Ölüm

Doç. Dr. Meral Çileli
 

Gelişmiş Batı toplumlarında yakın zamanlara kadar ölüm "tabu"
konulardan biri olarak görülmüştür. Kimi bilim adamları, örneğin
Amerikan kültürünü "ölümü yadsıyan kültür" olarak tanımlamışlardır.
Sosyal antropolog Benedict'e göre, Amerikan toplumunda çocuklar,
cinsellik, doğum ve ölüm gibi doğal olaylara tanık olmamakta, bu da
bireyin gelişiminde süreksizlik yaratmaktadır.
Son yirmi yılda bu örüntü değişmiş, Batı toplumları ölümü yeniden
keşfetmişlerdir. Tanatoloji, yani ölüm incelemesi son yıllarda gittikçe
gelişmiştir. Aynı zamanda, kitle iletişim araçlarında da "ölüm cezası",
"ölme hakkı", "klinik ölüm" gibi sorunlar gitgide daha fazla
işlenir olmuştur. Günümüzde ölümü seçme hakkının yasallaştırılması
yönünde güçlü akımlar vardır ve ölüme mahkum hastalara ölme hakkının
tanınması savunulmaktadır. Amerikada 1980'de kurulan ve
ölümcül hastaların ölme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesini
savunan Hemlock Derneği, ilgili yasalarda değişiklik istemekte ve bu
girişim acı çeken hastalar ve yakınları tarafından şiddetle
desteklenmektedir. Böylece Batı kamuoyu ölümü yeniden yaşamın bir gerçeği
olarak benimseme aşamasına ulaşmış görünmektedir. Nitekim, The
Lancet 1966'da yayınladığı bir başmakalede şöyle yazıyordu: "Tarihin
birçok döneminde, hiç olmazsa ideal olarak, ölüme ve ölmeye karşı
olumlu, metin ve gerçekçi bir tutum yaygındı. Biz bugün bunu yitirmişe
benziyoruz... Artık kendimizi ölüme ve ölmeye karşı yeni bir
açıdan bakmaya inandırsak nasıl olur?"
Günümüzde psikoloji bu yeni bakış açısını sağlamaktadır bize.
Gelişim psikolojisi insan yaşamını doğumdan ölüme dek bir bütün
olarak ele almaktadır. Rowland, Kastenbaum ve Costa, Kastenbaum,
Meyers, Marshal, Kalish 70'li ve 80'li yıllarda bugün yol gösterici
varsayımlar kurmaya olanak veren araştırmalar gerçekleştirmişlerdir.
:::::::::::::::::
1. Yaşam Süresince Beklentiler
Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz
vardır, dolayısıyla büyümeye ilişkin bilgilerimiz gerileme konusundaki
bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir. Örneğin, zamanında
yürüyüp konuşamayan bir çocuk, zekası zamanından önce kuruyan bir
yetişkinden daha çok dikkat çeker. Her insan kendi gelişim ve gerileyişini
kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi, diğer insanların gelişim
durumlarıyla da karşılaştırır. Kişisel ve kişilerarası beklenti çerçeveleri
insanın yaşam boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de
etkiler. Robert Kastenbaum'a (1985) göre bellibaşlı temel beklentilerin
bazıları şunlardır:
(a) Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır.
Gelişim uzmanı, anababa ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak
bilinen değişimi beklerler.
(b) Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri
düşük ve tutarlıdır: Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk
ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir.
(c) Yaşamın ileri yaşlar için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri
karışık ve tutarsızdır.
(d) Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel
gelişim düzeyinden etkilenir. Büyüme ve gerileme bireyin genel
referans çerçevesine bağlıdır, bu da gelişim düzeyiyle ilişkilidir.
Genellikle yaşamın ilk yıllarındaki büyümeye ayarlanmış olan insanoğlu
için bu dönemde gerileme, yitirme ve ölüm onun beklentisi
dışında ortaya çıkan olgulardır. Söz gelimi, çocuk ölümünü tanımaktan
kaçınır ve bu olay için hep "zamansız" sıfatını kullanırız. Çocuklara
verdiğimiz değer onların ölümünden duyulan kederi arttırmaktadır.
Çocuk ölümü ile çocuğa verilen değer arasında ilişki vardır. Dindar
anababaların ne kadar yaşayacağını bilmedikleri için çocuklarına
bağlanmaktan kaçındıklarına ilişkin örnekler tarihte oldukça çoktur.
Ölümü abartılı bir biçimde sadece ileri yaşlarla düşünmemiz, ölüm ve
diğer türden yitimleri kendimizden uzak tutmayı istememizden de
kaynaklanmaktadır. Feifel ölüm korkusuna bilinçli tepkinin, sınırlı
korku, fantazi düzeyinde ambivalans, bilinçsiz düzeyde nefret biçimlerinde
olduğunu belirtmektedir. Ölümün sadece yaşlıları ilgilendiren
bir konu olduğu beklentisi, toplumun kaynaklarını en iyi biçimde örgütlemede
yararlı olmaktadır. Genellikle yaşlı insan ölme sırası açısından
en uygun kişi olarak görülür, keder duyulsa da beklentinin
gerçekleşmiş olması psikolojik güven sağlar: Ölüm, var olduğuna
inanmak istediğimiz bir oyunu "kurallarına uygun" olarak oynamıştır!
Bu beklentilere katkıda bulunan iki kaynak söz konusudur. Tarihsel
boyut, toplumun yaşlılara her zaman biraz ambivalansla baktığını
ortaya koymaktadır. Yaşlılara karşı saygı duyma ve duygusal bağlar
geliştirme ile, sınırlı kaynakları gençlere ayırma isteği her zaman birlikte
var olmuştur. Yaşlı insanı, yitiren, acı çeken ve ayrılan kişi olarak
görerek bir rakipten kurtulmak söz konusudur. Bilim alanında
bile yaşlılar için "görevler" belirleyen psikososyal gelişim kuramları
hep yaşamın gözden geçirilmesi ve ölüme hazırlanma görevleri üzerinde
yoğunlaşmışlardır. Bu görevlerin ne kadarının doğru olduğu bir
yana, bu kuramların yaşamın gençler için uygun olduğu, ölümün de
yaşlılara uygun düştüğü beklentisini pekiştirdikleri bir gerçektir. Bu
tutum toplumsal ve ekonomik kaynakların ayrılmasında da ortaya çıkar;
bütçe kısıntıları hep yaşlılara yönelik hizmetlerde yapılır. Watson
ve Maxwell, "gerileyici müdahale"yi, yani toplumsal katkı sıklığının
azalmasını ve giderek bu alana ayrılan uzmanların ve diğer kaynakların
azaltılmasını gözlemlediklerini belirtmektedirler. Bu süreç kişinin
hastalığının iyileşmez olduğu kararıyla başlamaktadır; kişinin
ölümün eşiğinde olmasına gerek yoktur, yaşlılık zaten kronik hastalık
olarak görülmektedir. İleri yaş, tıbbi ve kurumsal çerçeve içinde bireyi
gerileyici müdahale için aday durumuna getirmektedir. Gerileyici
müdahalenin sonucu olarak ölme de hızlanmaktadır; nedensiz ve ani
ölümler bu sonucu destekler niteliktedir.
"Yaşlı", "ihtiyar" gibi sıfatlar insanları korkutmakta, toplum da
onları kendinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Yaşam süresini bir bütün
olarak algılamak, büyümenin yalnızca erken yıllara yakıştırılması
ve ileri yılların gerileme ve ölümle bir tutulması yüzünden çok güç
olmaktadır. Süreklilik bilimsel ve nesnel olarak elde edilebilir, ama bu
bulgular bile bireyin ve çevresindekilerin algıladıkları özel süreklilik
kavramı konusunda hiçbir şey vermez. Bireyin kendini hangi koşullarda
yaşlı olarak sınıflandırdığı -gerileme, yitirme ve ölüme uygun olarak
sınıflandırdığı- konusunda hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, bir
birey elli yaşına kadar yaşlılığı kişilerarası çerçevede algılamış olabilir.
Bu birey toplumun beklentisi çerçevesinde yaşlı sıfatını hep başkaları
için kullanmış olabilir. Bu alışkanlık yaşlı sıfatıyla çağrıştırılan
olumsuz koşullarla da güçlenmiştir. Yine de bu durum yaşlıların yaşam
sevinci ve yeterliği olmadığı anlamına gelmez. Burada önemli
olan, koşulların bireyin kendini zorunlu olarak yaşlı diye nitelendirmesine
yol açmasıdır. Bu doğrultuda kendi beklentilerimiz de etkili
olmaktadır. Örneğin, ergenler ve genç yetişkinler tatsız olayları uzak
bir geleceğin olayları olarak düşünürler; yetişkinliğin ilk yılları bireyi
orta ve ileri yılların sonlarına hazırlamakta yetersizdir: Bireyin, gerileme,
yitirme ve ölüm engeline geçerli bir çözüm bulması burada temel
sorundur. Birey, bu psikolojik engeli aşmak için uygun bir yol bulamazsa,
yaşam süresini tümüyle kapsayan bir benlik duygusu geliştirmekte
güçlük çekecektir. Algılanan sürekliliği feda ederek, yaşlı, zayıf
ve ölümlü olma kimliğine atlanabilir; koşulların zorlaması (emeklilik,
hastalık vb.) ile yeterli bir psikolojik köprü kuramadan geçmiş ve
şimdi arasındaki engeli atlamak zorunda kalınabilir. Sonuç olarak, bireyin
kendini yaşlı olarak kabul etmesinden daha önemli olan nokta,
"süreklilik" duygusunun korunup korunmadığıdır.
Yaşamın zaten parlak olmayan ileri yıllarma toplumun daha karanlık
beklentiler eklemesinin altında yatan ilke "ödünleme ilkesi"
olabilir. Ödünleme ilkesine göre insanın payına düşen bir adalet olması
gerektiği kabul edilir. Örneğin, kötüler ödüllendiriliyor olsa bile,
yine de eşitlik ilkesine göre davranmak yeğ tutulur. Yaşlı ve ölümcül
olanın yitirdiğine karşılık birşeyler alabilmesi genel kuraldır. Sonsuzluk
inancı ödünleme ilkesinin sonuçlarından biridir. Sonsuzluk kavramının
işlevleri şöyle sıralanabilir: Ölenin ve kalanların ortak bir referans
çerçevesini paylaşmalarını sağlar; diğerlerinin, çevredekilerin
anksiyetesini azaltır; ölenin hakkını aldığı düşüncesiyle çevreyi rahatlatır;
gerileyici müdahale için pekiştirme sağlar ("Yapacak bir şey kalmamıştı!");
ölen ve ölüm yüzünden doğabilecek toplumsal kesintiyi
engeller ("Yas tutacak vakit yok, o şimdi çok daha mutlu!"). Ancak,
bu tür ödünlemenin gitgide azaldığı, ölüm sonrası yaşam düşüncesine
gitgide daha az yaşlının sarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, psikoloğun
görevi kalıpyargılardan ve temelsiz ödünleme mucizelerinden
uzak durarak, yaşlı ve ölen bireye eğilmek olmalıdır.
:::::::::::::::::
2. Düşünce Olarak Ölüm
İnsanoğlu için doğumdan itibaren tek mutlak gerçek ölümdür. Bu
gerçek varoluşun anlamının temelinde yer almaktadır. Ancak, ölüm
aynı zamanda artık var olmama tehdidini de temsil etmektedir; dolayısıyla,
ölümden kaçamayacağının farkına varabilen tek yaratık olan
insana varoluşsal bir anksiyete de yaşatmaktadır. May bu anksiyeteyi
şöyle tanımlamaktadır: "Varoluşunun yıkılabileceğinin, kendisini ve
dünyasını yitirebileceğinin, bir 'hiç' olabileceğinin farkına varan bireyin
öznel durumu...
Birey bu öznel durumu nasıl algılamakta, üzerinde nasıl düşünmektedir?
Ölüm kavramını oluşturmakta kullandığımız zihinsel işlemler
nelerdir? Kastenbaum ve Aisenberg (1976) bu konuda başvurduğumuz
temel mantığı şöyle açıklamaktadır: 1) "Ölmek", "ölü" gibi
kavramlar genellikle zihnimizin dışında ya da ötesinde yer alan olgulara
"dayanılarak" zihinde "kurulmuş" kavramlardır. Örneğin, Sokrates'i
ölü olarak "düşünürüm", ama önemli olan Sokrates'in "gerçekten"
ölü olmasıdır. 2) Ancak, biz "uzakta" ne olup bittiğini asla
"gerçekten" bilmeyiz. Hatta biz uzakta bir "uzakta" olduğunu da bilmeyiz.
Biz kendi psikolojik süreçlerimiz içinde ve aracılığıyla yaşarız.
Kişisel düşüncelerimiz ve duygularımız ile evrende olan herhangi bir
şey arasındaki ilişki her zaman bir kestirimden ibarettir. 3) Ölümle ilgili
kavramların çözümlemeye ve anlamaya elverişli özel bir varoluş
biçimine sahip olduğunu biliriz. Ölüm, kontrollü görgül araştırmalara
bile elverişlidir. Ölüm kavramları da "kavram"lardır. Bireydeki ölüm
kavramlarının gelişimini ve yapısını inceleyebiliriz. Bireyin kavramlar
bütünü içinde ölüm kavramının aldığı yeri öğrenebiliriz. Ölüm kavramı
ile anksiyete ve tevekkül gibi kapalı durumlar arasındaki ilişkiyi
keşfedebiliriz. Riske girme eylemleri ya da "yaşam" sigortası yaptırma
gibi açık davranışlarla ölüm kavrammın ilişkisini araştırabiliriz. Kültürleri
ve alt kültürleri, ölüm kavramları ve bunların toplumsal yapı ve
işleyişteki doğurguları açısından inceleyebiliriz. 4) Bu çözümleme
düzeyi son derece geçerlidir, çünkü kesinlikle psikolojinin alanı
içindedir. Kısacası, biz ölüme önce psikolojik bir kavram olarak
yaklaşıyoruz. Ölüm eğer çok daha fazlası değilse en azından psikolojik
bir kavramdır.
Kastenbaum ve Aisenberg (1976) ölüm kavramıyla ilgili genel
önermeleri şöyle sıralamaktadır:
(1) Ölüm kavramı her zaman görecelidir. Biz ölüm kavramının
göreceliğini gelişimsel düzeyde vurguluyoruz. Gelişim düzeyi mutlaka
bireyin kronolojik yaşı anlamına gelmez. Kronolojik yaşın bireyin
düşünme biçimini kestirmede önemli ipuçları verdiği kesindir; ancak
biz gelişim düzeyiyle Piaget ve diğerlerinin kastettiği yapısal anlam
açısından ilgileniyoruz.
(2) Ölüm kavramı son derece karmaşıktır. Çoğu zaman ölüm
kavramını bir-iki önermeyle dile getirmek yeterli olmamaktadır.
(3) Ölüm kavramları değişir. Bu önerme daha önce verilenlerle
açıklanmıştır. Bir insanın ölüm kavramını özel bir zaman noktasında
belirlediğimizde, bu betimlemenin o kişi için sonsuza dek değişmez
kalacağını bekleyemeyiz.
(4) Ölüm kavramlarının gelişimsel "amacı", karanlık, belirsiz
ya da hala oluşum halindedir. Büyüme eğrilerini başlangıç noktasından
doruğa kadar izlemek alışılmış bir yoldur. Örneğin, çocuğun
boyunun yetişkin boyu olan "amaca" ulaşıncaya kadar büyümesini
bekleriz. Ölüm anlayışlarının grafiğini aynı güvenle çizmek olanaklı
değildir. Bu sınırlılığın teknik nedenleri, ölüm anlayışlarının
ölçülmesindeki ve ilerleme ya da ilerlememeyi betimleyebilecek uygun
niceliksel birimler oluşturulmasındaki güçlüklere bağlıdır. Daha da önemli
olan sorun, yöntemle değil içerikle ilgilidir; en olgun ya da ideal ölüm
anlayışını neyin oluşturduğunu henüz bilmiyoruz. Kuşkusuz birtakım
kanılar var; ama bunlar sistemli kuram ya da araştırmalardan çıkarılmış
sonuçlar olmaktan çok, değer yargıları türündendir.
(5) Ölüm kavramları durumsal bağlamlardan etkilenir. Özel bir
anda ölümü nasıl kavramlaştırdığımız konusu birçok durumsal etkenle
etkilenmiştir. Odada, yanıbaşımızda ölmekte olan biri var mıdır? Ya
bir ceset? Durum yaşamımız için olası bir tehdit içermekte midir?
Yalnız mıyız, yoksa arkadaşlarımızla birlikte mi? Ay ışığı mı var,
yoksa geceyarısı karanlığı mı? Durum, seçici bir biçimde, bizde zihinsel
olarak var olan birçok ölüm türünden birini ortaya çıkarır.
(6) Ölüm kavramları davranışla ilişkilidir. Bir insanın eyleminin
onun ölüm anlayışıyla doğrudan ve olumlu biçimde ilişkili olduğu
düşünülebilir. Örneğin, ölümün ebedi mutluluğa geçiş olduğunu kabul
eden biri için intihar tutarlı bir davranıştır. Fakat aradaki ilişki nadiren
bu kadar basittir. Benzer ölüm anlayışları farklı davranışlara yol açabilir,
benzer davranışlar da farklı düşüncelerin ardından gelebilir. Ölümü
"ebedi mutluluk" sayan başka biri yaşamını sürdürmeyi seçebilir.
Bir başkası da ölümden sonraki yaşam düşüncesine kapılmadan intihar
edebilir. Bir insanın ölüm kavramı davranışını uzak ve karmaşık
yollardan etkileyebilir. Ölümle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen davranışlar
bile ölüm anlayışlarından etkilenebilir. Örneğin, uykusuzluk
ya da sevilen birinden ayrılmada duyulan panik bazen ölüm kavramıyla
ilişkili olabilir.
Uygulamada kavramlarla tutumlar arasında bir ayırım yapmak
çok güçtür. Ölümü kendimize nasıl açıkladığımız ya da yorumladığımız
konusu ile, ölüm karşısındaki tutumlarımız ya da yönelimlerimiz
konusu ayrı ayrı incelenebilir. Herhangi bir nesneyle tüm ilişkimiz
hem kavramsal hem de tutumsal öğeler içerir.
Başlangıçta en azından iki tür ölüm anlayışı ayırt edilebilir. Birincisi
"başkasının ölümü"dür. Bu düşünme biçimine inanmak için
haklı nedenler vardır: "Siz öldünüz" (ölüsünüz) kavramı "Ben öleceğim"
kavramından daha çabuk gelişir. "Siz ölüsünüz" önermesi aşağıda
belirtilen düşüncelerle ilişkilidir:
(1) Yoksunuz. Ama yok olmak ne demek? Burada gözlemcinin
referans çerçevesini değerlendirmemiz gerekmektedir. Küçük bir çocuk
için bu çerçeve büyük ölçüde algısaldır. Yok demek "burada ve
şimdi" olmamak demektir. Çocuk henüz zaman mesafesi ile mekan
mesafesi arasında tam bir ayırım yapabilecek durumda değildir. Başka
bir kcntte "uzakta" olmak yetişkinin referans çerçevesi açısından mekanda
var olmaktır; oysa çocuk o kişinin yokluğunu yaşar, çocuğun
algısal mekanında o kişi yoktur, dolayısıyla "yok"tur.
(2) Ben terkedildim. Bu durum hemen hemen önceki önermenin
karşılığıdır. Benim algısal referans çerçevemden çıkmanız benim
güvenlik duygumu etkiler. Anababa ya da başka önemli bir kişi olarak
siz çocuğun tanıdığı evrenin anlamlı bir yönünü oluşturmaktasınız;
çocuk olarak ben sadece "yokluğunuz"u değil, aynı zamanda "içimdeki
rahatsız duyguların varlığını" da farkederim.
(3) Sizin yokluğunuz ve benim terkedilme duygum genel ayrılma
duygusuna katkıda bulunur. Çok önemli ilişki ve destek kaynaklarından
biriyle yabancılaştım demektir. Bu ayrılık benim için fazlaca
kritik ise, sadece sizinle değil çevreyle de gittikçe artan bir kopukluk
yaşayabilirim. Sizden zorla ayrıldığım izlenimini de taşıyabilirim; bu
travma yokluk ve terkedilmenin soğukluğunu daha da yoğunlaştırabilir.
(4) Ayrılmanın sınırı yoktur. Küçük çocuk gelecek zaman ya da
genel olarak zaman kavramına yetişkinlerin geliştirdiği anlamda sahip
değildir. Kendi kendine "Anne gitti, ama beş gün sonra dönecek" diyemez;
kısa, uzun ve dönüşsüz ayrılıkları birbirinden ayıramaz, sonuçlarını
kestiremez, planlayamaz.
(5) Çocuğun tekrarlı psikobiyolojik ritmlere girmesi onun ayrılma
ve ölümle ilişkisini zorlaştırır. Henüz "nesnel" zaman dünyasına
tam olarak katılmamıştır, geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe standart
birimlerle uzanır. Çocuğun zamanı her sabah uyanmasıyla başlar;
acıkma, uyuma gibi içsel ritmler ve gece, gündüz gibi dışsal ritmler
onun zaman değerlendirmesini güçlü bir biçimde etkiler.
Zamanla kurulan bu ilişki çocuğun "başkasının ölümü" anlayışını
nasıl etkilemektedir? Önceki dört nokta çocuğun ayrılma karşısındaki
duyarlılığını ve yaralanabilirliğini vurgulamaktadır. Örneğin, çocuk
kısa süreli ayrılma ile uzun süreli ya da kesin ayrılma görünümü
arasında iyi bir ayrım yapamaz. Burada çelişik görünen bir etkeni de
eklemek gerekmektedir; şu iki nokta zihinde birleşmektedir: a) çocuğun
zaman yaşantısı döngüsel ritmlerle koşullanır ve, b) çocuk,
yetişkinlerin çocuğun "gerçekten" terkedilmediğini göstermek istedikleri
durumlarda yokluk, terkedilme ve ayrılma duygularını yaşamaya
yeteneklidir. Ayrılmanın sınırsızlığı ya da herhangi bir yaşantının
sonsuzluğu duygusu çocuğun yaşantısının dönemsel niteliğiyle
çelişkiye girer. Bu ilişkiyi dile getirmek biraz güçtür. Terkedildiğini
hisseden bir çocuk şimdiki yaşantısına gelecekte bir sınır çizme yollarına
sahip değildir. Gerçekte, bunca acı çekmesinin nedenlerinden
biri, bu kötü yaşantının kendi kendini sınırlayan bir varlığın belirtilerini
göstermemesidir. Bununla birlikte, çocuğun psikolojik durumu her
zaman bir geçiş durumudur; içinde yaşadığı çevre de geçiş durumundadır.
Çocuğun karnı acıkır ya da uykusu gelir, güneş de doğar ya da
batar. Döngüsel bir çevrede döngüsel bir yaratık olarak çocuk sabit bir
referans çerçevesini uzatmalı bir zaman dönemi boyunca elde tutamaz.
En değişmez ve sabit düşünce ve davranış örüntülerinde bile aralar
ve kesilmeler vardır. Başka bir deyişle, ayrılma yaşantısına sınır
koymadaki yeteneksizliğine karşın, çocuk güncel olarak sürekli bir
yaşantı yaşayamaz. İçsel durumdaki ve dış çevredeki dönemsel değişimler
çocuğun dikkatini başka yere çeker ve onu dinlendirir.
Dönemsel olma özelliği ile ayrılma yaşantısı karşısında yaralanabilir
olma özelliği arasındaki bağlantı böylece daha iyi anlaşılmaktadır.
Çocuk, bir çocuk olarak birinin geçici gidişini önemli bir ayrılma
biçiminde "yanlış yorumlayabilir". Bununla birlikte, aynı nedenle,
önemli bir ayrılmayı, hatta ölümü bile olduğundan daha az değerlendirebilir.
Döngüsel örüntüler, çocuğun, her sonun yeni bir başlangıcı
olduğunu ve her başlangıcın bir sonu olduğunu görmesini sağlamaktadır.
Önerme şimdi şöyle düzenlenebilir: Çocuk, önemsiz ayrılıkların
ölümü çağrıştıran etkilerinden gözlemci bir yetişkinin düşündüğünden
daha fazla yaralanabilir, önemli ayrılıkların etkilerinden ise yetişkinin
düşündüğünden daha fazla korunmuştur.
Bu önerme bireyin soyut bir kavramlar kümesi oluşturduğunu
göstermektedir: "Ben öleceğim" ifadesi aşağıdaki kavramlarla ilişkilidir:
(1) Ben, kendine ait bir yaşamı ve kişisel varoluşu olan bir bireyim.
(2) Ben, özelliklerinden biri ölümlülük olan bir varlık "sınıfı"na
mensubum.
(3) Ben, mantıksal tümdengelimin zihinsel sürecini kullanarak
kişisel ölümün "kesin" olduğu sonucuna ulaşırım.
(4) Ölümümün birçok "olası neden"i vardır ve bu nedenler pek
çok farklı biçimde bir araya gelebilirler. Özel bir nedenden sakınabilir
ya da kaçabilirsem de, "bütün nedenlerden kaçamam."
(5) Ölümüm "gelecekte" ortaya çıkacak. Gelecek derken henüz
geçmemiş bir yaşama zamanını kastediyorum.
(6) Ancak, ölümümün gelecekte "ne zaman" ortaya çıkacağını
bilmiyorum. Olay kesin, zaman belirsiz.
(7) Ölüm "sonul" bir olaydır. Yaşamım sona erecek. Bu demektir
ki, en azından bu dünyada bir insan olarak bir daha hiç yaşamayacağım,
düşünmeyeceğim, eylemde bulunmayacağım.
(8) Buna uygun olarak, ölüm benim dünyadan "en son ayrılmam" demektir.
Böylece, "Öleceğim" önermesi, benlik bilincini, mantıksal düşünce
işlemlerini, olasılık, zorunluluk, nedensellik, kişisel ve fiziksel
zaman, amaçlılık, ayrılma kavramlarını içermektedir. Aynı zamanda,
çok geniş bir uçurumun üzerinde bir köprü kurmayı da gerektirmektedir:
Yaşamda neler yaşandığı ile, bir ölüm kavramı oluşturma arasında.
Yine de, ölüm özde "yaşantısız"dır. Ölü bir insan, hayvan ya da
bitki görmek belki ölüm anlayışımıza katkıda bulunur, ama bu algılar
uçurum üzerinde köprü kurmaya yetmez. Ölüm önce "orada bir yerde"
bir "uyaran"dır. Ölümle ilgili bazı temel düşünceleri, genel zihinsel
gelişimimizin öze ilişkin, özünde bulunan bir bölümü olarak geliştiririz.
Sonra bu düşüncelerin ve sayıltıların kendileri ölüm uyaranını
oluştururlar. İnsanın ölümle ilişkisini araştırmada en büyük güçlük,
hem uyaranı hem de tepkiyi belirlemedeki yetersizliğimizden
kaynaklanmaktadır. Örneğin, ölüm korkusu konusundaki araştırmalarda,
ölüm korkusu yoğunluk açısından diğer bazı korkulardan hiç de farklı
olmadığı halde, ölüm nefret edilen bir uyaran olduğu için araştırmacılar
olumsuz bir tutumla işe koyuluyorlar. Asıl neden bütün korku
tepkilerinin temelinde yer alan varoluş tehdidinin burada daha doğrudan
olmasıdır (Kastenbaum ve Aisenberg, 1976).
:::::::::::::::::
3. Yaşam süresince ölüm yönelimleri
Herkes yaşam süresinin her noktasında ölümle ilişki içinde yaşar.
Bu bakış açısı yaşlılıktaki ölüm yönelimlerini anlamamıza katkıda bulunur.
Böylece yalnızca ölüm karşısındaki tutumlara ilişkin özel araştırmalara
değil, bilişe, zaman açısına, kişilerarası ilişkilere eğilen araştırmalara
da yer vermek olanaklı olmaktadır. Genel bilişsel düzey ve
üslup önemlidir; çünkü ölüm konusundaki düşünceler bireyin kendisini
ve dünyayı yorumlama yeteneğiyle ilişkilidir. Zaman boyutu önemlidir,
çünkü kişisel ölüm hep geleceğe ilişkindir; aynı zamanda, geçmişteki
kederler, ayrılıklar, diğer yitimler ve tehditler de geriye bakışın
konularını oluşturmaktadır. Ölüm yöneliminin kökleri ilk kişilerarası
yaşantılarda bulunabilir ve bu ilişkiler yaşam boyunca etkili olmayı
sürdürdüklerinden ölüm yönelimi (death orientation) açısıdan önemlidirler.
a. Bebeklik ve ilk çocukluk
Zihin gelişimi alanında yüzeysel bir yaklaşım bebek ve çocukların
ölüm konusunda hiçbir şey bilmedikleri sonucuna varabilir.
Çocuklar soyut kavramlar konusunda hiçbir şey bilmezler ve çoğu anababaların
ve öğretmenlerin beklentisi doğrultusunda da ölümü anlamazlar
ve anlamamalıdırlar. Yine de küçükler ölümün farkında olduklarına
ilişkin tepkiler vermişlerdir. Bu olgu dikkatle incelenirse zihin
gelişimi kuramına uygun düştüğü görülmektedir. Piaget'e göre zeka
biyolojik bir uyum işlevidir ve bu işlev ergenlikte birdenbire ortaya
çıkmaz. Bebek ve çocuk da yetişkinden farklı da olsa zeki davranışlar
sergiler. Zeki davranış her zaman yüksek düzeyde gelişmiş bilişsel
yapı sonucu değildir. Üstelik küçük insanın güçsüzlüğü onun tehlikeyi
sezme ve yardım isteme yeteneğini gerekli kılar. Koruyucu yetişkinin
yitirilmesi ölüm tehdidi gibidir. Varoluşu tehlikeye girdiğinde bebek
soyut zihinsel işlemler olmadan da çevresini algılayabilir. Hiçbir insan
ayrılma vc terkedilme tehdidini algılayamayacak kadar küçük değildir.
Buradaki önemli nokta, kavram-öncesi zeka etkinliği biçimlerinin
yaşamın çok erken dönemlerinde var olduğu ve en kritik konularından
birinin yaşamın korunması olduğudur. Piaget'in kuramında vurgu
"nesnenin sürekliliği ve korunumu" üzerindedir. Piaget'in bulguları
bunların ilk iki yıldan itibaren başladığını ve çevre etkileşimiyle gelişmeyi
sürdürdüğünü göstermektedir. İnsanlar ve diğer nesneler uzaydaki
konumlarını çocuğa göre sürekli değiştirirler. Çocuk, algı alanındaki
değişimleri izleyebilmek için değişim içindeki "değişmezlik"
bilincini elde etmek zorundadır. Nesnenin sürekliliği ve korunumu
özelliğinin gelişimi büyüyen bireyin gerçekliği nasıl kurduğunu
açıklamaktadır. Nesne korunumunu elde edemeyen çocuk tek parçalı
ya da kaotik bir gerçekliğe takılıp kalacaktır. Ancak çocuk, değişim,
yok olma gibi olguları anlamadan nesne korunumunun da pek anlamı
olmayacaktır. Değişmezlik kavramının temelinde değişim vardır. İlk
yıllarda zihinsel etkinlik henüz ayrışmamıştır, global'dır. İkinci yaşta
örneğin zaman, süreklilik ve ölüm gibi soyut kavramlar oldukça uzaktır,
ama çocuk bunlara ilişkin deneyimleri şimdiden işleme koymaya
başlamıştır. "Gitti", "uzun süreli gitti", "ebediyen gitti" (ya da "öldü")
düşünceleri henüz ayrıştırılmamıştır; dolayısıyla her ortadan yitme
değişim, ayrılma ya da yitirme (kavramöncesi biçimde), "ölü" ve
"öldü" kavramları kategorisine kaydedilecektir. Bu "nesnenin ölümü"
olarak adlandırılabilir ve çocuğun olgun zihinsel işleyişe doğru
ilerlemesinde en önemli öncül kavramları (protoconcepts) oluşturur.
"Nesnenin ölümü" ile "benliğin ölümü" arasındaki farkın elde edilebilmesi
için daha fazla zihinsel olgunlaşmaya ve deneyime gerek vardır. Çocuk
hala en yakın çevresine bağımlıdır. Zihinsel işlemlerle kestirilebilir
ve tutarlı bir dünya kurmak için, kestirilemezi ve tutarsızı tanıma
ve ayrıştırma yeteneğine gereksinme vardır.
Çok küçük çocukların ölümle ilişkili yönelimlerini gözlemlemede
çok geniş olanaklar vardır, ancak daha büyük çocuklar ve yetişkinler
için kullanılan yöntembilimi kullanmak olanaksızdır. Oyun
durumunda gerçekleştirilen doğal gözlem küçük deneylerle desteklendiğinde
çok yararlı olabilir.
Bowlby küçük çocukluktaki yitirmelerin psikososyal sonuçlarını
dikkatle izlemiştir. 12 aylık çocuklara ilişkin gözlemler, çocukların
yabancıların yanındayken yitik anneyi bulmak için belirgin bir çaba
gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Önce "protesto" ve bulmak için
"acil çaba" vardır. Çocuk günlerce yüksek sesle ağlamakta ve yiten
annesi olabilecek her şeye ve her sese doğru kendini atmaktadır.
Umutsuzluk ve umutla arama arasındaki gidip gelmeler bir hafta
sürmekte, ama sonunda çaresizlik yerleşmektedir. Annenin dönmesi
isteği ortadan kalkmaz, ama bunun gerçekleşmesi umudu yitirilir. Sonunda
bu istek de ortadan kalkar ve çocuk sonsuz bir acı içinde içine
dönük ve apatik bir görünüm kazanır.
Bu tepki örüntüsü yakınlarının yasını ya da başka acı yitimleri
yaşamış olan kişilerde de gözlemlenebilir. Bu görünüme kurumlardaki
geriyatrik hastalarda da rastlanır. Bowlby'nin diğer gözlemleri çocukluktaki
keder tepkisinin uzun süreli olabileceği doğrultusundadır.
Anne figürünü yitiren küçük çocuk, bellek sınırlarına ilişkin bütün
sayıltılara karşın, son derece sürekli bir duygu ve davranış göstermektedir.
Çok küçük çocuklarda kederin sürekliliğini açıkça gösteren
sözel olmayan davranışlar gözlemlenmektedir. Terapistler küçük çocukların
ölümle ilişkili oyunlarını izlemişlerdir. Bu gözlemler iki
yaşındaki çocuğun ölüm konusunda bir şeyler bildiğini ortaya koymaktadır.
Ayrıca gözlemler ölümle ilişkili yaşantıların çocuğun tüm
gelişimini etkileyebileceğini de göstermektedir. Yetişkinlerin çocukluk
anıları incelendiğinde ölümle ilişkili çok belirgin yaşantılar bulunmaktadır.
Stanley Hall'a göre, çocuk olayı yaşadığı sırada duygularını
dile getirecek sözel yeteneğe sahip olmadığı için acısını uzun yıllar
taşımaktadır. Sonuç olarak, gözlemler ve anı incelemeleri, çok küçük
çocukların ölümle ilişkili yaşantıları kaydettiklerini ve bu yaşantıların
bireyin tüm yaşam yöneliminin bir parçası haline geldiğini göstermektedir.
b. İleri çocukluk ve ergenlik
İlk çalışmalar (1940'larda) ölüm kavramlarının yetişkin düzeyine
ulaşmadan iki ön evreden geçtiğini ortaya koymaktadır. Okul
öncesi yıllarda çocuklar ölümü, yaşamın durmasını değil azalmasını
içeren geçici bir durum olarak algılarlar ("Ölü insanlar acıkmazlar,
belki biraz..."). Bunu izleyen ara evrede çocuk ölümü bir son olarak
algılar, ama ölümü yine de evrensel ve kaçınılmaz olarak görmez. On
yaş dolaylarında çocuk, yalnızca ölümün bir son olduğunu anlamakla
kalmaz, kendisi de içinde olmak üzere her canlı yaratığın değişmez
yazgısı olduğunu kavrar. Ölümü kavramlaştırma düzeyinin yaştan çok
genel zihinsel olgunlaşma düzeyine sıkıca bağlı olduğu ortaya konmuştur.
Sürekli hastalığı olan çocukların gözlemlenmesi, yaşam deneyimlerinin
yaş ve gelişim düzeyinden daha etkili olduğunu göstermiştir.
Kimi hasta çocuklarda ölüm kavramı daha sistemli bir biçimde
gelişmektedir. Genel olarak zihin gelişimi ve özel olarak ölüm kavramı
gelişimi araştırmaları dikkate alındığında, ölümün son, kaçınılmaz
ve tamamlayıcı olduğu gerçeğinin bunları anlamayacak kadar
küçük olanlar tarafından bile kavrandığı görülmektedir. Bu çocuklar,
kendi durumlarının değişiminden, anababa, doktor ve hemşirelerin
tepkilerinden ve tepkisizliklerinden öğreniyorlar her şeyi. Ama en
önemlisi, kötü durumunu gözlemledikleri diğer hasta çocukların
yaşantılarından öğrendikleridir. Yaşa bakılmaksızın bu çocuklar için
ölüm ve ölme, yoksun bırakan, ayrılma ve kimlik yitimi getiren yaşantılardır.
Ölüm bu çocuklar için hastalık ve yaşam döngüsünün bir parçasıdır.
Sürekli hasta çocukların zaman akışı onların kaçınılmaz ölüm bilgilerini
de yansıtır. Hastalık ilerledikçe gelecek konusunda konuşma
da belirgin biçimde azalır. Gelecek yakın bir tatil ya da yakın bir olayla
sınırlıdır; çocuk bu olayları hızlandırmak için çaba harcar. Daha
önceki uzun vadeli plan ve amaçlardan. örneğin büyüyünce ne olacağından
hiç söz edilmez. Yetişkinler zamana bakıştaki bu gerçekçi
değişim karşısında zor duruma düşerler. Geleceğin bir biçimi olarak
ölümden sonraki yaşam umutsuz hasta çocukların konuşmalarında yer
almaz. Yaşlı ve hasta yetişkinlerde görülen "ödünleme ilkesi"ne çocuklarla
yapılan araştırmalarda rastlanmamıştır; çocuklar her türlü
mutluluğun ya da doyumun çabuk gelmesi gerektiği düşüncesini ortaya
koymuşlardır.
Ölüm olasılığı ile bir bireyin gelecek görüşü arasında algılanan
ilişki, çoğu zaman, yaşlılar açısından ya da hiç olmazsa yaşamı
gözden geçirmesi ve ölümlüğünü kabul edebilmesi için yeterince ömrü
olanlar açısından tartışılmıştır. Yaşamsüresi boyunca zaman kavramı
konusunda bilinenler, gelecek kavramı ile ölüm kavramının en
azından orta çocukluk yıllarından itibaren birbirini etkilediğini ortaya
koymaktadır (Kastenbaum, 1983). Her bireyin, ileri yaşa ulaşmadan
ya da ölüm olasılığıyla karşılaşmadan önce, gelecek ve ölüm kavramlarını
oluşturduğu kişisel bir geçmişi vardır.
Çocuklar ölüme ilişkin düşünce ve duygularını kısmen kişilerarası
ilişkileri içinde oluşturmaktadırlar. Masters'in gözden geçirdiği
yeni araştırmalar, bilişselliğin kişisel olgunlaşma bağlamında olduğu
kadar toplumsal bağlamda da geliştiğini ortaya koymuştur. Bilişsel ve
toplumsal gelişim konusundaki genel bilgilerimiz ölüme ilişkin düşüncelerin
rolü dikkate alınmadıkça tamamlanmış olmayacaktır: aynı
şekilde, ölüm düşüncesinin yaşam süresince gelişimine ilişkin bilgimiz
daha geniş psikososyal olgunlaşma bağlamına yerleştirilmedikçe
eksik kalacaktır. Yetişkinlikteki ve yaşlılıktaki ölüm düşüncelerinin
anlaşılması bireyin kişilerarası bağlamı dikkate alınırsa kolaylaşabilir
ve zenginleşebilir. Örneğin, ölümle ilgili yaşantılar kiminle paylaşılıyor,
birey başkalarının tepkisinden ya da tepkisizliğinden nasıl etkileniyor
sorularının yanıtları aranmalıdır.
Ergenlik araştırmaları ergenlik dönemini pek çok boyutlarıyla ele
aldığı halde, ergenlikteki ölüm kavramını genellikle ihmal etmiştir.
Ergenlik psikolojisi alanında otorite sayılan yazarlar "ölüm", "ölmek",
"ölümlülük" konusuna hiç yer vermemişlerdir. Ölümün yaşlılığa özgü
olduğu kalıpyargısı ergenlik araştırmalarını da etkilemiş görünmektedir.
Araştırmalar ölüm korkusunun ergenlikte en üst düzeyde olduğu
görüşünü doğrulamamaktadır. Ölüm korkusunun, toplumsal destek,
zihinsel olgunluk, bireysel deneyimler gibi başka değişkenlerden etkilendiği
söylenebilir. Ayrıca, ergenlikte gerçek ölüm, ölüm duygusundan
ve düşüncesinden çok daha belirgindir. Amerika Birleşik Devletleri'nde
bütün nedenlerle ölme oranı ergenler ve genç yetişkinler arasında
gitgide artmaktadır. İntihar ve kendini mahvetmenin dolaylı biçimleri
gitgide daha fazla sorun olmaktadır. İntiharı yaşam süresi boyunca
inceleyen Maris (1981), insanların ergenlik gibi geçiş dönemlerinde
daha duyarlı ve yaralanabilir olduklarını belirtmektedir. Henüz
bu savı destekleyen yeterli veri olmamakla birlikte, Maris, yetişkinlik
eşiğindeki ergenin ve yaşlılık eşiğindeki yetişkinin intihar potansiyeline
dikkati çekmektedir.
c. Yetişkinlik ve yaşlılık
Kuramsal açıdan, ölüm karşısındaki nesnel ve kişisel yönelimler
arasındaki uygunluk derecesine bakılabilir. Bu uygunluk derece derece
mi, yoksa ansızın mı ortaya çıkar (örneğin, özel yaşam deneyimlerine
tepki olarak); başka bir deyişle, daha uygun bir bunalım modeli
mi, yoksa henüz belirlenmemiş bir değişim süreci mi söz konusudur.
Ölümle ilişkilerin değişmesi, zorunlu olarak, bireyin yeni bir kendi
üzerinde düşünme süreci başlatmasına yol açar. Ancak, zaman boyutu
birey yakalandıkça ya da ölüme yaklaştıkça mutlaka kısalıyor değildir.
Yaşlı kişinin gelecek duygusu, kronolojik yaş ya da ölümden olası
uzaklık gibi boş değişkenlerden çok, bireyin çevre üzerindeki denetim
algısına bağlıdır. Ayrıca bireysel farklılıkları da dikkate almak
gerekmektedir. Kimi insanlar yaşam ve ölüm korkularıyla çok erken yaşlardan
itibaren ilgilenirler, kimileri de ileri yaşlara ölüme fazla kafa yormadan
girerler. Bu alanda toplumsal istek ve beklenti değişkenleri
önemli bir etkendir. Yaşlıların çoğu yaşam ve ölüm konusunda bilgece
ve şatafatlı şeyler söylemelerinin beklendiğini bilirler; bazıları
gerçekten bu konuları düşünürken, bazıları da yalnızca beklentiye
boyun eğerler. Yetişkinlerin ölüm yönelimleri konusunda sözlü anlatımlar
kadar pratik kararlar da bilgi verebilir. Bir insan bir vasiyet
hazırlamış mı ve bunu değişen koşullara göre düzeltiyor mu? Yaşamını
uzatmak için yeme içme alışkanlıklarını değiştiriyor mu? Tehdit
edici belirtilere karşın sigara içmeyi sürdürüyor mu? Ciddi biçimde
hasta olan arkadaşlarını ziyaret ediyor mu, bundan kaçınıyor mu?
Ölüm ilanlarına bakıyor mu, bakmaktan kaçınıyor mu?
Bilişsel uyumsuzluk kuramı bu konuda yararlı olabilir. Yaşlanan
birey ölümle ilişkili etkenleri dikkate aldıkça gerçeklik ile bilişsel
tasarım arasında daha fazla uygunluk ortaya çıkar. Ancak, ölümle ilişkili
düşüncelerin kendisi yerleşik tutumlarla çatışarak uygunsuzluk yaratabilir.
Gerçekliğin baskısından kaçarak yüreğimizin derinliklerinde
genç ve ölümsüz mü kalmalıyız, yoksa ölümün düşüncemizde daha
geniş bir yer almasına izin mi vermeliyiz? Bireyin ölüm bilgisini zihinsel
yaşamında gözden geçirmenin hem yararı hem da zararı vardır
ve bu alanda kulladığımız stratejiler bizi her yaşta etkileyen her
şeyden etkilenmektedir (zihinsel olgunluk düzeyi, kişilerarası destek,
stres, sağlık gibi).
Ölüm karşısındaki yönelimleri yalnızca kronolojik yaştan kestirme
yolu pek verimli olmamaktadır. Ölümle ilgili düşünceleri diğer
değişkenlere bağlı olarak açıklama girişimi de karışık sonuçlar vermektedir.
Araştırmalarda kullanılan tekniklerin sınırlılıklarını dikkate
almak gerekmektedir. Aslında, ölüm korkusunu ve düşüncesini ortaya
çıkarmak için kullanılan tekniklerin neyi ölçtüğü hep tartışma konusu
olmuştur. Yetişkinlikteki ölüm tutumlarını açıklamaya çalışan kuramlar
genellikle deneysel bulgularla desteklenememiştir. Bu konuda o
kadar çok yöntembilim sorunu vardır ki, başarısızlık ne yalnızca kavramlara,
ne de işlemlere bağlanabilir. Akademik türden ölüm araştırmalarının
birtakım güçlükleri sürüp giderken, klinik ve diğer uygulamalı
araştırmalar yararlı olmaktadır. Araştırmacılar 25-90 yaşları arasındaki
bin erkeği inceleyerek, her yaş düzeyinde yüksek, orta ve
düşük düzeyde anksiyete bulmuşlardır. Yüksek anksiyeteli genç ve
orta yaşlı erkekler doktorların teşhis edebildiğinden daha fazla hastalık
bildirmişlerdir. Yüksek anksiyeteli yaşlı erkekler ise hastalıklarını
azaltarak belirtmişlerdir. O halde kimler sağlıklarını doğru olarak
bildirmektedir? Büyük olasılıkla yüksek anksiyeteli olmayan "iyi
uyum sağlamış" yaşlılar... Anksiyeteli yaşlı erkekler yaşama yönelik
güncel bir tehditten (hastalık) korunmak istemişler, buna karşılık
anksiyeteli genç erkekler yaşamlarının tehlike içinde olduğuna gerçekten
inanmadıkları için semptomlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu gözlemin
pratik sonuçları açıktır: Hastanın anksiyete düzeyi ve bununla
başaçıkma biçimi klinik değerlendirmeye katılmalı ve yaşlıların sağlıkla
ilgili bildirileri dikkatle ele alınmalıdır.
Araştırmacılar, yüksek ölüm anksiyetesi bildiren yaşlı kadınların
zaman karşısında mülkiyetçi olduklarını ve zamanın çabuk geçmesini
istemediklerini buldular. Bu bulgu bireyin zamanın güçlükle geçişine
ilişkin algı örüntüsüyle açıklanabilir. Bu konunun araştırılmasında
yalnızca sözel tepkilerin derlenmesinin yeterli olmadığını, doğal durumlarda
yapılmış dikkatli gözlemlere gerek olduğunu bir kez daha
belirtmekte yarar var.
Yetişkinlerin ölüm karşısındaki yönelimleri sözel tepkilerle tam
olarak anlaşılamadığına göre, belki sözel olmayan davranışların en
aşırısı olan intihar aydınlatıcı olabilir. Yaşama karşı ölümü seçmek
çocukluktan yaşlılığa kadar her düzeyde ortaya çıkan bir olgudur.
Amerika Birleşik Devletleri'nde intihar konusunda cinsiyet farklılığı
olduğu, erkek intiharlarının kadınlarınkinden üç kat fazla olduğu dikkati
çekmektedir. Üstelik erkekler daha şiddetli ve etkin yöntemler
kullanmaktadırlar (kadınlar tipik olarak ilaç kullanmayı, erkekler ise
ateşli silahları, damar kesmeyi, yüksekten atlamayı seçiyorlar). İntihar
olayları kronolojik yaşa bağlı olarak çocukluktan genç yetişkinliğe
doğru artmaktadır. Kadınların intiharı 40 yaşlarının ortalarına kadar
artmayı sürdürmekte, 80 yaşlarının ortalarında düşmektedir. Erkek intiharı
25-40 yaşlarında biraz durmakta -yine kadınlardan fazla-, sonra
80'lere doğru yeniden yükselmektedir. 20'inci yüzyılda intiharların artış
gösterdiği gerçeğini de dikkate almamız gerekiyor.
Murphy, intiharın evli olmamak, az arkadaşı olmak, ölümden
sonraki yaşama inanmamak, depresyona girmek gibi özelliklerle ilgili
olduğunu ileri sürmektedir. Yaşlanmayı korkunç bir şey olarak algılayan
ve yaşlılıktaki rol beklentileri olumsuz olanlarda intihar daha
fazla olmaktadır. Boldt, intiharın sorunlara çözüm olarak kabul edilmesinde
zaman ve kuşak farklılıklarını soruşturduğu araştırmasında,
genç kuşağın yaşlılara göre intihara karşı daha kabul edici bir tutum
gösterdiğini, daha da ilginci, gençlerin ölüme karşı da daha kabul edici
olduklarını buldu. Genç kuşağın intihar ve ölüm karşısındaki kabul
edici tutumları ile gençlerin artan intihar oranları arasında nedensel bir
ilişki olduğunu kabul etmek acele etmek olur; ama yine de Boldt'un
bulguları olası bölük etkisini (cohort enfluence) vurgulaması açısından
önemlidir. Boldt'a göre ölümü ceza olarak görmek ya da olumlu
olarak değerlendirmek intiharı destekleyici ya da engelleyici bir etken
olabilmektedir. Yaşlıların da intihar karşısında gençliklerindekine göre
daha hoşgörülü oldukları, ölümün bir ceza olduğu görüşünü zamanla
değiştirdikleri görülmektedir. Başka araştırmalar da, kurumlardaki
ve hastanelerdeki yaşlılarda çevre kısıtlamaları ile kendine zarar verme
eğilimi arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Bu bulgulara göre
kurumlardaki yaşlılar yaşamlarına son vermeyi sık sık düşünmektedirler.
Sonuçlanmış intihar girişimlerinin kendine zarar verme olaylarından
daha az olduğu görülmektedir. Özellikle orta ve ileri yaşlarda
artan bağımlılık korkusu ve umutsuz hastalık intiharların kaynağını
oluşturmaktadır (Birren ve Warner Schaie, 1985).
:::::::::::::::::
4. Ölme Süreci
"Ölüm" sözcüğü hem bir olayı -ölme olayını-, hem de bu olayın
sonucunu gösterir. Klinik ölüm ile biyolojik ölümü birbirinden ayırmak
çok güçtür. Klinik ölüm yaşamsal (vital) belirtilerin yok olmasıyla
tanımlanır; fakat yaşamsal belirtilerin ortadan kalkmasından sonra
bazı biyolojik yapılar işlevini sürdürmektedir. Başka bir deyişle, biyolojik
ölüm bedenin farklı yapılarına göre değişiklik göstermektedir.
Ölme süreci normal olarak birtakım evrelerden geçmektedir. E.
Kübler-Ross (1969) ölmekte olan 200'den fazla hastayla yaptığı görüşmelere
dayanarak ölme sürecinin evrelerini saptamıştır. Kübler-Ross'a
göre, eğer ölüm aniden olmamışsa ve ölmekte olan kişi ne olup
bittiğinin farkındaysa ölme süreci beş evreden geçmektedir.
(a) Yadsıma ve yalıtma. Birinci evrede kişi ölümün yakın olduğunu
yadsımaktadır. İlk tepki "Hayır, ben değil, doğru olamaz!" biçiminde
ortaya çıkmaktadır. Kimi hastalar bir yanlış yapıldığını
(örneğin tıbbi testlerin başkasınınkiyle karıştırıldığını) ileri sürmektedir,
kimileri daha olumlu bir tanı için başka doktorlara gitmektedir. Bu
yadsıma tepkisi beklenmeyen haberin şokuyla başaçıkmada sağlıklı
bir yol olarak görülebilir. Yadsıma kısa vadede tampon işlevi görmekte,
hastanın uzun vadede daha köklü savunmalar geliştirmesine olanak
sağlamaktadır. 200 denekten sadece 3'ü yadsıma tutumunu sonuna kadar
götürmüştür; çoğu, yadsımanın tampon olma işlevi bittikten sonra
onun yerine "kısmi kabul" tutumunu geçirmiştir.
(b) Öfke. İkinci tepki "Neden ben?" biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Odak duygu öfke, haset ve küskünlüktür. Aile için bu öfkeyle
başaçıkmak, hastanın bakış açısını anlamak çok zordur. Öfkeli kişinin
mesajı belki şudur: "Ben yaşıyorum, bunu unutmayın! Sesimi duyabilirsiniz.
Henüz ölmüş değilim..."
(c) Pazarlrk. Bu evrede Tanrıyla, doktorla ya da başkalarıyla
pazarlık ederek ölümü ertelemeye çalışılmaktadır. Bu evre de hasta
için kısa vadede yardımcı bir evredir. Pazarlık örnekleri diğer evreler
kadar açık seçik değildir ve bütün hastalar ölümle bu yolla başaçıkmaya
kalkışmamaktadır.
(d) Depresyon. Bu evrede kişi artık ölmekte olduğunu yadsıyamaz,
öfkenin yerini depresyon alır. Kübler-Ross "hazırlayıcı" depresyon
ile "tepkici" depresyonu birbirinden ayırmaktadır. Hazırlayıcı
depresyon, dünyanın şeylerinden vazgeçmeyi ve dünyadan sonul ayrılışı
içeren "hazırlayıcı hüzün"le ilişkilidir. Hasta sevdiği her şeyi ve
herkesi bırakma sürecine girmiştir. Bir depresyon türünde hasta sessizdir;
sessiz jestler, karşılıklı duygu ve sevecenlik anlatımları hastaya
yardımcı olabilir. Buna karşılık tepkici depresyonda kişi bazı müdahaleler
gerektirebilir, destekler isteyebilir.
(e) Kabul etme. Bu son evre öncekilerin en yüksek noktasıdır.
Bu evrede hasta yaklaşan sonunu derin derin düşünmektedir. Bu evre
hemen hemen bir duygu boşluğuyla belirlenir.
Kübler-Ross bu evrelerde "umut"u önemli ve sürekli bir etken
olarak görmektedir. Yeni bir ilaç, bir araştırmada son dakikada bir başarı,
yeni bir tedavi yöntemi gibi düşünceler hastanın son aylarına ve
haftalarına kadar koruduğu düşüncelerdir. Bu umut sadece iyileşme
umudu değildir, aynı zamanda ölümü kabul ederek ölme umududur.
Bu umut, hem ölümü hem de ölüm kederini daha insancıl ve anlamlı
kılmaktadır.
Psikiyatrist Kübler-Ross ölüm evreleri kuramını ağır derecede
hasta kişilerle yaptığı görüşmelerle geliştirmiştir. Bugün geçerliliği
kalmamakla birlikte, bu kuram, başka araştırmacıları ölmenin psikolojisi
üzerinde çalışmaya sevketmesi bakımından yararlı olmuştur. Kastenbaum
(1975), Kübler-Ross'un kuramının ölme sürecinin çok önemli
bazı yönlerini ihmal ettiğini ileri sürmektedir. Kişilik, cinsiyet,
gelişim düzeyi, ölüm ortamı gibi etkenleri mutlaka dikkate almak
gerekmektedir. Kastenbaum'a göre Kübler-Ross'un evreleri ölme deneyiminin
çok dar ve öznel yorumlarıdır. Bu evreler abartılmış ve bireyin
önceki yaşamından ve şimdiki koşularından yalıtılmış biçimde betimlenmiştir.
:::::::::::::::::
5. Ölümü Karşılama
Herkes ölümü ve ölmeyi kabul etmek zorundadır; ölümü gerçekçi
bir biçimde kabul etmek kişinin duygusal olgunlaşmasının belirtisidir.
Ancak, insanların ölüm karşısındaki bilinç düzeylerinin bireyden
bireye farklılık göstereceği de açıktır. Duk Üniversitesi araştırmacıları
60-94 yaşları arasındaki 140 yaşlıyı incelediler. Yaşlıların % 5'i
ölümü hiçbir zaman düşünmediğini, % 25'i haftada bir kezden daha az
düşündüğünü, % 20'si ölümün haftada bir kez aklına geldiğini, % 49'u
ölümü en azından günde bir kez anımsadığını belirtiyordu. Aynı araştırmada
yaşlı kişilerin ölüme farklı anlamlar yüklediği de bulunmuştur.
Kimileri ölümü bedensel yaşamın sona ermesi ve yeni bir yaşama,
başka bir dünyaya geçiş olarak görmektedir. Kimileri daha önce ölmüş
sevilen bir kişiyle yeniden birleşme inancını dile getirmektedir.
Her iki grup için de ölüm daha iyi bir varoluş durumuna geçiştir. Ölümün
bir ceza olduğunu doğrudan dile getirenler çok azdır. Ölümü bir
"son" olarak görenler de vardır.
Kişi için ölümün anlamı, hem kişisel hem sosyo-kültürel pek çok
belirleyiciye bağlıdır. "Ölümün anlamı" ölüm olayının yaşanmasına
bağlı değildir; ölüm olgusu karşısındaki duygulara ve yorumlara bağlıdır.
Duke Üniversitesi araştırmasında deneklerden aşağıdaki cümleleri
tamamlamaları istenmiştir:
- Bir insan öldüğü zaman ...
- Ölüm ... dir.
- Öldüğüm zaman ben ...
Yanıtlar aşağıda gösterilen kategorilerde toplanmaktadır:
(a) Yaşamın sürmesi ya da kesilmesi. Açıklamaların çoğu dinsel
inançları ortaya koymaktadır. Örneğin, "Ölüm bu dünyadan bir
başka dünyaya geçiştir" ya da "öldüğüm zaman ruhumun sürüp gideceğini
düşünüyorum" gibi. Bu açıklamalara göre yaşamın sonu öbür
dünyaya atlama tahtasıdır. Bir başka yorum da, ölen kişinin başkalarında
yaşaması biçimindedir: "Ölen bir insan kalanların düşüncesinde
ve gönlünde yaşamayı sürdürür." Buna karşılık kimileri de
ölümü, kişiliğin sona ermesi olarak düşünmektedirler.
(b) Düşman olarak ölüm. Ölüm yaşamı ve ilişkileri kesen, bozan,
sona erdiren bir düşman olarak görülmektedir. Örnek: "Ölüm zalim
bir efendidir". Yanıtların çoğu bağımlılık, güçsüzlük korkusunu ya
da ölüm edimine bağlanan acı ve eziyet çekme duygusunu dile getirmektedir.
(c) Birleşme ya da ayrı düşme. Çokları ölümü daha önce ayrılınan
birine kavuşma olarak görmekte, kimileri de sevilen birinden
ayrılma gibi hissetmektedir.
(d) Ödül ya da ceza. Çoğu kişi ölümü daha iyi bir varoluş durumuna
geçiş olarak görmektedir. Örnek: "Tanrının mutluluklarına kavuşmaya
gideceğim." Bu aslında dinsel inançlara bağlı bir düşüncedir.
Ölümün ceza anlamına geldiği genellikle pek az dile getirilmiştir
(Jeffers ve Verwoerdt, 1969).
Araştırmacıların çoğu yaşlı kişilerin çok az bir bölümünün -sadece
% 30- ölüm korkusu bildirdikleri konusunda görüş birliği içindedir.
Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü'nün araştırmasında sağlıklı yaşlı
kişilerde ölüm korkusu % 30 oranında bulunmuştur. Araştırmacıların,
yaşları 49-92 arasındaki 200 denek üzerinde uyguladıkları cümle tamamlama
testine göre, ölüm korkusu genel nüfusta yaşlı kişilerde
olduğundan daha yaygındır. Duke Üniversitesi'nde yapılan başka bir
araştırmada "Ölümden korkuyor musunuz?" sorusuna yaşlı deneklerin
sadece % 10'u olumlu yanıt verdiler; deneklerin % 35'i korktuğunu
reddetti, % 55'i ambivalandı ve soruyu yanıtlamakta tereddüt etti. Bu
bulgular ölüm korkusu sorununun yaşlı kişilerde bulunmadığı anlamına
gelmemektedir. Duke Üniversitesi araştırmasında bir denek
şöyle demektedir: "Hayır, ölümden korkmuyorum, bu bana son derece
normal bir süreç olarak görünüyor. Ama ölüm geldiğinde neler hissedeceğinizi
asla bilemezsiniz. Belki paniğe kapılabilirim." Bengston,
Cuellar ve Ragan genç insanların 65 yaş ve üstündekilerden daha fazla
ölüm korkusu yaşadıklarını ileri sürmektedir. İnsanlar acı verici, ayrılık
yaratıcı hastalıklardan daha fazla korkmaktadırlar.
Hinton hastanede ölen kişilerden dörtte birinin yüksek bir kabul
gösterdiğini söylemektedir; fakat hastalık ve hastahane koşulları bunda
önemli bir rol oynamaktadır. Hastaların yaklaşık yarısı yaşamının
sona ermekte olduğunu kabul etmekte (daha çok yaşlı kişiler), dörtte
biri acı çektiğini bildirmekte, diğer dörtte biri ise pek az şey
söylemektedir. Weisman ve Kastenbaum (1968) sadece pek az yaşlı kişinin
ölüm korkusundan söz ettiğini, ölüm korkusunun daha çok akut duygusal
ya da psikiyatrik bozukluk çeken yaşlılarda bulunduğunu belirtmektedir.
Yaşlı kişiler ölüm karşısında tek biçimli bir örüntü değil,
çok çeşitli yönelimler göstermektedirler.
Robert N. Butler'in (1971) "yaşamı yeniden gözden geçirme"
adını verdiği süreç genellikle sessizce gerçekleştirilmekte ve kişiliğin
yeniden örgütlenmesinde olumlu bir güç yaratmaktadır. Ancak bu bazı
durumlarda patolojik düzeyde yoğun bir suçluluk, umutsuzluk ve
depresyonun anlatımı da olabilmektedir. Bir insanın yaşamını yeniden
gözden geçirmesi değişik türden bunalımlara tepki olabilir (örneğin,
emeklilik, eşin ölümü, kendi ölümünün yakınlığı gibi). Butler'e göre
yaşamın yeniden gözden geçirilmesi, bir bireyin ölüme uyumu, yaşamın
sonuna doğru kişilik gelişiminin sürekliliği açılarından çok önemlidir.
Çeşitli araştırmalar ölümden önce sistemli psikolojik değişimlerin
ortaya çıktığını bildirmektedir. Bu değişimler fiziksel hastalıkların
basit bir sonucu değildir. Ciddi biçimde hasta olan ve sonra iyileşen
kişiler aynı değişimleri göstermemektedir. Lieberman ve Coplan,
ölümlerinden bir yıl ya da daha az süre önce incelenen bireylerin,
ölümden üç yıl ya da daha fazla uzak olanlara oranla daha zayıf zihinsel
başarı, daha az içgözlem eğilimi, kişilik testlerinde daha az saldırgan
ve daha fazla uysal benlik imgesi gösterdiklerini bildirmektedir.
Bir yıl içinde ölenlerin birkaç yıl sonra ölenlere oranla zeka ölçümlerinde
düşüş gösterdikleri de bulunmuştur. Psikomotor başarı
testleri, depresyon ölçekleri ve sağlık bildirimleri önceden kestirim
sağlayabilmekte ve doktorları gelecekteki bozukluklar konusunda
uyarabilmektedir.
Sosyolog Robert Blauner, modern toplumların bürokratik düzenlemelerle
ölüm olayını denetim altına aldıklarını belirtmektedir. Amerika'da
daha birkaç kuşak önce insanlar evlerinde ölüyorlardı; bugün
yaşlılar yurdu ve hastaneler ileri derecede hasta olanlarla ilgilenmekte
ve ölüm bunalımlarıyla uğraşmakta, cenaze evleri de toprağa verme
işini üstlenmektedir. Birçok insan için gitgide daha yabancı bir yaşantı
olduğundan ölümle nasıl başa çıkılacağı da gitgide daha az öğrenilmektedir.
Ne ölmekte olan kişi, ne de ailesi ve arkadaşları ölüm yaşantısıyla
uğraşmayı sağlayacak anlayış ve bilgiye sahiptirler.
Amerika Birleşik Devletler'inde, ölen kişilerin % 70'inin son
yıllarını bakımevinde ya da hastanede, çoğu zaman acı içinde ve yalnız
olarak geçirdiği saptanmaktadır. "Onuruyla Ölme" hareketinin savunucuları
"saldırgan" tıbbi bakımın -yaşamın ne pahasına olursa olsun
korunmasının- insanları hızlı ve doğal ölümden alıkoyduğunu ısrarla
vurgulamaktadırlar. Amerikan halkı içinde "sağlıklı ölme" istemi
gitgide artmaktadır. Bu görüşe göre acıdan ve travmadan olabildiğince
uzak bir ölüm yeterli değildir; umutsuz bir hastalıktan acı çeken bireyler,
kendi tüm yaşam üsluplarına uygun düşen ve kimlikleriyle
bütünleşen (örneğin romantik bir ölüm, kahramanca bir ölüm, vb.)
özel bir ayrılma üslubu seçebilmelidir.
Sudnow kurumların sistemli bir örgütlemeyle ölüme yakın olanları
ve ölenleri nasıl gizlediklerine değinmiştir; Watson yaşlı ve hasta
olmanın aynı gizleme sürecini başlattığını ortaya koymuştur. Aktif tedavinin
kesilmesi kararı çok hasta olanlar ve ölüm halindeki hastalar
için alınmaktadır. Ancak, "çok hasta" ve "ölüm halinde" kavramları
yaşlılarda genellikle birbirine karışmaktadır. Aktif tedavinin kesilmesinin
yanısıra, kişisel ilişkiler de birden azalmaktadır; bu da bazı durumlarda
hasta fakat ölümcül olmayan hastaların tedavisinin kesilmesiyle
sonuçlanmakta ya da hastalar psikiyatrik hasta olarak sınırlı hastane
köşelerine atılmaktadırlar. Oysa Miller'in saptadığına göre,
"umutsuz" olarak damgalanan yaşlı hastaların dikkatli ve duyarlı bir
bakımla iyileşebildikleri görülmektedir. İyileşmesi olanaklı hastaların
toplumsal, duygusal ve teknik bakımdan terkedilmesi ölümle sonuçlanmaktadır.
Ölme sürecine ilişkin evrelerin eleştirisiz kabul edilmesi
de bakımın sürmesini engellemektedir. Kübler-Ross'un kuramı deneysel
olarak desteklenmemiş, üstelik kuramın birçok yöntembilimsel ve
kavramsal kusuru olduğu bulunmuştur. Kuramın anksiyete azaltıcı
olarak kullanılması sağlık personeli arasında artık ilgi çekmemektedir.
Bugün hastane çalışmalarında hastaların bireyselliği, hasta ailelerinin
hakları daha fazla vurgulanmaktadır. Hastaneye kaldırma ölüm korkusunu
arttırabildiği için aile içinde bakım daha fazla desteklenmektedir.
Bütün ölümlerin aynı oranda etkili olmadığı bilinmektedir. Glaser
yaşlıların ölümünün toplum üzerinde çok az bir etkisi olduğu savını
gerontolojiye ilk kez sokan yazardır. Daha yakınlarda Owen, Fulton
ve Markusen, anababa, eş ve çocuk yitiren yetişkinlerin kederlerini
karşılaştırmış, yaşlı anababa yitiminin daha az keder verici, yerleşik
davranışlarda daha az kesintiye yol açıcı ve daha az anlamlı olduğunu
bulmuştur. Sanders yaşlı anababa yitiminin eş ve çocuk yitiminden
daha az sarsıcı olduğunu saptamıştır. Moss ve Moss, yetişkinin anababa
yitimine daha az tepki göstermesini, yetişkinin yaşlı anababanın
potansiyel ölümünü sık sık düşünmesine, olayın bir tür provasını yapmasına
bağlamaktadır. Ayrıca, kişinin yaşlı anababasının ölümünü düşünmesi
eş ya da çocuğunun ölümünü düşünmesinden daha az "tabu"
dur. Bilişsel ve duygusal öksüzlük düşüncesi çok önceden başlar ve
bireyi hazırlar; bu sürecin bireyi kendi ölümüne de hazırladığı söylenebilir.
Büyüklerin ölümünden daha az etkilenme gerçeği, bireyin
kendisini "genç" diye tanımlamasından "yaşlı" diye tanımlamasına
geçişi etkiler mi sorusu henüz ortadadır. Belki burada, söylenmeyen,
sessizce geçiştirilen bir keder vardır: "Ben de özlenmeyen biri olacağım...
Belki kendimi özlenmemeye alıştırmam gerek."
Yas ölüm nedeniyle bir akrabasından ya da arkadaşından yoksun
kalan kişinin içinde bulunduğu durumdur. Keder, sevilen birinin
ölümünün ardından duyulan şiddetli ruhsal acı ve elemi içerir. Matem,
bir kişinin ölümüne duyulan acının belirtilerini ortaya koyma biçiminin
toplum tarafından düzenlenmesine dayanır.
Çağdaş klinikçiler ve psikologlar, "Derdini söylemeyen derman
bulamaz!" biçimindeki Türk atasözünün dile getirdiği görüşü
paylaşmaktadırlar. Acılı duyguların hafifletilmesi ve duygusal yardım süreci
çok önemlidir. Aile ve arkadaş desteğini gören kişiler yası izleyen fiziksel
ve ruhsal bozuklukları daha az göstermektedirler. Öte yandan,
kültürel beklentiler, toplumsal değerler ve topluluk kuralları kederin
yaşanmasına müdahale etmektedir. Gelişmiş toplumlarda ölme de tıbbi
teknolojiye bırakılmıştır ve genellikle evin dışında olmaktadır; matem
ruhsal bir patoloji olarak görülmektedir. Oysa tanatologlar keder
anlatımlarını ve matem törenlerini geride kalanlar için tedavi edici
nitelikte görmektedirler.
Yas ve keder sevilen birinin ölümünün hemen ardından gelen
dönemde önemli bir etki yaratmaktadır. Geride kalanlar fiziksel ve
ruhsal hastalıklara ve ölüme karşı daha duyarlı olmaktadırlar. Bu
özellikle ansızın ve beklenmedik biçimde gelen yaslar için doğrudur.
Yaslı kişiler, hastalık, kaza, ölüm, işsizlik ve diğer hasar görmüş
yaşam belirtilerini daha fazla göstermektedirler. On üç ay süren bir izleme
araştırmasında yaşlı kişilerin % 32'sinin sağlık bozuklukları gösterdikleri
-kontrol grubunda sadece % 2- bulunmuştur. Dul kadınlar
dulluklarının ilk yılında aynı yaştaki dul olmayan kadınlara oranla üç
kat daha fazla doktora görünmekte, yatıştırıcı ilaçları yedi kat daha
fazla kullanmaktadırlar.
Yas içindeki yetişkinler tipik olarak birtakım evrelerden geçmektedirler.
Birinci evre şok, uyuşukluk, yadsıma ve inanmama evresidir.
En yoğun duygu olan şok ve uyuşukluk genellikle birkaç hafta sürmekte,
yadsıma ve inanmama ise günlerce ve hatta aylarca sürebilmektedir.
İkinci evre özleme, hasretini çekme ve depresyon evresidir.
Genellikle 5-14 gün arasında doruk noktasına çıkmakta, ama daha
uzun sürebilmektedir. Bu evredeki yaygın duygular, ağlama, umut,
gerçek olmama duygusu, empati, insanlardan uzak durma, ilgi yokluğu,
ölenin anısına bağlanma, vb.'dir. Diğer belirtiler öfke, kızgınlık,
korku, uykusuzluk, iştahsızlık vb. olabilir. Ölen kişiyi ülküleştirmeye
de yas tutanlarda çok rastlanmaktadır. Yasın üçüncü evresi sevilen kişiden
kurtulma ve yeni koşullara uyum sağlamadır. Bu dönemde birey
kaynaklarını harekete geçirir, insanlarla ve etkinliklerle yeniden ilgilenir,
yeni bir denge kurmaya çalışır. Kimileri için bu evre 6-8 hafta,
kimileri için de aylar hatta yıllar sürebilmektedir. Dördüncü evre kimliğin
yeniden kurulması evresidir. Kişi yeni ilişkiler gerçekleştirir ve
sevdiği biriyle yeni roller üstlenir. Geride kalanların yaklaşık yarısı bu
evrede yas yaşantısından bazı yararlar ya da deneyimler edindiklerini
bildirmektedir.
Dul erkekler konusunda pek az bilgiye sahibiz. 45 yaşın üstündeki
dul erkeklerin ölüm oranının evli erkeklerin oranının iki katı
olduğu, dulların intihar riskinin de çok yüksek olduğu bilinmektedir.
46-65 yaşlar arasındaki dul erkeklerin yarısından fazlası yeniden
evlenmektedir. Sağlıklı dullar görece daha çabuk evlendiği için, dullar
arasında yüksek ölüm oranı saptayan istatistikler öncelikle daha az
sağlıklı dullara uygulanabilir. Dul kadınlara ilişkin bilgimiz dul
erkeklerinkinden daha fazladır. Sosyolog H.Z. Lopata'ya göre, dul kadınların
yaklaşık yarısı tamamen yalnız yaşamakta, çoğu da böyle yaşamayı
yeğlemektedir. Araştırmalar, dulluğun uzun süredeki olumsuz
sonuçlarının, dul olmanın kendisinden çok, sosyoekonomik yoksunluklardan
kaynaklandığını göstermektedir (Vander Zanden, 1981).
:::::::::::::::::
YARARLANILAN KAYNAKLAR
ADLER A., Yaşama Sanatı, Say Yay., İstanbul, 1984.
AİZENBERG R. ve TREAS J., "The family in late life: Psychosocial and
demographic considerations", BİRREN ve SCHAİE, 1985 içinde.
ALLPORT Gordon W., Structure et Developpement de la Personnalite, Delachaux
et Niestle, Neuchatel, 1970. İngilizcesi 1961.
ARLİN Patricia, "Cognitive development in adulthood: A fifth stage?"
Developmental Pscyhology, cilt 11, no. 5, 602-606, 1975.
Avrupa Dergisi, sayı 93, Eylül 1984.
BALTES Paul B, "Theoretical propositions of life-span developmental
psychology: On the dynamics between growth and decline", Developmental
Psychology, cilt 23, sayı 5, 611-626, 1987.
BASSECHES M., "Dialectical thinking as metasystematic form of cognitive
organization", M. L. COMMONS ve ark., (yay.), 1984 içinde.
BERGER Kathleen Stassen, The Developing Person Through the Life Spain,
Worth Publisher, Inc., New York, ikinci baskı, 1988.
BİRREN James E. ve SCHAİE K. Waner (yay.), Handbook of the Psychology
of Aging, Van Nostrand Reinhold Colp., New York, ikinci baskı, 1985.
BİSCHOF Ledford J., Adult Psychology, Harper and Row Publishers, New
York, 1969.
BRUBAKER Timothy H., "Developmental tasks in later life", American
Behavioral Scientist, cilt 29, sayı 4, 1986.
BUTLER Robert N., "Succesful aging and the role of the life review", S. H.
ZARİT (yay.), 1977 içinde.
COMMONS M. L. ve ark. (yay.), Beyond Formal Operations: Late Adolescent
and Adult Cognitive Development, Fraeger, 1984.
CRAİN William, Theories of Development: Concepts and Application,
Englewood Cliffs, N.S., Uarentice Hall, 1980.
CRAİN William C., "Erikson: Yaşamın Sekiz Evresi", Bekir Onur
(yay.), 1986 içinde.
DATAN Nancy ve GİNSBERG L.H. (yay.), Life-Span Developmental Psychology,
Academic Press, New York, 1975.
EPSTEİN Leon J., "Aging". H.H. GOLDMAN (yay.), 1984 içinde.
ERİKSON Eric H., The Life Cycle Completed, W.W. Nortor and Comp., New
York, 1982.
FROMM E., Sevgi ve Şiddetin Kaynağı. Payel, İstanbul, 1979.
FROMM E., Kendini Savunan İnsan. Say Yay., İstanbul, 1982.
FLAVELL J.H., Cognitive Development, Englewood Cliffs, Prentice-Hall,
ikinci baskı, 1985.
GOLDMAN H.H. (yay.), Review of General Psychiatry, Lange Medical
Pub., Los Altos, 1984.
GOULD R.L., "Adult life stages: Growth toward self-tolerance", Psychology
Today, 8, 74-78, Şubat 1975.
HATFİELD E. ve WALSTER G.W., A New Look at Love, Reading, MA,
Addison-Wesley, 1979.
HENDRİCK C. ve HENDRİCK S., "A theory and methode of love", Journal
of Personality and Social Psychology, cilt 50, no. 2, 1986.
HOFFMAN Lois ve ark., Developmental Psychology Today, McGraw Hill,
Inc., New York, altıncı baskı, 1994.
HONZİK M.P., "Life-span development", Ann. Rev. Psychology, 35,
309-331, 1985.
HORNEY Karen, Les Voies Nouvelles de la Psychanalyse, L'Arche, 1951,
ikinci baskı Payot, 1976, Paris. İngilizcesi, 1930.
JEFFERS F.C. ve VERWOERDT "How the old face death", LİEBERT ve
ark., 1977 içinde.
JERSİLD Arthur T., Çocuk Psikolojisi, A.Ü. Eğitim Fakültesi yay., üçüncü
baskı, Ankara, 1979.
KASTENBAUM Robert ve AİSENERG Ruth, The Psychology of Death,
Springer Publishing Corp., New York, 1976.
KİMMEL Douglas C., Adulthood and Aging, John Wiley and Sons Inc., New
York, 1974.
KÜBLER-ROSS Elisabeth, On Death and Dying, MacMillan Publishing
Comp., New York, 1969.
LABOUVİE-VİEF G., "Intelligence and cognition", BİRREN ve SCHAİE
(yay.), 1985 içinde.
LEVİNSON Daniel J., "A conception of adult development", American
Psychologist, cilt 41, no. 3-13, 1986.
LİEBERT Robert M. ve WİCKS-NELSON Rita, Developmental Psychology,
Prentice-Hall Inc., New York, üçüncü baskı, 1981.
LİEBERT Robert M. ve ark. (yay.), Developmental Psychology,
Prentice Hall, New Jersey, 1977.
MASTERS W.N. ve JOHNSON V.E., Les Reactions Sexuelles, Robert
Laffon, Paris, 1968. İngilizcesi 1966.
NEUGARTEN Bernice L., "Time, age, and the life cycle", American
Journal of Psychiatry, no. 136, 887-894, 1979.
NEUGARTEN Bernice L., "Must everything be a midlife crisis?", Prime
Time, Şubat 1980.
NODGİL Sohan ve NODGİL Celia (yay.), Toward a Theory of Psychological
Development, Nfer Publishing Corp., Windsor, Berks, 1980.
ONUR Bekir (yay.), Ergenlik Psikolojisi, Hacettepe Taş Kitapçılık,
Ankara, 1986.
PERLMUTTER Marion ve HALL Elisabeth, Adult Development and Aging,
John Wiley and Sons, New York, 1992.
PİAGET Jean ve INHELDER B., De la Logique de l'Enfant a la Logique de
l'Adolescent, PUF., Paris, 1970.
PIKUNAS Justin, Human Development, McGraw-Hill Book Comp., New
York, üçüncü baskı, 1976.
RİEGEL Klaus F., "Adult life crises: A dialectic interpretation
of development", DATAN ve GİNSBERG, 1975 içinde.
RUBİN Zick, "Does personality really change after 20?" Psychology
Today, Mayıs 1981.
SCHİAMBERG L.B. ve SMİTH K.U., Human Development, MacMillan Publication,
New York, 1982.
SCHULZ Richard "Emotion and affect", BİRREN ve SCHAİE (yay.), 1985
içinde.
TRAN-THONG, Stades et Concept de Stade de Developpement de l'Enfant
dans la Psychologie Contemporane, Librairie Philosophique J. Vrin,
Paris, yedinci baskı, 1978.
Türkiye İstatistik Yıllığı, 1991, Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara,
1992.
VASTA Ross ve ark., Child Psychology: The Modern Science, John
Wiley and Sons, Inc., New York, 1992.
VANDER-ZANDEN James W., Human Development, Alfred A. Knopf Inc.,
New York., İkinci baskı, 1981.
WILLIS S.L., "Educational psychology of the older adult learner", BİRREN
ve SCHAİE (yay.), 1985 içinde.
ZARİT Steven H. (yay.), Regarding in Aging and Death: Contemporary
Perspectives, Harper and Row Publishers, New York, 1977.
ZİMBARDO Philip G., Psychology and Life, Scott, Foresmann and Comp.,
Glenview, onuncu baskı, 1979.
:::::::::::::::::
ÖNERİLEN KAYNAKLAR
ADAMS James F., Ergenliği Anlamak, İmge Yay., Ankara, 1995.
ADLER Alfred, Yaşama Sanatı, Say Yay., İstanbul, 1984.
ARİES Philippe, Batılının Ölüm Karşısında Tavırları, Gece Yay., Ankara,
1991.
BERNE Eric, Hayat Denen Oyun, Altın Kitaplar, İstanbul, 1976.
BERNE Eric, İnsanca Sevgi ve Cinsellik. Yaprak Yay., İstanbul, 1986.
BUSCAGLİA Leo, Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek, İnkılap ve Aka, İstanbul,
1984.
CÜCELOĞLU Doğan, İnsan İnsana, Altın Kitaplar, İstanbul, 1984.
CÜCELOĞLU Doğan, İnsan ve Davranışı, Remzi Ktb., İstanbul, 1991.
EKŞİ Aysel, Çocuk, Genç, Ana Babalar, Bilgi Yay., Ankara, 1990.
ERİKSON E. H., İnsanın Sekiz Çağı, Birey ve Toplum Yay., Ankara, 1984.
FRİEDMAN Betty, Kadınlığın Gizemi, e Yay., İstanbul, 1983.
FRİDAY Nancy, Annem ve Ben, e Yay., İstanbul. 1984.
FORDHAM Frieda, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, Say Yay., İstanbul,
1983.
FROMM Erich, Sevme Sanatı, Say Yay., İstanbul, 1983.
FROMM Erich, Sağlıklı Toplum, Payel Yay., İstanbul, 1982.
GEÇTAN Engin, İnsan Olmak, Adam Yay., İstanbul, 1984.
HORNEY Karen, Günümüzün Nevrotik İnsanı, Yaprak Yay., İstanbul, 1986.
HORTAÇSU Nuran, İnsan İlişkileri. İmge Yay., Ankara, 1994
KAĞlTÇIBAŞI Çiğdem, İnsan, Aile, Kültür, Remzi Ktb., İstanbul, 1990.
ONUR Bekir (yay.), Toplumsal Tarihte Çocuk, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,
İstanbul, 1994.
ÖRNEK Turan ve ark., Geriatrik Psikiatri, Saray Tıp Ktb., İzmir,
1992.
ÖZTÜRK Orhan, Psikanaliz ve Psikoterapi, kendi yayını, Ankara, 1985.
RİCHTER H.E., Hasta Aile, Yaprak Yay., İstanbul, 1985.
RUSSEL Bertrand, Evlilik ve Ahlak, Varlık Yay., İstanbul, 1971.
SKİNNER B.F. ve VAUFHAN M.E., Yaşlılığın Tadını Çıkarın, e Yay.,
İstanbul, 1984
YAVUZER Haluk, Ana-Baba ve Çocuk, Remzi Ktb., İstanbul, 1988.
YÖRÜKOĞLU Atalay, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, Aydın Ktb., Ankara,
1984.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült