İletişim Düzeyleri

Doğan Cüceloğlu


TEMEL İLETİŞİM VARSAYIMLARI

Aşağıda ele alınan temel iletişim varsayımları Amerikalı bilim adamları Paul Watzlavvick, Janet H. Beavin ve Don D. Jackson'm (1967) Pragmatics ofHuman Communication adlı kitabında ileri sürülmüştür. O zamandan bu yana, insan etkileşiminin dinamiğini açıklamada, bu varsayımlar sık sık kullanılmıştır.
Watzlavvick, Beavin ve Jackson, beş temel varsayım önermiştir. Bu beş temel varsayım şunlardır: 1. tletişim kuramamak olanaksızdır; 2. iletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır; 3. Mesaj alışverişindeki dizisel yapının kendi başına bir anlamı vardır; 4. Mesajlar sözlü ve sözsüz olarak iki tiptir; 5. İletişim kuran kişiler ya Eşit ya da Eşit Olmayan ilişkiler içindedir. Oldukça kapsamlı olan bu varsayımlar iletişim olaylarını incelemek isteyen bilim adamı için temel bir çerçeve oluşturur.
Üetişimin ilk temel varsayımı, iletişim kurmanın zorunlu oluşundan, daha doğrusu iletişim kuramamanın olanaksızlığından söz eder. Bu nedenle, temel iletişim varsayımlarının tartışmasına onunla başlıyorum.
tletişim kuramamak olanaksızdır
Watzlavvick, Beavin ve Jackson "davranış"ın karşıtının bulunmadığını, başka bir ifadeyle, "hiçbir şey yapmama"nın dahi, davranış olduğunu ifade ederler. Bu nedenle, hareket etmek ya da bir şey söylemek kadar, hareket etmemek ya da susmak da bir davranıştır ve an-

-1-

lamlı bir mesaj oluşturur. Bu tür gözlemlerden sonra, vardıkları sonucu bir varsayım olarak şöyle ifade ederler: Aynı sosyal ortamda birbirlerini algılayan kişilerin iletişim kuramamalan olanaksızdır.
Bir otobüs yolculuğu yaptığınızı düşünün; kimseyle konuşmak istemiyorsunuz. Yanınıza konuşkan yaşlı bir bayan oturuyor, uygar insan olmanın gereği hafifçe tebessüm ettikten sonra gözlerinizi kapatıyorsunuz ve uykunuz ya da başağrınız varmış gibi davranıyorsunuz. Bu durumda ne yaparsanız yapın, ya da yapmayın, yaptığınız ya da yapmadığınız davranışın her birinin bir anlamı vardır ve öbür kişi için bir mesaj oluşturur. Gözlerinizi kapamanız, "uykum var ya da başım ağrıyor sizinle konuşamam," mesajını verir. Elinizdeki dergi ya da kitabı okumaya devam etmeniz, "okuduğum kitap (dergi) daha çok ilgimi çekiyor, kitap okumayı sizinle konuşmaya yeğliyorum," mesajını verir.
Günlük yaşamda, belirli bir sosyal çerçeve içinde yer alan insanlar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, birbirleriyle iletişim içindedirler. İletişim kurmak için belirli bir davranış gösterme zorunluğu yoktur. Hiçbir davranışta bulunmama da, anlamlı bir mesaj oluşturur.
Evli bir çifti ele alarak bireysel düzeyde örnek verelim. Eşlerden biri, diğeri yokmuş gibi, sırf kendi düşünceleri çerçevesi içinde davranmaya başlar ve "Benim ne yaptığım seni ilgilendirmez, kendi bildiğim ve inandığım biçimde yaşamak istiyorum," derse, gerçeğe uymayan, hatalı bir anlayış içinde davranmış olur.
Örneğin, Nizam Bey her Cumartesi akşamı arkadaşlarıyla buluşup kafa çekmeye alışmış biri olsun. Nilüfer Hanım ise, her Cumartesi akşamını amca, dayı, hala ve teyzelerinin de katıldığı geniş aile toplantısında geçirmeye alışmış biri. Bu kişilerin evliliklerinin sağlıklı bir çizgide yol alabilmesi için, eşlerin birbiriyle konuşarak, Cumartesi akşamı konusundaki beklentilerini açıklığa kavuşturmaları gerekir. Belki de, bu konuda içtenlikle kabullenebilecekleri bir uzlaşmaya varacaklardır.
Nizam Bey, evlenmeden önceki davranışlarını sürdürürse, karısına, "Sen benim yaşamımda yoksun!" mesajını, bilmeden, istemeden verir. Öte yandan, Nilüfer Hanım kocasını Cumartesi akşamları kendi aile toplantısına götürmekte ısrar ederse, bilmeden kocasına, "Benim daha önceki kurduğum düzene ayak uydurduğun, benim

-2-

aileme ilgi gösterdiğin sürece, seni sever ve sayarım!" mesajını ve-
rir.
Eşlerin, belirli bir ilişki içine girmiş olduklarını, birbirlerinin düşünüş ve beklentilerini hesaba katarak davranmaları gerektiğini görebilmeleri gerekir. "Ben kendi bildiğimi yaparım, o da kendi bildiğini yapsın" anlayışı, iletişimin temel varsayımına aykırı düşer. Evlilik ilişkisi içinde her bir eşin davranışı, diğeri için mutlaka bir mesaj niteliği taşır; bu nedenle, mesajı veren kişi, mesajın sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Aksi halde, daha önce sözü edilen "iletişim kazaları" ortaya çıkar.
Bu varsayım, toplumsal düzeyde de geçerlidir. Türkiye'de yaşayan bir kimse, "Ben kendi bildiğim biçimde ve kendi inandığım değerler çerçevesinde yaşayacağım, halkın neye, niçin inandığı beni ilgilendirmez!" diyemez. Toplum değerleri, yaşam felsefesi, etkileşim biçimi trafikte, bakkalda, yolda, okulda o kişiyi kuşatır; farkında olsun ya da olmasın, kişi toplumla sürekli ilişki içindedir.
Toplumumuz, "iletişim kazaları" sonucu "yaralanan", "sakatlanan" ve "ölenler"le dolu bir toplumdur. Yukarıda sözünü ettiğimiz çift iletişim konusunda bilinçlenmezse, "yaralananlar" listesine eklenir, zamanla ya iletişim konusunda bilinçlenerek "yaralarını" tedavi ederler, ya da "umut yok, ölüme mahkûm" grubuna girerler.
Şimdiye kadar söylenenler bir cümleyle özetlenirse, aynı sosyal ortam içinde yer alan kişiler, birbiriyle sürekli iletişim içindedir; bu kişilerin iletişim kuramamalan olanaksızdır.
iletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır
Watzlavvick, Beavin ve Jackson'ın önerdikleri ikinci temel varsayım, iletişimin iki düzeyi olduğunu vurgular. İkinci temel varsayım şudur: Her iletişim faaliyetinin bir içerik bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi vardır; ilişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır.
(1) Sen okula gidecek misin?
(2) Siz okula gidecek misiniz?
(3) Okula gitmeyi düşünüyor musunuz?
cümleleri aynı içeriği, fakat farklı ilişkileri ifade eder. Birinci cümlede, konuşanın kendini diğer kimseyle ya eşit, ya da ondan daha güç-

-3-

lü gördüğünü anlarsınız. İkinci cümlede konuşanın diğerine eşit ama resmi bir ilişki içinde, ya da ondan daha güçsüz olduğunu düşünebilirsiniz. Üçüncü cümlede ise, konuşan, diğerinin karar verme özgürlüğüne saygılı olduğunu belirtiyor; bu durumda, karşıdakinin, konuşandan daha güçlü olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Görüldüğü gibi, aynı içerik, iletişim kuran kişilerin ilişkilerinin türüne göre, farklı biçimlerde ifade edilebilir. İlişki içinde bulunan kişiler, iletişim yoluyla, durumlarını sürekli olarak karşılıklı tanımlarlar; bu tanımlamada hemfikir oldukları sürece, iletişimde aksaklık olmaz. Kişilerin birbirlerini tanımlamalarında farklılık başgösterdiği anda, iletişimde aksaklıklar başlar.
Bir öğrenci hocasına, "Sen okula gidecek misin?" diye sorarsa, kendisini hocasına ya eşit ya da ondan üstün gördüğü izlenimini verir. Bu tür bir ilişki, hem aydının hem de halkın paylaştığı Türk kültür değerlerine ters düşer. Bu ilişkiye hocanın tepkide bulunması beklenir; öğrencinin "terbiyesiz" "münasebetsiz" ya da "saygısız" olduğu düşünülür. Bu öğrenci, "Hocanın okula gidip gitmeyeceğini öğrenmek istedim; soru sormak suç mu?" gibi bir savunmayla işin içinden çıkamaz. Çünkü, işlediği suç, içerik düzeyinde değildir, ilişki düzeyindedir.
Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, iletişim içindeki taraflar, birbirlerini, beklentileri doğrultularında tanımladığı sürece, iletişim aksamadan devam eder. Bir başka deyişle, öğrenci öğretmene saygılı ve öğretmen öğrenciye resmi davrandığı sürece, iletişim doğal sürecinde ilerler.
İlişkiler, genellikle konuşma konusu yapılmaz, çünkü iletişimde bulunan kişiler çoğu kere kurdukları ilişki türünün bilinçli olarak farkında değildirler ve bir aksaklık çıkmadığı sürece de, bu böyle devam eder gider. Kişilerin ilişki içinde birbirlerini tanımlamaları farklılaştığı zaman, yani ilişkide aksaklık olduğu zaman, ilişki konuşma konusu olur.
"Ben senin hocanım, benimle böyle konuşmamalısın!" "Ben senin sevgilin olmayı değil, sadece arkadaşın olarak kalmayı istiyorum!" "Lütfen bu kadar yaklaşmayın bana, biraz daha uzakta durursanız daha memnun olacağım!" gibi sözler, ilişki düzeyinde farklı algılamalar olduğunu ve iletişim kuran kişilerin birbirlerini, farklı beklentiler içinde algıladıklarını gösterir.

-4-

İnsanlar, birbirlerine ilişkilerinden ne kadar az söz etmek ihtiyacını duyarlarsa, ilişkileri o kadar sağlıklı ve doğaldır. İlişkide sorunlar başladığı zaman, ilişkinin türü, konuşma konusu olmaya başlar.
İlişki düzeyi, gönderilen mesajların nasıl yorumlanacağını belirlediğinden, daha üst düzeydedir ve teknik olarak "meta iletişim düzeyi" olarak bilinir. "Meta" eski Yunanca "onunla birlikte, ona dair ve onun üstünde" anlamlarına geldiğinden, bilim adamları üst düzeydeki iletişime "meta-iletişim" adını verir. Hatırlayacağınız gibi, "Sen okula gidecek misin?" sorusunun (iletişim içeriğinin) yorumu, öğretmen hoca ilişikisi içinde (meta-iletişim düzeyinde) uygun düşmemiştir. Yoksa sorunun kendisi Türkçe'dir ve eşit iki arkadaş, ya da konuşanın güçlü olduğu durumlarda (uygun meta-iletişim düzeyinde) rahatlıkla kullanılabilir ve kimseyi rahatsız etmez.
İlişkiler düzeyinde, kişilerin birbirlerini nasıl tanımladıklarını ve bu tanımlamalara nasıl tepkide bulunduklarını ilerde tartışacağız. Şimdi ikinci temel varsayımı özet olarak bir kere daha ifade edelim: Her iletişim faaliyetinin, bir içerik ve bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi vardır; ilişki düzeyi, içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır.
Mesaj alışverişindeki dizisel yapı, anlam oluşturur Üçüncü temel varsayım, ilişki türünün, mesajların oluşturduğu sıralamaya göre değişebileceğini ifade eder. İletişim, sürekli bir mesaj alışverişidir. Konuşan mesaj gönderir; dinleyen bu mesaja tepkide bulunur; bu tepkiye bir cevap verilir, bu cevabın karşılığı alınır ve etkileşim böylece sürer gider. Bu etkileşim dizisi içinde, bir mesajın nerede yer aldığı, yani hangi mesajdan önce ve hangi mesajdan sonra geldiği, o mesajın anlamını etkiler. Bu yapı her iletişim faaliyetinde vardır ve bireylerin birbirlerini tanımlamaları bu yapıyla ilişkilidir.
Öğretmen okulda öğrettiği için mi maaş alır, yoksa maaş aldığı için mi öğretir? Gazetedeki köşe yazarı yazdığı için mi para alır, yoksa para aldığı için mi yazar? Bu iki soruda söz konusu olan öğretme ve yazma davranışı, yukarıdaki sorulara verilen cevaplara göre farklý değerler alırlar: Maaş aldığı için öğreten öğretmen yerine, öğrettiği İçin maaş alan öğretmen üstün tutulur. Ne var ki, gerçekte bu iki inanın davranışları arasında bir fark yoktur; sadece biz davranışları farkla sıra içinde gördüğümüzden, farklı anlamlar veririz.

-5-

Maaş alma davranışı A, öğretme davranışı B olsun. Bu davranışlar birbirlerini takip ederler. Aralarındaki ilişkiyi => işaretiyle gösterelim:
>A*B=> dizisi, iki biçimde gruplaştırılabilir.

(A=>B)=>(A=>B)=*(A=>B)=>(A=>B)=>(A=>B)=>A 2)(B)

Birinci dizide, maaş alma davranışı, öğretme davranışına götürür, ikincide ise öğretme davranışı, maaş almaya yol açar. Aynı birimler iki farklı biçimde yapılaştırılarak iki farklı anlama ulaşılabilir.
Aralarında sorun olan bir kan-koca düşünün. Kadına göre sorun şu: "Kocam ev işlerinde bana yardım etmiyor. Ben de çalışıyorum, o da çalışıyor. İşten sonra ikimiz de eve yorgun geliyoruz. Eve gelince yemek yapma, masayı hazırlama hep bana kalıyor. Onun da yardım etmesi, benim kadar katkıda bulunması gerekir. Gazeteyi alıp, bir köşeye çekilerek okuması gücüme gidiyor, asabım bozuluyor."
Erkeğe göre ise sorun şu: "Eve gelince mutfakta karıma yardım etmek istedim; yaptığım her şeyde bir kusur buldu, sürekli dır dır ederek, yaptığım her işi eleştirdi. Benim kurduğum masayı bozdu, kendisi yeniden kurdu; su bardaklarını değiştirdi. Kendisine danışarak yaptığım işlerde de yapış tarzımı beğenmedi. Onun dırdınndan kurtulmak için şimdi hiç mutfağa girmiyorum, kendimi gazeteye gömüyorum, sanki ben orada yokmuşum gibi davranıyorum."
Kadın durumu farklı algılamakta, "Benim ısrarımla gönülsüz olarak mutfağa girdiği için, her şeyi baştansavma yapıyor, ondan dolayı söyleniyorum,' demekte, kocası ise, "Ben isteyerek yardım ediyorum, ama, dırdınnı duymamak için şimdi mutfağa girmiyorum," demektedir.
Gördüğünüz gibi, eşler davranışlarını reddetmiyorlar; bu davranışlar dizisini, öğretmen ve maaş örneğinde olduğu gibi, farklı biçimlerde yapılandırıyorlar. Karı-koca yapılandırma konusunda, bu algılama farkını gideremediği sürece, aralarında bir uzlaşmaya varamazlar.
1986 yılında, Amerika'nın Teksas eyaletinde, barda garsonluk yapan kadını zorlayarak cinsel ilişkide bulunduğu nedeniyle bir erkek

-6-

mahkemeye verildi. Adamın avukatı "Kadının o gece kilotsuz olduğunu ve adamı baştan çıkarmak için, sık sık kalçasını ve mahrem yerini gösterdiğini, bir başka deyişle, adamı teşvik ettiğini," savundu. Kadın ise, "Kilotunun adam tarafından zorla çıkarıldığını, fakat meseleyi büyütüp bir rezalet çıkarmamak için, o anda pek üstüne gitmediğini," söyledi. Jüri kararını, kadının kilotlu ya da kilotsuz olduğuna bakarak verdi. Besbelli ki, kadın kilotsuzsa erkeğin davranışı "kışkırtılmış bir davranış" kadın kilotluysa "saldırgan bir davranış" olarak algılanacaktı. Aynı davranış, etkileşim dizisindeki yerine göre, farklı anlamlar almaktadır.
İletişimle ilgili üçüncü temel varsayım, bir cümleyle şöyle ifade edilebilir: Mesaj dizisini yapılaştırma biçimleri, iletişim ilişkilerini belirleyen önemli faktörlerden biridir.
Mesajlar iki tiptir
Watzlawick, Beavin ve Jackson'ın ileri sürdüğü dördüncü temel varsayım, düşünsel ve duygusal mesajları birbirinden ayırt eder. Söz, ister yazılı olsun ister konuşulsun, karmaşık bir gramer yapısına göre oluşturulur ve mantıksal analizlere izin verir. Yüz ifadesi gibi sözsüz mesajlar, gramer kurallarına göre oluşturulmaz ve mantıksal analizleri yoktur. İçerik iletişiminde, sözlü mesajlar; ilişkiyle ilgili tutum ve tercihlerin anlatımında ise, sözsüz mesajlar en etkili olurlar.
Bilim sözlü mesajlar üzerine kurulur. Her bilimin kendine özgü terminolojisi vardır. Bu terminoloji bilinmeden, söz konusu bilgi iletişimi ve bilgi üretimi gerçekleşemez. Bu nedenle dil, insan uygarlığının ilerlemesi ve yayılmasında en önemli araçtır. însan kültür ve uygarlığının altında yatan bu güçlü araç, insan ilişkileri söz konusu olunca, oldukça sığ ve etkisizdir. Bir bakış, dokunma, vücudun pozisyonu, duygulan daha etkili ve dolaysız ifade eder. Omuza konan bir el, dostluk ve arkadaşlık üzerine yazılmış bir söylevden daha etkilidir.
tki sevgili arasındaki ilişki ne kadar sözlü mesajlarla ifade ediliyorsa, ilişkinin o derecede zayıf olduğu düşünülür. Bir başka deyişle "Seni çok seviyorum," "Tatlım bugün seni özledim," biçiminde konuşan donuk yüzlü, monoton kişi, duygularını getirdiği çiçekle, kikışıyla ve yüz ifadesiyle ifade eden kişi kadar ilişkisinde başarılı

-7-

olamaz. Kısaca söylenirse, zihnin mesajı sözle, gönlün mesajı sözsüz ifade edilir.
Dördüncü temel varsayım şöyle ifade edilebilir: Sözlü iletişim akıl, mantık ve düşünceyi, sözsüz iletişim duyguları ve ilişkileri en etkili ifade etme aracıdır.
Eşit ve eşit olmayan ilişkiler
Beşinci temel varsayım, ilişkinin türüyle ilgilidir. Eşit ve eşit olmayan iki tür ilişki vardır. Kişiler birbirlerini denk görürlerse, eşit ilişki içinde iletişimlerini sürdürürler. Bu tür iletişim içinde olanlar "Ben zekiyim, konuştuğum da zeki," "Ben çalışkanım, konuştuğum da çalışkan," "Ben istediğimi söylemekte özgürüm, konuştuğumun da istediğini söyleme özgürlüğü var," gibi düşünürler.
Eşit olmayan ilişki içinde olanlar, "Ben zekiyim, konuştuğum ahmak," "Ben çalışkanım, konuştuğum tembel," "Ben istediğimi söylemekte özgürüm, konuştuğum kişinin istediğini söyleme özgürlüğü olmamalı," gibi düşünürler.
ABD toplumunda, aile içinde kadın ve erkeğin genel olarak eşit olduğu kabul edilir; "evin reisi erkektir" anlayışı pek rağbette değildir. Türkiye'de ise, "erkek evin reisidir" görüşü yaygındır. Bu anlayış, bir kültür değeri olarak, farkında olmadan, varlığını sürdürür. Bu nedenle, "erkek evin reisidir" anlayışını paylaşan eşler, bu konuda konuşma gereksinimi duymadan, evliliklerini ahenk içinde yürütürler.
Bir Türk erkeğinin Amerikalı kadınla evlendiği durumlarda ise, iletişim içinde kadın "eşit ilişkiler" varsayarak konuşur, erkek ise, "evin reisi" olarak konuşmaya devam eder. Aynı kültürden olmayan bu çift kısa bir zaman sonra, "Ailenin reisi kim?" sorusunu tartışmaya başlarlar. Konuştukları içerik ne olursa olsun, ilişkinin türünün tanımında aralarında farklılık olduğu için, iletişim aksar.
Beşinci varsayım, bir cümleyle şöyle özetlenebilir: Tüm iletişim etkileşimleri, benzerlik ya da farklılığa dayanarak, ya eşit ya da eşit olmayan ilişkiler içinde yer alır.
İletişimde bulunan kişiler, bu ilişki içinde kendilerini sürekli tanımlama içindedirler. İlişki içinde benliğin tanımlanması, aşağıda görüleceği gibi, iletişim sürecinin temel dinamiğini oluşturur.

-8-

ETKİLEŞİM İÇİNDE BENLİK TANIMI
Bireyler kurdukları ilişki içinde kendilerini tanımlamaya başlarlar. Bir örnekle konuya girelim: Hakkı Bey bir bankanın şube müdürüdür. Sekreteri Nazan Hanım, Pazartesi sabahı Hakkı Bey'le, Pazar akşamı gösterilen bir TV programı hakkında konuşmak ister:
Nazan Hanım: "Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?"
Bu noktada ilişkiye bakalım; Nazan Hanım, ilişki düzeyinde "kendimi, sizinle TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar yakın bir ilişki içinde görüyorum," diyor. Hakkı Bey, Nazan Hanım'in ilişki içinde kendini bu şekilde tanımlamasına üç biçimde tepkide bulunabilir:
(1) Nazan Hanım'm tanımını kabul edebilir,
(2) Nazan Hanım'in tanımını reddedebilir, ya da
(3) Nazan Harum'ı umursamayabilir.
Bu seçeneklerin her biri. Hakkı Bey'le Nazan Hanım arasında birbirinden farklı ilişki türlerine işaret eder. Her bir seçeneği ayrı ayrı ele alalım.
Kabullenme (Tasdik/Con/ormity)
Nazan Hanım, "Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?" diye sorduğunda; Hakkı Bey, "Hayır seyredemedim; hanımla birlikte dayımları ziyaret ediyorduk, seyretme olanağı bulamadık," diye cevap verirse, Nazan Hanım'in, "TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar kendimi sizinle yakın ilişki içinde görüyorum," tanımını kabul etmekte, "evet, bu tanımınızı kabul ediyorum, akşam evde ne yaptığımızla ilgili birbirimize sorular sorabiliriz," izlenimi vermektedir. Bu izlenimde samimi ise, sekreterle müdür arasında bir ilişki sorunu olmaz.
Hakkı Bey, çekingen bir kişi ise, ya da sekreterin güçlü "dayısı"ndan çekindiği için ilişkiyi "içtenlikle" kabul etmediği halde, sanki kabul ediyormuş gibi görünüyorsa, ortada önemli bir ilişki sorunu v,irdir. Bu sorun yüzeyde kendini göstermeyebilir, ne var ki, ilişkide örtük bir gerginlik vardır ve ilk fırsatta bu gerginlik kendini gösterir.
Kişiler, her günkü ilişkileri içinde, kendilerini yüzlerce defa ta-

-9-

nımlarlar. Bu ilişkilerde her zaman kabullenme görmezler. Çoğu kere, ilişki içinde kişinin kendini tanımlaması, kabul edilmez, reddedilir.
Reddetme (Rejection)
Nazan Hanım "Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?" diye sorduğunda, Hakkı Bey, "Nazan Hanım, lütfen bana cari hesap defterlerini getirin ve Beyoğlu Şubesi'ne telefon ederek Adnan Bey'i arayın!" diye cevap vermişse, Nazan Hanım'm, "kendimi, TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar yakın ilişki içinde görüyorum," tanımını kabul etmemekte, "sekreter olarak sınırlarınızı bilin ve benimle samimi olmaya kalkmayın!" mesajını vermektedir.
Nazan Hanım, ilişki düzeyinde verilen bu mesajı alabilirse, müdürle sekreter arasındaki ilişki normalleşir ve bir sorun çıkmaz. Ne var ki, Nazan Hanım kendini "resmi" değil, "samimi" hava içinde tanımlamaya devam ederse, müdür ve sekreter arasında bir iletişim sorunu çıkar, gerginlik ve huzursuzluk başlar. İnsan ilişkilerindeki bu tür huzursuzluk ve gerginlikler, "ilişki" düzeyini konuşma konusu yapar. Daha önce söylendiği gibi, ilişki düzeyinde sorun olmadığı sürece, ilişki konuşma konusu yapılmaz.
Birbirlerinin "benlik tanımlan"m, iletişim içinde reddeden kişiler aralarında kafa ve gönlü zenginleştirecek bir iletişim kuramazlar.
İletişim içinde tanımlanan benliği kabul etmeme, reddetme zararlı, yıpratıcı bir ortam yaratır. Watzlawick ve arkadaşları (1967) kitaplarının büyük bir bölümünü, çocuklarda ve yetişkinlerde gözlenen çoğu ruhsal sorunların, sosyal ortamdaki etkileşimde bulunan reddetme ve umursamama davranışından geldiğini kanıtlamaya ayırmışlardır. Onlara göre, iletişimdeki "reddetme" davranışının yarattığı zarar, "umursamama"nın yarattığı kadar fazla değildir. Umursamama, psikolojik bakımından en zehirli, en öldürücü ortamı yaratır.
Yukarıda verilen örneğe yeniden dönerek, şimdi umursamama davranışına bakalım.
Umursamama (Disconfirmity)
Nazan Hanım "Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?" diye sorduğunda, Hakkı Bey, "hiçbir şey" söylemese, yap-

-10-

masa ve sanki sekreter orada yokmuş gibi davransa, Nazan Ha-nım'ın, "kendimi, TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar yakın ilişki içinde görüyorum," tanımını kabul etmemekle kalmayacak, sekreterin insan olarak orada varlığının umurunda olmadığını ifade etmiş olacaktır.
Kabullenme ve reddetme, kişinin o an içinde kurmaya çalıştığı ilişkinin benimsenip benimsenmediğine işaret eder. Umursamama, kişinin kendinin önemsenmediğini, değersiz olduğunu, yok olduğunu belirtir. Watzlawick ve arkadaşları, umursamamanın ilişki içinde en sağlıksız psikolojik durumu yarattığını öne sürerler. "Bir insana dünyanın en dayanılmaz işkencesini yapmak isterseniz, onu 'umursama-ma'run baskın olduğu sosyal bir ortama koyun," önerisinde bulunurlar. Onlara göre, "En acı ve ızdırap verici bedensel işkence bile, umursamamaya yeğlenir, çünkü bedensel işkenceyi yapan, işkence yaptığı 'kişinin varlığını' kabul etmiş olmaktadır."*
Watzlawick, Beavin ve Jackson, toplum içinde insan ilişkilerinin çoğunlukla "kabullenme", "reddetme", ya da "umursamama" türünden olabileceğini, sağlıklı bir toplum yaşammı sürdürebilmek için ağırlığın "kabullenme" yönünde olması gerektiğini ifade ederler. Toplumdaki ilişkiler genellikle "reddetme" yönündeyse, o toplumda cinayetler, kavgalar, sürtüşmeler çoğalır; genellikle "umursamama"nın ağır basbğı toplumlarda ise akıl hastalıklarında bir artma ulur.
İlişki içinde olan kişiler, ilişkileri süresince, birbirlerini her üç türden tanımlama içine sokarlar: Karısıyla çoğunlukla kabullenme türünden bir tanımlama içinde olan koca, bazen reddetme ve ara sıra da umursamama davranışı içinde olabilir. Bir ilişkinin tümden kabulleniri ya da reddedici olması gerçeğe uymaz. Kabullenme, reddetme ve umursamamanın frekansı, ilişkiye temel özelliğini kazandırır.
Çetin Altan'ın aşağıdaki yazısı, incelediğimiz konuyu bizim topluma uyguluyor.
Ünlü Amerikalı psikolog (filozof VVilliam James çok daha önceleri bu gözlemi yapmıştır. Gerçekte Watzlawick ve arkadaşları James'ın gözlemlerini tekrar etmekte, iletişim kavramları içinde yeniden ifade etmektedirler (Bkz. s. 100).

-11-

Sen Adam Değilsin, Yoksun Dünyada
«Çocukluğuyla gençliği Yeşilköy köşklerinde geçmiş, eski bir İstanbul efendisi olan kırçıl bıyıklı Tarık bey:
— Her sabah evden çıkarken o gün karşılaşacağım tüm davranışlarla sözlerin bana kişi olarak var olmadığımı, yürüyen, kıpırdayan bir insan gölgesi dahi sayılamayacağımı tekrar tekrar ihtar edeceğine kendimi hazırlayarak adımımı atıyorum sokağa, dedi.
Güngörmüş, hoşsohbet bir adamdı Tarık bey:
— Köşede gazete de satan, gedikliden emekli suratsız bir tütüncü var. Gazete almak için ona uğruyorum. Paramı hazırlayarak, günaydın diye tütüncüden gazetemi istiyorum. Selamımı almadan dükkânının içinde ayran yahut süt şişelerini düzeltmeye devam ediyor. Bir garip tad alıyor, beni görmezlikten gelip adam yerine koymamaktan. Yani tavırlarıyla "Sen yoksun mevcut değilsin," demek istiyor. Bende içimden tekrarlıyorum, "Ben yokum, mevcut değilim..." ama yine de gazeteyi uzatmasını bekliyorum. Beni adam yerine koymadığını kanıtlayacak süre kendince geçince, kafasının dağılmasını istemeyen bir atom bilgininin özensizliğiyle yüzüme bile bakmadan gazeteyi alıp uzatıyor.
Tank bey gözlüklerinin arkasından kıskıs gülerek, tütüncünün gazeteyi nasıl alıp uzattığını gösteriyordu.
— Elimde gazete dolmuş durağına gidiyorum. Durak her zaman kalabalık oluyor. Kimsenin sırasını çalmadığımı gösterecek bir yere duruyorum. Derken bir dolmuş geliyor, bütün bekleşenler kapılara üşüşüyor, binen biniyor, binemeyen kalıyor. Ben sıram gelmediği kanısıyla acele etmiyorum. Bir dolmuş daha geliyor, benden sonra gelenler de kapılara üşüşenlerin arasına katılıyor. Biliyorum ki kimse bana "Buyurun sıra sizde," demeyecek. Bazen artık sıramın geldiği inancıyla ben yeni gelen bir dolmuşun kapışma doğru seyirtiyorum. Ya sert bir omuz darbesi iniyor göğsüme, ya arkadan gelip içeri girmek için eğilen birinin kalçası dayanıyor karnıma. Kişiler mekanik bir itip kakmanın ortaklığında bana "Sen yoksun, mevcut değilsin," diyorlar. Ben de içinden tekrarlıyorum, "Ben yokum, mevcut değilim." Sonunda geç de olsa biniyorum dolmuşa. Benden önce inecekler, şoföre "Şurada dur," diyorlar. Bu aynı zamanda bana "Sen de in rahat çıkalım," demek. Ben de araba durunca hemen yere iniyorum, yanımda oturanın çıkmasını bekliyorum. Onlar yine yüzüme bile bakmadan çekip gidiyorlar. Yani adam yerine koymuyorlar beni. Bir anlamda "Sen yoksun, yeryüzünde var değilsin," demek istiyorlar. Bende içimden "Ben yokum, yeryüzünde var değilim," diyorum.

-12-

Tank bey, kendiyle yahut İstanbul'un hoyratlığıyla eğlenir gibi '.ıgarasıru yakıyor ve gözlüklerinin arkasından devam ediyordu kıs kıs gülmeye:
İneceğim yere gelince "Şoför efendi durur musunuz?" diyorum. Bazısı duruyor, bazısı duymazlıktan gelerek, müşteri gördüğü yere kadar gidip orada duruyor. Bazısı "Haydi yahu acele et, işimiz var," diyor. Ben hepsine inerken "Teşekkür ederim," diyorum. Çoğunlukla cevap vermeden gazlıyorlar. Birini rahatsız ederek inersem, ona da teşekkür ediyorum. O da genellikle cevap vermiyor. Ben daha evden çıkarken yok sayılacağımı bildiğim için asla yadırgamıyorum bunları. Gayet normal karşılıyorum. Sade bana değil, herkes birbirine, "Sen yoksun, insan olarak bir sıfır kadar bile değerin yok," demekten hoşlanıyor. Bayılıyorlar birbirlerini adam yerine koymamaya. Bu arada ben de payımı alıyorum ama ben direnip, ille de ben varım diye inatlaşmıyorum. "Yokum, mevcut değilim," diye devam ediyorum günlük serüvenime.
Tank bey keyifli keyifli tüttürüyordu sigarasını.
Dolmuştan inince karşı kaldırıma gerçerken iki-üç taksiyle özel arabadan mutlaka sesler yükseliyor: "Sallanmasana moruk," "Yürüsene ulan ihtiyar," "Geç hadi geç teneşir horozu." Ben hep yaya geçidinden geçtiğim için beklediklerine kızıyorlar. Varmış gibi yürümem sinirlendiriyor onları. Yok olduğumu, var olmadığımı hatırlatmak istiyorlar bana. Ben de "Merak etmeyin, yokum, var değilim," diye geçiyorum karşı kaldırıma. Bazen oralarda bir trafik polisi duruyor. Çok seviyorum o polisi. Çünkü o da şoförlerin olmadığı kanısında. Onlara "Bas ulan geri," "Kör müsün ulan ayı," diye bağınyor. Arada bir sinek kovalar gibi hiçbirinin suratına bakmadan eliyle "Geç geç," yapıyor. Yani şoförler beni, polis de şoförleri adam yerine koymuyor. Herhalde komiseri de polisi adam yerine koymuyordur.
Tank bey sigarasının izmaritini tablada söndürdü.
Akşam dönerken de yine aynı şey. Kalabalığın bireyleri, bıkıp usanmadan, "Sen yoksun, yeryüzünde var değilsin," demeyi sürdürüp gidiyorlar. Ben de "Ben yokum, var değilim," diye mırıldanmaya devam ediyorum içimden. Adam yerine konmamak insanın gücüne gider değil mi? Benim hiç gitmiyor. Bir toplumun kendi kendini adam yerine koymamakta inatlaştığı dönemlerde kimleri adam yerine koymaya kalktığını biliyorum çünkü.
Tank bey bir sigara daha yaktı:
— İstanbul bin beşyüz yıllık bir başkenttir, dedi. Gönül bütün birikimin Halic'in dibindekilerden ibaret olmamasını isterdi.»

-13-

Hepimiz yukardaki tür yaşantılardan geçtiğimiz için, Çetin Altan'ın Tarık Bey'iyle anında ilişki içine girer, onu anlarız.
Şimdi, günlük iletişim ilişkilerinin önemli bir bölümünü oluşturan sözsüz ifadeleri incelemeye hazırız. Aşağıda bu bölümün kısa bir özetini verdikten sonra, sözsüz iletişim konusunu ele alacağız.

SÖZÜN KISASI
Bu bölümde beş temel iletişim varsayımı incelendi. Bunlar:
1. Aynı sosyal ortamda birbirlerini algılayan kişilerin iletişim kuramamaları olanaksızdır.
2. Her iletişim faaliyetinin bir içerik bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi vardır; ilişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır.
3. Mesaj dizisini yapılaşurma biçimleri, iletişim ilişkilerini belirleyen önemli faktörlerden biridir.
4. Sözlü iletişim akıl ve mantığı, sözsüz iletişim ise duygu ve ilişkileri en etkili ifade etme aracıdır.
5. Tüm iletişim etkileşimleri, benzerlik ya da farklılığa dayanarak, ya eşit ya da eşit olmayan ilişkiler içinde yer alır.

-SON-


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült