isyanı körükleyen ve başkaldırıya kışkırtan bir uyarıcıyla bağdaştırılır. Çalışılan konular üzerine belli belirsiz de olsa bir fikir sahibi olunmasına rağmen sosyoloji, her nasılsa yıkıcılıkla, uyumsuz militan öğrencilerin yakınma dolu talepleriyle ilişkilendirilir. Diğer yandan, konuyla oldukça farklı bir bakış açısı -belki de ilkinden daha yaygın olarak- okullarda ve üniversitelerde sosyoloji hakkında doğrudan bilgi sahibi olmuş bazı bireyler tarafından ortaya konmuştur. Aslında bu, sosyoloji öğrencilerini engellere yöneltmekten çok, onları klişelerle dayanılmaz bir biçimde sıkması son derece muhtemel olan, öğreticilikten ve yapıcılıktan uzak bir girişimdir. Sosyoloji, bu haliyle bir bilim olmanın sorumluluğunu üstlenir, ancak uygulayıcılarının model olarak almayı arzuladığı doğa bilimleri kadar aydınlatıcı bilgiler sunan bir bilim olamaz.
Sosyolojiye yönelik olarak bu ikinci tavrı takınanların kendileri açısından oldukça haklı olduklarını düşünüyorum. Sosyoloji, savunucularının birçoğu -hatta çoğunluğu- tarafından genel savlanrı yapay-bilimsel bir dilde gizlenmesi olarak düşünülür. Sosyolojinin doğa bilimleri grubuna ait olduğu ve dolayısıyla doğa bilimlerinin esaslarını ve hedeflerini körü körüne, aynen almaya çalışması gerektiği düşüncesi hatalı bir düşüncedir. Meslekten olmayan eleştirmenler, en azından önemli ölçüde, sosyolojinin bu şekilde sunulan kazanımları hakkında şüpheci olma konusunda oldukça haklılar.
Bu kitabı yazma amacım, sosyolojiyi ikinciden çok birinci bakış açısıyla ilişkilendirmek olacaktır. Bunu söylerken, sosyoloji ile insanların çoğunun iyi ya da uygun davranış biçimleri olduğuna inandıkları her şeye bir çeşit akıl dışı serzenişte bulunmaları arasında bir bağ kurmayı kastetmiyorum. Yapmak istediğim şey, tanımlayacağım biçimde anlaşılan sosyolojinin, ister istemez yıkıcı bir niteliği olduğu görüşünü savunmaktır. Ancak, ele alacak olduğum sosyolojinin yıkıcı veya eleştirel olma özelliği, sosyolojinin mantıksal olarak kötü üne sahip bir girişim olduğu görüşüyle bağdaşmaz (ya da bağdaşmamalıdır). Tam tersine, sosyoloji hepimizin üzerindeki bu tür bir baskıcı ilgiden doğan sorunlarla, toplumun kendi içerisindeki başlıca ihtilâfların ve çatışmaların unsurları olan sorunlarla uğraştığı için (ya da uğraşması gerektiği için) bu özelliğe sahiptir. Radikal öğrenciler ya da diğer radikaller, ne kadar uyumlu ya da başıboş olurlarsa olsunlar, onları harekete geçiren etkenlerle sosyolojik farkındalık arasında geniş bağlantılar vardır. Bu, sosyologların doğrudan başkaldırıyı övmelerinden kaynaklanmaz ya da pek azının bundan kaynaklandığını söyleyebilirim; bunun sebebi, sosyolojinin uygun bir biçimde anlaşılması kaydıyla, bugünün dünyasında karşılaşılmak durumunda kalınan toplumsal sorunların ne denli temel sorunlar olduğunu kaçınılmaz bir şekilde göstermesidir. Herkes bir ölçüde bu sorunların farkındadır, ancak sosyoloji sorunların üzerine daha iyi odaklanılmasına yardımcı olur. Eğer "akademi" yalnızca üniversitenin kapalı duvarları ardında izlenen, nesnel ve uzaktan bilgece araştırma yapma anlamına geliyorsa, sosyoloji, salt akademik bir çalışma sahası olarak kalamaz.
Sosyoloji, içindekilerin ortaya konulmasından başka bir talebi olmayan, özenle paketlenmiş hediye gibi sunulan bir konu değildir. Diğer tüm sosyal bilimler gibi -diğer bilim dallarının yanı sıra antropoloji, ekonomi ve tarih de buna dahil edilebilir- sosyoloji de doğası gereği ihtilafları olan bir çalışma sahasıdır. Yani, sosyoloji kendine özgü doğasıyla ilgili süregelen tartışmalarla karakterize edilir. Ancak, kendilerini profesyonel "sosyolog" olarak adlandıranlarla sosyolojinin konularına nasıl yaklaşılacağı ve bu konuların
nasıl çözümleneceğine dair birbiriyle yarışan çok sayıda düşüncenin varlığından rahatsızlık duyan bu alanın dışındaki birçokları tarafından öyle görülse de bu, bir zayıflık değildir. Sosyolojik tartışmaların bir türlü sonunun gelmemesinden ve çoğunlukla bunların nasıl çözüleceği hususunda bir uzlaşmaya varılamamasından rahatsız olanlar, genellikle bu durumu konunun yeterince olgunlaşmamış oluşunun bir işareti sayarlar. Bu kişiler sosyolojinin bir doğa bilimi gibi olmasını ve keşfedilmiş ve geçerli olduğu düşünülen doğa bilimlerinin kanunlarına benzer bir evrensel kanunlar düzeni üretmesini isterler. Ancak bu kitapta ana hatlarını sunacağım görüşe göre, sosyolojinin doğa bilimlerini çok yakından örnek alması gerektiğini düşünmek veya doğa bilimlerine benzer bir toplum biliminin uygun ya da arzulanabilir olmasını düşünmek hatadır. Bununla, doğa bilimlerinin yöntemlerinin ve hedeflerinin, insanların toplumsal davranışlarını incelenmesiyle tamamen ilgisiz olduğunu kastetmediğimi vurgulamak zorundayım. Sosyoloji, fiilî olarak gözlemlenebilir konularla ilgilenir, görgül (ampirik) araştırmaya dayalıdır ve olgulara anlam kazandıracak kuramları ve genellemeleri formüle etme girişimlerini içerir. Fakat insanlar doğadaki maddî nesnelerle aynı değildir; kendi davranışlarımızı incelemek, birçok önemli açıdan, doğal bir fenomeni incelemekten kaçınılmaz bir şekilde tamamen farklıdır.
Sosyoloji Bağlamı:
Sosyolojinin gelişimi ve mevcut ilgi alanları, modern dünyayı yaratan değişiklikler bağlamında algılanmalıdır. Yoğun bir toplumsal dönüşüm çağında yaşıyoruz. Yalnızca iki yüzyıl gibi bir süre zarfında, bugün hızını azaltmaktan çok artıran, sınırsız bir toplumsal değişimler dizisi ortaya çıkmıştır. Köken olarak Batı Avrupa'dan yayılan bu değişimler, etki alanları itibariyle artık küreseldirler. Tarihte binlerce yıl boyunca insanoğlunun yaşadığı tüm toplumsal örgütlenme biçimlerini tamamen ortadan kaldırmışlardır.
Değişimlerin özü, bazılarının onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıl Avrupasının "iki büyük devrimi" olarak tanımladıkları olaylarda yatmaktadır. Bunların ilki, hem belirli bir olaylar dizisi hem de çağımızda siyasî dönüşümlerin simgesi olan 1789 Fransız Devrimi'dir. Çünkü Fransız Devrimi önceki dönemlerde görülen isyanlardan oldukça farklıdır. Örneğin, köylüler ara sıra feodal idarecilere karşı ayaklanmışlardı, ama bu ayaklanmalar genellikle, belli bazı idarecileri iktidardan uzaklaştırmak veya fiyatlarda ve vergilerde kesintiler yapılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirilmişti. 1776'da Kuzey Amerika'da yapılan sömürge karşıtı devrim gibi bazı istisnalar dışında, tarihte ilk defa, Fransız Devrimi'nde bir toplumsal düzen, evrensel özgürlük ve eşitlik gibi salt dünyevî ideallerin kılavuzluğundaki bir hareket tarafından tamamen ortadan kaldırılmıştır. İdealleri bugün bile pek az anlaşılmış olsa da, bu devrimciler modern tarihin dinamik inançlarından birinin doğruluğunu kanıtlayan siyasî bir değişim iklimi yarattılar. Gerçek siyasî nitelikleri ne olursa olsun, bugün dünyada yöneticileri tarafından "demokrasi" olduğu ilân edilmemiş çok az devlet vardır. Bu insanlık tarihinde tamamen alışılmamış bir şeydir. Özellikle Eski Yunan ve Roma cumhuriyetleri gibi başka cumhuriyetlerin var olduğu doğrudur. Ancak, bunlar nadir örneklerdir ve her iki durumda da "vatandaşları" oluşturanlar nüfusta azınlıktadır, çoğu köledir ya da vatandaşlar arasındaki seçkin grupların ayrıcalıklarından yoksundurlar.
İkinci "büyük devrim" onsekizinci yüzyılın sonlarında Britanya'da ortaya çıkan ve ondokuzuncu yüzyılda tüm Batı Avrupa'ya ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yayılan "sanayi devrimi"dir. Sanayi devrimi bazen yalnızca, özellikle buhar gücünün imâlatta kullanılması ve bu tür güç kaynaklarıyla çalıştırılan yeni makine türlerinin ortaya çıkması gibi teknik yenilikler dizisi olarak sunulur. Ancak bu teknik buluşlar daha geniş toplumsal ve ekonomik değişikliklerin sadece bir parçasıydı. Bunların en önemlisi, işgücünün büyük bir kısmının, tarımdan, sürekli büyüyen sanayi sektörlerine göçüydü; bu, sonuçta tarımsal üretimin yaygın olarak makineleşmesine de neden olan bir süreçti. Aynı süreç, kentlerin yine tarihte benzeri görülmemiş ölçüde genişlemesine sebep olmuştur. Ondokuzuncu yüzyıl öncesinde en kentleşmiş toplumlarda bile, nüfusun yüzde onundan fazlasının kasabalarda ya da kentlerde yaşamadığı ve bu rakamın, tarımla geçinen ülkelerde ve imparatorluklarda önemli oranda daha düşük olduğu hesaplanmıştır. Günümüz standartlarına göre, sanayi öncesi toplumlardaki tüm kentler, en ünlü kozmopolit merkezler bile, aslında oldukça küçüktü. Örneğin, ondör-düncü yüzyılda Londra'nın nüfusunun 30.000 olduğu hesaplanmış, aynı dönemde Floransa'nın nüfusunun ise 90.000 olduğu belirtilmiştir. Ondokuzuncu yüzyıla girildiğinde Londra'nın nüfusu, yaklaşık 900.000 kişiyle, tarih boyunca kurulan tüm kentlerin nüfusunu çoktan geçmişti. Fakat, 1800'de, böylesine büyük bir metropolitan merkeziyle bile, İngiltere ve Galler nüfusunun küçük bir kısmı büyüklü küçüklü kentlerde yaşıyordu. Bir yüzyıl sonra, nüfusun yaklaşık yüzde kırkı 100.000 ya da daha fazla, yaklaşık yüzde altmışı ise 20.000 ya da daha fazla nüfuslu kentlerde yaşıyordu.
Tablo 1.1, kentleşmenin tüm dünyada önemli ölçüde yayıldığını ve yayılmaya devam edeceğini gösteriyor. "Kasaba" ya da "kent'i daha küçük nüfus yığınlarından ayırmak için kullanılan ölçüte göre, tüm sanayileşmiş ülkeler büyük ölçüde kentleşmiştir. Fakat Üçüncü Dünya Ülkelerinde de hızla büyüyen kentsel alanlar vardır. Günümüz dünyasındaki en büyük kentsel alanlar ondokuzuncu yüzyıldan önceki toplumlardaki kentlere kıyasla gerçekten çok büyüktür.

Tablo 1.1 Kentlerde yaşayan dünya nüfusunun yüzdeleri
20.000 ya da daha 100.000 ya da daha
fazla nüfuslu kentler fazla nüfuslu kentler
1800 2,4 1.7
1850 4,3 2,3
1900 9,2 5,5
1950 20,9 13,1
1970 31,2 16,7
1982 34,6 18,1

Kaynak: Kingsley Davis, "The Origin and Growth of Urbanisation in the World" ["Dünyada Kentleşmenin Kökeni ve Gelişmesi"], American Journal of Sociology, cilt 61, 1955 (güncelleştirilmiş).
Sanayileşme ve kentleşme toplumun en geleneksel formlarını geri dönülmez bir biçimde ortadan kaldıran dönüşümlerin merkezındeyse, bunlarla ilişkili olan ve üzerinde durulması gereken üçüncü bir fenomen daha vardır. Bu da, bugünün dünyasındaki insan sayısında, geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında görülen oldukça şaşırtıcı artıştır. İsa doğduğu zaman, dünyada muhtemelen üç yüz milyondan daha az insanın yaşadığı tahmin edilmektedir. Onsekizinci yüzyıla kadar, toplam nüfusun oldukça kararlı fakat ağır bir şekilde artmış olduğu görülmektedir; dünya nüfusu bu dönem içerisinde muhtemelen yaklaşık iki katına çıkmıştır. Bu dönemden sonra, herkesin duyduğu, ancak ayrıntılarıyla ilgili çok az şey bildiği "nüfus patlaması" ortaya çıkmıştır. Bugün dünyada yaklaşık dört milyar sekiz yüz milyon insan yaşamaktadır, bu sayı öyle bir hızla artmaktadır ki, eğer artış aynı şekilde devam ederse, dünya nüfusu her kırk yılda bir iki katına çıkacaktır. Böylesi bir nüfus artışının sonuçları insanoğlunun geleceği açısından korkutucuyken ve önemli tartışmalara konu olabilecekken, son yıllarda görülen nüfus artışının esaslarının arkasındaki etkenler, sanayileşme ve kentleşmenin arkasındaki etkenlerden daha az tartışmalıdır. Çünkü, insanlık tarihinin büyük bir kısmında doğum ve ölüm oranları arasında genel bir denge olmuştur. Bu, bazı açılardan karmaşık bir konu olsa da, diğerlerine baskın gelen iki ana fenomen vardır. Birincisi, son iki yüzyıldan önceki dönemde, ortalama insan ömrü nadiren 35 yılın üzerine çıkmıştır, çoğu zaman bundan da azdır. İkinci etken, çocuk ölümleri oranıdır; Ortaçağ'da Avrupa ve diğer bölgelerde her yıl doğan çocukların yarısının ergenlik çağına girmeden ölmeleri ender rastlanan bir durum değildir. Sağlık ve genel hijyen koşullarının iyileşmesi ve bazı belli başlı bulaşıcı hastalıkların tıbben kontrol altına alınmasıyla sağlanan ortalama insan ömründeki artış ve çocuk ölümü oranlarındaki ciddi düşüşler bu şaşırtıcı nüfus artışının nedenlerinden biridir.

Sosyoloji: Tanımı ve Bazı Ön Düşünceler
Sosyoloji, Avrupa'daki "iki büyük devrim"in sebep olduğu değişimlerin başlangıç dizisi üzerine yoğunlaşan kişiler, bu değişimlerin oluşum şartlarını ve olası sonuçlarını anlamaya çalıştıkça varlık kazanmıştır. Şüphesiz, hiçbir bilim dalı kökenleri bakımından tam olarak tanımlanamaz. Toplumsal düşüncedeki sürekliliği onsekizinci yüzyılın ortalarından başlayarak, toplumsal düşüncenin daha sonraki dönemlerine kadar çeşitli yazarlardan takip edebiliriz. Sosyolojinin oluşumuna katkısı olan düşünceler iklimi, aslında, kısmen bu ikili devrim sürecinin ortaya çıkışına da yardımcı olmuştur.
"Sosyoloji" nasıl tanımlanmalıdır? Basmakalıp bir ifadeyle başlayayım. Sosyoloji insan toplumlarının incelenmesiyle ilgilenir. Artık, toplum kavramı yalnızca çok genel bir şekilde formüle edilebilir. Çünkü, "toplumlar" gibi genel bir kategorinin içine, sadece sanayileşmiş ülkeleri değil, aynı
Anthony Giddens
zamanda büyük, tarımla uğraşan imparatorlukları (Roma İmparatorluğu veya Geleneksel Çin gibi) ve terazinin diğer kefesine de oldukça az sayıda bireyden oluşabilen küçük kabile topluluklarını dahil etmek istiyoruz.
Toplum, kurumsallaştırılmış davranış biçimleri bütünü ya da sistemidir. Toplumsal davranışın "kurumsallaştırıl-mış" biçimlerinden söz etmek, uzun zaman ve mekân dilimlerinde sürekli olarak tekrarlanan -veya modern toplumsal kuram terminolojisinde olduğu gibi toplumsal olarak yeniden üretilen- inanç ve davranış biçimlerinden bahsetmektir. Toplumsal yaşamın temellerinden biri olduğu için dil, bu tür kurumsallaştırılmış bir etkinlik ya da kurum için mükemmel bir örnek teşkil eder. Hepimiz, yaratıcı bir şekilde kullansak da bireyler olarak hiçbirimizin yaratmadığı bir dil konuşuyoruz. Ancak, toplumsal yaşamın diğer birçok yönü de kurumsallaştırılabilir: yani, nesiller boyunca fark edilebilir derecede benzer bir biçimde varlığını sürdüren, yaygın olarak benimsenmiş uygulamalar haline gelebilir. Dolayısıyla, burada ekonomi kurumlarından, siyasî kurumlardan ve benzer kurumlardan söz edebiliriz. Burada, "kurum" kavramının bu kullanımının, bu terimin günlük dilde "grup" veya "kolektif-lik" terimlerinin zayıf bir eşanlamlısı olarak kullanımından -örneğin bir hapishaneden veya hastaneden "kurum" olarak söz edilmesi- farklı olduğunu belirtmek gerekir.
Yukarıda bahsettiğim düşünceler "toplum"un nasıl anlaşılması gerektiğini göstermeye yardımcı olur, ancak iş bununla bitmez. Bir araştırma konusu olarak "toplum" sosyoloji ve diğer sosyal bilimler tarafından paylaşılır. Sosyolojinin ayırt edici özelliği, sosyolojinin "iki büyük devrim"in öncesinde ortaya çıkan toplum biçimlerine olan aşırı ilgisinden kaynaklanır. Toplumun bu biçimleri, sanayi açısından gelişmiş toplumları -Batı'nın, Japonya'nın ve Doğu Avrupa'nın ekonomik olarak gelişmiş ülkelerini- kapsadığı gibi, yirminci yüzyılda, tüm dünyaya yayılan başka toplumları da kapsar. Çünkü modern dönemde, bu "iki büyük devrim"in sebep olduğu güçlerin müdahale etmediği hiçbir toplumsal düzen yoktur. "İleri" toplumlara sanki dünyanın geri kalan kısmından veya kendilerinden önceki toplumlardan soyutlanmışlar gibi bakılamayacağını -bunun tersini savunan çok sayıda sosyolojik araştırma yapılmış olmasına rağmen- özellikle vurgulamak istiyorum.
Bu görüşlerin ışığında, sosyolojinin tanımı aşağıdaki gibi verilebilir: Sosyoloji, odak noktası, son iki veya üç yüzyıldaki endüstriyel dönüşümlerin etkisiyle ortaya çıkan sosyal kurumların incelenmesi olan bir sosyal bilimdir. Sosyoloji ile sosyal bilimlerdeki entelektüel çalışma sahaları arasında açıkça tanımlanmış ayrımlar olmadığını vurgulamak önemlidir. İnsan davranışının ve kurumlarının nasıl kavramsallaştırılması gerektiği ile ilgili toplum kuramının sorunları bir bütün olarak sosyal bilimlerin ortak ilgi alanıdır. İnsan davranışının çeşitli sosyal bilimlerin kapsamına giren farklı "alanları", yalnızca çok genel bir şekilde açıklanabilen entelektüel işbölümünü ortaya çıkarır. Örneğin, antropoloji görünüşte daha "basit" toplumlarla -kabile toplumları, şeflikler ve tarım devletleri- ilgilenir. Fakat bu toplumlar ya tüm dünyaya yayılan sarsıcı sosyal değişiklikler tarafından tümüyle ortadan kaldırılmışlardır ya da modern sanayi devletleriyle birleşme sürecindedirler. Başka bir örnek vermek gerekirse, ekonominin konusu malların üretimi ve dağıtımıdır. Ancak, ekonomi kurumları toplumsal sistemlerdeki diğer kurumlarla her zaman açık bir şekilde ilişkilidir ve hem bunlardan etkilenir hem de bunları etkilerler. Son olarak şunu belirtmek gerekir ki, geçmişle bugün arasındaki sürekli mesafeyi inceleyen bilim olan tarih, tüm sosyal bilimlerin kaynak malzemesidir.
Sosyolojinin gelişimi ile ilgilenen seçkin düşünürlerin çoğu, yaşadıkları değişimlere bilim ve teknolojinin yaptığı önemli katkılardan çok etkilenmişlerdi. Bu nedenle, sosyolojinin amaçlarını belirlerken, doğa bilimlerinin, insanların toplumsal ilişkileriyle ilgili çalışmalarda maddî dünyayı açıklarken gösterdiği başarının çok daha fazlasını elde etme arayışındaydılar. Sosyoloji "toplumu konu alan bir doğa bilimi" olmalıydı. 1798'den 1857'ye kadar yaşayan ve "sosyoloji" terimini bulan Auguste Comte, bu görüşe en açık ve en etraflı anlatımı kazandırmıştır. Sosyoloji dahil bütün bilimlerin mantık ve yöntemin genel çerçevesini paylaştığını, hepsinin ilgili oldukları belirli fenomeni yönlendiren evrensel kanunları ortaya çıkarmaya çalıştıklarını iddia etmiştir. Comte, insan toplumunu yönlendiren kanunları keşfedersek -aynen bilimin doğadaki olayları kontrol altına almamıza olanak sağlaması gibi- kendi kaderimizi şekillendirebileceğimize inanmıştır. Ünlü sözü, Prevoir pour pouvoir [öngörebilmek kontrol edebilmektir] bu görüşü ifade etmektedir.
Comte'tan bu yana, sosyolojinin doğa bilimleri üzerinde şekillendirilmesi gerektiği düşüncesi, kesinlikle karşı çıkılmış ve çok farklı şekillerde ifade edilmiş olsa da sosyolojideki baskın görüş olmuştur. Yirminci yüzyılda sosyolojide sağlanan gelişmelerde en etkili isimlerden biri olan Emile Durkheim (1858-1917), Comte'un bazı fikirlerini devam ettirdi. Doğa bilimlerinin olgularla ilgilendiği gibi, sosyolojinin de aynı nesnellikle yaklaşılabilecek "sosyal olgularla" ilgilendiğini açıkladı. Kısa fakat çok etkili kitabı The Rules of Sociological Met-hod'âa (1895) Durkheim, toplumsal fenomenlere şeyler gibi yaklaşılması gerektiğini öne sürmüştür: Yani kendimizi doğadaki nesnelermişiz gibi görmeliyiz. Böylece Comte, sosyoloji ile doğa bilimleri arasındaki benzerlikleri vurgulamıştır.
Daha önce belirttiğim gibi, bu bakış açısı sosyolojide yaygın olsa da benim reddettiğim bir görüştür. Sosyolojiden ve antropoloji veya ekonomi gibi diğer alanlardan "sosyal bilimler" olarak söz etmek, bu bilim dallarının görgül konuları sistematik bir biçimde ele alan çalışmaları içerdiğini vurgulamaktır. Sosyoloji ve diğer sosyal bilimlerin doğa bilimlerinden iki önemli noktada farklılık gösterdiğini gördüğümüz sürece, terminoloji o kadar da karmaşık değildir.
(1) Topluma veya "toplumsal olgular"a doğal dünyadaki nesnelere ve olaylara yaklaştığımız gibi yaklaşamayız; çünkü toplumlar, ancak insanlar olarak bizim kendi eylemlerimiz içinde yaratıldıkları ve yeniden yaratıldıkları sürece var olurlar. Toplumsal kuramda, insan faaliyetlerinin, doğal olaylarda olduğu gibi, nedenler tarafından belirlendiğini düşünemeyiz. Benim, bireylerin ve kurumların "çifte etkileşimi" olarak adlandırdığım şeyi kavramalıyız: Biz toplumu yaratırız, toplum da bizi yaratır. Söylediğim gibi, kurumlar, zaman ve mekânda tekrar üretilen toplumsal faaliyet modelleridir. Bunun neleri içerdiği üzerinde biraz dikkatlice düşünmeye değer. Toplumsal davranışın veya toplumsal sistemlerin "yeniden üretilmesi"nden söz etmek, zaman ve mekân açısından birbirlerinden ayrılan failler tarafından benzer faaliyet modellerinin tekrar edilmesinden söz etmektir. Aslında bu noktayı vurgulamak çok önemlidir, çünkü Durkheim'ınki de dahil toplumsal kuramların çoğu, zarar verici sonuçlar doğurabilecek olan fiziksel benzetme bağlamında düşünme eğilimiyle yoğrulmuştur. Toplumsal sistemler, bireyler ve gruplar arasındaki ilişki modellerini içerir. Birçok sosyolog bu örnekleri bir binanın duvarları veya bir vücut iskeleti gibi betimler. Bu yanıltıcıdır, çünkü toplumların neye benzediği ile ilgili çok durağan ve değişmeyen bir görüntü sergiler; yani, toplumsal sistemlerin, ancak bireylerin bir zamandan ve mekândan diğerine, belirli davranış biçimlerini faal olarak tekrarladıkları ölçüde şekillendiğini göstermez. Bu tür bir benzetmeyi mutlaka kullanmak zorundaysak, toplumsal sistemler, kendilerini oluşturan tuğlalarla her an sürekli olarak yeniden inşa edilen binalar gibidir demeliyiz.
(2) Sosyolojinin pratik uygulamaları bilimin teknolojik kullanımlarıyla doğrudan paralel değildir, olamaz da. Atomlar bilim adamlarının onlar hakkında neler söylediğini bilemezler, ya da o bilginin ışığında davranışlannı değiştiremezler. İnsanlar ise bunu yapabilir. Dolayısıyla, sosyoloji ile sosyolojinin konusu arasındaki ilişki, doğa bilimlerinde olduğundan kesinlikle farklıdır. Eğer toplumsal faaliyeti, doğa kanunları tarafından belirlenmiş mekanik bir olaylar dizisi olarak düşünürsek, hem geçmişi yanlış anlamış oluruz hem de sosyolojik analizin, geleceğimizi etkilemeye nasıl yardımcı olacağını kavrama konusunda başarısızlığa düşeriz. İnsanlar olarak yalnızca tarihte yaşamayız; tarih anlayışımız, o tarihin ne olduğunun ve neye dönüşebileceğinin bütünleyici bir parçasıdır. İşte bu yüzden Comte'un toplumsal teknoloji olarak görünen, Prevoir pour pouvoir fikrine katılamayız. Sosyal bilimlerde, eylemsiz nesneler dünyasına değil, diğer insanlara hitap ediyoruz. Bu çoğu kez, ilgili kişilere bir doğa kanunu gibi kaçınılmaz, reddedilemez görünen şeyin aslında tarihin bir ürünü olduğunu ve sosyolojik analizin insan toplumlarında özgürleştirici bir rol oynayabileceğini tam anlamıyla göstererek yapılır. Sosyolojik analiz aynı zamanda ölçülü olmayı da öğretir. Çünkü, bilgi, gücün önemli bir parçası olmasına rağmen, güçle aynı şey değildir; tarih bilgimiz her zaman deneye ve tecrübeye dayalıdır ve eksiktir.
Sosyolojik İmgelem: Eleştiri Alanı Olarak Sosyoloji
Bu kitapta üzerinde duracağım sosyoloji pratiği C. Wright Mills'in, yerinde bir deyişle, "sosyolojik imgelem" olarak adlandırdığı kavramdan yararlanmayı gerektiriyor (C. Wright Mills, The Sociological Imagination, Harmonsworth, Pengu-in, 1970*). Bu terim çok sık kullanıldığından değerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır ve Mills'in kendisi de bu terimi biraz muğlak bir şekilde kullanmıştır. Bu terimle, benim anladığım şekilde bir sosyolojik analiz için mutlaka gerekli olan birçok ilgili duyarlılık biçimlerini kastediyorum. Çağdaş sanayileşmiş toplumlar -ilk defa Batı'da oluşturulmuş haliyle bugünün toplumu- tarafından meydana getirilen toplumsal dünya anlayışı, ancak imgelemin üç aşamalı uygulanmasının sonucu olarak elde edilebilir. Bu sosyolojik imgelem biçimleri tarihî, antropolojik ve eleştirel bir duyarlılık içerir.
Genetik açıdan bizimle aynı olan insanoğlu büyük olasılıkla yaklaşık 500.000 yıldır varlığını sürdürmektedir. Arke-
* C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Unsal Oskay, Ankara, T.C. Kültür Bakanlığı, 1979.
olojik kalıntılardan öğrendiğimiz kadarıyla, yerleşik tarıma dayalı "medeniyetler" en fazla 8.000 yıl öncesine dayanır. Fakat bu süre, sanayi kapitalizminin yükselişinin egemen olduğu yakın tarihin kısacık dönemiyle karşılaştırıldığında oldukça uzun bir zaman dilimi gibi görünebilir. Tarihçiler, ekonomik girişimin yaygın bir şekli olarak Batı kapitalizminin ortaya çıkış tarihi konusunda uzlaşamamışlardır, ancak bunun Avrupa'da onbeşinci veya onaltıncı yüzyıldan daha geriye gittiğini destekleyecek kanıtlar ileri sürmek zordur. Sanayi kapitalizminin, kapitalist girişimin fabrikada makine üretimiyle birleşmesinin kökenleri onsekizinci yüzyılın sonlarından daha erken bir döneme uzanmaz ve bu yüzden yalnızca Britanya'nın bazı bölgelerinde ortaya çıkmış olmalıdır. Sanayi kapitalizminin dünya çapında genişlemesine tanıklık ederek geçen yüzyıllık zaman dilimi, sonuçları açısından tüm insanlık tarihinde hiçbir dönemde olmadığı kadar şaşırtıcı sosyal değişikliklere sebep olmuştur. Biz Batı'da yaşayanlar, bu değişikliklerin ilk etkilerini içlerinde eritmiş toplumlarda yaşıyoruz. Günümüz kuşakları, hızlı teknolojik yeniliklere açık, nüfusunun çoğu kasabalarda ya da kentlerde yaşayan, sanayi sektöründe çalışan ve ulus-devletlerin "vatandaşları" olan toplumlara aşinadırlar. Ancak bugün bizlere tanıdık gelen ve böylesine kısa bir zaman dilimi içinde çok hızlı ve çarpıcı bir şekilde yaratılan toplumsal dünya, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir olgudur. Bugün, sanayileşmiş toplumları analiz edecek bir kişi tarafından sosyolojik imgelemle ilgili olarak sarf edilmesi gereken ilk çaba, kendi yakın geçmişimizi, yani "kaybettiğimiz dünyayı" yeniden bulmaktır. Günümüzde sanayileşmiş toplumlarda yaşayan insanların, nispeten yakın bir geçmişte yaşayan insanlardan ne kadar farklı bir hayat sürdüklerini ancak tarih bilinci içerdiğine şüphe olmayan böyle bir imgelem çabasıyla kavrayabiliriz. Kentleşmeyle ilgili olarak sözünü ettiğim güçlü olgular bu anlamda yardımcı olur. Fakat asıl ihtiyaç duyulan, halihazırda büyük ölçüde ortadan kaldırılmış olan toplumsal yaşam biçimleri dokusunun özgün bir şekilde tekrar yapılandırılması yönünde bir girişimdir. Burada sosyologun zanaatı ile tarihçinin sanatı arasında bir ayrım yoktur. Onsekizinci yüzyıl Britanya'sı, sanayi devriminin etkilerini ilk kez tecrübe eden, hâlâ yerel topluluk geleneklerinin hüküm sürdüğü, dinin etraflı etkisiyle kaynaşmış bir toplumdu. Bu toplum, yirminci yüzyıl Britanya'sında kayda değer bir devamlılık gösterse de, aradaki karşıtlıklar oldukça belirgindir. Bugün çok yaygın olan kurumlar o dönemde basit bir yapılanmanın ötesine geçememişlerdi: Yalnızca fabrikalar ve işyerleri değil, aynı zamanda okullar, kolejler, hastaneler ve hapishaneler de ancak ondokuzuncu yüzyılda yaygın hale gelmiştir.
Toplumsal yaşamın dokusundaki bu değişimler elbette kısmen maddîydi. Sanayi devrimini açıklayan bir tarihçinin dediği gibi:
Modern teknoloji sadece daha hızlı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dünün zanaat yöntemleriyle hiçbir şekilde üretilemeyecek ürünler ortaya koyar. En iyi Kızılderili örekesi bile günümüzdeki çıkrık kadar ince ve düzgün bir iplik eğiremezdi; onsekizinci yüzyıl Hıristiyan dünyasındaki hiçbir demirci ocağı modern makinelerin yaptığı kadar büyük, düzgün ve homojen çelik levhalar üretemezdi. En önemlisi, modern teknoloji, sanayi çağı öncesinde tahayyül bile edilemeyen şeyler yaratmıştır: fotoğraf makinesi, motorlu araba, uçak, radyodan çok hızlı bilgisayarlara kadar tüm elektronik aletler, nükleer enerji santrali ve sonu gelmez bir liste... Sonuç olarak mal üretiminde ve çeşitliliğinde muazzam bir artış olmuştur ve hiçbir gelişme tek başına, insanın yaşam tarzını, ateşin bulunmasından bu yana bu kadar çok değiştirmemiştir: 1750'de yaşayan bir İngiliz, maddî şeyler konusunda, Sezar'ın lejyonerlerine, kendi torununun torununa olduğundan daha yakındı (David S. Landes, The Unbound Prometheus [Zincirinden Boşanmış Prometeus], Cambridge, Cambridge University Press 1969, s. 5.).
Teknolojik yeniliklerin çapı ve yaygınlığı, inkâr edilemez bir şekilde bugünün sanayileşmiş toplumlarının ayırt edici özelliklerinden biridir. Kapitalizm öncesi çağda kent yaşamında dahi önemli olan, geleneğin zayıflaması ve köy topluluklarında günü gününe yaşamın ortaya çıkması olguları bununla yakından ilgilidir. Gelenek, geçmişin içinde bugünü barındırıyordu ve bugün modern Batı toplumlarında egemen olandan daha farklı bir zaman anlayışı ortaya koyuyordu. Bireyin günü, bugün olduğu gibi, "çalışma zamanı" ya da "boş zaman" olarak bölünmemişti ve "çalışma" ne zaman ne de mekân olarak diğer faaliyetlerden net bir şekilde ayrılmıştı.
Batı Avrupa toplumlarının yaşadığı dönüşümün kökenlerinde yatan iki büyük devrimin kesişmesinden daha önce söz etmiştim. Bu devrimlerden ikincisi, ulus-devletin yükselişi ile bağlantılı olan ve modern dünyanın yaratılmasında sanayileşmenin yükselişi kadar önemli bir fenomen olan siyasî devrimdir. Batı'da yaşayanlar belli bir ulusun "vatandaşları" olduklarını öylece kabul etmeye eğilimlidirler ve hiç kimse devletin (merkezî hükümet ve yerel yönetim), yaşamlarında oynadığı büyük rolün farkına varmama gafletine düşmez. Ancak vatandaşlık haklarında, özellikle de evrensel oy kullanma hakkı konusunda yaşanan gelişmeler oldukça yenidir. Diğerlerinden farklı bir millî bir topluluğa ait olma duygusu olan milliyetçilik de böyledir. Bunlar ulus-devletlerin "iç" örgütlenmelerinin karakteristik özellikleri haline gelmiştir; ancak dikkatleri, modern çağın temel ayırt edici niteliği olan ulus-devletler arasındaki ilişkilere yöneltmek de aynı derecede önemlidir.
Bugün, önceki çağlarla hiçbir paralellik göstermeyen bir dünya sistemi içinde yaşıyoruz. Her "iki büyük devrim" de dünya çapında sonuçlar doğurmaktadır. Sanayi kapitalizmi, üretimin muazzam derecede karmaşık bir biçimde uzmanlaşmasına, mübadele ilişkilerinin dünya çapında olduğu bir işbölümüne dayanır. Giydiğiniz kıyafetleri bir düşünün, oturduğunuz evi ya da bir sonraki öğünde yiyeceğiniz yemeği. Kendi giyeceklerinizi kendiniz yapmanız, kendi evinizi inşa etmeniz veya tüketeceğiniz yiyeceği üretmeniz pek olası değildir. Sanayileşmiş ülkelerde biz bu duruma oldukça alışkınız, ancak sanayi kapitalizmi ortaya çıkmadan önce, işbölümü çok daha az karmaşıktı. Nüfusun çoğunluğu, ihtiyaçlarının büyük bir kısmını kendisi temin ediyordu, yapamadığı yerde kendi yerel topluluklarındaki kimselerin hizmetine başvuruyordu. Fakat bugün ürünler, gerçekten küresel bir iş bölümüyle tüm dünyada imâl edilip değiş tokuş ediliyor. Yalnızca Batı'da tüketilen malların çoğu, dünyanın diğer yarısında üretilmekle kalmıyor, bazen tam tersi de gerçekleşiyor; ancak aralarında büyük mesafeler olan bölgelerde sürdürülen üretim süreçleri arasında karmaşık bağlantılar da olabiliyor. Örneğin, bir televizyon setinin bazı parçaları bir ülkede, diğer parçaları başka bir ülkede yapılmış olabilir; bu parçalar üçüncü bir yerde monte edilmiş ve bu televizyon seti tamamen farklı bir yerde satışa sunulmuş olabilir.
Ancak yeni ve eşi görülmemiş bir dünya sisteminin doğmasına neden olan tek şey yalnızca ekonomik ilişkilerin artması değildir. Kapitalizmin yayılmasına ulus-devletin genel devamlılığı eşlik etmektedir. Ulus-devletlerin bazı "iç" özelliklerinden söz etmiştim (bunları 7. Bölüm'de daha etraflı olarak inceleyeceğim). Ancak, önemli olan şu ki, "belirli bir" ulus-devletten söz etmek hatalıdır, çünkü Avrupa'da ilk ortaya çıkışlarından bu yana, birbirleriyle karmaşık uyum ve çatışma ilişkileri içinde olan ulus-devletler daima var olmuştur. Bugün bütün dünya yamalı bohça gibi ulus-devletlere bölünmüştür. Avrupa'da ulus-devletlerin ortaya çıkması ve özellikle de dünyanın diğer bölgelerinde ulus-devletlerin kurulması yine oldukça yeni bir olgudur. Çünkü, tarihinin büyük bir kısmında, insanoğlu dünyaya çok az yayılmış, çok küçük toplumlar halinde yaşayıp hayvan avlayarak ve yenebilir bitkiler toplayarak -"avcı-toplayıcı" toplumlar- hayatını sürdürmüştür. Geride kalan yaklaşık onbin yıllık dönem boyunca dünyanın nüfusu, günümüzle karşılaştırıldığında, son derece seyrek bir dağılım gösteriyordu, insanlar ya avcı-toplayıcı toplumlarda ya da küçük tarım topluluklarında, kent-devletlerinde veya imparatorluklarda yaşıyorlardı. Bazı imparatorluklar, özellikle de Çin İmparatorluğu çok büyüktü. Fakat bu imparatorluklar biçim olarak çağdaş ulus-devletlerden oldukça farklıydılar. Ö'rneğin, Geleneksel Çin'deki merkezî Çin yönetimi çeşitli vilayetleri üzerinde, özellikle de daha uzaktaki vilayetleri üzerinde hiçbir zaman doğrudan hakimiyet kuramamıştır. Çin devletinin yönetimi altında yaşayanların çoğu, kültür ve dil açısından çok az ortak noktaları bulunan Çinli yöneticilerinin hayatlarından tamamen farklı bir hayat sürmüşlerdir.
Dahası, yukarıda sözünü ettiğimiz çeşitli toplum türleri birbirleriyle çeşitli ilişkiler kurarak var olsalar da, bu ilişkiler bugün olduğu biçimde bütün dünyaya yayılmamıştır. "Doğu Doğudur, Batı da Batı ve bu ikisi asla bir araya gelmeyecek" sözü, yirminci yüzyıldan öncesi için fazlasıyla geçerli bir durumu ifade ediyordu. Çin ile Avrupa arasında onbirinci yüzyıldan bu yana, ara sıra temaslar kurulmuş ve aralıklarla belirli miktarda ticaret yapılmıştır; fakat sonraki yüzyıllarda Çin ve Batı, hemen hemen her açıdan birbirinden farklı evrenlerde yaşamışlardır. Bugün Doğu ve Batı'yı birbirinden hâlâ ayıran kültür farklılıkları ne olursa olsun, bütün bunlar değişmiştir. Hem toprakları, hem de nüfusu açısından muazzam bir büyüklüğe sahip olmasına rağmen, Çin artık bir imparatorluk değil ulus-devlettir. Tabiî ki aynı zamanda sosyalist bir devlet olduğunu iddia etmektedir; artık ulus-devletler tüm dünyaya yayılmış olsa da Çin, Batı Avrupa'da sağlam bir biçimde kurulmuş olan "liberal-demokratik" modeli hiçbir şekilde takip etmemiştir.
Eğer sosyolojik imgelemin ilk boyutu bir tarihî duyarlılığın geliştirilmesini içeriyorsa, ikinci boyutu da antropolojik kavrayışın oluşturulmasını içerir. Bunu söylemek:, çeşitli sosyal bilimler arasında, geleneksel olarak kabul edilmiş olan sınırların yüzeysel yapısını bir kez daha vurgulamaktır.
Geçen iki yüzyıldaki toplumsal dönüşümlerin ne kadar yakın tarihli ve ne kadar çarpıcı olduğuna ilişkin tarihsel duyunun canlandırılması zordur. Fakat, Batı'da gelişen yaşam biçimlerinin bir şekilde diğer kültürlerin yaşam biçimlerinden üstün olduğuna dair açık ya da gizli inançtan uzaklaşmak belki çok daha zordur. Böylesi bir inanış, temasa geçmiş olduğu diğer kültürlerin çoğunu tahrip eden ya da yok eden olaylar dizisini harekete geçiren Batı kapitalizminin yayılmasıyla teşvik edilir. Dahası birçok sosyal bilimci, insanlık tarihini, "evrimin" çeşitli toplum türlerinin maddî çevrelerini kontrol altında tutabilme ya da bunlara hükmedebilme kapasitesi şeklinde anlaşıldığı sosyal evrim düzenleri içine sıkıştırmaya çalışarak, bu kavrama somut şeklini vermişlerdir. Batı sanayileşmesi kaçınılmaz bir biçimde bu şablonların en üstünde görülür, çünkü maddî verimliliğinin yolunu, tarihte bunu yapmış diğer toplumların hepsinden daha çok açmıştır.
Ancak, bu evrimsel düzenler, sosyolojik imgelemin yok etmesi gereken etnosantrizmi ifade eder. Etnosantrik anlayış, diğerlerini yargılamak için kendi toplumunun ya da kültürünün bakış açısını ölçü olarak alan düşüncedir. Bu tür bir tavrın Batı kültüründe iyice yerleştiği konusunda hiç şüphe yoktur. Aynı zamanda başka birçok toplumun da karakteristiği olmuştur. Ancak, Batı'da üstünlük inancı, diğer yaşam biçimlerinin sanayi kapitalizmi tarafından şiddetle alabora edilmesinin bir bakıma ifadesi ve gerekçesidir. Fakat, Batı toplumlarının dünyada üstün bir konumda olmalarını sağlayan ekonomik ve askerî güçlerini, evrimsel düzendeki yüksek konumlarıyla karıştırmamalıyız. Modern Batı'da telaffuz edildiği şekliyle maddî verimliliğe değer biçmenin kendisi, diğer kültürlerle karşılaştırıldığında belirgin bir biçimde anormal bir tutumdur.
Sosyolojik imgelemin antropolojik boyutu önemlidir, çünkü bu dünyada insanların birbirini takip eden varoluş biçimlerinin farklılığını anlamamızı sağlar. İnsan kültürlerinin farklılığının sistematik olarak incelenmesinin -"alan-çalışması antropolojisi"-, sanayi kapitalizminin sınır tanımaz genişlemesi ve Batı'nın askerî gücünün, insan kültürlerinin yok oluşlarını hızlandırmasıyla aynı anda ortaya çıkması, modern çağın ironilerinden biridir. Ancak, sosyolojik imgelemin antropolojik yönü, etnosantrik niteliğin evrimci düşüncesiyle yarışarak, başlangıcından bugüne kadar sosyal bilimlerde önemli bir rol oynamıştır. Jean-Jacques Rousseau'nun Discourse on the Origin and Foundation of lnequality (1955) adlı eserinde insan toplumlarının şaşırtıcı çeşitliliğinin bilincine vararak kendimizi anlamayı daha iyi öğrenebileceğimiz fikri üzerinde aydınlatıcı bir ısrarla durulduğunu görürüz. Rousseau "tüm dünyanın", sadece isimlerini bildiğimiz toplumlarla dolu olduğunu ve bizim hâlâ insan ırkını yargılamakla uğraştığımızı söyler. Sözlerine, "insanların tecrübelerinin çeşitliliğine duyarlı olan korkusuz bir gözlemciler grubunu, var olan, fakat haklarında çok az şey bildiğimiz çeşitli toplumları tasvir etmek üzere gönderebildiğimizi bir düşünün" diye devam eder. "Unutulmaz seferlerden geri dönen bu yeni Herküllerin, acele etmeksizin oturup görmüş oldukları şeylerin doğal, ahlâkî ve siyasî tarihini yazdıklarını varsayalım; o zaman bizler, onların kalemlerinden çıkan yeni bir dünyayı görmüş ve böylece kendimizi tanımayı öğrenmiş olurduk" diye yazar.
Rousseau'nun bu eserinin yayınlanmasını izleyen bir buçuk yüzyıl boyunca, gezginler, misyonerler, tacirler ve diğerleri gerçekten de bu tür birçok seyahate çıktılar. Ancak, sundukları raporlar çoğu zaman güvenilmezdi ya da yanlıştı, yahut Rousseau'nun şiddetle eleştirdiği etnosantrizmin ta kendisi bu eserlerde vücut buluyordu. Sistematik ve ayrıntılı bir antropolojik alan çalışması, ancak yirminci yüzyılın ilk yıllarında başladı. O zamandan bu yana çalışmanın hızla küçülen evreni içerisinde, antropologlar farklı kültürler hakkında çok geniş bilgiler topladılar. Bu bilgiler, bir yandan insan ırkının birliğini doğrular; küçük "ilkel" toplumlarda yaşayan insanların, daha ileri olduğu varsayılan "medeniyetlerde" yaşayanlara göre genetik olarak alt düzeyde veya onlardan farklı olduklarını düşünmek için hiçbir uygun zemin yoktur. Bilindiği kadarıyla gelişmiş dil biçimleri olmayan hiçbir toplum yoktur ve toplum türleriyle dilin gelişmişliği arasında karşılıklı bir ilişki de yok gibi görünmektedir. Diğer yandan modern antropolojik araştırmalar, insanların, sayesinde yaşamlarını düzene koyabilecekleri geniş bir kurumlar yelpazesinin altını çizer.
Çoğu zaman çağdaş antropolog, bir felaketi, bir askerî yıkımdan arta kalan, Batı'yla temas sonucu yakalanılan bir hastalığın tahrip ettiği veya geleneksel örf ve âdetlerin ortadan kalkmasıyla temeli aşınmış bir kültürü kayda geçiren kişidir. Antropolog, belki de günümüz dünyasında, bu bilim dalının en seçkin uygulayıcısı Claude Levi-Strauss'un dediği gibi yok olan bu insanların "öğrencisi ve şahidi"dir. Bu tür insanların haklarının ellerinden alınmasını engelleme ya da en azından çoktan harap olmuş hayatları yerine yeni yaşam biçimlerine alışmalarını kolaylaştırma mücadelesi ile ilgili acil ve çok eylemsel sorunlar vardır. Ancak bu mücadelelerin önemi, bizleri yaklaşık yarım yüzyıldır yapılan antropolojik çalışmaların önemine kayıtsız kalmaya sevk etmemelidir; bu tür çalışmalarla sonsuza dek yok olmanın eşiğinde bulunan toplumsal yaşam biçimlerine dair düşüncelerimizi canlı tutabiliriz.
Bu ikinci düşünceyi ilkiyle birleştirerek sosyolojik imgelemin uygulanması, şu anda bildiğimiz toplum türü bağlamı dışında düşünememenin bizi soktuğu dar kalıplardan kurtulmamızı mümkün kılar. Bu nedenle, bu düşüncelerin her biri, doğrudan benim değinmek istediğim sosyolojik imgelemin üçüncü biçimiyle ilgilidir. Bu üçüncü tür, gelecekteki olasılıkları ele alır. Sosyolojinin bir doğa bilimi gibi olduğu fikrini eleştirirken, hiçbir toplumsal sürecin değişmez kanunlarla yönlendirilmediğini ısrarla belirttim. İnsanlar olarak, doğa kanunlarının kaçınılmazlığına sahip güçler tarafından bir kenara atılmaya mahkûm değiliz. Ancak bu potansiyel olarak bize açık olan alternatif geleceklerin bilincinde olmamız gerektiği anlamına gelir. Üçüncü biçimiyle sosyolojik imgelem, sosyolojinin mevcut toplum biçimlerinin eleştirisine katkıda bulunma göreviyle birleşir.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült