İnsan Kendine Güvenemezse

Frank Furedi


Güvenin gerilemesi, ancak Batılı toplumları etkileyen birtakım temel değişimler bağlamında anlaşılabilir. Kısa bir süre önce Sovyetler Birliği karşısında zafer kazandığını ilan eden bu toplumların şimdi bir sosyal hastalığın pençesinde olması tam bir ironi oluşturuyor. Yukarıda belirtildiği gibi, toplum, neyin mümkün olduğunu belirleyen bir dizi sınırlamayla kıskıvrak bağlı. Çevresel sınırlama bilincinin yanında, yeni girişimlerin olumsuz etkilerine dair kaygılar, bilime yönelik bir kuşkuculuk ve yabancı korkusu gibi yoğun endişeler mevcut.

Yeniliklere şüpheyle yaklaşılması ve sürekli olarak ihtiyatın vazedilmesi, toplumu yönetenlerin görülmedik bir ölçüde kendinden şüphe duyduğunu gösteriyor. İnsan müdahalelerinin başarısına olan inancın yok olması, bugünün toplumunu tanımlayan niteliklerden biri haline geldi. Özgüvenle birlikte yürüyen bir bireyciliğin eksikliği de, bu gelişmelerle yakından ilişkili. İnsan eyleminin etkisiz olduğu ya da yıkıcı sonuçlara yol açacağı kabul edilirse, bireye güvenmek zorlaşır. Bireye yönelik tutumu belirleyen, insan eylemi konusundaki bu anlayıştır. İnsan müdahalesinin etkisine yönelik şüphe, insanoğluna kötümser bir gözle bakıldığını gösterir. Eylemin dönüştürücü potansiyeline pek az önem verilir. Kendi kaderini çizen özne fikri böylece reddedilir.

İnsanın kime güvenebileceği meselesi, günümüzün toplumsal ve politik yaşamını belirleyen temel bir olgudan, yani öznelliğe verilen önemin azalması olgusundan ayrı düşünülemez. Bugünün kültürü özneye etkili insan eylemine çok küçük bir rol atfediyor. Bu tür bir durumda bireycilik; sınırlama ve ihtiyat salık veren bir kültüre özgü bir anlam kazanır. İnsanın potansiyelini gerçekleştirmeye değil, hayatta kalmayı başarmaya odaklanmış bir bireycilik ortaya çıkar. Ayrıca, bireylerin kendi kaderini çizen varlıklar değil, koşulların kurbanı olarak algılandığı bir anlayış doğar. Artık öznenin hakim özelliği pasifliğidir. Böylece, özne gelecekten kopar ve bu uzak ülkeyi şekillendiremez hale gelir.

Öznelliğe verilen önemin azalması, bireyin eyleminin kapsadığı alanı sorgulama eğilimiyle yakından ilişkilidir. Kahramanlığa soyunmak mümkün değildir artık. Aksine insanlara tamamen farklı bir gözle bakılır. Toplum kendisini, kazananların değil, kaybedenlerin karşısında daha rahat hisseder. Yeni idoller, kendi sınırları içinde yaşamayı öğrenmiş kişilerdir. Eskiden Süpermen rolünde oynayan ama trajik bir kaza yüzünden sakatlanan Christopher Reeve, 1 990’ların idollerine iyi bir örnektir. (Bu arada Reeve kendisine dayatılan kurban statüsünü reddetmiştir.) Kahramandan kurbana geçiş, yeni ve alçakgönüllü bir öznelliğin oluşturulduğunun göstergesidir.

Çaresiz özne kavramı, insan düşmanı bir dünya görüşü üzerinde yükselir. Bu dünya, insanın yıkıcı gücünü tatmış olan kurbanlar ve zarar görmüş insanlarla doludur. İnsanlar hakkındaki bu olumsuz duygular güven sorununu besler, çünkü güven ilişkilerinin çözülmesi toplumun insan konusundaki yargısını yansıtır. Güven sorunu, özünde, kendimize güvenememe sorunudur.

Güven sorununun temel varsayımı insanların değersiz olduğudur. Tacizin rutin kabul edildiği bir dünyada, yetişkinlerin çocukları koruyacağına nasıl güvenilebilir? Bu argümanlar mantıksal sonuçlarına kadar götürüldüğünde, insan türünün lanetlenmesine yol açar. Dolayısıyla insan merkezli bir dünya görüşü olan hümanizmin son yıllarda ağır bir saldırıya maruz kalmasına şaşmamak gerekir. Örneğin, günümüzde insanın aklının hayvanın içgüdüsünden üstün olduğunu savunan bir kişi “tür ayrımcılığı” yapmakla suçlanıyor ve insanların hayvanlardan daha kötü olduğu duygusu belli bir kabul görüyor.

Güven sorun u, öznelliğin zayıflaması bağlamında anlaşıldığında, günümüz toplumunun ayırt edici özelliğini tespit etmek mümkündür. Geçmişte de birçok toplum işbirliği ve güvenin çöküşüne ve çatışmaya tanık olmuştur. 1960 ve 1970’li yıllarda, endüstri ilişkileri uzmanları, sürekli olarak, emek ve sermaye arasında güven olmadığından şikayet ederdi. Ancak onların ifade ettiği sorun, bugünkünden çok farklıydı. İşveren ve işçi arasındaki güvenin zayıf olması, toplumsal dayanışmanın zayıf olduğu anlamına gelmiyordu. İşverenler ve sendikalar arasında gerilimli bir ilişki olsa da, her iki tarafın kendi içinde güçlü bir dayanışma mevcuttu. Bu örnekte, belirli bir ilişkideki güvenin azalmasına, başka alanlarda dayanışma duygusunun güçlenmesi eşlik ediyordu.

Bugün güven sorunu belirli bir iki ilişkiyle sınırlı değildir. Mesele, işçinin işverene güvenmemesinden ibaret değildir. Sorun, iş arkadaşlarının birbirini potansiyel düşman olarak gördüğü, .komşunun tehdit kabul edildiği bir noktaya gelmiştir. Dolayısıyla, güven sorunu, geçmiştekinin aksine, toplumun bütün katmanlarında toplumun işleyişi konusunda bir güvensizliğin hakim olduğu bir ortamda yaşanıyor.

Sadece, uzmanlara ve otoriteye olan inancın yok olduğuna dikkat çeken yazarlar, otorite sahibi olanların da kendine, güvenmemesi gibi daha önemli bir gelişmeyi gözden kaçırıyor. Toplumun önde gelen kurumlarını yönetenler, önceki bölümlerde değinilen genel süreçlerin işleyişinden muaf kalamamıştır. İnsan müdahalesinin temelden yanlış olduğu inancı toplumun tüm katmanlarını etkiliyor. Birçok bilim adamı, başarılarının sonuçlarından dolayı kaygı duyar hale geldi. Örneğin, genetik ve tüp bebek gibi alanlarda çalışanlar, giderek kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmekten kaçınıyor ve kendi çalışmalarını düzenlemesi için dışarıdan bir otorite çağırmayı tercih ediyor. Klinik tıbbın birçok dalında, geçmişte doktorların hastalarıyla konsültasyon yaparak aldığı kararlar, etik komitelere, hatta mahkemelere veya medyaya devrediliyor.

İnsan müdahalesinin etkisine dair şüphe, şirket yöneticileri ve çalışanlar arasında da son derece yaygın. Bu kişilerin çoğu en temel kararların sorumluluğunu dahi uzman danışmanlara devrediyor. Zorluklarla karşılaşan bir müdür, bir halkla ilişkiler uzmanı çağırarak “etik” yöneticiliğin faydaları konusunda tavsiyeler alıyor.

Cesaretsizlik, toplumun her katmanında sorumluluktan kaçılmasına yol açıyor. Yöneticilerin yönetmekten korkması gibi, öğretmenler öğretmeye isteksiz, ana babalar da çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda kararsız. Danışmanlık, yardım hatları ve profesyonellerin gündelik yaşamımıza müdahale ettiği diğer biçimler, çaresizlik duygusunun ne kadar yoğun olduğunun bir ifadesi. Güven sorununun kaynağı, kendimizi güvenilmeyecek derecede zavallı bir yaratık olarak görmemiz. Bu inanç son yıllarda, insanlara güvenmeme, ihtiyatlı olma ve riskten kaçınma temalarına dayanan yeni bir ahlak anlayışının ortaya çıkmasına neden oldu. Bazen hatalı bir biçimde siyaseten doğruluk olarak da adlandırılan bu yeni etiket, bir sonraki bölümün konusu.


 

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült