Bulantım Hala Geçmedi

Jean Paul Sartre


Bulantım Hâlâ Geçmedi ve Geçeceğini de Sanmıyorum... O, Artık Bir Hastalık veya Geçici Bir Nöbet Değil: O, Ben'im.
"Bulantı", Fransız varoluşçuluğunun klasiklerinden biridir. Bir akıl hastalığına örnek olmaktan çok, pek çok ahi hastalığında yaşanan deneyimlerin, ruh hallerinin analizi ve tanımlanması olarak bu kitaba alınmıştır.
Bu kitapta, dünya aniden kendini, alışılagelmiş, normal sosyal niteliklerinden yalıtılmış bir halde ortaya çıkarmıştır. Sosyal kavramlardan sıyrılmış ve kendi varoluş gerçeği dışında tüm gerçeklerden arınmış bir halde kendini göstermiştir. Bu yeni dünyanın halusinasyona yönelten, hatta uyarıcı bir yanı vardır; çünkü ondaki herşey tümüyle insanlıktan uzaklaşmıştır. Dünya'nın ve insanın kendi varoluşu yalnız 'boş, saçma' değil, aynı zamanda "yumuşak, yapışkan, herşeyi bozan, yoğun bir pelte gibi birşeydir. Ve ben o şeyin içindeyim" şeklinde anlatılmıştır.


TARİH ATILMAMIŞ SAYFALAR

En iyisi, olayları günü gününe yazmak olacaktı. Açıkça görebilmek için bir günlük tut - en basit nüanslann veya küçük olayların bile anlamsız görünseler de, gözden kaçmasına izin verme. Ve en önemlisi, bu olayları sınıflandır. Bu masayı, bu sokağı, insanları, sigara paketini nasıl gördüğümü anlatmalıyım; çünkü değişmiş olan şeyler esas bunlardı. Bu değişimin (kesin ve doğru olarak) çapını ve doğasını saptamam gerekiyor.
Örneğin, burada mürekkep şişemin karton kutusu duruyor. Onu, önce nasıl gördüğümü, algıladığımı ve sonra nasıl olduğunu anlatmaya çalışmalıyım. Evet, kutu bir küp biçiminde,

-1-

açılabilir-aptalca birşey bu, bu konuda söyleyebileceğim birşey yok.'Kaçınılması gereken şey işte bu, hiç yoktan bir tuhaflık unsuru katmamalıyım. Bence, günlük yazmanın büyük bir tehlikesi var: Herşeyi abartırsın. Durmadan gerçeği zorlarsınız; çünkü hep birşeyler arama durumundasınız. Diğer taraftan, evvelki günkü izleniminizi - bu bir nesne konusunda olabilir, örneğin mürekkep şişesinin kutusu-, her an yeniden yakalayabilirsiniz. Daima hazır beklemem gerekir, yoksa parmaklarımın arasından kayıp gider.
Olup biten herşeyi dikkatle not etmem lazım.
Tabii, bu cumartesi ve evvelki günkü olaylar konusunda belirgin bir şeyler yazamıyorum. Şimdiden, onlardan çok uzaklaşmış hissediyorum kendimi. Söyleyebileceğim tek şey, her iki günde de olay diye nitelendirilebilecek birşey olmadığıdır. Cumartesi günü çocuklar ördek oyunu oynuyorlardı, ben de onlar gibi denize taş atmak istedim. Tam o anda, durdum, taşı yere attım ve yürüyüp gittim. Herhalde aptalca bir görünüşüm vardı ki, çocuklar arkamdan gülüştüler.
Dış dünyadaki olaylar bu kadar, içimde olanlar da açık, belirgin iz bırakmadılar. Beni tiksindiren birşey görmüştüm ama artık bu şeyin deniz mi yoksa taş mı olduğunu tam olarak bilemiyorum. Taş yassıydı, bir yüzü kuru, diğer yüzü de ıslak ve çamurluydu. Onu kenarlarından tutmuş, parmaklarımı da kirletmemek için iyice açmıştım.
Evvelki gün çok daha karmaşıktı. Seri halinde rastlantılar olmuştu ve bunu kendi kendime açıklayamamıştım. Ama bütün bunları yazarak zamanımı harcamak istemiyorum. Yine de korktuğumu veya buna benzer birşey hissettiğimi söyleyebilirim. Neden korktuğumu bilseydim, büyük bir adım atmış olacaktım.
İşin en tuhaf yönü de, kendimi asla bir deli gibi görmeye yanaşmamam. Deli olmadığımı açıkça görüyorum, bütün o değişimler nesnelerle ilgili. Hiç değilse, emin olmak istediğim şey, bu.

-2-

GÜNLÜK
Pazartesi, 29 Ocak 1932:

Bana bir şeyler oldu, artık bundan şüphem yok. Bu bir hastalık gibi geldi; alelade bir gerçek, apaçık bir olgu gibi ortaya çıkmadı. Sinsice, yavaş yavaş geldi. Bir gariplik hissediyordum, canım sıkılıyordu, hepsi bu! Bu sinsi şey gelip içime öyle bir yerleşti ki, bir daha kıpırdamadı, sessizce orada duruyordu. Kendimi önemli bir rahatsızlığım olmadığına inandırmaya başardım, yanılmış olmalıydım. Ve şimdi o tomurcuklanıp çiçek açmaya başladı.
Psikolojik analizler yaparken biz, genelde yalnızca duygularla uğraşırız, bunlara geniş kapsamlı isimler veririz, Tutku, ihtiras ve İlgi gibi isimler... Ve yine de kendim hakkımda bilginin gölgesi bile olsa bunu şimdi iyi bir amaçla kullanabilirim.
Örneğin, ellerim hakkında yeni bir şeyler öğrendim, pipomu veya çatalı tutarken aldığı biçimde yeni bir şeyler var. Veya belki de çatal bir değişim sonucu yeni bir tutulma biçimi edinmiştir. Bilmiyorum. Kısa bir süre önce, tam odama girerken bir an duraladım çünkü elimde soğuk bir şeyin, bir çeşit kişiliği olan bir şeyin olduğunu hissettim. Elimi açıp baktım; yalnızca kapı tokmağını tutuyordum. Bu sabah kütüphanedeki adam günaydın demek için geldiğinde, onu tam on saniye sonra tanıyabildim. Yalnızca bir yüz görmüştüm, tanımadığım bir yüz. Sonra elimin içinde şişman beyaz bir kurt gibi olan elini hissettim. Hemen elimi çektim, kolu gevşekçe düştü.
Caddeden de bir sürü şüpheli gürültüler geliyor.
Böylece, son birkaç hafta içinde değişim olmuştu. Ama nerede? Bu nesnel olmayan soyut bir değişim. Değişen benmiyim yoksa? Ben değilsem, o zaman değişen şey bu oda, bu kent ve bu doğa. Bir seçim yapmalıyım.
Susuyorum, zoraki bir gülümsemeyle. Garson kız önüme kireç gibi Camembert tabağı koyuyor. Odada etrafıma bakınıyo-

-3-

rum ve içimden çılgınca bir tiksinme taşıyor. Burada ne işim var? Hümanizma konusundaki bir tartışmaya neden katılmıştım? Herkes neden durmadan yiyor? Varolduklarını bilmedikleri doğru. Gitmek istiyorum, gerçekten yuvamda, kovuğumda olacağım bir yere gitmek istiyorum... Ama hiçbir yerde yerim yok; istenmiyorum, hem de hiç.
Adam gittikçe yumuşuyor. Benim daha çok direneceğimi ummuştu. Bütün söylediklerimin üzerinden bir sünger geçmeye hazırdı. Bana doğru eğilip, sır verircesine; "Onları yürekten seviyorsunuz Mösyö, onlan benim sevdiğim gibi seviyorsunuz: Yalnızca sözcüklerimiz farklı," dedi.
Birşey söyleyemedim, başımı eğdim. Adamın yüzü benimkine çok yakındı. Burnumun dibinde aptalca sırıtıyordu, bir kabustu bu. Zorlukla ağzımdaki bir lokma ekmeği çiğnedim, yutup yutmamaya karar veremiyordum. İnsanlar. İnsanları sevmelisiniz. Onlara hayran olmalısınız. Kusmak istiyorum ve birden bire geldi işte: Bulantı.
Can alıcı bir noktaydı bu, beni tepeden tırnağa titretiyordu. Bunun gelmekte olduğunu bir saat önceden hissetmiştim, yalnız kabul ermek istememiştim. Of! Ağzımdaki bu peynir tadı... Adam hâlâ konuşuyor, sesi kulaklarımda vızıldıyor. Ama neden bahsettiğini bilmiyorum. Başımı makine gibi sallıyorum, elim bir tatlı bıçağının sapını kavrıyor. Bu siyah tahta sapı hissediyorum. Elim tutuyor onu. Benim elim. Bana kalsa bıçağı rahat bırakırdım, durmadan bir şeylere dokunmanın ne yararı var? Nesneler dokunulmak için yapılmazlar en iyisi onların arasından mümkün olduğunca dokunmamaya çalışarak kayıp geçmek. Bazen onlardan birini elinize alırsınız ve onu hemen bırakmanız gerekir. Bıçak tabağa düşer. Beyaz saçlı adam irkiliyor ve bana bakıyor. Bıçağı tekrar alıyorum, ucunu masaya dayayıp eğmeye çalışıyorum.
Demek 'Bulantı' buymuş; bu kör edici işaretmiş. Bu konuda kafa patlattım. Yazılar yazdım. Şimdi öğrenmiş oldum: Ben varım -dünya var- ve dünyanın varolduğunu biliyorum. Hepsi bu kadar. Benim için faketmez. Hiçbir şeyi önemsememem çok garip, beni korkutuyor. Ördek oyunu oynamak istediğim günden

-4-

beri. O taşı atmak üzereydim, ona baktım ve herşey başladı: Onun varolduğunu hissettim. Bundan sonra başka Bulantılar da oldu; zaman zaman elinizde nesneler var olmaya başlarlar. 'Demiryolu işçileriyle Randevu' Bulantısı vardı, sonra başka bir Bulantı, pencereden dışarıya baktığım o akşamki Bulantı sonra başka bir tane daha parkta, Pazar günü, sonra diğerleri. Ama hiçbiri bugünkü kadar güçlü olmamıştı.
"... Eski Roma'dan, Mösyö?"
Adam bana birşey soruyordu galiba. Ona dönüp gülümsüyorum. Pekâlâ? Ona ne oluyor? Niye iskemlesinde arkaya doğru büzülüyor? Şimdi de insanları korkutuyor muyum? Sonunda böyle olacak galiba. Ama benim için farketmiyor. Korkmakta tümüyle haksız sayılmazlar: Birşeyler yapabilecekmişim gibi hissediyorum. Örneğin, şu peynir bıçağını adamın gözüne saplamak gibi. O zaman bütün bu insanlar üstüme çullanacaklar ve dişlerimi dökecekler. Ama beni durduran şey bu değil, ağzımda peynir yerine kan tadı olması bence hiç önemli değil. Yalnız, hareket etmem gerekecek, lüzumsuz birkaç olay çıkacak, adam çok fazla bağıracak -yanaklarından kanlar sızacak ve herkes bir yerlere koşturacak. Etrafta zaten yeterince hareket ve gürültü var.
Herkes bana bakıyor; iki gençlik temsilcisi konuşmalarını kesmişlerdi. Kadının ağzı piliç kıçına benziyor. Ve yine de benim zararsız bir adam olduğumu görmeleri gerekir.
Ayağa kalkıyorum, etrafımda herşey dönüyor. Adam, oymamaya karar verdiğim iri gözleriyle bana bakıyor.
'Gidiyor musunuz?' diye mırıldanıyor.
'Biraz yorgunum. Beni davet etmekle incelik gösterdiniz. İyi günler.'
Gitmek üzereyken, tatlı bıçağını hâlâ sol elimde tuttuğumu farkedince, tabağımın üstüne fırlatıyorum. Sessizlik içindeki odayı katediyorum. Kimse yemiyor; hepsi bana bakıyor, iştahlar kaçtı. Şu genç kadına yaklaşıp, 'Boo!' desem, çığlık çığlığa bağırmaya başlayacaktı; bu kesin. Ama uğraşmaya değmez.
Yine de, çıkmadan önce, geri dönüp en sevimli ifademle onlara bakıyorum, hafızalarında böyle bir imajım kalsın.

-5
'Hoşçakalın Bayanlar, Baylar."
Cevap vermediler. Çıkıyorum. Şimdi artık yanaklarına renk gelir, gevezeliklerine yeniden başlarlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum. Kartondan aşçıbaşının önünde çakıldım, kaldım. Pencerelerden beni gözlediklerini anlamak için dönüp bakmama gerek yok, şaşkınlık ve tiksintiyle bana bakıyorlar. Önce benim onlara benzediğimi düşünmüşlerdi, onlar gibi bir insan olduğumu sanmışlardı ve ben onları aldatmıştım. Birdenbire insan görünüşümü kaybettim ve salondakiler bir yengecin geri geri kaçtığını gördüler. Maskesi düşen davetsiz misafir kaçmıştı; her şey normale dönebilirdi artık. Sırtımdaki bu gözleri ve korku dolu düşünceleri hissetmek bttıi kızdırıyor. Caddeyi geçtim. Karşı kaldırım, plaj evleri ve sahil boyunca uzanıyor.
Kıyıda pek çok kişi yürüyüş yapıyor, şiir dolu yüzlerini denize çevirip oturuyor; güneş sayesinde tatil yapıyorlar. Geçen bahardan kalma ince, açık elbiselerini giyen kadınlar yanımdan geçiyorlar; Ticaret Okulu öğrencileri ve madalyalı ihtiyarlar da yürüyorlar. Birbirlerini tanımamalarına karşın aynı güzel havayı bölüşmenin verdiği bir yakınlık içindeler. Savaş ilan edildiği zamanlar hiç tanışmayanlar bile kucaklaşır; insanlar böyledir, her bahar yürüyüşe çıkıp birbirlerine gülümserler. Bir rahip dualar okuyarak yavaş yavaş ilerliyor. Ara sıra başını kaldırıp denize sevecen gözlerle bakıyor - deniz de bir çeşit dua kitabı sayılır, o da Tann'dan bahsediyor. Güzel renkler, hoş kokular, bahar ruhu. "Ne güzel bir gün, deniz yemyeşil, bence bu kuru soğuk nemli havadan daha iyi." Gel, bana yardım et" desem, "Bu yengecin burada ne işi var?" diye düşünür ve paltosunu bırakıp kaçar gider.
Arkamı dönüp korkuluklara yaslanıyorum. Gerçek deniz soğuk ve karadır, hayvanlarla doludur, bu ince yeşil tabakanın altında gizlidir, insanları aldatmak için. Ben o yeşil tabakanın altını görüyorum! Cila eriyor, Tann'nýn süslemeleri patlıyor, gözümün görebildiği her noktaya dağılıyor. İşte, Saint-Elemir tramvayı geçiyor. Şöyle bir dönüyorum, bütün nesneler de benimle dönüyor, soluk ve istiridyeler gibi yeşil...

-6-

Yararı yok, tramvaya binmenin bir yararı yok; çünkü hiçbir yere gitmek istemiyorum.
Pencerelerden mavimsi nesneler geçiyor, insanlar, bulutlar, bir ev açık pencerelerinden bana kara kalbini sunuyor; siyah olan herşey mavileşiyor. Bir adam biniyor ve tam karşıma oturuyor. Sarı ev yeniden yürümeye başlıyor, yine pencerelerden geçiyor, nesneleri geçiyor, yürüyor... Pencereler tıkırdıyor. Yüzlerce pencere geçiyoruz. Durmadan kayıyor, çamur gibi sarı ve pencereler gök mavisi. Birden bire yok oluyor, geride kalıyor. Pencerelerden hala kat kat gökyüzünü görüyoruz. Eliphar Tepesine doğru durmadan yükseldiğimiz için iki tepenin arasını açıkça görebiliyoruz, sağda denizi, solda ise havaalanını. Hiç duman yok. Sigara içmek yasaktır; -bir "Gitane" bile olmaz. Elimi koltuğun üzerine koyuyorum ama hemen geri çekiyorum: Varolduğunu hissediyorum. Üzerinde oturduğum, elimi koyduğum şeyin adı koltuk. Onu, özellikle insanların üstüne oturmaları için yapmışlar. Deri, yay ve kumaş almışlar, koltuk yapma fikri ile işe girişmişler ve bitince de 'bu şey meydana gelmiş. Onu buraya taşımışlar, arabanın içine koymuşlar. Şimdi de araba tangır tungur giderken karnında koltuk adı verilen bu kırmızı şeyi taşıyor. Kendi kendime mırıldanıyorum: 'Bu bir koltuktur," diyorum. Bu biraz şeytan kovmaya benziyor. Ama sözcük dudaklarımda kalıyor, dışan çıkmayı reddediyor. O şey kırmızı tüyleri havaya dikilmiş bir halde. O bir koltuk değil. Suda boğulmuş, göbeği havada ölü bir eşek, o ve ben ölü eşeğin göbeğine oturmuş, ayaklanmı suda sallıyorum. Nesneler, eşyalar isimlerinden aynlmışlar. Orada, grotesk, sağlam ve kocaman şekilleriyle dururken onlara koltuk vs gibi isimler vermek komik geliyor: Ben bu şeylerin, bu isimsiz nesnelerin ortasýndayım. Yalnız, sözcüklerinden yoksun, savunmasız bir haldeyim; onlar benim etrafımda altımda, arkamda, heryerde varlar. Hiçbir şey istemiyorlar, kendilerini ön plana çıkarmıyorlar; ama oradalar hep varlar. Minder'in altında ince bir çizgi halinde bir gölge var, bu ince siyah çizgi sanki bir gülümsemeye benziyor. Onun bir tebessüm olmadığını çok iyi biliyorum ama yine de o var, camın altından geçiyor ve inatla gülümsüyor, yalnız ilk hecesi-

-7-

ni anımsayabildiğiniz bir sözcük bir türlü aklınıza gelmeyince başka bir şey düşünmemeye çalışmak en iyisidir, örneğin karşı koltukta yarı uzanır gibi oturmuş olan adamı düşünmek gibi. Mavi gözlü bir suratı düşünmek. Yüzünün sağ tarafı sarkmıştı sağ kolu vücuduna yapışmıştı. Sağ tarafının zar zor yaşayabildiği seziliyor, sanki inme inmiş gibi. Ama sol yanında küçük bir varoluş, yaşam görülebiliyor. Kol kıpırdanıyor, kalkıyor ve el kaskatı kolun ucunda duruyor. Sonra el de titriyor, kıpırdıyor ve başının hizasına gelince bir parmak uzanıp, kafa derisini parmağın ucundaki tırnakla kaşıyor. Ağzının sağ köşesine bir çeşit şehvetli bir kıvnlma yerleşiyor ve sol tarafı ölü gibi kalıyor.
Pencereler tıkırdıyor, kol sarsılıyor, tırnak kaşıyor, kaşıyor, ağız gülümsüyor, gözler bakıyor ve adam sağ tarafında minik bir varlığın varolmasına izin veriyor. Bu varoluş adamın sağ kolunu ve sağ yanağını işgal etmiş.
Kondüktör, yolumu kesiyor.
"Araba duruncaya kadar bekleyin."
Ama onu kenara itip, tramvaydan atlıyorum. Daha fazla dayanamayacaktım. Varlýklarýn, nesnelerin bu denli yakınımda olmalanna artık dayanamıyordum. Bir kapıyı iterek açıyorum içeriye giriyorum. Şimdi kendime gelmeye başlıyorum, nerede olduğumu biliyorum: Bir parktayım. Siyah ağaç gövdeleri arasında duran bir banka oturuyorum. Ayaklarýmýn altında, toprağı bir ağaç tırmalıyor, siyah tırnaklarıyla. Kendimi öylece bırakıvermek, kendimi unutmak, uyumak isterdim. Ama yapamıyorum. Boğuluyorum; varoluş her noktadan içime işliyor, gözlerimden, burnumdan ağzımdan...
ye birdenbire, perde yırtılıyor, anladım, gördüm.

Öğleden sonra, saat 6
Rahatlamış veya tatmin olmuş gibi hissetmiyorum: tam tersine yalnızca amaca erişildi: bilmek istediğim şeyi biliyorum; Ocak ayından beri tüm olanlan anlamıştım. Bulantı beni terketmemişti ve yakında gideceğine de inanmıyordum. Ama artık onu taşımak ona katlanmak zorunda değilim, o bir hastalık ya da nöbet filan değil: O 'ben'im.

-8-

Şu anda parktaydım. Kestane ağacının kökleri oturduğum bankın altında toprağa gömülmüştü. Onun kök olduğunu hatırlayamamıştım. Sözcükler kaybolmuşlardı ve onlarla beraber nesnelerin belirginlikleri de yok olmuştu. Ben oturuyor, İleriye eğiliyor, başımı öne eğiyordum. Bu canavara benzeyen, kara, düğümleşmiş kitlenin önünde yapayalnızdım, korkuyordum. Sonra bu hayali gördüm.
Nefesim kesildi. Şu son birkaç güne kadar 'varoluş'un anlamını kavrayamamıştım. Ben de diğerleri gibiydim; deniz kıyısında yürüyen, bahar giysileri giymiş olan diğerleri gibi. Onlar gibi şöyle diyordum, "Okyanus yemyeşil, oradaki beyaz benekler de martılar"; ama onun varoluşunu veya martının "varolan bir martı" olduğunu hissetmiyordum; genellikle varoluş kendini gizliyor. Orada, burada, heryerde; çevremizde, içimizde, hatta biz o'yuz; ondan bahsetmeden tek kelime söylenemez ama ona asla dokunamazsınız. Bu konuda düşündüğümü zannediyorken, aslında hiçbir şey düşünmediğimi, kafamın bomboş olduğunu biliyorum. Yoksa kafamda tek bir sözcük mü vardı, "olmak" sözcüğü. Bunu nasıl anlatabilirim? "Ait olmak" kavramını düşünüyordum, kendi kendime denizin bir tür yeşil nesnelerle ait olduğunu veya yeşilin, denizin niteliklerinden biri olduğunu söylüyordum.
Nesnelere bakarken bile onların varoldukları aklıma gelmiyordu, bana bir manzara, bir görüntü gibi geliyorlar. Onları elimle tutuyor, araç gibi kullanıyordum. Herşey yüzeyde olup bitiyordu. Eğer birisi bana 'varoluşun' ne demek olduğunu sorsaydı, ona içtenlikle, hiçbir şey olmadığını, yalnızca nesnelerin doğalarını değiştirmeden, onlara eklenen boş bir form olduğunu söylerdim.
Ve sonra, birdenbire, herşey apaçık önüme serildi, varoluş birdenbire kendini ortaya çıkardı. Soyut bir sınıflandırmanın zararsız görünüşünden sıyrılıp; herşeyin esası olduğunu gösterdi. Kök, park kapıları, bank, otlar, herşey yokoldu; nesnelerin çeşitlilikleri, özellikleri gibi niteliklerinini yalnızca yüzeyde bir görünüş olduğu ortaya çıktı. Bu görünüş, bu yaldızlı cila eridi ve ardında düzensiz, canavarca kitleler bıraktı çıplak; korkutu-

-9-

cu, müstehcen bir çıplaklık kaldı geriye.
Bütün bu nesneler... nasıl anlatabilirim?
Bana sıkıntı veriyorlardı. Keşke daha az güçlü, daha kuru ve daha soyut olsalardı. Kestane ağacı gözlerime sokuyor kendini. Gövdesini saran yeşil yosun, kaynamakta olan deriye benziyordu. Fıskiyenin sesi kulaklarıma girip orada yerleşti; burun deliklerim de yeşil, kekri bir koku tarafından işgal edildi.
Eğer varsanız, her noktanızla, her zerrenizle varolmanız gerekiyordu. Varoluş, bir çeşit sapış, yoldan çıkıştır. Ağaçlar, fıskiyenin mutlu fıkırtıları, kokular, soğuk havada uçuşan sıcak buğular, bir bankta yediklerini hazmetmeye çalışan kızılsaçlı bir adam: Bütün bunlar komik... çok komik... yo: O kadar ileriye gitmiyor, varolan hiçbirşey komik olamaz.
Bizler bir yığın canlı yaratığız, huzursuz, kendimizden utanan, varolmak için hiçbir nedeni olmayan varlıklarız.
Ve ben -yumuşak, müstehcen, hazmeden, saçma düşüncelerle uğraşan- ben de aynı yoldaydım. Neyse ki bunu hissetmiyordum, farkediyordum ama hissetmiyordum. (Şimdi bile bunun beni arkamdan yakalayıp bir dalga gibi kaldıracağından korkuyorum.)
Bu gereksiz yaşamlardan hiç değilse birini yoketmek içn bir ara intihar etmeyi düşündüm. Ama ölümüm bile bu yolun bir gereği olacaktı. Bu gülümseyen bahçede, bitkilerin arasında bir de cesedim olacaktı, taşlarda kanım varolacaktı. Ve çürüyen etim toprakta varolacaktı. Herşeyimle yine de bu yolda varolacaktım. Bu yolda sonsuza kadar varım.
Biraz önce bahçede kalemimin ucunda 'anlamsızlık, boşluk' sözcüğü canlandı; bu sözcüğü aramamıştım, gereksinmemiştim; Ben sözcükler olmadan düşünürüm, nesneler konusunda nesnelerle düşünürüm. Ve henüz hiçbir şeyi açıkça düzenlemeden, varoluşun anahtarını buldum: Bulantımın, kendi yaşamımın anahtarını buldum. Anlamsızlık, yeni bir sözcük, ben sözcüklerle savaşıyorum. İnsanların küçük, renkli dünyalarındaki bir olay, bir hareket yalnızca göreceli bir anlamsızlıktır, diğer olguları düşünürsek... Örneğin bir delinin çılgınlıkları içinde bulunduğu duruma göre anlamsızdır ama yaşadığı çılgınlığa

-10-

göre anlamsız değildir. Şu ağaç kökü de taşlara, kuru otlara, çamura, ağaca, gökyüzüne, yeşil boyalı banklara göreceli olarak düşünülürse, 'anlamsız, boş'tur. Tabii herşeyi bilmiyorum. Tohumların filizlendiğini veya ağacın büyümesini görmedim. Ama bu buruşuk, kocaman pençeyi görünce bilmek ya da bilmemek çok önemsiz geliyor; açıklamaların ve mantığın, bu varoluş dünyasında yeri yok.
Bir daire anlamsız değildir, açıkça biliniyor ki çapının kendi etrafında dönmesi sonunda elde edilir. Ama bir daire aslında yoktur var olduğu farzedilir. Diğer taraftan bu kök var, nasıl olduğunu anlatamıyorum ama o var. Düğüm düğüm, içine kapalı, isimsiz haliyle beni büyüledi, gözlerim doldu ve beni kendi varoluşuna doğru çekti. Bir kök, ağacın nefes alma pompasıdır, o sert, deniz aslanı gibi, kaba, yağlı görünüş. Ne işe yaradığı hiç önemli değil, bir kök olduğunu anlatıyor ama tam da bu kök olduğunu belirtmiyor. Bu kök, rengi, şekli ve görünmeyen hareketleriyle hiçbir anlatıma sığmaz. Topuğumu şu kara pençeye sürttüm; kabuğunu sıyırmak istiyordum. Hiçbir amacım yoktu, yalnızca kara kitlenin üzerindeki çıplak, pembe sıyrığın anlamsız görünüşü hoşuma gidecekti, dünyanın anlamsızlığıyla alay edecektim. Ama ayağımı çekince kabuğun hala siyah olduğunu gördüm.
Siyah mı? Bu sözcüğün, kavramın anlamını tam olarak vermediğini hissettim. Siyah? Kara. Kök siyah değildi, onda daha başka bir özellik vardı. Siyah ta daire gibi aslında varolmayan bir kavramdır. Köke yeniden baktım; siyahtan daha mı çok bir şeydi yoksa neredeyse siyah mıydı? Kısa sürede bu sorulan bir yana bıraktım, şimdiye kadar çok sordum, soruşturdum, araştırdım... Boşuna onlar hakkında düşünmeye çalıştım ve onların soğuk, yalın niteliklerinin gözümden kaçmış olduklarını hissettim.Geçen akşam, "Demiryolu işçisinin Randevusundaki" Adolphe'un askıları, mor değildi. Ve o meşhur taş herşeyin başlamasına neden olan o taş da şey değildi... Ne olmadığını tam olarak hatırlamıyorum. Ama onun pasif direnişini unutmadım. Ve o adamın eli; onu tutmuş ve sıkmıştım kütüphanede, o zaman tam anlamıyla bir el olmadığını hissetmiştim. Büyük be-

-11-

yaz bir kurt aklıma gelmişti ama kurt da değildi. Ve Cafe Mably'deki bira bardağının şeffaf görünüşü. Şüpheli, güvensiz: Sesler, kokular, tatlar. Dünyada gerçek mavi, gerçek kırmızı, gerçek menekşe veya badem kokusu olduğuna biran inanabilirsiniz.
Ama bunlara biraz dikkat ederseniz, duyduğunuz huzur ve güven hissinin yerini tedirginlik alır: Renkler, tatlar ve kokular gerçek değil; kendilerinden başka birşey değildirler. En basit, en yalın nitelik bile kendine göre çok kapsamlıdır. Ayağımın dibindeki siyah, siyaha benzemiyordu, daha önce hiç siyah görmemiş birine bunu nasıl anlatırsınız. O şey bir renge benziyor ama biraz da aynı zamanda bir gürültü ya da bir salgı olabilir veya başka birşey. Örneğin ıslak toprak kokusu, siyah bir koku, çiğnenmiş, tatlı bir renk bir koku düşünülebilir. Yalnızca bu siyahı görmüyordum: görmek de soyut bir buluştur, basite indirgenmiş bir düşüncedir. O siyah, garip ve güçsüz varlık; görme, duyma ve tadalma duyularını aşmış.
Bu olağanüstü bir andı. Ben oradaydım, kıpırdamadan, buz kesilmiş gibi kendimden geçmiştim. Bu heyecanın tam ortasında yeni, taze birşey göründü; Bulantıyı anlamıştım artık, ben onun sahibiydim, o bana aitti. Gerçeği söylemek gerekirse bulduklarımı kendim için bile açıkça, düzenli bir şekilde anlatamıyordum. Ama galiba şimdi sözcüklerden yararlanmam iyi olacak. Esas olan şey olağanlık ve rastlantıdır. Varolmak yalnızca orada olmak demektir; varolan kişiler kendilerine rastlanılmasına olanak sağlarlar, ama onlardan hiç bir çıkarım sağlanamaz. Bazı insanlar bunu anlamışlardır; bu raslantıyı altetmek amacıyla gerekli, beklenmedik bir varlık olmak için çalışmışlardır.
Herşey emrimizdedir; bu park, bu şehir, kendimiz. Bunu farkettiğiniz an Bulantı karşınıza çıkar ve bazıları haklarını öne sürerek kendilerini farklı göstermeye çalışırlar. Zavallı bir yalandır bu; kimsenin ayrıcalığı veya haklan yoktur, tüm insanlar gibi özgürdürler, kendilerini, önemsiz hissetmekten alıkoyamazlar. Ve kendi aralarında gizlice, önemsiz, gereksiz ve hüzünlü olduklannı bilirler. Bu büyü ne zamana kadar sürecek? Kestane ağacının kökü bendim. Veya daha doğrusu ben tama-

-12-

men onun varlığının bilincindeydim. Bu ölü tahta parçasının üzerine tüm ağırlığıyla düşen tedirgin bir bilinç.
Zaman durmuştu: ayaklarımın dibinde küçük siyah bir havuz, o andan sonra yeni bir şeyin olması mümkün değildi. Kendimi, bu berbat, acımasız eğlenceden kurtarmayı çok isterdim, bu işin içindeydim; o siyah şey kıpırdamadı öylece duruyordu tıpkı nefes boruma kaçmış bir yiyecek parçası gibi.
Değişimin farkında değildim ama birdenbire o kökün varolduğunu düşünemez oldum, tümüyle silinip gitmişti, o orada, hala orada diye defalarca boş yere tekrarladım ama artık bu bir anlam taşımıyordu. Varoluş, uzaktan düşünülecek birşey değildi; sizi birden sarar, kavrar; size sahip olur, kalbinizde büyük, hareketsiz bir canavar gibi bir ağırlık bırakır veya hiçbir şey yoktur artık.
Artık hiçbir şey yoktu, gözlerim boştu ve kurtuluşumdan ötürü şaşkın bir haldeydim. Sonra birden gözümün önünde, ışıkta belirsiz kıpırtılarla hareket etmeye başladı: ağacın tepesi rüzgarla sallanıyordu.
Bir hareket görmek beni sıkmadı, beni gözleyen bunca kıpırtısız, hareketsiz varlıklardan sonra, bu bir değişiklikti. Kendi kendime, dallar sallandıkça; hareketlerin aslında öylece varolmadığını, arada pasajlar, zayıf noktalar olduğunu ve hareketin yavaş yavaş oluştuğunu söylüyordum. Sonunda o varlıkları doğma süreci içindeyken şaşırtabilecektim.
Üç saniye bile sürmedi, tüm umutlan suya düştü. Zamanın geçişini, ağaç dallarının körler gibi ellerini uzatıp etraflarını araştırmalarına bağlayamam. Zaten pasaj, geçiş fikrini de insanlar icat etmişler. Bütün titreşimler, kıpırtılar dış dünyaya karşı yalıtılmışlardı ama kendileri her tarafa yayılıyorlardı. Tabii ki bir hareket ağaçla kıyaslanamaz, o bambaşka bir konudur. Yine de bir şeydir. Dalların uçları "varoluş" süreciyle hala titriyorlardu. "Varolan" rüzgar ağacın üzerine çökmüştü; güçten işleme dönüşmüştü. Bu da bir geçişti. Herşey dolu doluydu, herşey aktifti. Zamanda zayıflık olmaz ve en az algılanabilen kıpırtılar bile birer varlıktırlar. Her yerde varoluş var, sonsuz, fazlasıyla, her zaman, her an ve her zaman; varoluş yalnız varoluşla sınırlanabilir.

-13-

Banka yeniden oturdum, sersemlemiş, şaşkına dönmüştüm. Çıkış noktası, kaynağı olmayan bu varlıkların bolluğu karşısında dilim tutulmuştu. Hepsi birbirine benzediğine göre bu bolluğun nedenini anlayamıyordum. Pekçok varlık başarısız oluyor, yeniden başlıyor ve yine başaramıyordu (benim gibi) sırtüstü düşen bir böceğin çabalamaları gibi.
Kendi kendime gülmeye başladım. Bazı salaklar irade gücünden, yaşamla mücadele etmekten bahsederler. Onlar galiba hiç ağaç veya hayvan görmediler. Şu yarý çürümüş meşeye bakın. Ya şu meşhur kök! Toprağı pençeleriyle kazıyor, yiyecek arıyor.
Herşeyi bu şekilde görmek mümkün değil. Evet, zaaflar, zayıflıklar olabilir. Ağaçlar varolmak istemiyorlardı ama ellerinden birşey gelmiyor. Böylece sessizce içlerine kapanıp, kendi sorunlarıyla uğraşıyorlar. Ama her an herşeyi bir yana bırakıp kendilerini yok etmeye çalışabilirler. Hâlâ varolmayı sürdürmeye çalışan yaşlı ve yorgun ağaçlar belki de ölemeyecek kadar zayıftılar. Varolan herşey bir sebep olmadan doğar, güçsüzlüğü yüzünden yaşamını sürdürür ve kazara ölür.
Arkama yaslandım ve gözlerimi kapadım. Ama imajlar, görüntüler hemen üzerime saldırdılar, kapalı gözlerimi varlıklarıyla doldurdular: varoluş daima dolu doludur.
Tuhaf görüntüler. Bir sürü şey anlatıyorlar. Gerçek şeyler değil, gerçeğe benzeyen şeyler. İskemleye benzeyen, bitkilere benzeyen şeyler. Ve iki yüz: geçen pazar pastanede karşımda oturan çift. Şişman, ateşli, duygulu, anlamsız, kırmızı kulaklı yüzler. Bu çift hala Boville'de bir yerlerde yaşıyordu. yumuşak gerdanı parlak kumaşlara sürünüyor, kadın aklından "Benim memelerim, sevimli meyvelerim" diye düşünüyor, oynadığı memelerinin kabarmasını seyrediyordur...sonra birden bağırdım ve gözlerimi açtım.
Bu varolma halini acaba hayal mi ettim? Ben oradaydım, bahçede, ağaçların içine sızmıştım, yumuşak, yapışkan, pelte gibi birşeydim. Ve ben içerdeydim, bahçe ile birlikteydim. Korkmuştum ve öfkeliydim. Yükseldim, yükseldim göklere kadar, açım genişledi. Artık Bouville'de değildim, hiçbir yerde

-14-

değildim, uçuyordum. Şaşırmadım. Dünyaydı bu, birden kendini gösteren çıplak dünyaydı ve bu koca, anlamsız varlık karşısında öfkeyle sarsıldım. Heryerde dünya vardı, önümde, arkamda bir an. Ondan önce hiçbir şey olmamıştı. Onun varolmadığı bir an asla olmamıştı. Beni kaygılandıran buydu; elbette bu akan, kayan kurdun varolması için hiçbir sebep yoktu. Dünyanın tam ortasında, canlıyım, gözlerim iyice açılmış; ve aklımdaki tek fikir hiçlik. Bu hiçlik varoluştan önce yoktu. "Pislik! Kokmuş pislik!" diye bağırdım ve bu pislikten kurtulmak için silkindim; ama tonlarca varoluş üzerime sinmişti. Ve birden park, büyük bir delik haline geldi, Dünya geldiği gibi yokoldu, boşaldı veya uyandım. Her ne olursa olsun, daha başka birşey olmadı, çevremde san topraktan başka birşey kalmadı, ölü dallar bu toprak üstünde yatıyorlardı.
Ayağa kalktım ve parktan çıktım. Kapıda durdum, arkama döndüm. Bahçe bana gülümsedi. Kapıya yaslandım ve uzun süre baktım. Ağaçların gülümsemesinin bir anlamı vardı: bu varoluşun gerçek sırrıydı. Üç hafta kadar önce, bir Pazar günü çevremde kuşkulu bir hava sezmiştim. Bu benim kuruntum muydu? Bıkkınlıkla buna anlamanın yolu olmadığını hissettim. Yolu yoktu. Ama o, oradaydı, bakıyordu. Kestane ağacının gövdesindeydi..., o kestane ağacıydı. Yarıyolda kalmış şeyler siz onlara düşünceler diyebilirsiniz unutulmuşlardı ve ne düşündüklerini unutmuşlardı.
Bu his beni öfkelendirdi: An-la-ya-mı-yor-dum; o kapıya yüzyıl da yaslanıp beklesem bile anlayamıyordum. Varoluş konusunda öğrenebileceğim herşeyi öğrenmiştim. Çıktım, otele döndüm ve yazdım.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült