Güç Söylemi Yerine Diyalog

Erhan Atiker


Modern toplumun demokratikleşme sorunu, iletişimin güç aracılığıyla özel çıkarlar doğrultusunda çarpıtılmasından kaynaklanır. Diyalog biçiminde iletişim, özgür ve eşit konumlardaki bireyler arasında yapılan ussal bir tartışma anlamına gelir. Bu ise özellikle eşit söz hakkına sahip ve baskı altında bırakılmamış bireyler arasında yapılması gereken bir tartışmadır. Diyalogun önkoşulu olan iletişimsel ussallık, yalnızca daha iyi kanıtın geçerliliğinin zorunlu olarak kabulüne izin verir. Bundan başka türdeki güçler ise tartışmanın sonucunu etkileyemez.
Diyalogun bu evrensel ve genel önkoşulunun yerel nitelikte söylemler içinde gerçekleştirilmesi normatif bir ideal olarak görülmelidir. Bugün modern toplumlarda iletişimsel ussallığın yeterince gerçekleştiğini söylemek olanaksızdır. Dolayısıyla güç konumları güncel yaşam iletişimini öncelikle iki açıdan çarpıtır. Birincisi varolan düzenin yeterince kanıt gösterilmeden ve karşı kanıtlara değer verilmeyerek haklı gösterilmesi, ikincisi ise alınan politik kararların doğruluğuna kamuoyunda gerçek anlamda diyalog kurulup özgürce tartışılmasına olanak verilmeden bireylerin inandırılması. Kısacası modern toplumlarda iletişim, ekonomik ve politik güç odakları tarafından kolaylıkla çarpıtılabilir. Bunun sonucunda hakça ve özgürlükçü bir sosyal yapının nasıl geliştirilmesi gerektiği konusundaki tartışmalar da ya engellenir ya da iletişimin çarpıtılması yüzünden, tartışma sonucunda gerçeğin bulunması olanaksızlaşır. Diğer yandan, modernlik kavramı eskiye karşı yenilikler arayışı içinde bulunan, usu ve özgürlükleri geliştirmeyi amaç edinmiş bir tutum ve anlayışı içerir. Dolayısıyla çarpıtılmış iletişim olgusu modern toplumların bir iç çelişkisidir.
Sorunun diğer boyutu da iletişime diyalog görüntüsü verilmesinden kaynaklanır. Başka deyişle iletişim güç odakları tarafından bireylere sezdirilmeden çarpıtılmakta ve bu nedenle de çarpık iletişimle varolan sosyal yapı veya alınan siyasi kararlar gerçek anlamda olmasa bile sözde haklılaştırılmaktadır.

A. ÇARPIK İLETİŞİM SORUNU
iletişim çarpıtılıp sistemsel işlevselliğin aracı haline getirildiğinde asıl amacı olan etik açıdan doğru'yu bulmada yol gösterici olamaz, çünkü bunun için varolan sosyal yapı ya da güç konumlarının haklılığının sürekli tartışılması gerekmektedir.
Oysa iletişim sosyal sistemlerin işlevselliğinin korunması için araç haline getirildiğinde gücün aracı olmuş demektir. Dolayısıyla işlevselliğin artırılmasının dışında kalan konularda sosyal sistemlerin eleştirisine ya izin verilmez ya da yapılan eleştiriler geçerli kanıtlara dayanmayan karşı eleştiriler tarafından bastırılır. Başka deyişle haklı eleştiri haksız eleştiri tarafından haksız gösterilir. Bu durumda, "ne yapmalıyım?" ya da "herkes için iyi olan nedir?" sorularına doğru cevaplar bulunamaz. Eylem sistemlerinin işlevselliği herkes için iyi olanı ya da genel çıkarı gerçekleştirmek için bir araç değil de kendi başına amaç haline geldiği için, modern toplumlarda iletişim işlevselliğin aracı haline getirilmiştir. Etik sorunlar ise, örneğin, pozitivist bilimsel yöntem anlayışının savunucuları tarafından ussal biçimde çözülemez olarak nitelendirilmektedir. Ancak bu çözümsüzlüğün asıl nedeni olanaksızlık değil iletişimsel eylemin engellenmesi ve çarpıtılmasıdır. Sosyal sistemlerin işlevselliğine öncelik tanındığı zaman araçsal eylemin mantığı da tek ussallık türü olarak görünmekte ve etik sorunların çözümünü olanaksız kılmaktadır. Bu durumda amaçların ussallığı ya da etik açıdan doğruluğu üzerindeki tartışma sonuçsuz kalır, çünkü araçsal usun amaçlarını belirleyen iletişimsel ussallığın olanaksızlığı peşinen kabul edilmiştir, iletişim sistem çıkarlarının aracı haline getirildiğinde ise ortak iyinin ya da genel çıkarın belirlenmesi olanaksızdır. Oysa amaçların ahlâkî-pratik açıdan doğruluğu konusunda ancak ortak iyi üzerinde uzlaşma kurulması aracılığıyla karara varılabilir. Bu nedenle amaçların eleştirilmesi ya da doğruluğunun saptanabilmesi için özel çıkarlardan ya da işlevsellikten arındırılmış bir tartışma gerekmektedir. İddiaların yalnızca kanıtlamalarla geçerlilik kazandığı bu tartışma ve diyalog, iletişimsel ussallığın gerçekleşmesi anlamına gelir. Bu durumda kanıtların zorlayıcılığından başka hiçbir güç tartışmanın sonucunu etkileyemez. Habermas'ın iletişimsel ussallık kavramı, karşılıklı eleştiri ve kanıtlamanın etkinliğinin ve olanaklarının geliştirilmesini öngörmektedir.
İletişimsel ussallığın gerçekleştirilmesi için önce pratikte de çarpıtılmış ile çarpıtılmamış iletişimin birbirinden ayırdedilebilmesi gerekir. Bu ise bilginin konumu üzerinde bir tartışmayı kaçınılmaz kılar. Çarpıtılmış iletişim bilgi formunda da üretilebilir, işlevsellik doğrultusunda bilgi üretilerek bu bilgiler temelinde gerçekleşen tartışma ve iletişimin ise çarpıtılmış olduğunu kanıtlamak güç, belki de olanaksızdır. Çünkü bu durumda iletişim başkalarına söz hakkı tanımak açısından kısıtlanmamıştır. Ancak sınırlandırma sistemin kendisi için geçerlidir. Yani sistem kendi işlevselliği doğrultusunda kanıt üretmekle kendisini sınırlandırmaktadır. Bu nedenle de kısıtlama göze çarpmaz, çünkü görünüşte kimse etki ve baskı altında bırakılmamaktadır. Aslında sistemin ürettiği bilgi ve kanıtlara karşı kanıt üretmek de bir güç sorunudur. Bilgi üretiminin de belli bir maliyeti bulunmaktadır. Bu düşüncelerden hareketle postmodernist bakış açısından Lyotard, çarpıtılmış iletişimin çarpıklığının farkına varılamayacağını imleyerek en azından haksız gösterilmesinin zorluklarına işaret etmiştir, çünkü bunun için bilgi ve kanıtların işlevselliğin amaçları doğrultusunda üretildiğinin kanıtlanması gerekmektedir. Güç söyleminin diyalogdan ayırdedilebilmesi için hangi bilgileri içerdiği değil kullanılan bilginin hangi amaçla üretildiğinin bilinmesi önemlidir. Eğer bilgi üretiminde amaç gerçeğin bulunması değil de yalnızca sistemin işlevselliği ise, bu tür bilgilerin kanıt olarak kullanıldığı iletişim de çarpıtılmış demektir, ileride görülebileceği gibi bu konuda Foucault ile Lyotard'ın görüşleri arasında benzerlik vardır: Foucault, söylemin uzmanlık bilgisi üretiminde ve kullanımında özellikle uzman-klient ilişkilerinde sınırlandırıldığından ya da en azından sınırlandırmanın bilincine varılmasının olanaksızlığından söz eder. Lyotard da buna benzer biçimde söylemin sınırlandırılmasının gizli kaldığını ve bu nedenle de yalnızca çarpıtılmış iletişimle (sözde) haklılaştırım yapılabileceğini savunmuştur.
Habermas ise çarpıtılmış iletişimin pratikte (özel yaşam ve kamuoyunda) farkına varılabileceği kanısındadır. Ama yine de bu tür bilinçlenmenin gerçekleşmediğini kabullenir ve bunun nedenini güncel yaşam pratiğine uzmanlık bilgisi akışının yetersizliğine verir. Diyalog ile çarpıtılmış iletişimin birbirinden pratikte ayırdedilmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmasına karşın, Foucault ve Lyotard gibi post-yapısalcılar bu ayırımın pratikte olanaksız olduğunu, bu yüzden de öznenin belirlenmiş olarak kalacağını savunurken, Habermas bireylerin özne-özne iletişimi aracılığıyla bu belirlenmişliği kırarak gerçek anlamda diyalog kurabileceklerini savunmuştur.
Foucault'nun Güç Söylemi Eleştirisi Aydınlanma yanlısı olan Foucault, Aydınlanma'nın doktrinine bağlı kalmamış ve Aydınlanma'yi bir tutumun devamlı yeniden etkinleştirilerek süreç haline getirilmesi biçiminde benimsemiştir. Bu tutum da Foucault için "tarihsel dönemimizin sürekli eleştirisi" anlamına gelmekteydi (bkz. Flynn 1989: 193). Böylece kendisini modernizm yanlısı görünme ama onu gerçekçi bulmama gibi bir çelişkiye düşürmüştür. Foucault, evrensel türdeki uzlaşmanın gerçekçiliğini yadsıdığından, Aydınlanma'nın doktrininin gerçekleşmesi konusunda umutsuzdu.
Evrensel ile yerel uzlaşma arasındaki en önemli farklardan birisi söylemi oluşturan iletişimin niteliğinden kaynaklanır. Bu farklılık aynı zamanda modernizm ile postmodernizm arasındaki görüş ayrılıklarını da dile getirir. Modernist görüşe göre uzlaşma evrensel nitelikte olmalıdır, başka deyişle tartışmadan etkilenebilecek olan herkesin tartışmaya eşit haklar ve olanaklarla katılımını öngörür. Karşıt görüşe göre ise belli bir topluluğun ahlâkî-pratik güncel yaşam söylemine evrensellik kazandırılamaz. Yapısalcılığın temsilcilerinden olan Foucault da, söylemin hiçbir zaman güçten bağımsız biçimde oluşamayacağı görüşünü savunmuştur. Bu da söylemin her zaman sınırlandırılmış kalacağı anlamına gelir. Yerel uzlaşma varolan egemenlik ilişkilerini aşamaz, tersine, güç ilişkileri söylemi belirler ve olması gereken üzerindeki ahlâkî pratik genel çıkar tartışmalarını sınırlar. Bu yüzden de varolan gerçeğin değişmesi güç kullanılmaksızın olanaksızlaşır.
Foucault'nun betimlediği sorun, gerçeğin bulunmasına yönelik söylemlerin bürokratik güç mekanizmaları ya da egemenlik yapıları tarafından sınırlandırılması ve denetim altında tutulmasıydı. Bu bağlamda söylemin kendisi yazı, okuma ya da söz alışverişinden ("değiş-tokuş") oluşan bir dil oyunudur (bkz. Foucault, 1992/c: 27).
Söyleme konulan yasaklar ve sınırlamalar, özgür düşüncenin söylemin içinde oluşmasını engellemek içindir. Bu durumda hakçalık söylemi kendisini dilsel kısıtlamalara teslim ettiğinden, hiçbir zaman güç kullanımından bağımsız bir toplumsal gerçek de düşünülemez, (bkz. Foucault, 1992/c: 10-11). Gerçeğin bulunması güç'ün eleştirisini içerdiği takdirde "sansür" ya da engellenme tehlikesiyle karşılaşır. Bu çerçevede Foucault, represyon yerine güç kavramını kullanmıştır. Represyon, sosyo-kültürel bir kavram olup birey üzerindeki sistem baskısını yansıtır ama güç ve egemenliğin dışsallığını, zorlayıcı, özgürlükleri kısıtlayıcı ve çıkarcı özelliklerini dile getirmeye yetmez. Dolayısıyla represyon'un neden olduğu iddia edilen tüm engellemeler, yoksun bırakmalar ve reddiyeleri yukarıda.'değinildiği gibi bir güç kavramı çerçevesinde birbirleriyle ilintilendirmek gerekmiş ve bu amaçla Foucault da yeni türde, kendine özgü bir güç kavramı geliştirmiştir.
Baskıya yani yasak, sansür ve yadsımaya karşı çıkan bilgi söylemi bile güçten arındırılmış olduğunu iddia edemez, çünkü bilgi istemi gücün aracı haline gelmiş olup bilgi bireyin öznel yaşam alanını en ince noktalarına kadar denetim altına alabilmektedir. Bu nedenle bilgi söyleminin oluşması baskı yoluyla etkisini gösteren güç mekanizmalarını kıramamış, ancak baskıya karşı çıkmakla bile onların bireyler üzerindeki tahakkümünü başka bir biçimde devam ettirmelerine yaramıştır. Aslında bu tür söylemler hem güç teknikleri hem de bilgi isteminden oluşurlar ve bilgi istemi, güç için araç olmaktan öteye gidemez. Güç teknikleri ile amaçlanan ise bireysel mahremiyet alanlarına girerek örneğin zevk'i denetim altına almak, onu gücün aracı haline getirmektir. Bu türde oluşturulmuş söylem stratejisinde güç artık represyon kavramına indirgenemez, çünkü artık kendisini çok daha değişik biçimde göstermektedir (bkz. Foucault, 1992/d: 12 ve 22).
Foucault, güç kavramı altında ne represyon, ne yasa ne hükümet gücünü kasteder. Bu, belli bir grubun başını çektiği bir egemenlik sistemi de değildir. Güç, toplumda karmaşık bir stratejik duruma verilen addır. Bu kuvvet dengeleri bitmeyen çatışma ve kavgayı içeren dil oyunları aracılığıyla değişir durur. Güç'ün varlığı bir odak noktasının (merkezin) oluşmasına bağlı olmayıp çatışmaların yarattığı gerilimden kaynaklanır (bkz. Foucault, 1992/d: 113-114). Bu nedenle güç, ne bir kurum ne de yapı olup stratejik bir durumdur.
Böylece güç'ün başkalarının stratejik konumlarına göreli olarak ilişkiler düzeyinde bir tanımı yapılmış olur.
Foucault, güç kavramını Durkheim'ın toplumsal olay kavramına benzer biçimde tanımlamıştır. Şöyle ki, güç toplumsal ilişkiler sonucunda oluşan ama bireylerden bağımsız (onların dışında kalan) bir olgudur. Bu nedenle de bireylerin sosyal gücü denetim altına alması olanaksızdır. Güce karşı direnmek bile güç ilişkilerinin pekişmesine neden olmaktadır. Gücün bağımsızlığı ve dışsallığı ise onun yerinin saptanmasının olanaksızlığından kaynaklanır, çünkü kolayca yer değiştirmektedir.
Buna karşılık, güç ilişkileri kendinden başka türdeki (ekonomik süreçler, bilgi ilişkileri, duygusal ilişkiler gibi) ilişkilere dışsal değil, içsel yapısal bir ilinti içindedir. Güç ilişkileri üretim aygıtları, aile gibi kurumlarda, çeşitli münferit gruplar içinde ve arasında oluşarak etkileri toplum gövdesine nüfuz eden farklılaşmalara neden olur. Bu "yarılmalar" ise derin bir kuvvet çizgisi oluştururlar. Güç ilişkileri iradi olmalarına karşın öznel değillerdir. Varlık nedenlerini açıklayan başka bir olgu ile değil, bir hasaba -stratejik eyleme- dayalı olarak tanımlanırlar. Güç, amaçlar ve istemlere dayalı olarak gelişir ama bireysel öznenin karar ve seçimlerine bağlı kalmaz. Onun ussallığından sorumlu olan bir komuta merkezi de yoktur. Gücün ussallığı taktiklerin ussallığıdır ve onu temellendiren istemler ve amaçlar çözümlense bile çoğu kez bunların kimse tarafından tasarlanmadığı anlaşılır. Gücün olduğu yerde direniş de vardır ve bu yüzden direniş gücün içindedir. Güç ilişkileri göreli karakterde olup yalnızca bir çok direnme noktaları sayesinde varlıklarını sürdürebilirler. Ancak direnişin de odak noktası yoktur, yalnız münferit direnişler vardır ve bunlar güç ilişkilerinin stratejik alanında varlık gösterebilirler. Direnişler güç ilişkilerinde karşı taraftır ama daima altta kalan taraf oldukları söylenemez. Daha çok yer değiştiren ve geçici direniş noktaları yer ve zaman içinde dağılmıştır. Güç ilişkileri ağı aygıtlar ve kurumların içine işlemiş olan sık bir dokudur ancak onlara bağlı değildir. Devlet ise güç ilişkilerinin kurumsal bütünleşmesini oluşturur (Foucault, 1992/d: 115-118).
Söylem üretimi her toplumda söylemin sahibi için güç yaratır. Söylem normal olarak söylem toplulukları tarafından üretildiğinden, güç kazanan da bu gruplardır. Bu yüzden toplumda nasıl ki güç çeşitli gruplar arasında paylaşılmışsa, belki de buna uygun biçimde söylemin üretimi de paylaştırılır. Güç dengelerinin değişmesi durumunda ise paylaşımın yeniden yapılması gerekir. Söylem güç yarattığına göre arzuların gerçekleşmesine yarar, onların nesnesidir. Arzuları ve gücü sınırlamak için söylemin sınırlanması gerekir. Arzu içgüdülerin, güç de siyasetin simgesidir ve özellikle siyaset ve içgüdü alanlarında söylem yasaklarının konulması arzuların belirginleşip kendilerini gerçekleştirecek gücü elde etmek çabalarının sınırlandırılmak istendiğini, yani söylemin yasaklanmasının amacının arzuları baskı altında tutmak ve güç arayışını engellemek olduğunu gösterir (bkz. Foucault, 1992/c: 11-12).
Örneğin deliliğin söylemi arzu tarafından istila edilmiş bir söylemdir. Gücü kayıtsız şartsız tamamen elde etmeye yönelik olduğundan sınırlama ve paylaşım yapılamadığından bu söylem tamamen dışlanmış ve yasaklanmıştır. Başka deyişle, delilik söylemine sınırlama konulamadığından, bu söylem yasaklanmadığında, deliliğin despotluğu tehlikesiyle karşılaşılacaktır. Oysa söylemin tekelini toplum kimseye bırakmaz, söylem paylaştırılmıştır. Bu paylaşım tarihsel süreç içinde kurumlaşır ve güç tarafından desteklenir (Foucault 1992/c: 113). Başka deyişle söylem bir Hak haline getirilmiştir, "haksız" yere söylem üretenler yaptırıma uğratılır.
Tarihsel süreçte doğru söylemin ne olduğu üzerindeki düşünce değişmiştir. Artık varolan değerleri yeniden üreten, arzulananı elde etmeyi ya da egemenlik ilişkilerini pekiştiren söylem, sırf bu yüzden doğru olarak kabul edilmemektedir. Söylemde doğruluk arayışıyla güç yeniden paylaşılmış, söylemin kendisi de güç kazanmıştır. Bu klâsik bilme istenci XVII. yüzyılın başlarında nitelik değiştirir ve ölçülebilir, gözlemlenebilir olgulara yönelerek bilen özneyi zorlayıcı bir nitelik kazanır. Dolayısıyla doğruluk istenci önceki uygulamalarıyla kurumsallaşmış ve klâsik bilme istencinden çok daha güçlendirilmişse de aynı ölçüde dışlanmış, daha doğrusu dışlanma olanakları yaratılmıştır. Gücün çok eşitsiz biçimde dağıldığı bir toplumda bu dışlanma da büyüktür. Bundan da özgürlük arayışı içeren söylemlerin her zaman dışlanma olasılığı içinde kaldığı sonucu çıkar. Kısacası doğruluk istenci giderek güçlenmiş ama pozitivizm aracılığıyla yalnızca varolan olgulara yöneltilerek (olması gereken) kısmen değişik ölçüde dışlanmıştır (Foucault, 1992/c: 13-14).
Doğrunun söyleminin arzunun ve erkin söylemi olmadığı savunulmaktadır ama Foucault'ya göre -oluşmuş olan söylemlere bakıldığında- doğruluk istenci içinde arzu ve iktidardan başka bir şey görülmez, çünkü güç, bu doğruluk istencinin nedenini oluşturmaktadır. Bilmek için bilmek değil arzuları gerçekleştirmek ve iktidar elde etmek için bilmek, amaç değil araç, ya da stratejik eylemdi esas olan (Foucault, 1992/c: 15).
Foucault'ya göre söylem, güç ve "güçsüzlük" söylemi gibi ikiye ayrılamaz. Tersine her söylemin içinde çok çeşitli güç, ve direniş stratejileri yer alır. Söylem her zaman güç tarafından işgal edilmiştir. Bu yüzden de gerçek saptırılmakta, bilgi araç haline getirilmektedir. Başka deyişle bir güç bilgi işbirliği sözkonusudur. Güç ile güçsüzlüğün bu karmaşıklığı yüzünden gücün varlığını saptamak da alabildiğine zorlaşır. Söylem gibi suskunluk da gücün emrinde ya da onun karşısında olabilir, çünkü söylem güç üretir ve onu geliştirir ama gücü yokedebilir de (Foucault, 1992/d: 122). .
Güç'ün en önemli özelliklerinden birisi, kural koyucu olmasıdır. Genellikle bu da söylem biçimini alır. Öyle bir söylem ki sonucunda yasa oluşsun. Bu tanımlamada güç yasa ile özdeştir ve özne ona itaat eder. Modern toplumun güç kavramı hukuksal niteliktedir. Ancak sorulması gereken soru gücün neden yasak biçiminde kavramlaştırılma eğilimi bulunduğudur. Bunun cevabi gücün kendisini gizleyebilmesinde aranmalıdır, çünkü aksi durumda başkaları tarafından kabul edilmesi zorlaşacaktı. Güç yasal ve sınırlanmış biçimde görüntülendiğinde kabul edilmesi kolaylaşır. Ancak modern toplumlarda arzu ve içgüdüler yasa ile değil bilgi aracılığıyla denetim altına alınmıştır. Bu yüzden yeni bir güç kavramına ulaşmak gereği ortaya çıkar ve bu kavramda yalnızca yasak değil uzmanlık otoritesi ve uygulamaları da güç olarak tanımlanır (Foucault, 1992/d: 104-105).
Bütün bunlara karşın Foucault, diyalog anlamında tartışmayı başka türdeki söylemlerden yine de ayırdetmiştir. Bu tür söylem kendi aracılığıyla gerçeğin arandığı tartışmadır. Diğer taraftan bu tür tartışmalar belli kural ve koşulları öngerektirirler. Şöyle ki, tartışma kuralları uygulandığında ne tartışmaya katılanların bireysel gerekseme ve çıkarları ne de güçleri tartışmanın sonucunu etkilemez, yani onlar tartışmaya kendi gereksemeleri doğrultusunda güçlerini kullanarak yön veremezler. Bununla birlikte Foucault'ya göre tartışmanın biçimselliği (biçimsel pragmatik koşulları) tüm istemsel
etkileri engellediği için aynı zamanda gerçeklik arayışının nedenlerini de örtbas eder. Foucault ise tam da bu üstü örtülü gerçeklik istemini araştırıp güç ile ilintili etkilerini ortaya çıkarmak ister. Bundan ayrı olarak tartışmaya olay niteliğinin yeniden kazandırılması gerektiğini savunur. Gerçek, tartışma sürecinde üretildiğinden "başka türlü de olabilme" (contingency) özelliğine iyedir. Bu nedenle biçimin (gösterenin) içerik (gösterilen/gerçek) üzerindeki egemenliği kaldırılarak yeni gerçekler üretilebilir hale getirilmelidir. Böylece söylem ile gerçeklik arasındaki ilişki, kelimelerin aracılık ettiği bir tasarım ve betimleme ilişkisi değil, üretim ilişkisi olarak görülmelidir. Gerçeklik tartışmalarıyla Foucault'ya göre modern toplumlarda sosyal düzen gösteren (biçim) ve gösterilen (gerçek/ içerik) arasındaki bir ilişki olarak üretilir, ancak bu üretim sürecini gösteren tüm işaretler biryana bırakılmıştır. Bu yüzden de gerçekliğin aslında bir üretim olduğu anlaşılamaz ve yalnızca onun betimlendiği izlenimi uyandırılır. Buna karşılık Foucault, kendine özgü tartışmaya dayanak noktası olan istemlerini (iç gereksemeler) gerçeğe uygunlukla ilgili geçerlilik talepleri ardında gizlemez, çünkü her gerçeklik üretiminin başka türlü olabilirliğini ortaya sermek ve böylece gösterenin (biçimsel us'un) gerçeklik üzerindeki egemenliğini kırmak arzusundadır. Başka deyişle gerçekliğin yalnızca bir anlamı olmayıp değişik biçimlerde tanımlanabilir, çünkü her bir gerçeklik üretilmektedir (Kunneman: 265).
Kunneman'a göre Foucault, modern toplumların güç tarafından belirlendiğini savunurken, bu tek boyutlu görüşün bir deneyim oluşmasına olanak vereceğini düşünmüştü Onun amacı bu spekülatif, çıkmaz ve çelişkilere sürükleyen sav yardımıyla teorik tartışmanın çerçevesini aşan sorunları aydınlatmaktı. Çünkü tam da bu teorik tartışma gerçeklik iddiasında bulunduğu için güç oluşturmaktaydı.
Foucault ise asıl buna karşı çıktığı için kendi söyleminde tek dünya ontolojisinden kaçınmıştır. Teorik tartışmayı reddetmekle uylaşım ve usu da reddedmiş olmuyor mu Foucault? Bu bir sorun oluşturur, çünkü Foucault, nesnel gerçekliğin dışında kalan deneyimlere gönderme yapar. Ona göre gerçek, deneyime bağlıdır ama deneyim nesnel gerçeğe bağlı değildir ve onu bir ölçüde de yok edebilir. Bu bağlamda deneyime nesnel gerçeği aşan bir öğrenme süreci olarak anlam verilmiş. Kunneman, bu yüzden, Foucault'nun, irrasyonel deneyimleri kasdetmiş olmak yerine öznelerarasılık çerçevesinde kuramına normatif bir temel aradığını savunur (Kunneman: 266-268).
Foucault için tüm toplumsal ilişkilerde belirleyici olan güç olgusu olduğundan, güncel yaşam iletişiminin toplumsal eylemleri eşgüdümlemekteki önemini yadsımıştır. Bu ise onun "iyi yaşam"ın nasıl olması gerektiği ve nasıl gerçekleştirilebileceği üzerindeki soruların cevaplandırılmasının olanaksızlığını da kabul etmesi anlamına gelir, çünkü bu tür ah-lâki-pratik sorunlar ancak güncel yaşam iletişimi aracılığıyla çözülebilmektedir (bkz. Taylor: 155-56). Foucault'da güncel yaşam iletişimi gerçek iletişim anlamında değil, ancak güç söylemi biçiminde çarpıtılmış olarak ortaya çıkar. Bu durumda iyi yaşamın ne olması gerektiği ve nasıl yaşanacağı güç tarafından bireylere dayatılır ama bireyler bunu kendi aralarındaki iletişim sonucunda belirleyemezler.
Foucault'nun kötümserliğinin nereden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Aydınlanma felsefesi uyarınca akıl ve özgürlük arasında zorunlu bir ilişkinin varlığını kabul etmiş, buna karşılık usun yalnızca güç ilişkilerini kurmaya ve pekiştirmeye yaradığını saptamıştı. Bu durumda özgürlük arayışları aklın gelişmesine koşut olarak ortaya çıkan zorunlu bir süreç oluş turmadığı, gibi tersine, işlevselci usun engellemesiyle karşılaşmıştır.
Gerçekten de modernlikte işlevselci usun gelişmesine koşut olarak özgürlüklerin sınırlandığı ya da denetim altında tutulduğu görülmektedir. Araçsal usu da kapsayan türdeki nesnel-tözsel ussallığın varlığı kabul edilmediğinde, soruna çözüm de bulunamaz. Öznelerarasılık niteliğiyle nesnellik kazanan Iletişimsel ussallığı savunan Habermas'ın iletişimsel eylem paradigması ise, özgürlük sorununun çözümsüz kalmayacağını îmâ etmektedir.
Buna karşılık T. R. Flynn, Habermas'ın Aydınlanma felsefesine dogmatik bir biçimde bağlı kalıp, biçimsel ussallık aracılığı ile gerçeği bulmayı amaçladığını, buna karşılık Foucault'nun Aydınlanma'nın ruhuna (ethos) uygun olarak biçimsel yerine pratik usun (praxis) sorunlarını çözmeye çalıştığını savunur (Flynn: 190-193). Önceden de belirttiğim gibi Foucault, akıl ve özgürlük arasındaki zorunlu ilişkiyi kabullenmekle Aydınlanma'ya yalnızca bu açıdan bağlı kalmıştır ama çizdiği toplum tablosuyla Aydınlanma'nın gelecek üzerindeki iyimserliğine katılmamaktadır. Habermas ise Aydınlanma'nın akıl üzerindeki umudunu benimsemiş, ancak araçsal usun kendi başına bu umudu gerçekleştiremeyeceği anlaşıldıktan sonra iletişim paradigmasını geliştirmiştir. Bu bakımdan onun da Aydınlanma'ya dogmatik bağlılığından söz edilemez.
Yapısalcı görüşe uygun olarak Foucault'da toplumun yapısı ile bir güç sistemi olarak varlığı, bireylerin iyi yaşam sorunlarına göre öncelik kazanmış ve bu sorunların çözümüne engel oluşturmuştur. Şöyle ki, her zaman güncel yaşam iletişimine (söylem) sınırlamalar konularak, öncelikle sistemin gereksemeleri karşılanır. Burada bir güç-bilgi işbirliği söz konusudur. Başka deyişle bilgi güç'ün denetimi altına
girmiştir.
Buna karşılık Aydınlanma felsefesi yaşam ötesi fikirleri değersizleştirmekle birlikte iyi yaşam ve dolayısıyla özgürlük sorununa merkezi bir önem vermiş ve bunların aklın gelişmesi sürecinde çözüleceği umudunu pekiştirmişti (bkz. Taylor: 156).
Foucault'nun kötümserliği Aydınlanma'nın iyimserliği ile çelişki oluşturmaktadır. Modern toplumlarda otorite yasakların ve yasak koyucuların ortadan kalkmasıyla giderek daha az belirgin hale gelir. Buna karşılık kişilerin nasıl olmaları ve yaşamaları gerektiğini belirleyici türdeki uzmanlık denetimi artmaktadır (bkz. Taylor: 161). Başka deyişle kişiler, yasakların baskısını duymamalarına karşın, çeşitli sistem çıkarları doğrultusunda ama görünüşte kendi çıkarları açısından nasıl olmaları ve ne yapmaları gerektiği konusunda denetim altına alınırlar. Örneğin kişilerin gereksemelerinin ne olduğu ve bu gereksemeleri karşılamak için nasıl davranmaları gerektiği konusunda uzman-klient arasında oluşan söylemler -uzmanın klienti güdülendirmesi nedeniyle- çarpık iletişimin kapsamına
girer.
Modern toplumlarda çarpık iletişim sorununun varlığı Foucault tarafından da onaylanmakla birlikte, bu sorunun çözüm, bulunmadığı türündeki iddiası kabul edilemez. Şöyle ki, bireyler uzmanlar ya da medyalar tarafından yanıltıldıklarını ya da güdülendirildiklerini başkalarıyla diyalog kurarak kavrama olanaklarını elde edebilirler. Bu bakımdan bireylerin çözümü olmayan bir güç sorunuyla karşı karşıya bulunduğunu söylemek, Taylor'a göre çözüm arayışlarından gereksiz yere vazgeçmek anlamına gelir, çünkü çarpıtılmış iletişime çarpıtılmamış iletişimin gücü ile karşı çıkılabilir (bkz. Taylor, 1984: 164).
Taylor, Foucault'nun gücün yerinin saptanamazlığı ve belirsizliği iddiasını da eleştirir. Güç üreten stratejik durumların bile sonunda birtakım güç odaklarıyla en azından dolaylı biçimde ilintilendirilmesi gerekecektir (bkz. Taylor: 170-171). Taylor güç'ün bağlamı ile merkezi arasında diyalektik bir ilişki bulunduğunu îmâ etmekte ve ne birine ne de ötekine öncelik, tanımaktadır. Buna karşılık Foucault, yapıyı alabildiğine öne çıkarmış, eylem merkezini ise yadsımıştır (bkz. Taylor: 172). Bununla birlikte Taylor, güç'ün tanımının ancak bir bağlamla ilintili olarak, yapılabileceğini kabul etmiştir. Örneğin generalin gücüyle sahnedeki seyircilerin oyuncu üzerindeki gücü arasındaki fark gibi. Ancak bu bağlamları da belirleyen tarihsel öznelerin varlığını Taylor kabul ederken Foucault yadsır (bkz. Taylor: 171). Taylor'a göre özneyi tamamen yadsımak olanaksızdır. Bu yüzden özne ile içinden çıktığı bağlam arasında bir seçim yapacak yerde ikisinin arasında diyalektik bir ilişki kurmak gerekmektedir. Klâsik modernizm özneyi yüceleştirir, postmodernizm ise yapı ve bağlam içinde özneyi kaybeder. Habermas ise öznelerarasılık ile orta bir yol izlemiştir. Kanıtlar ve gerekçelere dayalı bir iletişim, özneler arasında gerçekleştiğinde, iletişimsel güç ya da kollektif özne ortaya çıkacaktır. Bu kollektif güç, bağlamdan bağımsız kalmamakla birlikte öznelerin özgür ve pratik ussal katkıları sonucunda oluştuğundan, aynı zamanda öznedir.
Modern toplumlarda özgürlük sorunu beklenmeyen sonuçlar yaratabilmektedir. Örneğin Hannah Arendt'e göre biçimsel temsilî demokrasiler, totaliter topluma dönüşme tehlikesini de içlerinde taşırlar, çünkü bireylere seçme hakkı verilmiş ama kamuoyu ve ortak irade oluşturmaları için gerekli olanaklar verilmemiştir. Bu durumda seçmen kitlesi iletişim eksikliği ve çarpıklığı yüzünden güçsüzleşir. Bireyler vatandaş olarak kendi bireyselliklerini korurken, aynı zamanda sosyo-politik bir bütünlük oluşturacakları yerde sürü ya da kitleye dönüşürler (bkz. Habermas 1977: 12).
Modernizmin eleştirdiği de bu kitle toplumudur, çünkü totaliter nitelikler taşır. Bu durumda sivil toplum, kurumları ortak irade ve genel kanı oluşumuyla denetleyeceği ve değiştireceği yerde kurumlar tarafından güdülendirilir ya da kendisi kurumlaşır, böylece toplum iletişimsel güçten yoksun bir kitleye dönüştürülür. Özgürleşme olanakları yaratan uzlaşma ve iletişim biçimleri, yapısal engellemeler yüzünden bireyler tarafından gerçekleştirilemez ve yabancılaşmış ama yine de birbirinden farksız bireylerden oluşturulan kitle denetim altına alınır. .
Tüketim toplumunda ise bireyler, neyi tüketecekleri ve neye gereksemeleri olduğu üzerindeki kararları anlaşmaya yönelik iletişim (diyalog) aracılığıyla veremeyip, ekonomi tarafından çarpık iletişimle üretilen genel kanıları kabullenmek zorunda kalırlar. Bu durumda meta arzını görünüşte talep ve gereksemeler belirlemekteyse de, güncel yaşam iletişimi alanı güdüm altına alınmış olduğundan aslında tersi geçerlidir. Böylece tüketim toplumu bireylerin gereksemelerini belirlemekle onları ekonomi alanında da "özgürlük kaybına" uğratır.
Toplumda (bireyler arasında) araçsal us ve kişisel başarıya yönelik eylem yaygınlaşmış ise, ki modern toplumların özelliğidir, uzlaşma ve ortak eylem ya da sosyal bütünleşme olasılığı da azalır. Ortak (maddi) gereksemelerin ne olması gerektiği üzerinde ortak kanılar oluşamaz. Bu durumda tüketicilerin ortak eylemiyle belirlediği bir talep de söz konusu olamaz. Bu eksikliği ise çarpıtılmış iletişim aracılığıyla ekonomi giderir ve yalnızca ürünü değil aynı zamanda ürün arzına uygun olan talep ve gereksemeleri de yaratır. Buna karşılık tüketici, ortak gereksemelerini iletişimsel eylemle belirleyebilseydi, üretim üzerinde belirleyici olabilirdi. Ancak araçsal us modern bireyi Weber'in deyimiyle "demir kafes" içine almış ve kollektif bilinci çarpıtmıştır. Bunun sonucunda, yalnızca araçsal us ve başarıya yönelik eylemin bilinçlerde yerleştirilmesi ve bireye başka seçenek bırakılmamasıyla toplum güçsüzleştirilmiş ve özel çıkarlar doğrultusunda kolayca yönlendirilmeye açık hale getirilmiştir.
Bürokratik Güçler ve Birey Sosyal devletin vatandaşlarına verdiği sosyal hizmetler, bir hizmet bürokrasisinin gelişerek bu hizmetlerden faydalanan yaygın sayıda bireyin (klient) özel yaşamının denetim altına alınmasına olanak vermiştir. Devletin bu gibi uygulamalarıyla sosyal eşitsizlik ve adaletsizliklerin belli ölçüde giderilebileceği savunulmuşsa da, söz edilen uygulamalar birtakım patolojik yan etkilerle birlikte, yeni özel yaşam sorunları yaratmışlardır. Şöyle ki, uzman/bürokrat ile klient arasındaki ilişkiler aslında otoriter niteliktedir. Uzman/bürokrat'ın eylemleri bürokratik kurallar ve sistem gereksemeleri tarafından sınırlandırılmıştır. Hizmet ya da terapi önce uzmanın bireyle iletişim kurarak onun sorunlarını tüm ahlâkî ve psikolojik boyutlarıyla kavramasını içermekle birlikte, uzmanın etkinliği yine de sonuçta belli kuralların ve yasaların uygulanmasından öteye geçemez. Uzman-klient arasındaki "iletişim", kuralların haklılığı üzerinde tartışma yapılmasına izin vermez (Kunneman: 231). Buna karşılık uzmanın uyması gereken kurallar, öncelikle sistemin işlevselliğini korumaya yöneliktir. Başka deyişle, özel yaşam kesimleri bir bürokratik hizmet-terapi ağı tarafından sosyal sistem çıkarları doğrultusunda denetlenmektedir. Yine de uzman-klient ilişkilerinde uzmanın başlangıçta birey ile diyaloga girmesinden ötürü sanki bireysel sorunlara öncelik veriliyormuş izlenimi yaratılmaktadır. Oysa gerçekte uzmanlık otoritesi, bireyin aldatmaca bir terapinin bürokratik ve parasal mekanizmaları aracılığıyla, sistemin kişisel olmayan kurallarına boyun eğerek sistemin işlevselliği doğrultusunda uygucu davranışı benimsemesine neden olur (Kunneman: 232).
Foucault'ya göre sistemin uzmanlar aracılığıyla bireye verdiği hizmet ve terapinin asıl amacı, bireyi Otoriteye boyuneğici ve verimli bir işgücü haline getirmek yolunda disipline sokmaktır. Habermas'la Foucault arasındaki farkı burada vurgulamak gerekir. Habermas, iletişimsel yaşam dünyasında özgürleştirici ve eşitlikçi, şiddet ve otoriteden arındırılmış bir iletişimin var olabileceğini ve bu yöndeki gelişme gizilgücüne işaret ederken, Foucault, güç ve otoritenin modernleşme sonucunda biçim değiştirmiş olsa bile özünden hiç birşey kaybetmediğini belirterek özgürlük ve eşitlik açısından ilerleme olanaklarının kısıtlı olduğunu savunmuştu. Buna göre sosyal eşitsizlik, ekonomik ve politik çıkar gruplarının gücünün sürekli olması ve düzeni koruması dolayısıyla gelecekte de -biçim değiştirse bile- varlığını koruyacaktır (Kunneman: 233).
İşine ve emeğinin ürününe yabancılaşmış işgören'in güdülendirilmesi ise ekonomik sistemin işlevleri doğrultusunda verimliliğini artırıcı disipline sokulması amacıyla maddi tüketim olanakları aracılığıyla gerçekleşir. Başka deyişle işgören, tüketim yapmak güdüsüyle çalışmaya özendirilir. Bu amaçla işgörenin özel yaşam kesitleri tüketim ideolojisinin egemenliği altına alınmıştır. Tüketim birey için bir zorunluluk haline getirildikten sonra ise daha çok ve verimli çalışmaya kendisini zorlar. Böylece güncel yaşama nüfuz eden tüketim baskısı işgörenin işine yabancılaşmasına karşın para güdüsüyle verimli çalışmasını sağlar."Bunun yanısıra devlet de hizmet verdiği klient rolündeki yurttaşların sistemle
özdeşleşmesine çalışır. Şöyle ki, sosyal devletin vatandaşlarına sunduğu çeşitli sosyal hizmet ve yardımlar öncelikle onları yeniden verimli bir işgücü haline getirmek amacını güderler. Böylece işlev sistemlerinin neden oldukları özel yaşam sorunları aslında çözümsüz kalsa bile parasal ödünler aracılığıyla örtbas edilir. Sosyal devlet, özel yaşam biçimlerini sosyal yardım türündeki parasal ödünlerle yeniden araçsal ussallığın denetimi altına sokmaktadır (Kunneman: 235).
Habermas'a göre kapitalizmin sermaye birikimi yönündeki gelişme çizgisi güncel yaşam'dan gelen yönetime katılma talepleri ile bağdaşamaz. Bu yüzden de karşılanamayan vatandaş/işgören talepleri tüketici/klient rolü aracılığıyla tazmin edilir. Bu roller aynı zamanda sistemin özel yaşam ve kamuoyunu bağımlılık altına almasına neden olmaktadır. Kunneman da yabancılaşmış iş ve politik reşitsizliğin yalnızca tazmin edilmesiyle iletişimin yaşam dünyasının kolonileştirilmesi sorununun çözülemeyeceği kanısındadır, çünkü hem yurttaşlık, hem de işgören rol çeşitli uygulamaların nesnesi haline gelmiştir. Bu uygulamaların amacı toplum üyelerinin eylemlerinin kullanım değeri yerine değiş-tokuş değeri tarafından yönlendirilmesini sağlamaktır. Başka deyişle, bireyler özverileri (uyguculukları) karşılığında ne alacaklarını hesaplamaya yönlendirilmekte ve böylece devlet ve ekonominin işlevselliğinin korunması amaçlanmaktadır. Kısacası kişiler bireysel maddi çıkarlarını ön plânda tutmaya güdülendirilir. Dolayısıyla bireylerin yalnız tazmin edilmeleri yetmez, aldıkları ödülün telafi edici olması için kendilerine bireysel gereksemelerinin maddi nitelikte ve tüketim öncelikli olduğu bilincinin edindirilmesi gerekir, Habermas tarafından gözardı edilen bu uygulamalara Foucault merkezi bir önem verir. Kullanım değerine yönelmeler ile devlet ve ekonominin çıkarları arasındaki sürtüşmenin asgariye indirilmesi için Foucault'ya göre iki strateji uygulanır. Birincisi iletişimsel yaşam dünyasından kaynaklanan (bürokratik eylem sistemlerine karşı) direnişin bastırılması (disiplinleştirme), ikincisi ise kullanım değerine olan yönelimleri ekonomi ve devletin çıkarlarına en uygun biçimde değiştirme ve saptırma (normalleştirme). Bu iki strateji çarpık iletişim sorunu ile ilintili olup, kapitalizm ile demokrasi arasındaki gerilimi asgariye indirmede başat rol oynarlar. Çarpıtılmış iletişim içindeki güncel yaşam sanki ussalmış gibi görünür, ama aslında yapısal şiddetin baskısı altındadır (Kunneman, 279-280).
Toplum içindeki güç konumları başkalarına göre gerçek' leri daha iyi bilmenin ayrıcalığı ile de (uzmanlık otoritesi) donatılmıştır. Bu çerçevede sosyal bilimler de Foucault'ya göre güç konumlarının yeniden üretilmesine, itaatkâr toplum üyeliği rollerinin oluşmasına katkıda bulunduklarından, sosyal düzeni yapısal şiddetle birlikte yeniden üretme işlevini görürler (Kunneman: 277). Diğer yandan sosyal bilimci uzman, klientlerin sorunlarını çözme girişiminde bulunurken yalnızca bilişsel türde değil, aynı zamanda normatif ve dışavurumcu bakış açılarından yararlanmak zorundadır. Hem bunu yapabilmek hem de bilimselliğe uygun çözümler üretmek için ise kendisinin bilimsel türde tartışmayla belirlenmiş ve normatif temel ilkeleri ve kimlik örneklerini kapsayan bir ardalan bilgisine gereksemesi vardır. Oysa sosyal bilimcinin sezgisel bilgisi bu tür ussallıktan uzaktır, çünkü tartışma ürünü değildir. Aksine devlet ve ekonominin gereksemelerine uyarlanmıştır. Bu gereksemeler ise işgörenin çalışma arzusunun, tüketicinin satınalma hevesinin, klientlerin bağımlılığının, vatandaşların itaâtkârlığının devam ettirilmesine yöneliktir. Sosyal bilimcinin gücü ise, aslında bu bilimsel olmayan normatif dayanak
noktalarının ve ideal kişilik tiplerinin bilişsel bilimsel kavram ve yöntemlerle desteklenmeleri dolayısıyla, güncel eleştiriye kapalı tutulmalarından kaynaklanır. Uzmanlık otoritesinin bu ılımlı zorlaması ile ahlâkî-pratik ve estetik- dışavurum alanlarıyla ilintili ilkeler ve davranışlar bireysel çıkarlarına uygun olmasa bile bireylere kabul ettirilir. Sonuçta uzman-klient arasındaki ilişkiler stratejik eylemle çarpıtılmış olmalarına . karşın gerçek iletişim izlenimini uyandırırlar (Kunneman: 286-287).
Bu görüşlere karşılık Habermas, sosyal bilimlerin iletişimin yaşam dünyasını saydamlaştırdığını iddia etmiştir. Bu yüzden de devlet ve ekonominin özel yaşam kesimlerini kendilerine bağımlı kıldığı, artık ideolojiler aracılığıyla örtbas edilemez. Ancak bu tür saydamlaşmanın gerçekleşmesindeki aksaklıkların başlıca nedeni, modernleşme sürecinde özerk-leşmiş bilim, hukuk-ahlâk, ve san'at alanlarından gündelik kültüre uzmanlık bilgisi ve ussallık akışında ortaya çıkan kopukluktur. Başka deyişle, iletişimin yaşam dünyasının bürokratik eylem sistemleri tarafından Habermas'in deyimiyle "kolonileştirilmesinin" nedeni "yanlış bilinç" değil "parçalanmış" bilinçti. Kunneman bu sava karşı çıkar, çünkü ona göre bilimsel etkinlik güncel yaşamdan kopmamış tam tersine sezgisel bilgi, bilimsel denetim altına alınmıştır. Bireylerin yapısal şiddete karşı savunmasızlığının asıl nedeni bilim aracılığıyla iletişimin çarpıtılması (ya da kamuoyu oluşumunun engellenmesi) yüzünden gerçeğin bireyler tarafından algılanamamasıydı. Yalnızca bu nedenle bile iletişimin yaşam dünyasının modernlikte ussallaştığı da savunulamazdı. Bunun dışında, üstelik, bilimin kendisi de irrasyonel dış etkiler altına girmekte ve bilimsel tartışma yetersizliğinden dolayı bu tür yapısal sorunlar gizli kalmaktadır (Kunneman: 236-237).
Sonuç olarak Kunneman, sosyal bilimlerin birey açısından olumsuz ve olumlu etkilerde bulunabileceğini, bir yandan yapısal şiddetin yeniden üretimine neden olurken, diğer yandan bilinçlenme süreçlerine katkıda bulunabileceğini savunur. Şöyle ki, eğer sosyal bilimler ussallık ve geçerlilik taleplerinin yalnızca kendileri tarafından temsil edilebileceğini iddia edip normatif düzeni ve gereksemelerin yorumlanmasını konu edinen tartışmaları saf dışı bırakırlarsa, yapısal şiddetin devamına gözyummuş olurlar. Buna karşılık normatif temel ilkeler ve kişisel kimlik örneklerinin oluşturulmasını amaçlayan tartışma süreçlerine sosyal bilimlerin katılımı sağlanırsa bu durumda öğrenme ve bilinçlenme gerçekleşir. Bunun için ise Habermas'ın da savunduğu gibi sosyal sorunlar hem bilimsel açıdan, hem de etik boyutlarıyla tartışılmalı ve her iki tartışma türü de eşit öneme sahip olmalıdır (bkz. Kunneman: 300).

C. İLETİŞİMSEL USSALLIK VE ORTAK İYİ
Modern toplumlarda iletişimin yaşam dünyasının ussallaştırılması, herkesin çıkarına işleyen, başka deyişle ortak iyi'yi içinde barındıran bir haklılaştırılmış normatif düzenin kurulmasına ve dolayısıyla "iyi yaşam" a olanak verir. Bu durumda modernizmin amacı olarak Aydınlanma projesi de tam anlamıyla gerçekleştirilebilir. Ortak iyi'nin belirlenebilmesi için ise öncelikle bilim, ahlâk ve san'at alanlarından gündelik kültüre bilgi akışı gereklidir. Ancak uzmanlık alanlarından sağlanan bilgiler yardımıyla neyin herkesin ortak çıkarına olduğu üzerinde varılacak uzlaşmaların geçerliliği, yine de çarpık iletişim sorununun çözümüne bağlıdır.
Bireylerin gerçek gereksemeleri ve bireysel çıkarlarının bilincinden yoksun kalmaları sorunu bir yana bırakılsa bile, ortak iyi'nin belirlenmesi modernlik koşullarında büyük güçlükler yaratmaktadır. Şöyle ki, modernist görüşe göre hangi normatif düzenin herkesin çıkarına olduğu, yalnızca bireyler arasında diyalog türünde bir ussal tartışma sonucunda oluşan kamuoyu aracılığıyla belirlenebilir. Bu tür söylemler üzerinde kısıtlama bulunmaması, tüm fikirlerin geçerliliğinin gerekçeler, kanıtlar aracılığıyla tartışılmasına izin verilmesi gereklidir. Foucault, güç tarafından çarpıtılmamış söylemi olanaksız gördüğünden, neyin herkesin çıkarına olduğunun belirlenmesi de olanaksızdı. Bu durumda modern toplumlarda, varolan normatif düzenin toplumun ortak çıkarına olduğu üzerinde genel kanılar varsa, onlar çarpık iletişim aracılığıyla oluşmuş demektir. Kurumsal düzenin hakçalığı üzerindeki tartışma sınırlandığı sürece iletişim de çarpıtılmıştır. Çarpıtılmış iletişim aracılığıyla öncelikle özel çıkarlar toplumun genel çıkarıymış gibi gösterilerek yanlış bilinç oluşur.
Ortak iyi'nin araçsal us aracılığıyla belirlenemeyeceği ise apaçıktır, çünkü amaçlar üzerinde yargıda bulunmaya izin vermez ve yalnızca, ya belli çıkarlar doğrultusunda verilmiş amaçtan en kısa yoldan ve en tutarlı biçimde gerçekleştirmek için başkalarının karşı eylemlerini de hesaba katarak başarıya yönelik (Habermas'ın deyimiyle) stratejik eylem'e geçmeye, ya da verili amaçlar doğrultusunda bilgi üretmeye olanak verir. Araçsal usun etki alanı dışında kalan ortak iyinin belirlenmesi için felsefi (metafizik) pozisyonlara geri dönmeye gerek bırakmayan sosyolojik seçenek ise iletişimsel ussallığın geliştirilmesidir. Habermas'ın iletişimsel eylem kuramının sosyolojik olan yanı, amaçlar ve değerler üzerinde yargıda bulunmaya olanak veren ahlâkî-pratik ussallığın teorik (felsefi) biçimde değil, uzman olmayanlar arasındaki özne-özne iletişimi, başka deyişle anlaşmaya (uzlaşma kurmaya) yönelik iletişimsel eylem aracılığıyla pratikte (tartışmada) gerçekleşmesi ve toplumsal eylemi etkilemesidir (bkz. Shalin: 247 vd). Tartışma süreci üç düzeyde oluşur. Birincisi, dış dünya üzerindeki bilgilerin sınanması, ikincisi varolan kurumsal yapıların haklılığı konusunda yargılama, üçüncüsü ise tartışmacıların gerçeği aramadaki dürüstlüğünü sınama düzeyidir. Bireylerin iddialarının geçerliliği üzerindeki bu üç boyutlu tartışmada bilim, ahlâk (hukuk) ve san'at alanlarından bilgi ve deneyim de aktarıldığında ortak iyi'nin ussal biçimde belirlenmesi olanakları artar. Habermas'a göre ortak iyi arayışlarının bu üç boyutun üçünde birden sınanması önemlidir. Nesnel boyut, varolan bilginin sınanmasını, normatif boyut sosyal yapının (ahlâkî-pratik) eleştirisini içerir, üçüncü boyutta ise tartışmaya katılanların öznel gereksemelerinin dürüstçe dışavurumu ve gerçeklik arayışlarındaki samimiyetleri sınanır. Fikirlerini kanıtlarla savunma ve başka fikirleri eleştirme yeteneğine sahip olan herkese açık tutulan bu tartışma "ideal iletişim topluluğu" fikri tarafından yönlendirilir, lletişimsel eylem (diyalog) aracılığıyla bireylerin kendi çıkarlarına öncelik vermedikleri özne-özne iletişiminin kurulması ortak çıkarın belirlenmesinin olmazsa olmaz' koşuludur: Bilimsel bilgiden eksiksiz biçimde yararlanarak öznelerarasılığın kural olduğu, varolan kültürel önyorumların ve kurumsal düzenin herkesin ortak çıkarına olup olmadığı üzerinde kısıtlanmamış dürüst tartışma geleneği! Toplum içinde ortak gereksemelerin bilincine de ancak bu tür süreçler sonucunda varılabilir.
Habermas bazı çıkarların genelleştirilemez nitelikte olduğunu kabul etmiştir. Bunlar, diyaloga dayanan ussal tartışma aracılığıyla herkesin ortak çıkarına olduğu kanıtlanamayacak türde olan ve çoğu kez kurumların gücünün ardında gizli (özel) çıkarlardır (bkz. Habermas 1973: 153). Burada ortaya çıkan sorun ise hangi çıkarların genelleştirilebilir olduğunun pratikte saptanmasıdır, çünkü bu konuda verilecek kararın da diyaloga dayanması gerekir. Aksi durumda bazı çıkarlar genelleştirilemez olarak gösterilebilir, örneğin işgören çıkarları gibi. Oysa bu çıkarlar genelleştirilseydi işveren kesiminin büyük özverilerde bulunması gerekebilirdi.
Kitle toplumunun sorunu, genelleştirilemez nitelikteki bazı özel çıkarların, çarpık iletişimle "sözde" haklılaştırılması, başka deyişle toplum üyelerinde bu çıkarları gütmenin herkesin ortak iyisi olduğu bilincinin yaratılmasıdır. Öncelikle ideolojik içeriklerle çarpıtılan iletişim, ortak iyinin ussal biçimde (tartışma aracılığıyla) bulunmasını engelleyip özel çıkarları genel çıkarmış gibi göstermeye olanak verir. Diğer yandan, kitle toplumunda nesnel boyuttan normatif boyuta ya da uzmanlık alanlarından ahlâkî pratik alana bilgi akışının yetersizliği dolayısıyla iletişimin yaşam dünyasının saydamlaşmamış oluşu, iletişimin çarpıklığının bilincine varılmasını güçleştirmektedir (bkz. Kunneman: 207)
Öznelerarasılık ve Evrensellik
İletişimde öznelerarasılık, konuşmacıların birbirlerini özne olarak tanımaları, başka deyişle her birinin karşısındakinin çıkarlarının korunmasını haklı gördüğünde baskı altında bırakılmasa bile bu çıkarlar lehine özçıkarlarından özveride bulunacakları anlamına gelir. Buna karşılık her bir birey salt benmerkezli bakış açısından stratejik eylemle iletişimi çarpıtsaydı,, kendi çıkarlarına uygun düşmeyen çıkarların genelleştirilmesini engelleyecek ve bu durumda herkes gücü oranında başkalarına isteklerini kabul ettirerek pazarlık-çatışma söz konusu olacaktı. Bu tür stratejik eylem süreçleri sonucunda kurulan anlaşıtlar (kompromiler), haklılıkları öncelikli olarak tartışılmadığından, iletişimsel ussallıktan yoksundur. Buna karşılık, öznelerarasılığın kurulduğu iletişimsel eylemde, bireyler karşılarındaki bireylerin çıkarlarının savunmasında gösterilen gerekçelerin geçerli oldukları kanısına vardıklarında, özçıkarlarından karşılarındaki lehine özveride bulunmak zorunluluğunu duyarlar. Bu ise özel çıkarların genelleştirilmesi anlamına gelir. Başka deyişle bireylerin ya da grupların belli gerekseme veya çıkarlarıyla ilintili taleplerinin tartışmaya katılanlar tarafından -ileri sürülen geçerli gerekçelere dayanılarak- herkesin ortak çıkarına olduğu kanıtlandığında, onların çıkarları da genelleştirilmiş yani ortak çıkar haline gelmiş olacaktır. Dolayısıyla haklılaştırım sorunları ile ortak çıkarın belirlenmesi sorunu arasında yakın bağlantılar bulunmaktadır.
Ortak çıkarın belirlenmesi için evrensel nitelikte olan, başka deyişle tartışmaya katılmasa bile tartışmanın sonucundan etkilenebilecek herkesin çıkarının gözetildiği ve bu amaçla özçıkarlardan özveride bulunulmasını sağlayan bir tartışma ortamı gereklidir. Tartışmadan etkilenebilecek herkesin çıkarının gözetilebilmesi için bu kişiler veya gruplar tartışmaya katılsalardı, ne gibi iddialar ileri sürecekler ve bunları kanıtlamak için hangi gerekçeleri göstereceklerse, tartışmada bulunanlar tarafından bu iddia ve gerekçeler onların yerine savunulmalı ve tartışılmalıdır (evrensellik koşulu). Bu durumda "eylem normları eğer onlardan etkilenen herkes tarafından -rasyonel bir tartışmaya katıldıklarında-kabul edilecek olsalardı geçerli olurlar" (Outhwaite: 342). Bu koşul gerçekleşmediği, başka deyişle ortak iyi evrensel nitelikte olmadığı sürece, Dahl'a göre de yalnızca özel çıkarların maskelenmesine yarar (Dahi: 365).
Büyük veya küçük grup içinde yaşayan bireylerin ortak çıkarının öznelerarasılık (diyalog) aracılığıyla belirlenmesiyle gruplararası ortak çıkarın bulunması süreçleri ilkede benzerlik gösterir, ikinci durumda gruplar birer kollektif özne olarak öznelerarasılık aracılığıyla karşılıklı eyleme geçer. Bunun için öncelikle birbirlerini eşit haklarla donatılmış özgür kollektif varlıklar olarak tanımaları gerekir. Belli bir grubun ortak çıkarıyla gruplararası ortak çıkar arasında normal olarak fark vardır. Örneğin, bir ülkenin içindeki vatandaşların ortak çıkarı o ülkenin içinde bulunduğu ülkeler grubunun ortak çıkarı anlamına gelmez. Bu nedenle ülkelerin bile haklı nedenlere dayandığında kendi çıkarlarından başka ülkeler lehine özveride bulunmasını evrensellik koşulu öngerektirir. Yukarıda da değinildiği gibi, tam anlamıyla evrensellik koşulu, tartışmaya katılamasa bile o tartışmadan etkilenebilecek olan herkesin -ileri sürebileceği- iddialarının tartışmanın sonucunu haklılıkları ölçüsünde etkilemesini öngörür.
Diğer yandan, ortak iyi'nin tanımlanması konusundaki kavram tartışması da süregelmektedir. Bu nedenle herkesin ortak çıkarına olanın gerçeği aransa dahi, onun ne olduğu üzerinde görüş birliğine varılamadığında, ortak iyinin bulunması da olanaksızlaşır. Dahl'a göre burada ortaya çıkan sorun, ortak iyi'nin belki herkesin kabul edebileceği türde ama çok soyut ve genel ilkeler biçiminde tanımlanmasının pratikte kararlar alınması gerektiğinde verilecek kararların bu ilkelere uygun düşüp düşmediği konusunda yine görüş ayrılıklarına neden olmasıdır. Dolayısıyla ortak iyi teorik (önsel olarak belirlenen) ilkeler biçiminde değil, alınacak kararların her birinin herkesin ortak çıkarına olduğunun belirlenmesiyle bulunabilir. Bu nedenle de Dahi, ilkelerden oluşması gereken anayasaların kendilerinden beklenen işlevleri yerine getiremediğini îmâ etmiştir.
Ortak iyi belirlendiğinde ise bunun kimin ortak iyisi olacağı sorusu da cevaplandırmalıdır. Dahl'a göre bir orta yol tutturulmak ve ne dışa kapalı yerel toplulukların ne de en azından bugün için gerçekçi olmayan dünya topluluğunun ortak iyisi amaçlanmalıdır. Başka deyişle belli bir kararın, ondan önemli ölçüde etkilenecek herkesin (tartışmaya katılmasa bile) ortak çıkarına olup olmadığı sınanmalıdır.
Ortak iyi bu türde bir evrensellik kazanmadıkça özel çıkarların maskelenmesine yarar, çünkü azınlıkta kalan güçsüz alt gruplar, topluluk içinde bile olsalar, ancak evrensellik koşuluyla kendi çıkarlarını genelleştirme şansına sahiptirler: Çoğunluk, azınlığın çıkarları lehine kendi çıkarından gönüllü olarak özveride bulunması gerektiği kanısına ancak evrensel türde bir tartışmanın sonucunda varabilir. Diğer yandan Dahi, ortak iyi tartışmasına yön verici biçimsel ilkeler üzerinde önceden tartışılıp karara varılmasının önemsiz olduğunu iddia etmiştir, ama eğer varolan ve uygulanan ilkeler ortak iyinin bulunmasına olanak vermiyorlarsa onları değiştirmek gerekir. Öncelikle evrensel olmayan ilkelerin bu nitelikte olduğu söylenebilir, çünkü yerel güç konumları temelinde belirlenmişlerdir. Yerel tartışma ve uzlaşmalar evrensel ussal çerçeveden ya da sınırlamalardan yoksun bırakıldıklarında ise güç çatışmasının belirlediği pazarlıkların etkilediği uzlaşmalarla sonuçlanırlar. Bu durumda güçsüz azınlık çıkarları önemsenmezken, güçlü azınlıkların çıkarları öncelik kazanabilir. Bu nedenle yerel nitelikteki tartışmaların güç ve tahakkümden soyutlanmış, başka deyişle evrensel ilkelerle sınırlanmış olmaları gerekir. Diğer yandan evrensellik önkoşulu (insan hakları gibi) ilkelerin benimsenmesini sağlamakla birlikte herkesin ortak çıkarına olanı belli bir yer ve zamanda belirlemek için yetersiz kalır. Bu konuda somut yargılara ancak evrensel ilkeler temelinde sürdürülecek yerel uzlaşmalar aracılığıyla varılabilir. Buna karşılık Dahi, ilkelerin de yerel tartışmalar, kendi deyişiyle "demokratik süreçler" sonucunda bulunmasını önermiştir ki, bu çözüm önerisi evrensellik koşuluna ters düştüğünden kanımca geçersizdir.
Dahl, Michael Walzer'e gönderme yaparak ortak iyinin bir siyasal topluluğun ürettiği kültürel anlamlar ile ilintili olduğunu ileri sürer (Dahi, 1993: 386). Ancak her bir topluluğun adalet anlayışının herkesin ortak çıkarına olanı belirlediği kabul edilecek olursa siyasal topluluğun içinde birbirinden farklı kültüre ve adalet anlayışına sahip topluluklar bulunduğunda ortak çıkarı belirlemek sorun oluşturur. Dahası, topluluğun adalet anlayışı belli olsa bile onun bu kendi anlayışının hakçalığı konusunda özeleştiri yapması -evrensellik siyasal toplulukla sınırlandırıldığında- nasıl mümkün olacaktır?
Buna karşın Aristoteles'çi cumhuriyetçi geleneğin de basit bir çözüm olduğunu kabullenmek gerekir. Bu çözüme göre yönetimdekilerin ahlâkî erdemlere sahip olmasıyla genel çıkar da korunmuş olur. Oysa, Dahl'ın da haklı olarak belirttiği gibi, pratikte bu erdemlere kimsenin bağlı kalmadığı bir gerçektir.
Bir toplum ne ölçüde anlam üretirse adalet anlayışını da o ölçüde geliştirir ve ortak iyi'yi belirleme şansını artırır. Bu süreç ortak iyi'nin evrensel ilkelerinin de gelişmesini gerektirir. Buna karşılık Dahi, ortak iyinin evrensel ilkeler saptanmasına gerek kalmadan bireylerdeki "aydınlanmış anlama" yeteneği aracılığıyla belirlenebileceğini savunmuştur. Bu yeteneğin kazanılabilmesi için ise her birey kendi çıkarına uygun kararın ne olduğunu bilebilmek ve onu gerçekleştirebilmek açısından eşit olanaklara sahip olmalıydı (Dahi, 1993: 391)
Eleştiri: Her bireyin kendi çıkarını güttüğü ve gerçekleştirme olanağına sahip olduğu gerçek bir toplulukta özel Çıkarlar öncelik kazanır, dolayısıyla ortak çıkar çoğunluğun özel çıkarlarının toplamı olarak belirlenir. Bu durumda evrensel adalet ilkesi geçersiz kılınmaktadır, çünkü herkesin bir başkasının çıkarının öncelikle gerçekleşmesinin hakçalığı saptandığı takdirde kendi çıkarlarından gönüllü olarak özveride bulunması gerekliliği yadsınmıştır. Dahl'ın tasarımı bireysel çıkarlar peşinde koşan ve kendi çıkarlarının ne olduğunu bilme yeteneğine sahip olan bireylerin oluşturduğu çoğulcu demokrasi modelidir. Burada ise Dahl'ın da belirttiği gibi herkesin değil ama "yetecek sayıda" insanın iyiliği gerçekleşir. Dahl, "benim için iyi olan nedir?" ile "herkes için iyi olan nedir?" soruları arasındaki farkı basite indirgeyerek ortak iyinin hakçalık ile bağlantısını gözardı etmiştir. Oysa herkesin iyisi gerçek yani nesnel anlamda iyi olandır. Birisinin iyisi başkasının haksızlığa uğramasına neden olmamalıdır. Bunu denetleyecek olan da hakçalık ilkesidir. Dolayısıyla kişiler yalnızca kendi çıkarları konusunda değil, kendi çıkarlarını başkalarının çıkarlarına karşı savunmanın haklılığı konusunda da yargıya varabilmelidir. Bu ise Habermas'a göre diyalog türünde ve stratejik eylemin dışlandığı bir tartışma (öznelerarasılık) ortamında gerçekleşebilir.
Oysa Dahl, iletişimsel eylem türünde bir uylaşımın felsefi tartışma, fikir yürütme ve kanıtlama gerektirdiğinden, sıradan kişiler arasında gerçekleşemeyeceğini îmâ eder:
"Adaletin veya genel iyinin belirlenmesinde, bir çok ahlâk felsefecisi tarafından büyük bir şevkle sürdürülmüş olan, rasyonel olarak haklı gösterilmiş ahlâkî ölçütlerin bulunmaya çalışılması, çoğunlukla, küçük bir aydınlar grubu, yani esas olarak profesyonel felsefeciler tarafından ve onlar için yapılan bir entellektüel alıştırma olarak kalacak gibidir...Sonuç olarak, aksiyomları ve yönelimleri yorumlamak ve bunları özel alanlara ve durumlara uygulamak, muhtemelen, profesyonal felsefecilerin söylemine pek benzememektedir. Yurttaşlar arasındaki tartışma siyasal seçkinler, eylemciler ve yurttaşlar arasında cereyan eden, bağları sıkı olmayan bir sohbet ve münazara olmaya daha yatkındır.
O halde, ortak iyi ile ilgili özsel ilkelerin felsefi olarak mükemmelleştirilmesini amaçlayan arayışları terketmemiz ve bunun yerine, ortak iyiyi gerçekleştirecek olan süreçleri pratikte
mükemmelleştirmekle ilgilenmemiz mi gerekmektedir?" (Dahl,1993:389).
Eleştiri: Özsel ilkeler bir yana bırakılarak süreçlerin iyileştirilebileceğini savunmak, yerelliği veya toplulukçuluğu yeğlemek anlamına gelir. Bu durumda hakçalık arayışları, Dahl'ın da kabul ettiği gibi, ilkelerin ussallığıyla bağlantılı olacaktır. Yerel toplumsal adalet arayışlarının ussallaştırılması için ise evrensel ilkelerle sınırlandırılmaları gerekmektedir.
Dahl, evrensel adalet ilkeleri ile erdem türündeki ahlâkî ilkeler arasında bir ayırım yapmış ve bunların yerine demokratik süreçleri önererek ilkeler üzerindeki felsefi tartışmaların sıradan yurttaşlar arasında gerçekleşemeyeceğini, ve dolayısıyla bu tür bir girişimin ortak iyi sorununu çözmede başarısız kalacağını ileri sürmüştür.
Dahl'ın bu iddiasına karşılık Habermas'ın iletişim kuramının temel önermesi, tartışma (gidim) ilkesinin daha başlangıcından beri güncel dil iletişiminin olmazsa olmaz koşulunu oluşturduğudur. Eğer bu doğru olmasaydı kişiler arasında hiçbir anlaşma da kurulamazdı. Şöyle ki, başkasıyla konuşarak anlaşmak isteyen her bir kişi, karşısındaki kişinin, ileri sürmüş olduğu iddiaların gerçekliğini, onların haklılaştırılmış normlara uygunluğunu, talep edildiğinde temellendirebileceğini ve onun dürüstlükle (gerçek ve doğru arayışı içinde) konuştuğunu varsaymak zorundadır. Başkalarıyla anlaşabilmek için kişinin karşısındakinin gerçeği (doğruyu) söylediğini varsayması dışında söylediklerini temellendirmek için hangi nedenlere başvurabileceği üzerinde tahmin yürütebilmesi de gerekir. Dinleyici, talep edildiğinde konuşmacının beyanlarının gerçekliğini veya doğruluğunu (belli bir norma uygunluğunu) geçerli nedenlere dayanarak kanıtlayabileceği inancına sahip olmadığında, günlük ilişkilerde müzâkere aracılığıyla anlaşma olanağı da kalmazdı. Görüldüğü gibi felsefi tartışma geleneği güncel yaşam iletişiminden kopuk ve ondan apayrı bir niteliğe sahip değildir. Bu bağlamda iletişimsel ussallık, gerçeklik, doğruluk ya da güzellik üzerindeki geçerlilik taleplerini sınamaya yönelik iletişimin, temellendirmelerin zorlayıcılığı aracılığıyla uzlaşmayla sonuçlanması anlamına gelir. Habermas'ın iletişimsel eylem kuramındaki "ideal iletişim topluluğu" modeli ise saf iletişimsel eylemin (çarpıtılmamış iletişimin) biçimsel pragmatik önkoşullarını içermektedir.
Habermas, araçsal ussallığı aşan ve tözsel nitelikte olan iletişimsel ussallığın gerçekleşebileceğini savunur. Çünkü hangi değer alanında olursa olsun tüm geçerlilik talepleri, eleştiriye karşı giderek daha çok savunulabilir hale getirilebilir (Alexander, 1985: 408). Araçsal ussallık aracılığıyla ahlâkî nitelikteki normlar ussallaştırılamazken, iletişimsel ussallıkla ahlâk bilincinin eleştirilmesi ve geliştirilmesi olanakları ortaya çıkmıştır, çünkü eylemin ahlâkî temelleri, eleştirilebilirlik, savunulabilirlik ya da haklılaştırılabilirlik olanaklarında, yani gerçeği (doğruyu) arayışların ve hakikate bağlı kalmanın deneyim ve öğrenme süreçlerinde normlardan bağımsız biçimde varlıklarını sürdürürler. Bu tür deneyimlerle iletişimsel ussallığın geliştirilmesi ise "ideal iletişim topluluğu" fikrinin bilinçlerde yer etmesine bağlı kalır.
Habermas tarafından "ideal konuşma durumu" olarak da gösterilen ideal iletişim topluluğu, ne bir ütopik toplum ideali, ne de değerlerden yalıtılmış ideal-tiptir. Bu, demokratik ortak irade oluşumu amacıyla kurulması beklenen uzlaşmadan etkilenebilecek herkesin, kamuoyu oluşumu için tartışmaya katılma ve görüşlerini savunma açısından eşit hakka sahip olduğu ve artık birbirinden ayrışmış olan bilişsel, kurumsal-normatif ve estetik-dışavurumsal geçerlilik taleplerinin yalnızca kanıtlar (gerekçeler) aracılığıyla savunulabildiği ve bu koşullar altında kurulan uzlaşmaların her zaman için yeniden sınamaya açık tutulduğu bir karşı-olgusal topluluktur (bkz. Shalin, 1992: 252). Başka deyişle, uzlaşmanın gerçekleşmesi için iletişimin temelinde varolduğu (aksiyom olarak) varsayılan, geçerlilik taleplerinin kanıtlanması beklentisinin teorik önkoşullarını içeren bir "saf iletişimsel toplumlaşma" modelidir ve tartışmacıların yereli aşan evrensel bir bakış açısı geliştirmesini sağladığından, yerel nitelikte uzlaşmalarda özeleştiri ve ussallığı güvence altına alır. Tözsel ussal uzlaşmanın sağlanması için ideal iletişim topluluğunun gerçekte varolması da gerekmez. Önemli olan, "ideal konuşma durumu" nun bir öngörü (basiret) olarak bilinçlerde yer etmesi ve böylece iletişim sürecinde etkin olabilmesidir (bkz. Habermas 1989: 180). Ancak Habermas, dogmatik dünya tabloları ile (baskıcı) katı sosyalleştirme örneklerini, kültür ve kişilikte öğrenme yeteneğinin gelişmesini engellediklerinden iletişimsel ussallık için engel olarak görmüştür (bkz. Habermas 1992: 391-395).
İletişimsel Ussallık Habermas, Weber'in modernleşme sürecinde kültürel değer alanlarının birbirlerinden bağımsızlaşıp kendilerine özgü ussallıklarını doruğuna çıkardıkları savını kabullenmiş, ancak onun biçimsel (araçsal) ile tözsel us'u birbiriyle bağdaşmaz karşıt ilkeler olarak göstermesini eleştirmiştir. Şöyle ki, özerkleşmiş değer alanlarının ussallıklarının birbirlerini etkilemeleriyle iletişimsel us geliştirilebilecekti. Dolayısıyla bilim, ahlâk ve san'at alanlarındaki ussallık ve bilgi birikimi alanlar, özerkliklerini yitirmeden birbirini etkilemelidir, (bkz. Shalin: 252 vd.). Shalin'in belirttiği gibi iletişimsel ussallık kavramı us sorununun sosyolojik bakış açısından çözümlenmesi sonucunda oluşmuştur: İletişimsel us, özne felsefesinde olduğu gibi özne'nin yalnız başına sürdürdüğü" araçsal uğraşları sonucunda değil, öznelerarası anlaşma ve uzlaşmaya yönelik eylemle gelişir, varolan değer yargılarını sorgulamaya ve eleştirmeye başlar. Bunun sonucunda da sosyal düzeni yenileme ve topluluğun kendisini aşma olanakları artar.
Görüldüğü gibi iletişimsel eylem ussallaştırılabilir. Bunun için ise varolan kültürel önyorumları ve toplumsal normları sorgulaması gerekmektedir: Bu tür ussal iletişimde anlaşmazlıklar, gerçekliği veya haklılığı üzerinde kuşku duyulan ve dolayısıyla üzerinde uzlaşmanın zayıflamış olduğu önyorumlar veya normlar aracılığı ile çözülemez, bilinçli bir çözümü engelleyen yorumlar ve bilgiler üzerinde de tartışılmasını gerektirir. Başka deyişle anlaşmanın önyorumlarla (önbilgiyle) yönlendirilmiş iletişimle değil önbilginin de geçerliliğini sorgulayan iletişimsel eylemle gerçekleştirilmesi gerekir (bkz. Alexander, 1985: 405). Bireyler arasında anlaşma kurulabilmesı için bazı kimselerin geçerliliğinden kuşku duyduğu önbilgiler geçerlilik taleplerinin temellendirilmesinde kanıt olarak gösteriliyorsa, bu bilgiler üzerinde de tartışılması gerekecektir. Norm baskısına dayalı anlaşmaların ise -baskı öğesini içerdiklerinden- iletişimsel olmalarına karşın ussallıkları yetersizdir.
İletişimsel ussallık, Habermas'a göre iletişimsel eylemi eleştiriye karşı savunulabilir hale getiren niteliktir (bkz. Alexander, 1985: 404). Bu tür ussallığın ölçütü eleştirilebilirlik ve savunulabilirliktir. Kültürel normatif belirlenimlerden iletişim bağımsızlaştıkça eleştiri olanakları artar, diğer yandan eleştiriye karşı savunucu gerekçeler arttıkça savunulabilirlik de artar. Bu bilimsel tartışma modeli (gidim ilkesi) geçerlilik taleplerini destekleyen veya eleştiren içerikleri üretir. Dolayısıyla iletişimin içinde ne kadar geçerli nedenlere dayalı eleştiri ve savunma varsa, o ölçüde de iletişimsel ussallık gerçekleşmiş demektir.
İletişimsel ussallığın olmazsa olmaz koşulu daha iyi kanıtın zorlayıcılığıdır. Bir tartışmada ileri sürülen görüş, fikir ve iddiaların geçerliliği, iletişimsel eylem modunda hiçbir zaman güç ya da stratejik eyleme başvurularak kabul ettirilemez. Dolayısıyla tarafların birbirlerine baskı yaparak iddialarını kabul ettirme olanaklarından yoksun bırakılmaları gerekmektedir. Sorun da bu noktada belirginleşir, çünkü birbirinden farklı güç konumlarını pratikte ortadan kaldırmak yakın gelecekte olanaksız gibi görünmektedir. Diğer bir seçenek ise güç konumlarından bağımsız, onların etkisi altında bulunmayan bir tartışma bilincini yaratmaktır. Buna bilimsel tartışma modeli diyebiliriz. Yalnız tartışılan sorunlar herkesin ortak iyisi, değerleri ve amaçları olduğu için burada bilim adamlarına öncelik tanınamaz. Tartışmaya iddialarını temellendirmek yeteneğine sahip ve yalnızca geçerli nedenlerin zorlayıcılığını kabul eden herkes katılmalıdır. Katılamayan ama yine de tartışmanın sonucundan etkilenecek olanların ileri sürebilecekleri kanıt ve gerekçeler ise tartışmacılar tarafından dile getirilmelidir. Böylece yerel uzlaşma arayışı evrensel nitelikte tartışma öğeleriyle tamamlanır. Tartışmada uzmanlık bilgilerinin konumu ne olacaktır? Lyotard bu sorunu irdelemiştir. Uzmanlık bilgileri tartışmanın sonucunu belirleyecek derecede eleştirisiz kabul edilirse bu durumda kararlar uzmanlara bırakılmış olur. İkinci bir sorun ise yüzyüze ve herkesin katıldığı tartışmaların yalnızca küçük gruplar arasında yapılabilir olmasıdır. Dolayısıyla tüm toplumu ilgilendiren tartışmaların çeşitli yer ve zamanlarda yapılmış ve yerel uzlaşmalar sağlanmış olması gerekecektir. Bu yerel uzlaşmaların sonradan bir büyük uzlaşma haline getirilebilmesi ancak yerel toplulukların temsilcileri tarafından gerçekleştirilebilir ki bu da "son" tartışmaya herkesin katılamayacağını gösterir. Sivil toplum örgütlenmelerinin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Bunlar gönüllü birleşmeler olduklarından, göreli olarak küçük tartışma toplulukları olarak gelişebilirler ve sonunda sözcüleri aracılığıyla kamuoyu oluşturma olanağına kavuşurlar. Bu tür gruplaşmalarda ilke olarak daha iyi kanıtın geçerliliği sağlanabilir. Örneğin, ancak bu iletişim ilkesini kabul edenler gruba alınır, diğerleri dışlanır. Bu tartışma grubunda uzmanlar dahil herkes eşit konuma sahiptir. Dolayısıyla sivil toplum iletişimsel eylem aracılığıyla sorunlara uzlaşma aracılığıyla grup içinde güç çatışmasını bilinçli olarak engelleyip çözümler ürettikten sonra bu çözümleri kamuoyuna sunmak ve onun onayını kazanmak için yine (özgürlükçü anayasal düzen çerçevesinde) eyleme geçme olanağını bulur. Zorlama yalnızca kanıtlardan kaynaklandığına göre sorunlara bulunan çözümler ve uygulamalar güç çatışmasından bağımsız olacaktır.
Çarpıtılmış iletişim ise diyalog gibi görünür ancak başkalarının karşı eylemlerini de hesaba katan türde bir araçsal eylemle başka deyişle stratejik eylemle çarpıtılmıştır. Bu durumda her birey ya da grup özel çıkarlarına öncelik verir. Açıkça güç kullanılmadığı ve ortak çıkarın önceliğini herkes kabullenmiş göründüğü için de diyalog görüntüsü korunur. Burada ortaya çıkan en önemli sorun, iletişimin çarpıtılmış
olup olamadığının belli olmamasıdır. Herkes ortak çıkar doğrultusunda eylemde bulunduğunu iddia edecektir. Bunun gibi ideolojik türdeki söylemler gerçek iletişim izlenimi yaratıp varolan çıkar konumlarını (sözde) haklılaştırmada -geçerli kanıtlarla temellendirilmiş oldukları inancını uyandırdıklarında- başarılı olurlar. Ancak gerçekte eleştiriye karşı duramadıklarından ona kapalıdırlar. Oysa eleştirinin herhangi bir biçimde dışlandığı tüm iletişim biçimleri çarpıtılmıştır.
İletişime bürokratik eylem sistemlerinin işlevselliği doğrultusunda sınırlamalar konulduğunda, o da bu işlev sistemlerinin gücünün etkisi altına girmiş ve dolayısıyla çarpıtılmış demektir. Bu nedenle içinde iletişim ve dayanışmanın kurulacağı sivil toplumu, güç ilişkilerinin belirlediği ekonomik yaşam alanından ayırdetmek gerekir. Bu amaçla Marx'ın, ekonomiyi de kapsayan sivil toplum kavramına karşılık Habermas, hem devlet, hem de ekonominin dışında kalan bir sivil toplum yaklaşımını geliştirmiştir. Böylece eşitsizlik, üretim ilişkileri ya da ekonomi içinde süregelse bile devlet ve ekonomiden bağımsız bir sivil toplum oluşumu, bürokratik eylem sistemleri tarafından çarpıtılmamış iletişime olanak verir. Çünkü yalnızca iletişimin yaşam dünyasında (özel yaşam ve kamuoyunda) eşitlikçi ve özgür bireylerarası ilişkiler kurmak olanağı bulunmaktadır. Bu amaç ve ilkelere bağlı bireyler, değer yargıları, amaçlar ve ortak çıkar üzerinde tartışmak için gönüllü olarak biraraya gelip oluşturdukları ortak fikir ve kanıları, sözcüleri aracılığıyla daha geniş kamuoyuna iletip, kamuoyunu da kendilerine çekmek şansını elde ederler.
Bütün bunlara karşılık postmodernistler, çarpıtılmamış iletişim fikrinin geçerliliğini -evrensel nitelikte olduğu için-kabullenmezken, modern sistem kuramcısı Luhmann, iletişimsel eylem aracılığıyla bütünleşmeyi, para ve güç'ün eşgüdümlemesine göre çok zaman alıcı olacağı gerekçesiyle olanaksız görmüştür (bkz. Rodger s. 207). Bu durumda demokrasilerde özellikle vatandaşların siyasi karar alma süreçlerine katılma ve denetleme olanakları da kısıtlanmış demektir. Bu tür özgürlükler ile araçsal us'un birbiriyle bağdaşmadığı görülmektedir, çünkü araçsallık burada sistemlerin işlevselliği, sistem ussallığı anlamına gelir ve tüm karar seçeneklerini belirler. Buna karşılık örneğin Touraine, araçsal us ile özgürlüğün birbiriyle uzlaştırılabileceğini, ikincisinin birincisiyle tamamlanması gerektiğini savunmuştur. Oysa çeşitli değerler arasında tözsel ussal bir seçime ya da amaçların anlamı üzerinde tartışmaya olanak vermeyen türde bir (araçsal) usyürütme, sınırlandırılmış özgürlükleri geliştirmeye olanak vermez.
Alexander'e göre Habermas'ın iletişimsel eylem kuramı ortodoks Marxist eleştirmenlerin iddia ettiği gibi tarihten soyutlanmış olmayıp tersine aşırı tarihseldir, çünkü ilkel ile modern toplumların karşılaştırılması üzerine kurulmuştur. Bilindiği gibi ilkel toplumlarda dünyaya bakış açısı kendi içinde farklılaşmamış olup öznel, nesnel ve sosyal dünya ayırımları mevcut değildi. Bu nedenle örneğin büyüde nesnelerin kendileriyle isimleri birbirleriyle özdeşleştirilmişti. Habermas, modernliğe geçişte söz edilen ayırımın belirginleştiğini ve özellikle bireyin kültür ve toplumdan özerkleştiğini savunmuştur. Bunun en önemli sonucu ise güncel dil iletişiminin ussallaşmasıdır. Dil iletişimi aracılığıyla artık bireyler kültürel sınırlamalardan bağımsız biçimde kültür ve toplumu (kurumları) eleştirme olanağına sahiptir. Dolayısıyla iletişimsel ussallık aslında eleştirel türde bir ussallıktır. Bu görüşe ise Alexander aşırı abartılı olduğu gerekçesiyle karşı çıkar: Modern toplumlarda bile mitsel dünya yorumlarına benzeyen söylemler güncel dil iletişiminin ardalanını oluşturabilmektedir. En azından kültür ve önyargılı hazır yorumlar söylem üzerindeki belirleyici etkilerini korumaktadırlar. Bu nedenle modern bireyin, Habermas’ın ileri sürdüğü gibi kültür ve kurumları eleştirme olanağı bulunmamaktadır. Oysa kanımca Alexander burada çelişkiye düşmüştür. Bir yandan modernlikte değer alanları farklılaşmasının gerçekleştiğini kabul etmiş diğer yandan ise iletişime temel olan, normları eleştirme olanaklarının varlığını yadsımıştır. Oysa gerçekte varolmayan eleştiri olanakları değil çoğunluğu oluşturan bireylerdeki eleştiri yeteneğidir. Başka deyişle modernlikte kültür, kurumsal düzen ve kişilik birbirinden yeterince farklılaşmıştır ama çoğunluk bunun yarattığı olanakların farkında bile değildir.
Diğer yandan ideolojiler de birer inanç sistemi olduklarından mitlerin -dünyayı bütün olarak yorumlama- işlevini görüp eleştiriyi sınırlar. İletişimin yaşam dünyasından modernliğe geçişle birlikte bağımsızlaşan bürokratik eylem sistemleri ürettikleri ya da kullandıkları ideolojilerle eleştirel ussallığı ve söylemi sınırlamakta, buna karşılık yaşam dünyasını araçsallığın, yani güç ve paranın egemenliği altına almaktadırlar. Kültür ise ideoloji üretimi aracılığıyla bir kitle kültürü haline getirilmiş ve eylem sistemleri ile bütünleştirilmiştir. Bu ise totaliter nitelikte, başka deyişle kültürel değer alanları farklılaşmasının aşınmaya uğratıldığı bir toplum düzeni anlamına gelir. Dolayısıyla modern birey modernliğin yozlaşması yüzünden eleştiri olanaklarından genellikle yararlanamaz. Ancak yine de bu, olanakların varolmadığı anlamına gelmez. En azından entellektüel azınlık için bu sav geçerlidir. Modernizm'in farkı da burada belirginleşir.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült