Zihnin Kökeni

Richard Leakey


Yeryüzündeki yaşam tarihinde üç önemli devrim görürüz. Bunlardan ilki, yaklaşık 3.5 milyar yıldan önceki bir dönemde yaşamın ortaya çıkmasıdır. Mikroorganizmalar şeklindeki yaşam, önceden yalnızca kimya ve fiziğin işlediği bir dünyada önemli bir güç oldu. ikinci devrim, yaklaşık yarım milyar yıl önce çokhücreli organizmaların ortaya çıkmasıydı. Çeşitli şekil ve boyutta bitki ve hayvanların ortaya çıkarak verimli bir ekosistemde etkileşime girmeleriyle birlikte yaşam karmaşıklaştı. Son 2.5 milyon içindeki bir süreçte insan bilincinin ortaya çıkması da üçüncü olaydır. Yaşam kendinin bilincine vardı ve doğayı kendi amaçları için dönüştürmeye başladı.

Bilinç nedir? Daha derine inersek, neye yarar? işlevi nedir? Hepimizin yaşamı bilinçlilik, ya da kendini bilme aracılığıyla duyumsadığımız göz önüne alındığında, bu sorular garip görünebilir. Bilinç, yaşamımızda öylesine önemli bir güçtür ki, düşünsel bilinç adını verdiğimiz öznel duyumun olmadığı bir varlığı hayal bile edemeyiz. Öznel olarak böylesine güçlü, ama nesnel olarak da o kadar belirsiz ve geçici. Bilinç, bilim insanlarına, kimilerinin çözümlenemez olduğunu düşündükleri bir ikilem sunuyor. Hepimizin yaşadığı kendini bilme duygusu öylesine parlaktır ki, düşündüğümüz ve yaptığımız her şeyi aydınlatır; ama yine de, bildiğim kadarıyla, nesnel olarak hepimizin aynı duyumları yaşaması olanaklı değildir.

Bilimciler ve felsefeciler yıllarca, bu değişken olguyu anlamaya çalıştılar. Bir kişinin kendi zihinsel durumlarını izleme yeteneği üzerinde odaklanan kılgısal tanımlar nesnel olarak bir açıdan uygun olabilir, ama kendimizin ve varlığımızın farkında olduğumuzu bilmemizle bağlantılı değildirler. Zihin, benlik duygusunun kaynağıdır; kimi zaman özel olan, kimi zaman da başkalarıyla paylaşılan bir duygudur. Zihin aynı zamanda, düş gücü aracılığıyla, günlük yaşamın maddi nesnelerinin ötesindeki dünyalara erişme kanalıdır ve bize, soyut dünyaları Technicolor gerçekliğine indirme aracı sunar.

Uç yüzyıl önce Descartes, kişinin kendi içinde oluşan benlik bilincinin kaynağının huzursuz edici gizemini kavramaya çalışmıştı. Felsefeciler bu ikiliğe, zihin-beden sorunu dediler. Descartes şöyle yazmıştı: "Sanki beklenmedik bir şekilde, derin bir girdaba girdim; beni öylesine altüst ediyor ki, ne dipte kalabiliyorum, ne de yüzeye çıkabiliyorum." Onun zihin-beden sorununa getirdiği çözüm, zihinle bedeni tamamen ayrı varlıklar, bir bütünü oluşturan bir ikilik olarak tanımlamaktı. Tufts Universitesi'nden Daniel Derınet, Consciousness Explained adlı yakın tarihli kitabında şöyle diyor: "Bu, bizim bir araba edinip onu kontrol etmemiz gibi, bir beden edinip onu kontrol eden bir tür maddesiz hayalet şeklindeki bir benlik vizyonuydu."

Descartes ayrıca, zihni yalnızca insanlara özgü görüyordu; diğer tüm hayvanlar yalnızca birer otomattı. Son yarım yüzyıl boyunca biyoloji ve psikolojiye buna benzer bir görüş egemen oldu. Davranışçılık adı verilen bu dünya görüşüne göre, insan dışındaki hayvanlar yalnızca kendi dünyalarındaki olaylara refleks tepkileri veriyorlardı ve analitik düşünce süreçleri yoktu. Davranışçılar, hayvan zihni diye bir şey olmadığını söylüyorlardı; ya da olsa bile, bilimsel olarak ulaşma yolumuz yoktu ve bu yüzden, göz ardı edilmeliydi. Bu düşünce son zamanlarda, büyük oranda, hayvan dünyasına ilişkin bu olumsuz görüşten vazgeçilmesi için yirmi yıldır uğraşan, Harvard Universitesi'nden Donald Griffin sayesinde değişmeye başladı. Griffin bu konuda, sonuncusu 1992'de yayınlanan Animal Minds olmak üzere üç kitap yayınladı. Griffin, psikolog ve etnologların "hayvan bilinci fikri karşısında korkudan neredeyse donakalmış" göründüklerini savunuyordu. Griffin bunun, bilimde bir hayalet gibi gezinen davranışçılık etkisinin hala sürmesinin bir sonucu olduğunu söylüyor. "Bilimin diğer alanlarında kesinlik oranı yüzde yüzün altında olan kanıtları kabul etmek zorundayız. Tarihsel bilimler böyledir; kozmolojiyi, jeolojiyi düşünün. Darwin de, biyolojik evrim gerçeğini kesin şekilde kanıtlayamadık

Antropologlar, insan biçiminin evrimini açıklamaya çalışırken, sonuçta, insan zihninin evrimini ve özellikle, biyologların düşünmeye daha hazırlıklı oldukları bir konu olan insan bilincini de ele almalıdırlar. Böyle bir olgunun insan beyninde nasıl ortaya çıktığını da sormalıyız: Yani, davranışçıların savundukları gibi, doğanın diğer kısımlarında hiçbir önceli olmadan, Homo sapiens'in beyninde tam anlamıyla oluşmuş olarak mı doğdu? Bilincin, insan tarihöncesinin hangi döneminde şu anda bildiğimiz aşamaya ulaştığını sorabiliriz: Erken tarihlerde ortaya çıkıp tarihöncesi boyunca giderek keskinleşti mi? Zihnin atalarımıza ne tür evrim avantajları kazandırdığını da sorabiliriz. Bu soruların, dilin gelişimiyle ilgili sorulara koşut olduğunu fark etmişsinizdir. Bu yalnızca bir rastlantı değil; çünkü dil ve düşünerek kendini bilmek hiç kuşkusuz, birbirleriyle yakından bağlantılı olgulardır.

Bu sorulara yanıt ararken, bilincin "ne için" olduğu sorusunu göz ardı edemeyiz. Derınett'ın da sorduğu gibi, "Bilinçli bir varlığın yapıp da, o varlığın bilinçsiz (ama çok iyi hazırlanmış) bir simulasyonunun kendi başına yapamayacağı bir şey var mıdır?" Oxford Üniversitesinden zoolog Bichard Davvkins de kafasının karıştığını kabul ediyor. Organizmaların geleceği tahmin edebilme gereksiniminden söz ediyor; bu, bilgisayarlardaki simulasyonun beyinlerdeki eşdeğeri sayesinde ulaşılan bir yetenektir. Dawkins'e göre bu sürecin bilinçli olması gerekmiyor. Yine de, "simulasyon yetisindeki evrimin öznel bilinçte doruk noktasına çıkmış gibi göründüğünü" kabul ediyor. Bunun oluşma nedeninin de, modern biyolojinin karşılaştığı en zorlu gizem olduğunu düşünüyor. "Belki de bilinç, beynin dünyayla ilgili simulasyonu, artık kendisinin de bir modelini olduğumuzu bilmemizle bağlantılı değildirler. Zihin, benlik duygusunun kaynağıdır; kimi zaman özel olan, kimi zaman da başkalarıyla paylaşılan bir duygudur. Zihin aynı zamanda, düş gücü aracılığıyla, günlük yaşamın maddi nesnelerinin ötesindeki dünyalara erişme kanalıdır ve bize, soyut dünyaları Technicolor gerçekliğine indirme aracı sunar.

Üç yüzyıl önce Descartes, kişinin kendi içinde oluşan benlik bilincinin kaynağının huzursuz edici gizemini kavramaya çalışmıştı. Felsefeciler bu ikiliğe, zihin-beden sorunu dediler. Descartes şöyle yazmıştı: "Sanki beklenmedik bir şekilde, derin bir girdaba girdim; beni öylesine altüst ediyor ki, ne dipte kalabiliyorum, ne de yüzeye çıkabiliyorum." Onun zihin-beden sorununa getirdiği çözüm, zihinle bedeni tamamen ayrı varlıklar, bir bütünü oluşturan bir ikilik olarak tanımlamaktı. Tufts Universitesi'nden Daniel Derınet, Coıısciousness Explained adlı yakın tarihli kitabında şöyle diyor: "Bu, bizim bir araba edinip onu kontrol etmemiz gibi, bir beden edinip onu kontrol eden bir tür maddesiz hayalet şeklindeki bir benlik vizyonuydu."

Descartes ayrıca, zihni yalnızca insanlara özgü görüyordu; diğer tüm hayvanlar yalnızca birer otomattı. Son yarım yüzyıl boyunca biyoloji ve psikolojiye buna benzer bir görüş egemen oldu. Davranışçılık adı verilen bu dünya görüşüne göre, insan dışındaki hayvanlar yalnızca kendi dünyalarındaki olaylara refleks tepkileri veriyorlardı ve analitik düşünce süreçleri yoktu. Davranışçılar, hayvan zihni diye bir şey olmadığını söylüyorlardı; ya da olsa bile, bilimsel olarak ulaşma yolumuz yoktu ve bu yüzden, göz ardı edilmeliydi. Bu düşünce son zamanlarda, büyük oranda, hayvan dünyasına ilişkin bu olumsuz görüşten vazgeçilmesi için yirmi yıldır uğraşan, Harvard Universitesi'nden Donald Griffin sayesinde değişmeye başladı. Griffın bu konuda, sonuncusu 1992'de yayınlanan Aninıal Miııds olmak üzere üç kitap yayınladı. Griffin, psikolog ve etnologların "hayvan bilinci fikri karşısında korkudan neredeyse donakalmış" göründüklerini savunuyordu. Griffin bunun, bilimde bir hayalet gibi gezinen davranışçılık etkisinin hala sürmesinin bir sonucu olduğunu söylüyor. "Bilimin diğer alanlarında kesinlik oranı yüzde yüzün altında olan kanıtlan kabul etmek zorundayız. Tarihsel bilimler böyledir; kozmolojiyi, jeolojiyi düşünün. Darwin de, biyolojik evrim gerçeğini kesin şekilde kanıtlayamadık

Antropologlar, insan biçiminin evrimini açıklamaya çalışırken, sonuçta, insan zihninin evrimini ve özellikle, biyologların düşünmeye daha hazırlıklı oldukları bir konu olan insan bilincini de ele almalıdırlar. Böyle bir olgunun insan beyninde nasıl ortaya çıktığını da sormalıyız: Yani, davranışçıların savundukları gibi, doğanın diğer kısımlarında hiçbir önceli olmadan, Homo sapiens'in beyninde tam anlamıyla oluşmuş olarak mı doğdu? Bilincin, insan tarihöncesinin hangi döneminde şu anda bildiğimiz aşamaya ulaştığını sorabiliriz: Erken tarihlerde ortaya çıkıp tarihöncesi boyunca giderek keskinleşti mi? Zihnin atalarımıza ne tür evrim avantajları kazandırdığını da sorabiliriz. Bu soruların, dilin gelişimiyle ilgili sorulara koşut olduğunu fark etmişsinizdir. Bu yalnızca bir rastlantı değil; çünkü dil ve düşünerek kendini bilmek hiç kuşkusuz, birbirleriyle yakından bağlantılı olgulardır.

Bu sorulara yanıt ararken, bilincin "ne için" olduğu sorusunu göz ardı edemeyiz. Derınett'ın da sorduğu gibi, "Bilinçli bir varlığın yapıp da, o varlığın bilinçsiz (ama çok iyi hazırlanmış) bir simulasyonunun kendi başına yapamayacağı bir şey var mıdır?" Oxford Üniversitesi'nden zoolog Richard Dawkins de kafasının karıştığını kabul ediyor. Organizmaların geleceği tahmin edebilme gereksiniminden söz ediyor; bu, bilgisayarlardaki simulasyonun beyinlerdeki eşdeğeri sayesinde ulaşılan bir yetenektir. Dawkins'e göre bu sürecin bilinçli olması gerekmiyor. Yine de, "simulasyon yetisindeki evrimin öznel bilinçte doruk noktasına çıkmış gibi göründüğünü" kabul ediyor. Bunun oluşma nedeninin de, modern biyolojinin karşılaştığı en zorlu gizem olduğunu düşünüyor. "Belki de bilinç, beynin dünyayla ilgili simulasyonu, artık kendisinin de bir modelini içermesini gerektirecek denli eksiksiz hale geldiği zaman ortaya çıkıyor."

Tabii, bilincin herhangi bir "amaçla" ortaya çıkmış olmaması ve yalnızca, büyük beyinlerin çalışmasının bir yan ürünü olması olasılığı de var. Ben, böylesine güçlü bir zihinsel olgunun hayatta kalma açısından bazı yararlar sağladığını ve dolayısıyla, doğal seçimin bir sonucu olduğunu savunan evrimci bakış açısını benimsemeyi yeğliyorum. Bu tür bir yarar bulunamaması durumunda, belki de alternatif yaklaşımın —yani, bir uyarlanma işlevi olmadığının— kabul edilmesi gerekecektir.

Nörobiyolog Harry Jerison, kuru topraklarda yaşamın başlamasından sonra beyin evriminin yörüngesi konusunda uzun bir inceleme yaptı. Zaman içindeki değişim modeli oldukça çarpıcı: Önemli yeni hayvansal grupların (ya da, gruplar içinde grupların) ortaya çıkışına genellikle, beynin göreceli boyutunda, ansefalizasyon adı verilen bir sıçrama da eşlik eder. Sözgelimi, yaklaşık 230 milyon yıl önce ortaya çıkan ilk arkaik memeliler, ortalama sürüngen beyninden dört ile beş kat büyük beyinlere sahiptiler. 50 milyon yıl önce modern memelilerin ortaya çıkmasıyla birlikle, zihinsel mekanizmada da buna benzer bir sıçrama görüldü. Memelilerle karşılaştırıldığında primatlar, en beyinli grubu oluşturuyorlar; ortalama memelilere göre iki kat daha ansefalize durumdalar. Primatlar arasında en büyük beyin, ortalamanın yaklaşık iki katı bir boyutla, insansı-maymunlaıda görülüyor, insanlar da, ortalama insansı-maymuna göre üç kat daha ansefalize durumdalar.

İnsanları şimdilik bir yana bırakırsak, evrim tarihi içerisinde beyin boyutunda görülen aşamalı ilerleme, daha da fazla bir biyolojik üstünlüğe doğru ilerlemenin kanıtı olarak görülebilir: Daha büyük beyin, daha akıllı yaratıklar anlamına geliyor. Bu, mutlak anlamda doğru olmalı, ama olup bitenlere evrim gözüyle bakmakta yarar var. Memelilerin sürüngenlere göre bir şekilde daha akıllı ve üstün olduklarını, kaynakları bir şekilde daha iyi kullandıklarını düşünebiliriz. Ama biyologlar bunun doğru olmadığını anlamışlardır. Memeliler dünyadaki nişleri kullanmada gerçekten üstün olsalardı, cinslerin çok çeşitli olması gibi, bu kullanım şekilleri de çok çeşitli olmalıydı. Ama yakın tarihlerinin bir noktasında var olmuş memeli cinsi sayısı, daha erken bir dönemin çok başarılı sürüngenleri olan dinozor cinsi sayısıyla aynı. Dahası, memelilerin kullanabildikleri ekolojik niş sayısı, dinozor nişleri sayısıyla karşılaştırılabilir. öyleyse, daha büyük bir beynin sağladığı yarar nedir?

Evrimi motive eden güçlerden biri de türler arasında sürekli bir rekabettir; bu rekabet sırasında bir tür, bir evrim yeniliği sayesinde geçici bir avantaj kazanır, ama buna karşı bir yenilikle avantajını kaybeder ve bu süreç sürekli yinelenir. Sonuçta, daha hızlı koşma, daha iyi görme, saldırılara daha etkili biçimde karşı koyma ya da kurnazca davranma gibi daha iyi yöntemler gelişir, ama daimi bir avantaj sağlanamaz. Askeri terminolojide bu sürece silahlanma yarışı denir: Her iki tarafta da silah sayısı ve silahların etkisi artar, ama sonuçta hiçbir taraf karlı çıkmaz. Akademisyenler, evrimdeki aynı olguyu tanımlamak için, "silahlanma yarışı" terimini biyolojiye ithal ettiler. Daha büyük beyinlerin oluşması, silahlanma yarışlarının sonucu olarak görülebilir.

Ama küçük beyinlere göre büyük beyinlerde daha farklı bir şey olmalı. Bu şeyi nasıl göreceğiz? Jeıison, beyinlerin bir türün kendine özgü gerçekliği yarattığını düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Birey olarak algıladığımız dünya aslında bizim eserimizdir ve kendi deneyimlerimizle yönetilir. Aynı şekilde, bir canlı türü olarak algıladığımız dünya da, sahip olduğumuz duyu kanallarının doğasına tabidir. Kelebekler morötesi ışığı görebilir; biz göremeyiz. Dolayısıyla, kafamızın içindeki dünya —ister Homo sapiens olalım, ister köpek ya da kelebek— dış dünyadan iç dünyaya bilgi akışının niteliksel yapısı ve iç dünyanın bilgiyi işleme yeteneğiyle oluşur. "Dışarıdaki" gerçek dünyayla, zihinde algılanan, "içerideki" dünya arasında fark vardır.

Beyinlerin evrim içinde büyümesiyle birlikte, daha çok sayıda duyusal bilgi kaynağı daha eksiksiz şekilde kullanılabilir ve verileri daha ayrıntılı şekilde bütünleştirilebilir. Dolayısıyla zihinsel modeller "dışarıdaki" ile "içerideki" gerçeklikleri, biraz önce sözünü ettiğim gibi bazı kaçınılmaz bilgi boşlukları olsa da, daha yakından denkleştiıebilirler. içe yönelik bilincimizle gurur duyabiliriz; ama dünyada ancak, beynin izlemek için gerekli donanıma sahip olduğu şeylerin bilincinde olabiliriz. Birçok kişi dili bir iletişim aracı olarak görse de, Jeıison'a göre dil aynı zamanda, zihinsel gerçekliğimizin bilenmesini sağlayan bir araçtır. Tıpkı görme, koklama ve duyma duyusal kanallarının, kendi zihinsel dünyalarının oluşturulmasında bazı hayvan grupları için özel önem taşıması gibi, dil de insanlarda temel unsurdur.

Felsefe ve psikolojide, düşüncenin mi dile, yoksa dilin mi düşünceye dayandığı konusunda kapsamlı bir literatür vardır, insanın bilişsel süreçlerinin pek çoğunun ve belki de çoğunluğunun, dil ve hatta bilinç olmadan sürdüğüne hiç kuşku yok. Tenis oynamak gibi tüm fiziksel etkinlikler, büyük oranda otomatik olarak; yani, bundan sonra ne yapılacağı hakkında sürekli bir yorum yapılmadan gerçekleştirilir. Bir problemin çözümünün insanın zihninde, başka bir şey düşünürken belirivermesi de, bir başka açık örnektir. Kimi psikologlara göre konuşma dili, daha temel bir bilişimin yalnızca bir yan ürünüdür. Ama dil hiç kuşkusuz, düşünce unsurlarını, suskun bir zihnin yapamayacağı bir şekilde şekillendirmektedir; dolayısıyla, Jerison vardığı sonuçta haklıdır.

Evrim çizgisi boyunca insangil beyninde oluşan en açık değişim, daha önce de belirtildiği gibi, boyutunun üç kat artmasıydı. Ama boyut tek değişim değildi; beynin düzenlemesi de değişti. İnsansı-maymunlarla insanların beyinleri aynı temel modele göre yapılanmıştır. Her ikisi de sol ve sağ yarıkürelere ayrılır ve her yarıkürede dört ayrı lop vardır: Alın, yankafa, şakak ve ait kafa lopları. İnsansı-maymunlarda, (beynin arka tarafındaki) artkafa lopları alın loplarından daha büyüktür; insanlardaysa tam tersine, önkafa lopları daha büyük ve artkafa lopları daha küçüktür. İnsansı-maymun beynine karşın insan beyninin ortaya çıkmasında bu ayrımın etkili olduğu varsayılmaktadır. Yapıdaki bu değişimin insanın taıihöncesinde ne zaman oluştuğunu bilseydik, insan zihninin ortaya çıkışına dair bir ipucu bulabilirdik.

Şansımıza, beynin dış yüzeyi, kafatasının iç yüzeyindeki hatlarının bir haritasını bırakıyor. Fosilleşmiş bir beyin kutusunun iç yüzeyinin lateks kalıbını alarak beynin imgesini çıkarmak mümkündür. Dean Faik, Güney ve Doğu Afrika'da bulunmuş bir dizi fosil beyin kutusu üzerinde yaptığı araştırmalarda çarpıcı sonuçlara ulaştı. Faik, alın ve artkafa loplarının karşılaştırmalı büyüklüklerine gönderme yaparak, "Aııstralopithecus beyni temelde, İnsansı-maymun benzeri bir düzenlemeye sahip," diyor. "En erken Homo türündeyse insansı bir düzenleme görülüyor."

İlk Homo türünün ortaya çıkmasıyla birlikte insangil biyolojisinin beden yapısı ve gelişme modelleri gibi pek çok yönünün değiştiğini görmüştük; bence bunlar, yeni bir uyarlanma nişi olan avcılık ve toplayıcılığa geçişi işaret eden değişimlerdir. Bu noktada beynin boyutunun yanı sıra düzeninin de değişmesi tutarlı bir gelişimdir ve biyolojik açıdan mantıklıdır. Ama bu noktada insan zihninin ne oranda gelişmiş olduğunu saptamak o kadar kolay değil. Bu soruyu ele almadan önce, en yakın akrabalarımız olan insansı-maymunların zihinleri hakkında bilgi edinmeliyiz.

Primatlar sosyal yaratıklardır. Bir maymun topluluğunda yalnızca birkaç saat geçirmek bile, sosyal etkileşimin grup üyeleri için ne kadar önemli olduğunu anlamaya yeter. Kurulu ittifaklar sürekli sınanır ve korunur; yeni ittifaklar aranır; dostlara yardım edilir, rakiplere meydan okunur ve çiftleşme fırsatları için sürekli uyanık kalınır.

Perınsylvania Üniversitesi primatologları Doıothy Cheney ve Robert Seyfaith yıllarca, Kenya'daki Amboseli Ulusal Parkı'ndaki pek çok bıyıklı maymun grubunun yaşamlarını izleyip kaydettiler. Genellikle saldırganca olan ani etkinlik patlamaları, maymunları kayıtsızca izleyen birine sosyal kargaşa gibi görünebilir. Ama gruptaki bireyleri tanıyan, kimin kiminle akraba olduğunu ve ittifaklarla rekabetlerin yapısını bilen Cheney ve Seyfarth, görünürdeki kargaşadan anlam çıkarabiliyorlar. Tipik bir karşılaşmayı şöyle betimliyorlar: "Newton adındaki bir dişi, bir meyve için rekabet ederken Tycho adlı başka bir dişiye saldırabilir. Tycho kaçarken, Newton'ın kız kardeşi Charing Cross rakibin kovalanmasında ona yardıma koşar. Bu arada, Newton'ın kız kardeşlerinden bir diğeri olan Wormwood Scrubs, Tyclıo'nun, 20 metre ileride yemek yemekte olan kız kardeşi Holborn'a doğru koşar ve kafasına vurur."

İki birey arasındaki bir çatışma olarak görülen şey kısa zamanda büyüyerek arkadaşlarla akrabalara yayılır ve yakın zamanlarda yaşanmış benzer saldırganlık nöbetlerinden de etkilenmiş olabilir. Cheney ve Seyfarth, "Maymunlar, diğer bir maymunun davranışlarını önceden tahmin etmekten öte, ilişkilerini de saptamak zorundalar," diyorlar. "Kesinlikle rastlantısal olmayan böyle bir karmaşayla karşı karşıya kalan bir maymun, kimin kendisinin üstünde ve kimin altında olduğunu bilmekle yetinemez; kimin kiminle müttefik olduğunu ve rakibine kimlerin yardım edebileceğini de bilmelidir." Cambridge Üniversitesi'nden psikolog Nicholas Humphrey de, sosyal ittifakları izlemenin getirdiği zihinsel zorunlulukların primatolojideki bir paradoksun anahtarı olduğunu savunuyor.

Humphrey bu paradoks konusunda şunları söylüyor: "Laboratuardaki yapay koşullar altında antiopoid insansı-maymunların etkileyici bir yaratıcı akıl yürütme gücüne sahip oldukları defalarca gösterildi; ama bu zeka gösterileri aynı hayvanların doğal ortamlarındaki davranışlarında görülmüyor. Açık sahadaki bir şempanzenin biyolojik açıdan önemli pratik bir sorunun çözümünde çıkarsamalı akıl yürütme yetisini kullandığını gösteren bir örnek henüz duymadım." Humphrey, aynı şeyin insanlar için de söylenebileceğini belirtiyor. Sözgelimi, Einstein'ın, primatologların şempanzeleri gözledikleri şekilde gözlendiğini varsayalım. Gözlemci bu büyük adamın deha parıltılarını çok ender görebilecektir. "[Dehasını] kullanmıyordu, çünkü sıradan gündelik işler dünyasında kullanmasına gerek yoktu."

İnsanlar da dahil olmak üzere primatların gerçekte gerektiğinden daha akıllı olmalarında ya doğal seçimin cömertliği etkili oldu, ya da, günlük yaşamları entelektüel açıdan, dışarıdan bakan bir gözlemcinin göreceğinden daha fazla şey gerektiriyordu. Humphrey bu iki alternatiften ikincisinin doğru olduğuna; yani, primat yaşamının sosyal bağlarının zorlu bir entelektüel savaşım gerektirdiğine inanıyor. Humphrey'e göre yaratıcı zekanın birincil rolü, "toplumu bir arada tutmaktır."

Primatologlar, primat grupları içinde ittifak ağlarının aşırı derecede karmaşık olduğunu artık biliyorlar. Böylesi bir ağın girinti ve çıkıntılarını öğrenmek —ki bireyler başarılı olmak için bunları öğrenmek zorundalar— yeterince güçtür. Ama bireylerin sürekli politik güçlerini artırmaya çalışmalarıyla birlikte ittifakların sürekli değişmesi bu işi daha da zorlaştırıyor. Sürekli kendi çıkarlarını ve yakın akrabalarının çıkarlarını gözetmeye çalışan bireyler kimi zaman mevcut ittifakları bozabiliyor ve belki de eski rakiplerle olmak üzere, yeni ittifaklar kuruyorlar. Dolayısıyla grup üyeleri kendilerini sürekli değişen ittifak modelleri içinde buluyorlar ve Humphrey'nin sosyal satranç adını verdiği bu sürekli değişen oyunu oynamak için keskin bir zeka gerekiyor.

Sosyal satranç oyuncuları, eski oyunun oyuncularına göre çok daha becerikli olmalılar; çünkü taşların kimliklerinin önceden tahmin edilemeyecek şekilde değişmesinden öte —örneğin atlar file, piyonlar kaleye dönüşür— arada bir müttefikler de taraf değiştiriyor ve düşmana dönüşüyor. Sosyal satranç oyuncuları sürekli uyanık olmak, olası avantajları aramak, beklenmedik dezavantajları fark etmek zorundalar. Bunu nasıl yapıyorlar?

Primat toplumlarının bireyleri, diğerlerinin davranışlarını önceden tahmin etmek zorundalar. Bunun yollarından biri, bireylerin beyinlerinde, grup üyelerinin tüm olası eylemlerini ve kendilerinin bunlara verdikleri doğru tepkileri kaydeden dev bir zihinsel banka bulunması. Güçlü bilgisayar programı Derin Düşünce, satrançta Büyük Usta konumuna bu şekilde ulaşıyor. Ama belli bir şartlar dizisinde olası tüm kombinasyonları elemede bilgisayarlar insanlardan çok daha hızlılar. Demek ki, başka bir yola ihtiyaç var. Sözgelimi, bireyler yalnızca bilgisayar benzeri otomatlar gibi işlemekten öte kendi davranışlarını izleyebilselerdi, belli koşullar altında ne yapacaklarına dair keşfe dayanan bir duygu geliştirebilirlerdi. Ellerindeki verilere dayanarak tahminler yapabilir ve böylece, aynı şartlar altında diğerlerinin nasıl davranacağını tahmin edebilirlerdi. Humphrey'nin İç Göz adını verdiği bu izleme yeteneği, bilincin tanımlarından biridir ve bu özelliği taşıyan bireylere kayda değer bir evrim avantajı sunacaktır.

Bilinç bir kez oluştuktan sonra geriye dönüş olamazdı; çünkü bu ihsandan yeterince yararlanamayan bireyler diğerlerine göre dezavantajlı durumda olacaklardı. Benzer şekilde, küçük bir avantajı olanlar daha da gelişeceklerdi. Bir silahlanma savaşı oluşarak bu süreci daha da ilerletecek, zekayı geliştirecek ve özbilinci keskinleştirecekti. içsel Göz'ün gözlem yeteneğinin daha da artmasıyla, kaçınılmaz olarak gerçek bir benlik duygusu, düşünen bir benlik, içsel Ben oluşacaktı.

Sosyal zekanın gelişimi hipotezinin bir parçası olan bu hipotez büyük ilgi ve destek gördü. 1986'da Science'ta yayınlanan, primat çalışmaları konusundaki bir incelemelerinde Cheney, Seyfarth ve Barbara Smuts zekanın sosyal bağlamlardaki önemini, teknolojinin gereklerini karşılamadaki önemiyle karşılaştırmalı olarak vurguladılar. Robin Dunbar da çeşitli primat türlerinde farklı beyin korteksi —beynin "düşünen" kısmı— miktarlarını inceledi. Büyük gruplarda yaşayan ve dolayısıyla daha karmaşık sosyal satranç oyunlarıyla karşı karşıya kalan türlerde beyin korteksinin daha fazla olduğunu buldu. Dunbar'ın ulaştığı sonuca göre, "Bu, sosyal zeka hipoteziyle uyumluydu."

Hayvan davranışını anlayışımızda yaşanan —hayvanların zihinlerinin olmadığına dair davranışçı dogmayı yok eden— devrimde iki kanıt dizisi etkili oldu. Bunlardan biri, özbilinci —yani, kendini tanıma göstergelerini— saptamayı amaçlayan bir dizi öncü deneydi. ikincisiyse, primatların doğal yaşama alanlarında taktiksel kandırma göstergeleri aramayı içeriyordu.

Bilinç gibi özel bir deneyim, deneysel psikolojinin alışılmış araçlarının çok ötesindedir, insan dışındaki hayvanlarda zihin ve bilinç düşüncesinden pek çok araştırmacının kaçınmasının nedenlerinden biri bu olabilir. Ama New York Eyalet Universitesi'nin Albany kampusundan psikolog Gordon Gallup, 1960'larda benlik duygusu hakkında bir test yaptı: Ayna testi. Bir hayvanın aynadaki yansımasını kendi "benliği" olarak tanıması durumunda, benlik duygusu ya da bilinci olduğu söylenebilirdi. Hayvan sahipleri kedi ve köpeklerin aynadaki imgelerine tepki verdiklerini, ama genellikle bunu başka bir bireyin imgesi sandıklarını ve davranışlarından kısa sürede şaşkına dönüp sıkıldıklarını bilirler. (Yine de aynı hayvan sahipleri, kedi ya da köpeklerinin kendilerinin farkında olduklarına yemin edeceklerdir.)

Gallup'ın —bir sabah tıraş olurken tasarladığı— deneyi hayvanın aynaya alıştırılmasını ve ardından, alnına kırmızı bir leke sürülmesini gerektiriyordu. Hayvan, yansımayı başka bir birey gibi görmesi durumunda, kırmızı lekeyi merak edecek ve belki de aynaya dokunacaktı. Ama yansımanın kendine ait olduğunu fark etmesi durumunda, olasılıkla kendi vücudundaki lekeye dokunacaktı. Gallup deneyi ilk olarak bir şempanzede gerçekleştirdi ve hayvan yansımanın kendisine ait olduğunu biliyormuş gibi davrandı; alnındaki kırmızı lekeye dokundu. Gallup'ın deney hakkında 1970'te Science {sı yayınladığı makale, hayvan zihni konusundaki anlayışımızda bir dönüm noktası oluşturdu ve psikologlar, kendini tanıma duygusunun ne kadar yaygın olduğunu merak etmeye başladılar.

Yanıt: Pek de yaygın değil. Orangutanlar testi başarıyla geçmişler ama goriller şaşırtıcı şekilde başarısız olmuşlardı. Kimi gözlemciler daha az formel durumlarda gorillerin, kendi imgelerini tanıyormuş gibi ayna kullandığını gördüklerini iddia ediyor ve bunun, bu hayvanlarda bir benlik duygusu olduğunu gösterdiğini düşünüyorlar. Bir tarafta kendini tanımanın ve diğer tarafta da bu özelliğin yokluğunun yer aldığı zihinsel bileşik, kendini tanıyan tarafın insanları ve büyük insansı-maymunları, diğer tarafın da geri kalan primatları ve diğer hayvanları içermesi durumunda anlamlı olacaktır. Ama kimi primatologlar, pek çok maymun türündeki karmaşık sosyal yaşam gözlemlerine dayanarak, bunun çok ayrımcı bir bölümleme olduğunu düşünüyorlar. Yakın zamanlarda, bu ayrımcılığı sınamak için bir test oluşturuldu: "Taktiksel kandırma testi."

"Bir bireyin kendi normal repertuarından 'dürüst bir eylemi', tanıdık bir bireyin bile yanlış yönlendirilmesine yol açacak şekilde farklı bir bağlamda kullanma yetisi" olarak tanımladıkları bu terimi, Iskoçya'daki St. Andıews Üniversitesi'nden Andrew Whiten ve Richard Byrne yarattılar. Diğer bir deyişle,, bir hayvan diğer bir hayvana bilerek yalan söyler. Bilerek kandırmak için hayvan, hareketlerinin başka bir bireye nasıl görüneceğine dair bir duyguya sahip olmalıdır. Böylesi bir yetenek de kendini bilmeyi gerektirir. Eğer kandırma gerçekten oluyorsa, ancak çok ender olarak yapılabilir: İnanılırlığınızı korumak istiyorsanız, "Kurt!" diye bağıran çocuk örneğinde görüldüğü gibi, böyle bir şeyi pek sık yapamazsınız.

Byrne ve Whiten kandırmayla, Afrika'nın güneyindeki Drakensberg Dağları'nda gözlemekte oldukları bir babun grubunda kandırma olarak yorumlanabilecek pek çok örnek gördükten sonra ilgilenmeye başladılar. Sözgelimi, genç bir erkek olan Paul bir gün, bir köklü yumruyu topraktan çıkarmakla meşgul olan genç dişi Mel'e yaklaşmıştı. Etrafına bakıp çevrede başka babun olmadığını gören Paul, tehlikedeymiş gibi, keskin bir çığlık attı. Paul'ün, Mel'in üstünde bir konuma sahip olan annesi çocuğunu koruyan tüm anneler gibi davrandı: Hemen yanlarına gelip, saldırgan olduğunu düşündüğü Mel'i kovdu. Paul de gayet rahat bir şekilde, Mel'den geride kalmış olan yumru kökü yemeye başladı. Paul acaba şöyle mi düşünmüştü: "Hımm, eğer bağırırsam, annem Mel'in bana saldırdığını sanır. Beni korumaya koşar ve bu sulu yumru kök de bana kalır." Eğer durum gerçekten böyleyse, bu, taktiksel kandırma örneğidir.

Byrne ve Whiten bunun doğru olabileceğini düşünerek gözlemlerini diğer primatologlarla tartıştılar. Paul'ünküne benzer, ama yalnızca söylenceye dayandıkları ve dolayısıyla, bilimsel olmadıkları için bilim literatürü sayfalarına girememiş pek çok öykü anlatıldı. Byrne ve Whiten 1985 ve 1989'da, yüzün üstünde meslektaşını içeren anketler yaparak taktiksel kandırma olduğu söylenebilecek olayları soruşturdular ve üç yüzü aşkın öyküye ulaştılar. Olaylar yalnızca insansı-maymunlarla kısıtlı değildi; diğer maymunlar için de benzer gözlemler vardı. Ama işin ilginç yönü, galago ve makiler gibi, maymunlar ve insansı-maymunlar dışında kalan primatlarda bu tür kandırma örnekleri hiç görülmemişti.

Kandırma kanıtı arama konusunda primatologlar bir sorunla karşı karşıyalar: Eylem gerçekten, bir benlik duygusuna dayalı bireysel bir akıl gütme örneği midir? Ya da yalnızca, benlik duygusu gerektirmeyen bir öğrenmenin sonucu mudur? Sözgelimi Paul, böyle bir durumda bağırarak Mel'in yumru kökünü elde edebileceğini öğrenmiş olabilirdi. Bu durumda eylemi taktiksel kandırma değil, öğrenilmiş bir tepki olacaktı.

Byrne ve Whiten kandırma olduğu varsayılan örneklere katı kurallar uygulayıp öğrenme olasılıklarını olabildiğince dikkatle ayıklayarak, 1989 anketinde derlenen 253 vakadan yalnızca 16'sının gerçekten taktiksel kandırma olarak görülebileceğini buldular. Bu vakaların tümü insansı-maymunlarla ve çoğu da şempanzelerle ilgiliydi. Burada, Hollandalı primatolog Frans Plooij'in Tanzanya'daki Gömbe Deresi Bezervi'nde gözlediği bir örneği vermek istiyorum.

Yetişkin bir erkek şempanze beslenme alanındayken bir kutu elektronik olarak açıldı ve içindeki muzlar ortaya çıktı. Tam bu sırada ikinci bir şempanzenin gelmesi üzerine ilk şempanze çabucak kutuyu kapadı ve ortada hiçbir şey yokmuş gibi, ilgisizce dolaşmaya başladı. İkinci şempanze gidene dek bekledikten sonra kutuyu açtı ve muzları çıkardı. Ama oyuna gelmişti, ikinci şempanze gizlenmiş ve ne olacağını görmek için beklemeye başlamıştı. Sözde kandırmacı, kandırılmıştı. Bu, taktiksel kandırmaya dair inandırıcı bir örnektir.

Bu tür gözlemler şempanzelerin zihinlerini görebileceğimiz bir pencere açıyor. Bu hayvanlar hiç kuşkusuz, önemli bir düşünsel bilinç düzeyine sahipler ve bu da, sürekli şempanzelerle çalışan araştırmacıların coşkuyla onaylayacakları bir sonuç. Şempanzeler birbirleriyle ve insanlarla etkileşim kurma şekilleriyle güçlü bir farkındalık duygusu sergiliyorlar, insanlar gibi akıldan geçeni okuyorlar, ama bu yeteneklerinin boyutu insanlara göre daha kısıtlı.

İnsanlarda zihin okuma, diğerlerinin başka koşullarda ne yapacaklarını tahmin etmenin ötesine geçiyor: Diğerlerinin ne hissedebileceklerini de içeriyor. Acılı ya da sıkıntı verici olduğunu bildiğimiz koşullarla karşılaşan diğer kişilere karşı hepimiz sempati ya da empati duyarız. Diğerlerinin acısını, kimi zaman fiziksel acı duyacak derecede yoğun olarak, biz de yaşarız. insan toplumunda en keskin deneyim, ölüm korkusu ya da daha basit bir ifadeyle, ölüm bilincidir. Bu korku, efsane ve dinlerin oluşturulmasında büyük bir rol oynamıştır. Kendini tanıma özelliklerine karşın şempanzeler, ölüm karşısında en fazla şaşkınlığa düşüyorlar. Bir akrabaları öldüğünde huzursuzluğa düşen ya da ne yapacağını bilemeyen bireylere ya da hatta ailelere dair pek çok öykü var. Sözgelimi, küçük bir bebek öldüğünde annesi cesedini atmadan önce, birkaç gün kucağında taşıyor. Anne, bizim acı olarak bildiğimiz şeye çok hayret etmiş gibi görünüyor. Ama bunu nasıl bileceğiz? Belki bundan da önemlisi, çocuğunu yitirmiş anneye diğer bireylerin bizim sempati adını vereceğimiz bir yaklaşım göstermemeleridir. Annenin çektiği neyse, tek başına çekiyor. Şempanzelerin diğerlerine duydukları empatinin kısıtlılığı, birey olarak kendilerine de uzanıyor: Şempanzelerin kendi ölümlülüklerinin, ölümün onları beklediğinin farkında olduklarına dair bir kanıt bulunamadı. Ama bir kez daha; bunu nereden bileceğiz?

Atalarımızın kendini tanıma duygusu hakkında neler söyleyebiliriz? insanlarla şempanzelerin ortak bir ataya sahip oldukları zamandan bu yana, yaklaşık 7 milyon yıl geçti. Dolayısıyla, şempanzelerin değişmediklerini ve şempanzelere baktığımızda bu ortak atayı gördüğümüzü varsaymak pek ihtiyatlı bir yaklaşım olmayacaktır. Şempanzeler insan soyundan ayrıldıklarından bu yana çeşitli evrimler geçirmiş olmalılar. Ama bu ortak atanın, sosyal açıdan karmaşık bir yaşam süren büyük beyinli insansı-maymunun, şempanze düzeyinde bir bilinç geliştirmiş olduğunu savunmak akla yatkın olacaktır.

İnsanlarla Afrikalı insansı-maymunların ortak atalarının modern bir şempanzeyle eşdeğer bir kendini tanıma düzeyine sahip olduğunu varsayalım. Australopithecris türlerinin biyolojisinden ve sosyal örgütlenmelerinden öğrendiğimiz kadarıyla, bunlar temelde iki ayaklı insansı-maymunlardı: Bu türlerde sosyal yapı, modern babunlarda gördüğümüzden daha yoğun olmayacaktı. Dolayısıyla, insan ailesinin ilk beş milyon yılı içinde kendini tanıma düzeylerinin gelişmesi için inandırıcı bir neden yoktu.

Homo cinsinin ortaya çıkmasıyla birlikte beyin büyüklüğü ve yapısında, sosyal örgütlenmede ve beslenme şeklinde görülen önemli değişimler büyük olasılıkla, bilinç düzeyinde de bir değişimin başladığına işaret ediyordu. Avcıtoplayıcı yaşam tarzının başlaması hiç kuşkusuz, atalarımızın ustalaşmak zorunda kaldıkları sosyal satrancın karmaşıklığını da artırdı. Bu oyunun becerikli oyuncuları —daha akut bir zihinsel modele, daha keskin bir bilince sahip olanlar— sosyal açıdan ve üreme açısından daha başarılı oldular. Bu, bilinci daha da yüksek düzeylere ulaştıracak olan doğal seçimin özüdür. Aşamalı olarak oluşan bilinç bizi yeni bir tür hayvan yaptı. Doğru ya da yanlış olduğu varsayılan şeylere dayalı kendilerine göre davranış standartları getiren bir hayvana dönüştürdü.

Bunların büyük bölümü elbette, spekülasyondan ibaret. Son 2.5 milyon yıl içinde atalarımızın bilinç düzeyine ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Bilincin bugünkü düzeye geldiği anı nasıl saptayabiliriz? Antropologların karşısındaki bu sorular belki de asla yanıtlanamayacak. Ben diğer bir insanın benimle aynı düzeyde bilince sahip olduğunu kanıtlamakta güçlük çekiyorsam ve insan dışındaki hayvanların bilinç düzeyini saptamakta biyologların çoğu duraksıyorlarsa, çok uzun süre önce ölmüş yaratıklardaki düşünsel bilinç işaretlerini nasıl saptayabiliriz? Bilinç arkeolojik kalıntılarda dil kadar bile görünmüyor. Sanatsal ifade gibi kimi insan davranışları kesinlikle, hem dili, hem de bilinçli bir farkındalığı yansıtıyor. Taş alet üretimi gibi bazıları da, dil hakkında ipuçları verebiliyor, ama bilinç için aynı şey geçerli değil. Ama bilinç kokusu taşıyan bir insan etkinliği, tarihöncesi kayıtlarında kimi zaman iz bırakabiliyor: Ölülerin bilerek gömülmesi.

Ölünün dini törenle ortadan kaldırılması hiç kuşkusuz bir ölüm bilincine ve dolayısıyla, benlik bilincine işaret ediyor. Tüm toplumlarda ölüm bir şekilde, toplumun mitoloji ve dininin bir parçası olarak yer kazanır. Modern çağlarda bununla ilgili, cesedin uzun süre yoğun bakımdan geçirilmesinden, belki bir yıl ya da daha fazla bir süre sonra bir özel yerden başka birine taşınmasından, bedene asgari düzeyde özen gösterilmesine dek, pek çok yöntem vardır. Dini tören her zaman olmasa bile kimi zaman gömmeyi de içerebiliyor. Eski toplumlardaki gömme ayinleri, törenin zaman içinde donup kalmasını ve daha sonra, arkeologların karşısına çıkmasını sağlayabiliyor.

İnsanın tarihöncesinde kasıtlı gömme işlemlerine dair ilk kanıt, yaklaşık 100.000 yıl önce gömülen bir Neanderthal'dir. En belirgin gömme işlemlerinden biri ise biraz daha sonra, yaklaşık 60.000 yıl önce, kuzey Irak'taki Zagros Dağları'nda gerçekleşmiş. Yetişkin bir erkek mağara girişine gömülmüş; fosilleşmiş iskeletin etrafındaki toprakta bulunan polenlere bakılırsa, bedeni şifa veren çiçeklerden oluşan bir yatağa yatırılmış. Kimi antropologlar bunun bir şaman olabileceğini düşünüyorlar. 100.000 yıldan daha öncesinde, düşünsel bilince işaret edebilecek bir törene dair kanıt görülmüyor. 6. Bölüm'de belirtildiği gibi, sanat da yoktur. Bu tür kanıtların olmaması elbette, bilincin olmadığını kanıtlamıyor. Ama bu durumdan bilince dair bir işaret de çıkarılamaz. Ama bence, arkaik sapiens insanlarının yakın atası geç Homo erectus'un, şempanzelerdekinden önemli oranda yüksek bir bilinç düzeyine sahip olmaması çok şaşırtıcı olacaktır. Sosyal karmaşıklıkları, büyük beyin boyutları ve olası dil becerileri, bu bilincin işaretleridir.

Daha önce de belirttiğim gibi Neanderthaller ve belki diğer arkaik sapiens'ler ölümün farkındaydılar ve dolayısıyla hiç kuşkusuz, gelişmiş bir düşünsel bilince sahiptiler. Ama bu bilinç, günümüzdeki kadar parlak mıydı? Olasılıkla, hayır. Tamamen modern bir dille tamamen modern bir bilincin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz birbirleriyle bağlantılıydı ve birbirlerini beslemişlerdi. Modern insanlar, bizim gibi konuştukları ve benliği bizim gibi yaşadıkları anda modern oldular. 35.000 yıl öncesinden itibaren Avrupa ve Asya sanatında ve Üst Paleolitik'te gömmeye eşlik eden ayrıntılı ayinlerde bunun kanıtlarını görüyoruz.

Tüm insan topluluklarının, en temel öykü olan bir başlangıç efsanesi vardır. Bu başlangıç efsaneleri düşünsel bilinç kaynağından, her şeye açıklama arayan içsel sesten fışkırır. Düşünsel bilincin insan zihninde tüm parlaklığıyla yanmaya başladığı andan itibaren mitoloji ve din, insan tarihinin bir parçası haline geldi. Şu bilim çağında bile, belki de hala aynı durum geçerli. Mitolojideki yaygın temalardan biri de, insan dışındaki hayvanlara —ve hatta, dağ ya da fırtına gibi nesne ve güçlere— insani güdü ve duyguların atfedilmesidir. Bu insanlaştırma eğilimi hiç kuşkusuz, bilincin geliştiği bağlamdan doğal olarak kaynaklanır. Bilinç, başkalarının davranışlarını, kişinin kendi duygularına göre örneklendirip anlamasını sağlayan sosyal bir araçtır. Aynı güdüleri dünyanın insan dışındaki, ama önem taşıyan yönlerine atfetmek basit ve doğal bir açıklamadır.

Avcıtoplayıcıların hayatta kalmasında hayvanlar ve bitkiler kadar, çevreyi besleyen doğal unsurlar da önemlidir. Tüm bu unsurların karmaşık bir etkileşimi olarak yaşam, sosyal bağ gibi, kasıtlı eylemlerin etkileşimi olarak görülür. Dolayısıyla, hayvanların ve fiziksel güçlerin dünyada besin arayan insanların mitolojisinde önemli bir rol oynamaları çok doğaldır. Aynı durum geçmişte de görülmüş olmalı.

On yıl önce Fransa'daki süslenmiş mağaralara yaptığım gezide aklıma sürekli bu düşünce geldi. Önümdeki, kimileri yalnızca çiziktirilmiş ve kimileri de ayrıntılarıyla tasarlanmış olan imgeler zihnimi etkiliyordu, ama anlamlarını çözemiyordum. Özellikle de yarı insan/yarı hayvan figürler hayal gücümü zorluyor ve yenilgiye uğratıyordu. Eski insanların başlangıç efsanelerine ait unsurların karşısında bulunduğuma emindim, ama bu efsaneyi görme olanağım yoktu. Yakın tarihten, Afrika'daki San halkına göre antilopun çok sayıda tinsel güce sahip olduğunu biliyoruz. Ama Buzul Çağı Avrupalılarının tinsel yaşamlarında at ve bizonun rolü hakkında ancak spekülasyon yapabiliriz. Güçlü olduklarını biliyoruz, ama ne açıdan güçlü olduklarına dair hiçbir fikrimiz yok.

Le Tuc d'Audoubert'deki bizon figürlerinin karşısında dururken, insan zihinlerinin binlerce yıl ötesinden birbirine bağlandıklarını hissettim: Bu figürlerin yaratıcılarının zihinleriyle benim zihnim; yani gözlemcinin zihni. Ve yalnızca zaman değil, farklı kültürlerin de bizi ayırması yüzünden sanatçıların dünyasına ulaşamamanın yılgınlığını hissettim. Homo sapiens'in paradokslarından biri de budur: Avcıtoplayıcılar olarak, yaşam tarafından çağlar boyu şekillendirilen bir zihnin birliğini ve çeşitliliğini yaşıyoruz. Benlik bilincine sahip olmamız ve yaşam mucizesi karşısında hayranlık duymamızla birliğini; yarattığımız ve bizi yaratan —dille, gelenekle ve dinlerle ifade edilen—farklı kültürlerimizle de çeşitliliğini yaşıyoruz. Evrimin böylesine olağanüstü bir ürünü karşısında coşku duymalıyız.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült