İletişim ve Algılama

Doğan Cüceloğlu


Ahlakın Tarifi

--Oğlu ortaokula gidiyordu. Akşam eve gelince derslerine yardım
ederdi. Yemekten sonra sordu:

--Oğlum, derslerin nasıl, çalıştın mı, yarın ne var?--

--Ahlak çalıştım, baba.--

--Anlat bakayım.--

Çocuk geçti karşısına, papağan gibi bir solukta okudu:

--Ahlak, hulk'un cem'idir. Hulk tabiyyat ve seciyye demektir.
Buna huy denir. Seciyye ve huy denilen şey, insanda yerleşmiş melektir.
O melek sebebiyle nefisten ef'al kolayca çıkar.--

Şaşırdı: --Oğlum bu ne? Nereden ezberledin bunu?--

--Ahlakın tarifi, öğretmen yazdırdı.--

--Bir şey anladın mı?--

--Yoo! Anlamak şart değil ki! Kimse anlamıyor, ezberle yeter!..--

Hasan Pulur'un yukarıdaki yazısında belirtilen eğitim sisteminin
temelinde yatan, --anlamanın gerekli olmadığı, ezberlemenin yeterli
olduğu-- anlayışı, öğretmen ile öğrenci arasında gerçek bir iletişim
kurulmasını önler. Kişinin temel eğitiminden edindiği bu alışkanlık,
basmakalıp ve biçimsel ilişkilerinde sürüp gider. Kalıplaşmış evlilik
ya da iş ilişkilerinde de, bu durumu gözlemleme olanağı vardır.

Kalıpları tekrarlamaktan kurtulabilme, insan ilişkilerine anlamsal
zenginliği ve derinliği getirebilme, iletişimin süreçlerini uygun ve etkili
bir biçimde uygulamaya bağlıdır. Bu bölümün amacı, iletişimin
temel yapısını ve süreçlerini bilimsel kavramlar içinde tanımlayarak
okuyucuya tanıtmaktır.

İLETİŞİM NEDİR?

Aslında, buraya kadar, çeşitli yönleriyle iletişimden söz edildi. Bu
bilgiler, iletişimin yapısını, öğelerini ve süreçlerini daha teknik açıdan
inceleyebilmek için bir birikim sağladı.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Konuya, iletişimin tanımını yinelemekle başlayalım:

İletişim, iki birim arasında birbiriyle ilişkili mesaj alışverişidir.

Bu tanımda açıklanması gereken dört kavram vardır: 1. Birim; 2.
Birbirine ilişkin olma; 3. Mesaj; 4. Alışveriş.

Birim: Birim, soyut bir kavramdır. Birbirleriyle karşılıklı mesaj
alışverişi yapan insan, hayvan ya da makinenin her birine --iletişim
birimi-- adı verilir. İletişim sadece insanlara özgü bir olay değildir.
İki kedinin karşılıklı miyavlamaları, onların iletişim içinde olduğunu
gösterir. Karşılıklı satranç oynayan iki bilgisayarın her biri, bir
--iletişim birimi-- oluşturur.

İletişim birimleri ikiye ayrılır: Kaynak birim ve hedef birim. Kaynak
birim, mesaj gönderen birimdir. Bu, konuşan kişi, miyavlayan kedi
ya da satranç oynayan bir bilgisayar olabilir. Adından da anlaşılacağı
gibi, kaynak birim mesajın kaynaklandığı, oluştuğu birimdir. Hedef
birim ise, mesajın gönderildiği birimdir. İki kişi konuşurken, konuşan
kaynak, dinleyen ise hedef birim olur.

Ne var ki, kaynak ve hedef birimler durağan olmayıp, dinamik
birimlerdir. Konuşanın dinleyici ve bir süre sonra dinleyenin konuşmacı
olması gibi, kaynak ve hedef birimler sürekli fonksiyon değiştirirler.
Bunu bir örnekle somutlaştıralım.

İkisi de aynı fakültede okuyan ve bayram tatili nedeniyle birbirlerini
iki hafta göremeyen iki arkadaşın arasında aşağıdaki konuşma
geçer:

Ayhan : Hoş geldin Nurten. Nasılsın?

Nurten : Hoş bulduk Ayhan, iyiyim. Sen nasılsın?

Ayhan : Sağ ol, ben de iyiyim. Bayramın nasıl geçti?

Nurten : İlk günler bayram ziyaretleriyle geçti. Daha sonra kardeşlerim
ve arkadaşlarımla bol bol konuşma olanağı buldum. Senin
kulağını da bol bol çınlattım.

Ayhan : Seni bu kadar özlemem beni korkutuyor. Sanki sana çok
bağımlıymışım gibi bir duyguya kapılıyorum.

Nurten : Suç benimmiş gibi konuşuyorsun. Benim elimden ne gelir?

Ayhan : Neyse. Bırakalım şimdi bu konuyu. Dönüş yolculuğun nasıldı?

Nurten : Oldukça rahattı. Gerede yakınlarında otobüsün arka
tekerleklerinden biri patladı. Lastiği değiştirdiler, yarım saat geç kaldık.

Konuşmaya ilk başlayan Ayhan; o anda kaynak, Nurten ise hedef
birim durumundadır. Nurten, Ayhan'a, --Sen nasılsın?-- diye sorduğu
anda kaynak, Ayhan ise hedef birim olmuştur.

Birbiriyle ilişkili olma: İletişim olabilmesi için sadece mesaj alışverişi,
bir başka deyişle, sadece iki yönlülük yeterli olamaz. Alınan
ve verilen mesajların birbiriyle ilişkili olması da gerekir.

Günlük yaşamda yorgunluk, yanlış anlama, dikkati başka bir konuya
verme gibi nedenlerden ötürü iletişimde ilişkinlik aksayabilir.
Bu tür aksaklıklar süreklilik göstermeye başlarsa, kişinin ruhsal dengesinde
bir bozukluk olduğundan kuşku duyulur. Gerçekten de, akıl
hastalarının iletişiminde gözlenebilen bu özellik, hastalığın derecesi
ve türü hakkında ipucu veren en önemli belirtilerden biridir.

Mesaj: İnsanların karşılıklı konuşurken birbirlerine söyledikleri
sözler, mesaja örnek olarak verilebilir. Ne var ki, mesajın mutlaka
sözlü olması gerekmez. Üçüncü Bölümde belirtildiği gibi, sözsüz mesajlar
da vardır: Yüz ifadeleri, el kol hareketleri, oturuş ve duruş, birer
mesajdır. Önce mesajın genel bir tanımını yapalım, daha sonra
ayrıntılarına inelim.

Mesaj, kaynak birimdeki içeriğin, bir seçim sürecinden geçirilmiş
ifadesidir.

Kaynak birimdeki içerik, duygusal ya da düşünsel olabilir. Ayhan'ın
Nurten'e, --Seni çok özledim!-- sözü, duygusal içeriği olan mesaja
örnektir; --korkuyorum--, --çok sinirlendim-- gibi ifadeler de duygu
ve heyecanı belirtirler. Sözlü mesajların çoğu, dış dünya ve nesnelerle
ilgili düşünceleri belirtir: Nurten'in, --Otobüsün arka tekerleklerinden
biri patladı,-- cümlesi bu tür mesaja örnektir. Sözsüz mesajlar
duygusal içeriği, sözlü mesajlar düşünsel içeriği, en dolaysız ve etkili
biçimde ifade eder.

Mesajın tanımında bir seçim sürecinden söz ettik; seçme sürecinin
söz konusu olmadığı otomatik tepkiler mesaj değildir. Bir makinenin
mekanik hareketlerinde ya da bir hayvanın içgüdüsel olarak
yaptığı tepkilerde, seçme söz konusu değildir. Bu demektir ki, belirli
bir uyarıcı karşısında hayvan, içgüdüsel olarak yalnız bir tip tepki
gösterir. Yapabileceği başka bir şey yoktur.

İnsanlarda ise, içgüdüsel davranışlardan pek söz edilemez, ne var
ki, reflekslerden söz edildiğini duymuşsunuzdur. Yüzümüze yakın
bir yerde el çırpıldığı zaman, istemeden gözümüzü kırparız. Bu tür
refleks hareketler, mesaj olarak kabul edilmez. Mesaj olabilmesi için,
kaynak birimdeki içeriği ifade edebilecek olası seçenekler arasından
seçilerek ifade edilmesi gerekir.

Yüzde yüz kestirilebilen ifadelerde bir seçim söz konusu değildir
ve bundan dolayı bu tür ifadeler, birer mesaj değil, tepkidir. Örneğin,
göz önünde el çırpıldığı zaman mutlaka gözün kırpılacağını bilirsiniz.
Ama, --Merhaba, nasılsınız?-- dendiği zaman ne cevap alacağınızı
yüzde yüz kestiremezsiniz. --İyiyim, teşekkür ederim;-- cevabını
almanız büyük bir olasılıktır, ne var ki, yine de yüzde yüz değildir.
Çünkü, --Biraz rahatsızım;-- --Sağ ol, sen nasılsın?-- gibi ve buna
benzer birbirinden değişik cevaplar da alabilirsiniz.

Bir kimseyi iyi tanıyor ve söyleyeceği sözleri önceden yüzde yüz
kestirebiliyorsanız, o kimsenin söylediklerine artık pek dikkat etmemeye
başlarsınız. Çünkü söyledikleri bir tür --tepki-- olmaktadır. Bu
tür ilişkilerde, iletişim yavaş yavaş ortadan kalkar ve ilginç insan
ilişkileri, yerini can sıkıntısına bırakır.

Alışveriş: İletişim iki yönlü bir süreçtir ne sadece alış, ne de sadece
veriş, iletişimi oluşturamaz.

Bir arkadaşınızla karşı karşıya oturduğunuzu düşünün. Yalnız biriniz
konuşuyor ve diğeriniz dinliyor... Acaba bu durumda, aranızda
bir iletişimden söz edilebilir mi? Evet, edilebilir. Çünkü arkadaşınızın
yüz ifadesinden, oturuş biçiminden, sizi anlayıp anlamadığını, sıkılıp
sıkılmadığını çıkarabilirsiniz. Sadece biriniz konuştuğu zaman
bile, bir iki yönlülük söz konusudur: Birinizin sözlü mesajına, diğeriniz
sözsüz mesajla cevap verebilir.

Şimdi, arkadaşınızla aranıza karton ya da tahtadan bir perde konsa
ve birbirinizi görmeniz engellense!... Yine yalnızca biriniz konuşacak
ve diğeriniz hiç cevap vermeden dinleyecek olsa, acaba bu durumda
aranızda bir iletişim olur muydu? Bu kez cevap, --Hayır!--dır.
Birbirlerini görmesi engellenen iki kişiden sade biri konuşma olanağına
sahipse, bu durumda bir iletişim değil, bir iletiş söz konusudur.
Başka bir ifadeyle, mesaj gönderilir, fakat bu mesajın karşılığı alınmaz.
İletişim olabilmesi için bir mesaj alışverişine, bir başka deyişle,
iki yönlülüğe gerek vardır.

Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık, hedef birimin verdiği
--cevap mesaj--a, geri-iletim adı verilir. Ayhan ve Nurten adlı iki arkadaşın
aralarındaki konuşmada, Ayhan'ın söylediği ilk söz mesaj iletimi,
Nurten'in verdiği cevap da geri-iletimi oluşturur.

İletişimin iki yönlü bir olay olduğunu unutan kişiler, sadece konuşmak,
konuşmak ve yine konuşmak isterler. Karşılarındaki ağızlarını
açınca hemen atılırlar ve --Lafını balla kestim,-- tavrıyla kendileri
konuşmaya başlarlar. Sizin kafanızı bir süre daha ütüledikten sonra,
--Ne kadar güzel sohbet ettik, yine gel, beklerim;-- diye sizi uğurlarlar.
Bu şekilde sürekli konuşanlar, iletişimden değil, kendi iletimlerinden
zevk alırlar. Karşıdaki kişiyle iletişim kurulmak isteniyorsa,
ona geri-iletimde bulunma olanağı tanınmalıdır.

Bu noktada, iletişim, iki birim arasında birbirine ilişkin mesaj
alışverişidir tanımı, tüm öğeleriyle gözden geçirilmiş bulunuyor. Şimdi,
iletişim modelini gözden geçirmeye hazırız. Modeller, soyut kavramları
somut simgeler ve işaretlerle belirtme olanağı verirler. Bu nedenle,
bir konunun açıkça tartışılabilmesi için, eğitim alanında sık sık
kullanılırlar.

İLETİŞİM MODELİ

Şekilde iki kişiden oluşmuş bir iletışim modeli görüyorsunuz. Bu
modelde yer alan öğeler ve süreçlere değinerek, iletişim olayını, ayrıntılı
olarak ve daha yakından tanımaya çalışalım.

Konuşan iki kişiden biri kaynak, biri de hedef birimi oluşturur.
Bu iki birim arasında, mesajların gidip gelebileceği bir kanal vardır.
Örnekte, kaynak ve hedef birimlerin her ikisi, de insan olduğu için,
yapı ve işlev bakımından birbirlerine benzerler. Her birimde bir merkez,
gönderici ve alıcı vardır. İletişim modelindeki öğeler ve süreçler:
kaynak ve hedef birimlerle kanal ve iletişim ortamı olmak üzere üç
ana başlık altında toplanabilir.

KAYNAK VE HEDEF BİRİMLERİ

Kaynak ve hedef birimleri aşağıdaki öğe ve süreçleri içerir:

Merkez: Gönderilecek mesajların içeriğinin (duygu, düşünce, niyet,
güdü; eylem vb.) oluştuğu ve gönderilmek üzere seçildiği bölümdür.

Gönderici: Merkezdeki içeriği, sözlü ya da sözsüz işaretler haline
dönüştürerek kanala bırakan öğedir. Sözlü iletişimde ciğer, gırtlak,
dil, diş, dudak ve damaklardan oluşan ve birbirleriyle düzenli ilişki
içerisinde çalışan son derece karmaşık bir sözlü gönderici sistemi iş
görür. Yüz ifadeleriyle sözsüz bir iletişim söz konusu olduğu zaman
ise, boyun ve yüz kaslarından oluşan bir düzen, gönderici olarak çalışır.
Bedenin hareketleri ve duruşu mesaj niteliğini taşıdığından,
tüm beden bir gönderici olarak çalışır.

Alıcı: İşaret biçimine dönüşmüş olarak kanaldan gelen mesajları
alan ve merkeze aktaran öğedir.

Hedef birim, gelen mesajın türüne göre farklı alıcılar kullanır.
Sözlü mesaj geldiğinde işitme sistemi, görsel mesaj geldiğinde ise,
görme sistemi alıcı olarak kullanılır. Mesaj, dokunma, koku gibi işaretler
aracılığıyla gönderilirse, o zaman cilt ve burun gibi, ona uygun
bir alıcı sistem iletişimi sağlar.

Hedef birim pisikolojik işleyiş bakımından kaynak birimin aynısıdır.
Farklı olan sadece süreçlerin yönüdür. Kaynak birim mesaj göndermek
işiyle uğraştığı halde, her birim kendisine gelen mesajı almak
ve yorumlamak işiyle uğraşır. Yorumladığı mesajla ilgili bir geri-iletimde
bulunduğu anda, hedef birim, işlevleri bakımından artık
bir kaynak birim olmuştur.

KANAL

Kanal: Kaynak ve hedef birimler arasında yer alan ve işaret haline
dönüşmüş mesajın gitmesine olanak sağlayan yola, geçite, kanal
adı verilir.

Her duyu organına karşılık bir kanaldan söz edilebilir. Mesaj konuşulan
kelimelerle aktarılıyorsa, işitme kanalından söz edilir. İşitme
kanalı, sözlü işaretleri, bir başka deyişle, kelimeleri hava titreşiminden
yararlanarak aktarır. Ağızda başlayan titreşim, bizi dinleyen
kişinin kulağına gider ve orada işitsel alıcı organ tarafından, sinirsel
titreşimlere dönüştürülerek beyine iletilir. Yüz ifadeleri, el ve kol
hareketleri sözkonusu olduğunda, görsel kanal işin içine girer. Göz;
yüz ifadesini ışık dalgaları halinde alır ve bu dalgaları sinirsel dalgalara
dönüştürür. Beyin ise, bu sinirsel dalgaları, belirli anlamlar taşıyan
yüz ifadeleri olarak değerlendirir. İsterseniz, dokunma ya da
koklama kanalı yoluyla iletilen mesaj örneklerini, kendiniz bulabilirsiniz.
Her duyuma uygun düşen bir kanal olduğu belirtilerek, bu konu
kısaca özetlenebilir.

Kanal öğesiyle ilgili açıklamayı bitirmeden, değişik kanalların
birbirinden bağımsız olarak varolduğunu da söyleyelim. Örneğin,
gece karanlık bir ortamda karşınızdaki kişiyle konuşmanızda bir aksama
olmaz; ne var ki, karşınızdakinin yüz ifadesini göremezsiniz,
kullanmış olduğunuz kanal, hava titreşimleriyle çalışan işitsel kanaldır.
İçinin havası alınmış bir cam bölmeyle ayrılmış bir odada da karşınızdakiyle
sözlü iletişim kuramazsınız, fakat birbirinizin yüz ifadelerini
rahatlıkla görebilirsiniz.

Bildiğiniz gibi telefon ancak işitsel kanalla iletişim kurma olanağı
sağlar. Karşınızdakinin yüz ifadesini göremezsiniz. Buna karşılık
günlük yaşamdaki yüz yüze iletişimde, aynı anda birden fazla iletişim
kanalı kullanılır; iletişimde kanal sayısı arttıkça iletişimin etkililiği
de o derece artar. Çağdaş teknolojinin hem işitsel, hem de görsel
kanalı kullanan telefonlar yapmak istemesi bu nedenledir.

İşaret: İşaret, mesajın göndericiden geçtikten sonra temsil edildiği
fiziksel biçimdir. Şu anda okuduğunuz kelimeler, benim size göndermek
istediğim mesajın harflere dönüşümünden oluşan fiziksel işaretlerden
meydana gelmiştir. Konuşma süresince duyduğunuz kelimeler, işitsel
işaretlere, okurken gördüğünüz yazılı kelimelerse, görsel
işaretlere örnektir.

Çıktı: Kaynak birimin gönderdiği işaretlerin tümüne çıktı adı verilir.

Girdi: Hedef birimin alıcısının yakaladığı işaretlerin tümüne girdi
denir.

Gürültü: Kaynak birimin gönderdiği mesajla, hedef birimin aldığı
mesaj arasında bir fark varsa, bu farka --gürültü-- adı verilir. Gürültü,
iletişimin en önemli kavramlarından biridir. İletişim modelinde,
gürültü kaynağı sadece kanaldaymış gibi gösteriliyor, aslında gürültü
kaynağı hem kanalda hem de hedef birimde yer alır.

Ağlayan çocuğun sesinden dolayı, karşıdakinin konuşmasını pek
iyi duyamayan kişinin iletişiminde fiziksel gürültünün varlığından
söz edilir. Fiziksel gürültü kanalda yer alır. Kulağı ağır işittiği için
karşıdakinin konuşmasını pek iyi duyamayan kişinin iletişimindeki
gürültü ise, hedef birimin alıcısından kaynaklanır. Bu tür işitme bozukluğu,
iletişim terimleri içerisinde, nörofizyolojik gürültü olarak
isimlendirilir.

Bir üçüncü tür gürültü de, hedef birimin merkezinde yer alır:
İnançları, tutumları ya da o anda içinde bulunduğu duygusal durum
nedeniyle, hedef birim karşıdakinin söylediğini, söyleyenin anlamından
bambaşka bir biçimde yorumlar ve farklı bir anlam çıkarırsa, psikolojik
gürültünün varlığından söz edilir.

İnsanlar arasındaki iletişim aksaklıklarında psikolojik gürültünün
payı büyüktür. Bu nedenle bu konuyu ayrıntılarıyla incelemekte yarar
vardır.

Kişi, belirli konularda önyargılı olabilir ve bu önyargısından ötürü,
belirli konularda gönderilen mesajları yorumlarken, anlam içeriğini
farklı yönlere saptırır. Örneğin, köylü düşmanlığı olan bir kişiye,
dövüşen iki kentliyi ayırmaya çalışan bir köylünün de bulunduğu
bir fotoğraf göstererek ne gördüğünü anlatmasını isteseniz, size,
bir köylünün elinde bıçakla iki kentliye saldırdığını söyleyecektir:
Gerçekte bıçak bir kentlinin elindedir.

İnsanların o andaki gereksinmeleri de yorumlamalarını etkiler.
Aç olan kimse, yiyecek konusunda söylenenleri, yalnız olan kimse
ise, arkadaşlık konusunda söylenenleri daha iyi anımsar. Annelerin,
hiç kimse duymadığı halde, öbür odada birçok sesin arasından çocuğunun
ağladığını duyabilmesi, böyle bir algısal hazır oluşla açıklanır.

Mizah hikayelerinde ve güldürü oyunlarında, yukarıda sözü edilen
yanlış anlama ve yorumlamalardan yararlanılır. Örneğin, baba
ata binme dersleri almaya başlayan kızına, --Kızım, benden sana baba
nasihatı, sakın çıplak ata binme,-- der. Kızı, --Babacığım, bana ata
binme dersi veren erkeğin yanında zaten çıplak dolaşamam ki!-- diye
cevap verir.

Trafik kurallarını hiçe sayarcasına araba kullanan bir adamı durduran
trafik polisi, sürücünün sarhoş olduğunu farkederek, --İçkili
araba kullanmanın yasak olduğunu bilmiyor musunuz, beyefendi?--
diye sorar. Adam büyük bir saflıkla, --Polis bey, arabada içki olduğunu
inanın bilmiyordum!-- diyerek masum masum polisin yüzüne bakar.

Psikolojik gürültü, her zaman güldürücü sonuçlar vermez tabii.
İnsan ilişkilerindeki kopmanın temelinde bu tür gürültü yatar. Boşanmaların,
kırılmaların, küsmelerin ve evi terkederek kaçmaların
çoğunun altında yanlış anlama ve yorumlamalar, başka bir ifadeyle,
psikolojik gürültü yatar.

İLETİŞİM ORTAMI

İletişim sürecini etkileyebilecek nitelikleri olan ve iletişim durumu
içinde bulunan kişi, nesne ve olayların tümüne --iletişim ortamı-- adı
verilir. Her insan ilişkisi bir ortam içinde yer alır. Herkesin yanında
aynı rahatlıkla konuşulamadığını, herkes bilir. Bu yüzden önemli
şeyler söylemeden önce, kişi çevresine göz atar, kimlerin bulunduğunu
görmek ister. Ayrıca, iletişimde bulunulan ortamda çalınan müzik,
odanın sıcak ya da soğuk, büyük ya da küçük olması, binanın
veya çevrenin özelliği (konut, işyeri, okul, tören yeri gibi), konuşmaları
farkında olunsa da olunmasa da etkiler.

İletişim ortamının, bir de sosyo-kültürel yönü vardır. Sosyo-kültürel
yönüyle iletişim ortamına bakıldığında, toplum yaşamında
önemli olan değerler açısından, kişilerin nasıl bir çerçeve içinde ilişki
kurduklarıyla ilgilenilir. Örneğin, bir erkek, yakını olan bir kimsenin
karısıyla konuşurken, ona çoğu kez, --yenge-- der. Bu konuşma biçimi,
toplum değerlerinin etkisi altında oluşur. Ayrıca, konuşulan kimsenin
yaşı, mesleği, öğrenim düzeyi de, onunla nasıl konuşulacağını
belirler. Kitabın ikinci kısmında sosyo-kültürel ortamın iletişim davranışını
ülkemizde nasıl etkilediğini gösteren örnekler verilmiştir.

TEMEL İLETİŞİM SÜREÇLERİ

Kod: Mesajın işaret haline dönüşmesinde kullanılan simgeler ve bunlar
arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların tümüne --kod-- adı verilir.
Bu anlamda, insan dilleri birer koddur.

Şu anda bu kitabı Türkçe kodunu kullanarak yazıyorum. Kitabı
başka bir dille yazsaydım, farklı bir kod kullanmış olacaktım. Karşılıklı
konuşurken aynı anda değişik türden kodlar kullanılır: Kullanılan
dil bu kodlardan ancak biridir. Yüz ifadeleri, söyleyiş tarzı, el ve
kolların hareketleri de, ayrı ayrı kodlarla aktarılan mesajlardır. Bugüne
kadar üzerinde en çok çalışılan, incelenen kod dildir. Yüz ifadeleri,
ses tonu, kelimeler arasındaki sessizlikler, el kol hareketleri
de, kişiler arası iletişimde kullanılan kodlar olarak, günümüzde inceleme
alanına girmeye başlamıştır.

Kodlama: Mesajın içeriğinin kod simgelerine dönüştürülmesine --kodlama--
denir. Belirli bir niyet ya da duygunun, değişik kodlarla ifade
edilebileceğini yukarıda belirtmiştik. Örneğin, kızgınlık duygusu,
kullanılan kelimelerle (--Öyle yapma, beni sinirlendiriyorsun!-- gibi
sözlük anlamı kızgınlık ifade eden kelimelerle), söyleyiş tarzıyla (yani
kelimelerin sözlük anlamı kızgınlık belirtmediği halde: --Hemen
gitsem iyi olacak!-- gibi bir ifade biçimiyle kızgınlığımızı belirterek),
ya da yüz ifadesiyle (kaşı yukarı kaldırıp, dik dik bakarken, soluğu
hışırtılı bir sesle dışarı bırakarak) belirtilebilir.

Kod açma: Kodlanarak gelen mesajın içeriğini yeniden elde etmek için
yapılan çözümleme sürecine --kod açma-- denir. Kod açma ve yorumlama
birbirlerinden farklı iki işlemdir. Kod açma sürecinden sonra yorumlama
başlar.

Yorumlama: Yorumlama, yeniden bir değerlendirmeyi gerektirir.
Kod açılarak elde edilen mesaj içeriğine, o andaki bütün ilişkiler ve
diğer koşullar çerçevesi içinde, yeniden anlam verilmesine --yorumlama--
denir.

Bazı durumlarda kod açılarak elde edilen anlamla, yorumlama
sonucunda elde edilen anlam arasında, bir fark yoktur. Bazı durumlarda
ise, yorumlama sonucunda elde edilen anlam, kod açma düzeyindeki
anlamdan farklıdır. Bu tür durumlar herkesin başına gelir:
Karşıdaki asıl söylemek istediğinden farklı bir şey söyler, ama biz,
yine de, onun ne demek istediğini anlarız.

Örneğin, fakülteden yeni mezun olmuş genç bir ziraat mühendisi,
yaşlı bir ziraat teknisyeninin amiri olarak atanmıştır. Uzun yıllar
Devlet Üretme Çiftlikleri'nde görev yapmış yaşlı teknisyen, --Siz fakülte
bitirmiş bir mühendissiniz, tabii ki benden daha iyi bilirsiniz.
Bilmediklerimizi gelip sizden sormak bize düşer;-- dediğinde, genç
mühendis bu sözü, --Fakülteyi bitirmiş olmanız benden daha bilgili
olduğunuzu göstermez, önemli olan iş deneyimidir. 'Her şeyi ben bilirim'
şeklinde bir tutum içine girmeyin; benim deneyimime önem verin!--
biçiminde yorumlamalıdır.

Bu durumda, mühendis iki seçenekle karşı karşıyadır: Cevabını,
ya kod açma düzeyinde, ya da yorumlama düzeyindeki anlama göre
verecektir. Kod açma düzeyindeki anlama göre verirse, büyük bir
olasılıkla --Hay hay memnuniyetle, elimden geldiğince yardımcı olurum,--
biçiminde cevap verecektir. Yorumlama düzeyindeki anlama
göre cevap verirse, --Önemli olan deneyim, aslında benim sizden öğreneceklerim
var, umarım bana yardımcı olursunuz;-- biçiminde cevap
vermesi daha doğru olacaktır.

Geri-iletim: Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık hedef birimin
gönderdiği cevap mesaja --geri-iletim-- adı verilir.

Kendine geri-iletim: Kişinin kendi gönderdiği mesajı, kendisinin
alması sürecine kendine geri-iletim denir. Türkçe'de --ağzın söylediğini
kulak duymalı-- diye bir söz vardır. Deneysel koşullarda, kendi
söylediğini işitemez duruma getirilerek konuşturulduğunda, kişi, üç
dört dakikadan daha fazla fazla konuşmasını sürdüremez.

Kendine geri-iletim yalnız sözlü iletişimde değil, sözsüz iletişimde de
önemli bir yer tutar.

İletişimin ortaya çıkabilmesi için, alınan ve verilen mesajların
algılanabilmesi gerekir. Zihinsel ve duygusal psikolojik işlemlerin
temelinde algılama yatar. Bu nedenle şimdi, algılama konusunu, kişiler
arası iletişimle ilişkili olarak, ana hatlarıyla incelemek
istiyorum.

ALGILAMA: ANLAMANIN TEMELİ

Yandaki sayfada gösterilen --kaynana gelin illüzyonu-- olarak bilinen
şekilde ne görüyorsunuz?

Oldukça yüksek yakalı bir manto ya da kürk giymiş, başı örtülü,
saçlarının bir kısmı görülen, büyük burunlu, ağzı hafif açık bir yaşlı
hanım mı?

Yoksa yüzü biraz öbür tarafa dönük, boynunda kolyesi olan, kirpikleri
ve burnunun ucu ile saçlarının altında sol kulağı gözüken
genç bir bayan mı?

Şu anda ben yaşlı kadını görüyorum. Sizin ve benim gördüğüm
birbirine benziyorsa, şekli tanımlarken aramızda bir farklılık, başka
bir deyişle, --fikir ayrılığı-- olmaz. Aynı şekle bakan biri, genç bir bayan
görüyorsa, aynı resme baktığı halde sizden farklı bir şey görmesini
herhalde önce acayip karşılarsınız, daha sonra ya kendi gördüğünüzden
ya da kişinin algılamasından şüphe etmeye başlarsınız.

Aynı şekle bakan iki kişinin farklı algılamalarda bulunması, algı
olayı ile ilgili şu önemli bulguyu bize gösterir: Algılama, algılanan
uyarıcının ve algılayan kişinin özelliklerinin etkileşimiyle oluşur.

Çevredeki --uyarıcıya ait-- etkenlerle, bireydeki --algılayana ait--
etkenleri daha açık seçik görebilmek için, algılama sürecini KARA KUTU
terimleri içerisinde kısaca tartışalım.

KARA KUTU VE ALGILAMA

İsterseniz, bir an için insanların değil de, çizilmesi ve tanıtılması
daha basit olan bir kutu örneği üzerinde durarak, algı olayını inceleyelim.
Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi bu kutunun temel üç öğesinden
söz edilebilir: Girdi; Kutu; Çıktı.

Girdi, kutunun duyarlı olduğu her türlü enerjiyi kapsar. Kutu,
ışık, ses, dokunma gibi kinetik enerji vb. gibi türlü uyarıcılara duyarlı
olabilir.

Kutu'nun içi açılıp bakılamıyor; çünkü açılırsa kutu bozuluyor ve
bir daha çalışmıyor.

Çıktı, kutunun uyarıcılar üzerinde işlemde bulunduktan sonra ortaya
çıkardığı ürüne verilen addır.

Çıktı, kaynana-gelin illüzyonunda olduğu gibi, çoğu kez, girdiden
farklıdır. Girdi ile Çıktı arasındaki bu fark, kutu içinde yer alan
işlemlerden kaynaklanır.

Girdi ile Çıktı arasındaki ilişkiyi, bir örnekle açıklayalım:

Kutuya aşağıdaki sayısal değerler Girdi olarak verildiğinde, Çıktı
olarak şu değerler elde ediliyor:

Girdi Çıktı
1 4
2 9
3 16

Yukarıda verilen örnekte, Girdi ve Çıktı arasında bir fark olduğu
görülüyor. Bu fark, kutunun girdi üzerinde bazı işlemler yapmasından
ileri geliyor. Acaba kutu, aldığı sayısal değerler üzerinde ne gibi
işlemler yapmıştır? Sayılarla oynamasını seven okuyucular bunun
üzerinde düşüne dursunlar, biz matematikle uğraşmaktan hoşlanmayanlara
cevabı açıklayalım:

Kutunun yaptığı işlemi aşağıdaki formülle özetleyebiliriz.

Çıktı = (Girdi artı 1)'in karesi

Sözle formülü ifade edelim: Kutu Girdi'ye 1 ekleyip, toplam değerin
karesini almakta ve sonucu Çıktı olarak vermektedir.

Algılama olayında, acaba, bireyin girdi uyarıcılara uygulamış olduğu
işlemi yukardaki gibi bir formülle belirlemek olanağı var mıdır?
Psikoloji, her yıl gelişen bir bilim olarak, büyük atılımlar yapıyorsa da,
henüz yukarıda verilen formüldekine benzer matematiksel
kesinliği olan kurallara ulaşabilmiş değildir. Buna rağmen, insan
algılamasında rol oynayan etkenleri, genel bir model içinde toplayarak
gösterme olanağı vardır. Şimdi, bu amaçla yapılaştırılmış bir --algılama
modelini-- inceleyelim.

ALGILAMA MODELİ

Algılama modelinde, algılanan uyarıcıları bulunduran bir çevre ve
bu çevre içinde yer alan uyarıcıları algılayan bir birey vardır. Yan
sayfada verilen algılama modelinde, algılama sürecini etkileyen belli
başlı etkenlerin bir dökümü verilmiştir.

Çevrede bulunan çok sayıda uyarıcı, bireyin duyu organına ulaşır.
Bu uyarıcılar şiddetleri, sıklıkları, hareketleri ya da hareketsiz olmaları,
büyüklükleri, renkleri ve diğer uyarıcılarla bir örüntü oluşturup
oluşturmadıkları bakımından birbirlerinden farklılıklar gösterirler.
Çevrede bulunan bu uyarıcı karmaşası, duyu organlarını sürekli
etkiler.

Algılama işlemini gerçekleştiren organizmayı, dört bölüm içinde
incelemek mümkündür: 1. Alıcılar; 2. İlk işlem; 3. Geçmiş yaşantılardan
getirimler; 4. Son işlem ve algısal ürün. Şimdi bu bölümleri kısaca
gözden geçirelim.

Alıcılar

Alıcılar, duyu organlarından oluşur. Göz, kulak, burun, dil ve cilt,
yapıları ve işleyişleri hakkında az çok bilgi sahibi olduğumuz duyu
organlarıdır. Duyu organları yapıları, işleyiş biçimleri, içinde bulunulan
çevreye uyum (adaptasyon) dereceleri ve kapasiteleri çerçevesinde,
çevredeki uyarıcıları alırlar ve sinir sitemiyle ilişkiye sokarlar.
Duyu organlarımızın duyarlılık dereceleri, duyum eşiği kavramıyla
ifade edilir.

Örneğin, göz, bir mum ışığını karanlık bir gecede elli kilometreden
görebilecek görme; kulak, bir kol saatinin tik taklarını altı metreden
duyabilecek işitme; ve dil, bir çay kaşığı şekerin yedi litre saf suda
eritilmiş tadını alabilecek tad alma duyarlığına sahiptir. Burun,
bir damla parfümün üç odalı bir eve dağılmış kokusunu alabilecek;
cilt, bir santimetre yükseklikten yanağa düşen bir arının kanadını
hissedebilecek duyarlıktadır. Duyarlık dereceleri, duyu organlarının
ortama yapmış oldukları uyuma göre değişir.

Ortama uyum yapmış bir duyu organının, algılamayı nasıl etkilediğini
denemek için, üç kap alın ve bunlardan birini elinizin dayanabileceği
sıcaklıkta suyla doldurun. Diğer iki kaptan birine soğuk, diğerine
ılık su koyun. Sağ elinizi sıcak su, sol elinizi soğuk su dolu kaba
sokarak üç dakika tutun. Sonra her iki elinizi birden ılık su dolu
kaba sokun. Sonucun ne olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Aynı
uyarıcıyı (ılık su) sağ eliniz soğuk, sol eliniz ise sıcak bulur.

İlk İşlem

Duyu organlarından gelen sinirsel akımlar sinir sisteminin değişik
yerlerinde son bulur ve bu noktada, sinir sistemi girdiler üzerinde işlem
yapmaya başlar. Sinir sistemi, bu işlemleri kendi kapasitesi içinde yapar.

Kanal kapasitesi, sinir sistemine ulaşan bütün uyarımların işleme
giremediğini, sinir sisteminin belirli bir kapasitesi olup, yalnızca bu
kapasite sınırları içerisinde girdiyi işleyebildiğini ifade eder.
Örneğin, göz saniyede 5 milyon bitlik bilgi aktardığı halde, sinir sistemi
ancak 500 bin bitlik bir bilgi işleyebilir.

Yorgunluk, o anda içinde bulunulan heyecan durumu, organizmanın
o andaki gereksinmeleri ve güdüleri, sinir sisteminin işleyişini etkiler.
Ayrıca, belirli fizyolojik dönemler de, sinir sisteminin işleyişini etkiler.
Kadınların adet günlerinde ya da gebelikleri sırasında daha
gergin, daha duyarlı olmalarını ve genellikle aldırış etmedikleri olay
ve durumlara, bu dönemlerde daha şiddetle tepkilerde bulunmalarını,
fizyolojik dönemlere örnek olarak gösterebiliriz.

Özetle, ilk işlem olarak adlandırılan bu bölümde, sinir sistemi,
girdi uyarıcıları bir türlü kod açma sürecine tabi tutar ve bu kod açma,
sinir sisteminin genel kapasitesi ve organizmanın o anda içinde
bulunduğu fizyolojik ve güdüsel koşullar içinde yapılır.

Yaşantı va Öğrenmenin Getirdikleri

Duyu organları kanalıyla sinir sistemine ulaşan duyusal veriler ilk
işlemden sonra, organizmanın yaşamı boyunca geliştirmiş olduğu
psikolojik süreçlerle etkileşim haline geçer. Yaşantı ve öğrenme ürünü
bu etkenler dört temel kategoride toplanabilir.

Bunlar: (a) Algıda değişmezlik; (b) Algıda organizasyon; (c) Faal
ve algıyı doğrudan etkileyen faktörler ve (ç) Pasif ve algıyı dolaylı
etkileyen faktörlerdir.

(a) Algıda Değişmezlik

Nesnelere, simgelere, insanlara ve olaylara verilen anlamlar ve
önem dereceleri, geçmiş yaşantılar içinde oluşur. Bu anlamları, uyarıcının
kendi değil, o uyarıcının kişinin yaşantı ve amaçlarıyla olan
ilişkisi sağlar.

Dış dünya, yani insanlar, olaylar, nesneler ve bunların ilişkilerinden
oluşan fiziksel ve sosyal dünya, durağan bir dünya değildir. Tümüyle
belirlenmiş koşullar altında, belirgin ve yapılaşmış biçimde
karşımıza çıkmaz. Bu nedenle, bireyler dış dünyayla ilişkilerinde, genellikle
--merak--, --kuşku-- ya da --kaygı-- denebilecek bir ruh hali içindedirler.

Sürekli değişen bu dünya içinde, insanoğlu --değişmezler-- yaratarak,
belirsizliği bir dereceye kadar gidermeye çalışır. Duyu organlarından
gelen duyusal veriler son derece karmaşık olarak gelseler de,
insan beyni bu karmaşıklığı örgütleyerek algılar. Bu örgütlenmenin
bir görünümü, değişmezlik adıyla bilinir.

Göze gelen ışınlar, bir nesnenin çevresinde yürürken bakıldığında
olduğu gibi, nesnenin yeri ve açısı değiştikçe, sürekli değişir. Oysa
nesnenin çevresinde yürünse de, yine aynı nesne görülür. Bu değişmezlikler,
algılanan nesne ve olaylara tutarlı ve yinelenebilen
özellikler yüklenerek, yapılaştırılır. Algılamada değişmezlik yalnız
biçimde olmaz, renk, büyüklük (cesamet), açıklık bakımından da algısal
değişmezler vardır.

Duyu organlarından gelen birçok duyuma, anlamlar ve önem dereceleri
verilir. Gelen duyusal verilere, her defasında yeni baştan anlamlar
vermek yerine, yaşantı boyunca geliştirilen değişmezler kullanılarak,
algısal işlem kolaylaştırılmış olur.

Kişinin yaşantısı boyunca geliştirmiş olduğu değerlerin, beklentilerin
ve algısal kalıpların tümü, kişinin içinde yetişmiş olduğu kültürden
kaynaklanır. Bu kültür değerleri, algılamayı sürekli etkiler.

Basit bir örnek vererek kültürel değerlerin ve beklentilerin algılamayı
nasıl etkilediğini gösterelim. Gözün her birine dış dünyanın
farklı görüntüsünün düştüğü biliniyor. Sağ ve sol göze gelen görüntüleri
denetleme olanağı sağlayan stereoskop denen bir aletle, her iki
göze, iki ayrı kişinin yüzleri gösterildiğinde, birey bu iki yüzden
farklı bir üçüncü yüz görür. Böyle bir deneyin ilginç yanı, her bireyin
diğerlerinden farklı bir yüz görmesidir. Bireyler, sağ ve sol gözlerine
gelen farklı yüzlerin, --kendilerine göre-- önemli olan özelliklerini
bir araya getirerek, yeni bir yüz oluşturmaktadırlar. Gördüğü
yüz özelliklerini, her birey kendi yaşantısı içinde anlamlandırdığından,
ortaya çıkan yeni yüz, herkes için farklı olmaktadır. Sağ ve sol
göze verilen resimler, bu denemeye girmiş olan kişilere, daha sonra
ayrı ayrı çıplak gözle gösterildiğinde, çoğu denek, stereoskop aracılığıyla
kendilerinin yaratmış olduğu --sentez yüzü-- daha --güzel--, daha --cana yakın--
ve --anlamlı' bulmuştur.

Başka bir örnekle açıklamaya devam edelim: İki erkek deneğe
stereoskopla iki farklı resim gösterildiğini varsayalım. Bu resimlerden
biri çıplak, diğeriyse kapalı giyinmiş bir kadını göstersin. Erkeklerden
biri kapalı, tutucu bir ailede büyümüş ve halen küçük bir kasabada
yaşıyor olsun. Diğeriyse, kadın erkek ilişkileri açısından çocuklarını
serbest yetiştiren kentli bir aileden gelmiş olsun.

Bu iki kişinin stereoskopta göreceği üçüncü resim birbirinden
farklı olacak mı acaba? Farklı olacağını düşünüyorsanız, ne yönde
bir fark ortaya çıkacağını beklersiniz?

Vermiş olduğunuz cevaplar, bu kişilerin yetişme ortamlarının,
onların resimlerdeki bazı özelliklere ne gibi önem dereceleri vereceği
konusunda, sizin tahminlerinizi yansıtır. Bu deneyi çevrenizdekilere
anlatıp aynı soruyu onlara sorun, onların cevabı sizinkinden farklı
mı? Sizin ve diğerlerinin cevapları arasındaki bu farklılık nereden
geliyor acaba?

İlk kez karşılaşılan kişilere, değişmezlik kavramının etkisi altında,
çeşitli sorular sorularak, onlar, belirli kalıplara, değişmezlere sokulmaya
çalışılır: --Nerelisiniz, efendim?--, --Ne işle meşgulsunuz beyefendi?--,
--Evli misiniz, kaç çocuğunuz var?,-- --Kaç yaşındasınız?--,
--Nerede oturursunuz?-- Uğraşını söyleyen kişi --işportacı-- ise bir kalıba,
--doktor-- ise başka bir kalıba sokulur ve farklı ilişkiler kurulur.

Nereli olduğu da, değer sistemini harekete geçirir: Karşısındaki
Kayserili ise başka, Nevşehirli ya da Çorumlu ise daha başka biçimde
değerlendirecek kişiler vardır. Yaşla, evli ya da bekar oluşla da ilgili
birçok kalıp ve --değişmezlik-- bulunur. Bunlar aracılığıyla insanlar
sınıflara ayrılır ve böylece --belirlenmiş-- bir dünya yaratılır.

(b) Algıda Organizasyon

Algısal örgütlenme, sadece değişmezlik kavramı içinde tutulamaz.
Şekil ve zemin, algısal kümeleme ve yapılaştırmada önemli kavramlardır.
Algılanan nesneler, kişiler, olgular ya da ilişkiler, bir zemin
üzerinde algılanır.

Yanda verdiğimiz resimde, çizgili ve çizgisiz kısımların hangisini
zemin olarak görüyorsunuz? Zemini arkada bırakıp, algısal alanda
birinci plana çıkan, dikkati daha çeken, toplayan uyarıcıya --şekil--
adı verilir. Kaynana-gelin belirsizliğinde olduğu gibi, bazen şekil ve
zemin ayırımı pek belirgin olmaz, biri diğeriyle yer değiştirir. Şekil
ve zeminin birbiriyle yer değiştirmesi sonucu algılamada bazı değişmeler
olur.

Cümle içinde kullanılan kelimelerin yeri, cümledeki hangi anlam
öğesinin şekil, hangisinin zemin olacağını bir ölçüde belirler.

Çocuk hamurdan bebek yaptı,

cümlesi dört kelimeden oluşmaktadır. Bu kelimelerin yeri değiştirilerek
cümle farklı biçimlerde söylenebilir:

Hamurdan bebek yaptı çocuk.

Bebek yaptı çocuk hamurdan.

Bu cümlelerde farklı anlam öğeleri şekil ve zemin rollerini alır.
Örneğin, ikinci cümlede bebeğin hamurdan yapıldığı vurgulanmakta,
bir başka deyişle, hamur özelliği birinci plana çıkarılmakta, çocuk
ve onun faaliyeti, zemini oluşturmaktadır. Üçüncü cümlede vurgulanan
ise, çocuğun bebek yaptığıdır, cümledeki diğer öğeler, bu anlama
zemin oluştururlar.

Algılamada gruplama ve örüntüleme (patterning) sürecini aşağıdaki
şekle bakarak kendiniz de gözlemleyebilirsiniz.

Bu şekilde ilk sırada üç çift ve bir tek çizgi algıladığınız halde, aynı
şeklin alımında üç kare görmeye başlıyorsunuz.

Algısal gruplama ve örüntüleme, yalnız görsel uyarıcılarda değil,
işitsel ve dokunsal uyarıcılarda da kendini gösteren bir süreçtir.

(c) Faal ve Doğrudan Etkileyen Faktörler

Bir olayla ya da kişiyle karşılaşıldığında, beklentiler o olay ya da
kişinin algılanışını etkiler. Beklentiler, algısal sürecin o denli doğal
bir parçasıdır ki, başlangıçtaki beklentilerin çoğu kez farkında olunmaz.
Algılamayı etkileyen beklentilerin çoğu, kişilerin almış oldukları
sosyal roller ve bu rollere bağlı değerlerle ilişkilidir. Sosyal roller
ve sosyal değerleri, gelecek bölümlerde ayrıntılı olarak ele alacağız.
Sosyal roller ve değerlerin dışında da, kişinin kendine özgü geçmiş
yaşantıları, kişisel beklentileri vardır. Bu beklentilerin tümü,,biraz
sonra inceleyeceğimiz algılama çerçevesini oluşturur.

(ç) Pasif ve Dolaylı Etkileyen Faktörler

Konuşulan dilin özellikleri, algılamayı etkiler mi? Böyle bir etki
söz konusuysa, bu etki nasıl ve nerede kendini gösterir? Bu tür sorular,
düşünürlerin kafasını yüzyıllar boyunca meşgul etmiş olmasına
rağmen, cevapları bugün bile kolaylıkla verilemez. Kullanılan dil ve
algılama konusu, özel teknik terimleri içeren karmaşık bir konu olduğu
için, burada ayrıntılı tartışmasına girmeyeceğiz. Şu kadarını söylemekle
yetinelim: Kişinin içinde yetişmiş olduğu dilin kelime haznesi
ve bazı yapısal özellikleri, kişiyi bazı konuları algılamaya daha duyarlı,
daha yatkın yapabilmektedir.

Son işlem: Algısal ürün

Sinir sisteminin işleminden geçen duyusal veriler, yaşantı ve öğrenme
getirimleriyle etkileşimde bulunarak bir seçilmeye uğrarlar. Kişi,
duyu organlarına ulaşan bütün uyarıcılara tepkide bulunamaz. Gelen
uyarıcılardan birkaçı üzerinde odaklaşır. Bu algısal odaklaşmaya
dikkat adı verilir.

Bu satırları okurken bir dakika ara verin ve şu anda duyu organlarınızın
kaydetmekte olduğu uyarıcıların farkına varmaya
çalışın. Kitabı evde okuyorsanız, sözgelişi, öbür odada çalan
müziğin farkına varacaksınız. Dışarda bağıran eskici ya da
simitçinin sesini şimdi duymaya başladığınızı farkedebilirsiniz.
Oturmaktan sırtınızın ağrıdığını, kaslarınızın dünkü uzun
yürüyüşten hamladığını şimdi hissedebilirsiniz. Okuduğunuzu
anlamak için dikkatinizi tümüyle kitaba verdiğinizde, hem
dışardaki, hem de sizin kendi bedeninizle ilgili uyarıcıların
yine kaybolduğunu göreceksiniz.

Bir cümlenin söyleniş biçimi ve vurgulaması, cümlenin anlam
öğelerini gruplamaya yardım etmek içindir. --Oku baban gibi eşek
olma,-- cümlesinin kelimelerini değişik biçimlerde
gruplayarak, iki farklı anlamda algılanabileceğini
çoğumuz daha önce duymuşuzdur.

Duyu organlarına ulaşan uyarıcıların, farkında olunsa da, olunmasa da,
belirli bir biçimde kaydedildiğine işaret eden kanıtlar vardır.
Hiç kokteyle gittiniz mi? Birçok kişinin aynı anda konuşmasından
doğan gürültünün arasında, sadece bir kişinin konuşmasını dinleyebilmekteyiz.
Başkalarının konuşmalarını duymadığınızı sanırken,
odanın öbür ucunda birinin sizin adınızı söylediğini anında duyabilirsiniz.
Bu gözlem, algısal sistemdeki mekanizmanın, o anda kişiyle
--ilişkin-- olmayan bilgileri filtrelediğini, fakat --ilişkinlik derecesi--
artınca, algı kanalını açtığını gösterir.

ALGILAMA ÇERÇEVESİ

İletişimde bulunurken, iletişimin konusunu ve iletişimin içinde yer
aldığı durumla ilgili ne gibi iç ve dış algı etkenlerinin bulunduğunu
bilmekte yarar vardır. Mesajı oluştururken, onun anlaşılması için
gereken algısal çerçeve, çoğu kez örtük bir biçimde vardır. Eğer bu
algısal çerçevenin, hedef birimin belleği tarafından sağlandığı biliniyorsa,
bilineni yeniden söylememek için, gönderilen mesajda, algısal
çerçeveyi oluşturan öğelerden hiç söz edilmez. Mevcut algısal
çerçeve içinde mesaj geliştirilir. Hedef birimin yorumda kullanacağı
çerçevenin, onun belleği tarafından sağlanmadığı sanılıyorsa, o zaman,
algısal çerçeve mesajın kendisi içinde açık ve seçik bir biçimde
verilir.

Ortak bir algısal çerçeve yokken mesaj olduğu gibi gönderilirse,
kişi kendi yaşam ve deneyimine uygun düşen bir algısal çerçeveye
göre mesajı alır ve yorumlar. Ortak bir algılama çerçevesinden yoksun
olduğundan, aynı mesaj, farklı kimselerce, farklı biçimlerde yorumlanır.

A. Averchenko'nun anlatmış olduğu hikaye, aynı olayın üç farklı
kimse tarafından nasıl algılandığına, güzel bir örnek oluşturur.

Görüş Açısı

--Gülümseyerek, --Erkekler komik,-- dedi. Bunun kabahat mı, yoksa
övme mi belirttiğini anlamadığım için, --Gerçekten doğru,-- diye cevap
verdim.

--Kocam tam bir Othello. Bazen onunla evlendiğime üzülüyorum.--

Anlamayarak baktım --Açıklamandan...-- diye söze başlayacak oldum.
--Ha, senin duymadığını unutmuştum,-- diye sözüne devam etti.
--Üç hafta kadar önce kocamla alandan geçip eve yürüyordum. Bana
çok yakışan siyah bir şapkam vardı ve yürümekten yanaklarım pembeleşmişti.
Bir ışığın altından geçerken, esmer bir adam bana baktı ve
aniden kocamı kolundan tuttu.--

--Ateşinizi verebilir misiniz?-- dedi. Alexander kolunu çekti, eğildi
ve şimşek gibi bir hızla yerden aldığı tuğla ile adamın kafasına vurdu.
Adam yere yığıldı. Korkunç bir şey!--

--Kocanı ansızın ne gibi bir şey öyle kıskanç yaptı?--

Omuzlarını silkti. --Söyledim ya, erkekler komik.--

--Hoşçakal,-- deyip çıktım, köşede kocasıyla karşılaştım.

--Merhaba,-- dedim. --İnsanların kafalarını kırmaya başladığını
duydum.--

Gülmeye başladı. --Anlaşıldı, karımla konuştun. Çok şanslıydım.
O tuğla hemen elime geldi. Yoksa bir düşün: Cebimde bin beş yüz
ruble vardı ve karım elmas küpelerini takmıştı.--

--Seni soymak istediğini mi zannettin?--

--Karanlık bir köşede adamın biri sana yanaşıyor. Daha ne beklersin?--
Şaşkın, ondan ayrıldım ve yürumeye devam ettim.

--Sana bugün yetişmek imkansız,-- diye bir ses duyup döndüm
baktım ve üç haftadır görmediğim bir arkadaşımı gördüm --Aman
Tanrım, senin başına ne geldi?--

Hafifçe gülümsedi. --Birtakım delilerin başıboş dolaştığından haberin
var mı? Üç hafta önce biri bana saldırdı. Hastaneden bugün çıktım.--

Ani bir ilgiyle sordum: --Üç hafta önce mi? Alanda mı duruyordun?--

--Evet. Çok saçma bir şey. Alanda oturuyordum, canım çok sigara
içmek istiyordu. Kibrit yok. On dakika filan sonra, bir bey yanında
yaşlı bir kadınla sigara içerek geçiyordu. Yanına gittim, koluna dokundum
ve en kibar tavrımla; --Ateşinizi verebilir misiniz?-- diye sordum.
Sonra ne oldu düşünebiliyor musun? Deli yere eğildi, bir şeyi
kaptı, bir dakika sonra ben kafam kanar halde, kendimden geçmiş,
yerde yatıyordum. Herhalde gazetede okudun?--`

Ona baktım ve içtenlikle sordum: --Gerçekten bir deliyle karşılaştığına
inanıyor musun?--

--Eminim.--

Bir saat sonra kent gazetesinin eski sayılarını merakla karıştırıyordum.
En sonunda aradığımı buldum, kaza sütununda kısa bir not:

İçkinin etkisi altında

Dün sabah, alanın bekçileri, bir bankın üzerinde kimliğinden iyi bir
aileden olduğu anlaşılan bir genç adam bulmuştur. Aşırı içkili olmanın
sonucunda, yere düşüp kafasını yakındaki tuğlaya vurarak yaraladığına
inanılmaktadır. Haşarı gencin ana-babasının üzüntüsü derin olmalı.--
(Averchenko, 1966.)

SÖZÜN KISASI

Konuşurken ve dinlerken her şey o denli hızlı olur ki, konuşmanın
ve dinlemenin temelinde yatan fizyolojik ve psikolojik süreçlerin farkına
varılamaz. Bir şey söylemek için ağzın açıldığı anı düşünün: Bu
noktaya gelmeden önce, algısal bütün işlemlerin yapılarak içinde bulunulan
ortamın anlamlandırılması ve neyin söyleneceğinin --bilinmesi--
gerekir. Bir başka deyişle, algılama çerçevesi içinde, önemli
olanı (teknik algılama terimi ile --şekli--) bulup çıkarmak gerekiyor.
Sinir sisteminde oluşmuş bu mesaj dil, dudak, damak, gırtlak ve ciğerlerde
uygulanan Türkçe dil kurallarıyla söyleniyor (teknik terimiyle
kodlanıyor--). Buna ek olarak, konuşan, karşıdaki kişinin hal
ve tavırlarına bakarak, nasıl anlaşıldığını sürekli denetleme durumundadır.

Dinleyenin işi de konuşanınki kadar karmaşıktır: Kulağa, hava
titreşimleri halinde gelen fiziksel uyarıcılar, sinirsel titreşimler
biçiminde beyne ulaşır. Beyin, dinleyenin algılama çerçevesi içinde
anlamlandırarak yorumlar. Yorumlanan mesajla, gönderilen ilk mesaj,
çoğu kez birbirinden farklıdır; çünkü araya birçok fiziksel, fizyolojik
ve psikolojik etken girer.

Bu kadar değişkenin işin içine girdiği iletişim sürecinde, kişilerin
birbirleriyle anlaşabilmeleri şaşılacak bir başarı olarak görünüyor.
Bu karmaşık sürecin ürünü olan iletişim, çözdüğü kadar getirdiği sorunlarla
da günlük yaşamın büyük bir bölümünü doldurarak sürüp
gider. Bu sorunlar, kişiler arasındaki anlayış, yorumlayış ve duyuş
farkının doğal ve kaçınılmaz olduğunu kabullenmeden doğan hoşgörüyle
büyük ölçüde giderilebilir.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült