Zihin Kuramı, Yiyecek Kuramı

John S. Allen


Hayvanlar karınlarını doyurur, insanlar yemek yer; yemek yeme sanatını ise sadece akıllı insanlar bilir.

Sofranın sunduğu zevkler, hangi zaman diliminde ya da toplumda olursa olsun, herkes içindir; kişinin diğer tüm zevklerine eşlik edebilirler ve diğerleri yitip gittiğinde geriye insanı avutacak bir tek onlar kalır.

Jean Anthelme Brillat-Savarin, The Physcology of Taste, çev. M.EK. Fisher (Alfred A. Knopf, 2009)

Brillat-Savarin'in gastronomiyle ilgili aforizmalarına yer vermekten şu ana dek kaçındım, ama artık kendimi daha fazla tutamazdım. Brillat-Savarin, gastronomi felsefesinin son derece Fransızlara özgü bir temsilcisi olmakla birlikte, yemek yeme sanatını ve zevklerini insanın evrensel bir özelliği olarak gördüğünü açık bir şekilde belirtiyor. Yiyeceklerin ve yemek yemenin evrensel önemi, herkesin malumu. Ne yediğimiz, nasıl yediğimiz, hatta neden yediğimiz üzerine kafa yorma ihtiyacı hissetmeyiz. Bunlar sanki kendiliğinden gerçekleşir. En azından, böyle algılarız. Yiyeceklerle ve yemeyle ilgili bilgi ve alışkanlıklarımız, bizim için nefes almak kadar doğal şeylerdir. Hayatta kalmak için yiyeceğin ne denli önemli olduğunu düşündüğümüzde, bu hiç de şaşırtıcı değil. Bizler hayvanız ve hayvanların yapması gereken her şeyi yapabilmek için, yememiz gerekir.

Büyürken doğal bir şekilde edindiğimiz karmaşık bilişsel görevleri olağan sayma eğilimindeyiz. Bu yüzden, bilişsel becerilerimizin temelinde yatan karmaşık nöronal mekanizmaların büyük ölçüde farkına varmayız. Anadilimizi öğrenmenin çaba gerektirmeyen kolaylığını, ikinci ya da üçüncü bir dili öğrenirken çoğumuzun yaşadığı olağanüstü zorluklarla karşılaştırın. Anadil öğrenme ve becerisinin nöronal temeli hiç de basit değildir. Ama beynimiz, doğal seçilim tarafından, büyüdüğümüz sırada bu beceriyi zahmetsizce edinecek şekilde programlanmıştır. En azından insanların büyük çoğunluğu için bu böyle. Erken çocukluk döneminden çok sonraki bir yaşta ikinci bir dil öğrenmek ise, aksine, o kadar kolay değildir ve bu süreçte çoğu kişi, bir dilde akıcı olabilmek için gereken bilişsel görevlerin (konuşma ve bellek gibi) bütünüyle farkına varır. [1]

Yeni bir beslenme biçimi benimsemek de, tıpkı ikinci bir dil öğrenmek gibi, çok zor olabilir. Elbette imkansız değildir, zira insanlar bunu her zaman yapıyor. Fakat çoğu kez, önceki yeme alışkanlıklarına geri dönüyorlar. Yeni bir beslenme biçimini öğrenmek, doğal yeme tarzımızla yani çocukluğumuzda edindiğimiz, belirli yiyeceklerin belirli bağlamlarda tüketildiği beslenme biçimiyle kıyaslandığında, yeni bir dil öğrenmeye benzer. Beynimiz, aile sofrasında (ya da farklı kültür ve dönemlerde çocuklar yiyecekle nerede karşılaşıyorsa orada) öğrendiğimiz beslenme biçimine programlanmıştır. Bu, bizim normatif ya da bilişsel beslenme biçimimizdir ve 6. Bölüm’de bahsettiğimiz gibi, ismi olmayan bir diyettir.

Dil gibi karmaşık bir bilişsel görev, beynin farklı bölgelerini içine alan geniş bir ağ gerektirir. Bazı bölgeler dil açısından kritik öneme sahip olduklarından, diğerlerine göre daha fazla ön plana çıkar (konuşmanın motor kontrolünden sorumlu Broca alanı gibi). Fakat bir dinleyicinin yadırgamayacağı normal bir konuşma üretebilmek için, beynin bütün bölgeleri birlikte uyum içinde çalışmalıdır. Dilin etkileyici bir yanı, çevrenin üretilen formu, yani her dilin kendine özgü özelliklerini belirlemesidir. Dili konuşma ve anlama becerisi, evrim süresince güçlü bir seçilime uğramıştır. Ancak beyindeki dil ağları, görünüşe göre sonsuz çeşitlilikte dille çalışabilir (ve konuşma dışında, işaret dili ve yazı gibi alanlara da uzanır).

Karmaşık bilişsel görevlerin hem biyolojik hem kültürel olduklarını düşünmek en doğrusudur, çünkü biyolojik donanımı yansıtıyor olsalar da, bu donanımın kendisi kültürün izlerini taşımaktadır. Zihnimizdeki normatif beslenme biçimi yiyecek ve yeme için bilişsel modelimiz tıpkı dil gibi, nörobiyolojimizin çevredeki ipuçlarına tepki verirken adaptif bir bilişsel süreç üretecek şekilde doğal seçilim tarafından nasıl biçimlendirildiğini gösteren bir örnektir. Zihnimizdeki beslenme biçiminin bilişsel temeli için, dilin tek ya da en iyi model olduğu düşüncesinde değilim. Konuşulan dil, başkaları tarafından gözlemlenebilen ve sosyal etkileşimde sınanan dışsal bir davranıştır. Bilişsel beslenme biçimimiz ise dünya üzerinde yiyecek olarak sınıflandırdığımız nesnelerin içsel bir modelidir. Hepimizin, yiyeceklerle ilişki ve etkileşimlerimizi yöneten zihnimizdeki içsel durumu yansıtan bir “yiyecek kuramı”na sahip olduğumuzu ileri sürüyorum. Bu yiyecek kuramı, belirli bir kültürel çevre içinde büyüdüğümüz sırada gelişir ve yetişkin bilişimizin adaptif bir parçası haline gelir. Fakat yiyecek kuramının, bir bireyin yiyeceklerle ilgili düşüncelerini biçimlendirme şeklinin kendisi, evrim tarafından belirli türde bir çevrede gerçekleşecek şekilde biçimlendirilmiştir. Gelişmiş dünyadaki çevre ise tam olarak bu tür bir çevre değildir.

ZİHİN KURAMI

Şayet dil, yiyecek kuramı için çok da uygun bir model oluşturmuyorsa, “zihin kuramı” adıyla bilinen etkili hipotez bize belki daha iyi bir model sunabilir. Karşılaştırmalı psikologlar David Premack ve Guy Woodruff, zihin kuramı kavramını ilk kez l 978'de ortaya attı.[2] Premack ve Woodruff, başkalarının zihinsel durumlarını öngörme, kestirme ve yorma becerisi bakımından şempanzelerin ve insanların bilişini karşılaştırmakla ilgileniyordu. Zihin kuramı, onlara farklı türlerin bilişini kıyaslama imkanı sunuyordu.

Zihin kuramı tam olarak nedir? Kendinizi sosyal bir aktör olarak düşünün. Başkalarının ne istediğini veya düşündüğünü, davranışlarının “içten” mi yoksa sahte mi olduğunu nasıl anlarsınız? Premack ve Woodruff'a göre, özellikle insan gibi sosyal açıdan hayli karmaşık canlıların oluşturduğu etkileşimli bir sosyal grupta, bireyin işlev görebilmek için başkalarının zihinsel durumları hakkında örtük bir kurama sahip olması gerekir. Alan Leslie’nin daha usturuplu bir şekilde ifade ettiği gibi, insanlar “davranışların temelindeki bilişsel özellikleri yakalayan bir temsil sistemiyle donatılmıştır.”[3] Premack ve Woodruff, zihin kuramının bir “kuram” olmasını iki şeye dayandırıyor: Dışarıdan gözlemlenemeyen bir zihin durumunu yansıtması ve bireyler tarafından başkalarının davranışlarını öngörmek için kullanılması. Zihin kuramı, insan evrimi süresince ortaya çıkan karmaşık ve etkileşimli sosyal çevrelere bir yanıt olarak, doğal seçilim tarafından şekillendirilen karmaşık bir bilişsel beceridir.

Tıpkı dil gibi, zihin kuramı da çocuklarda büyük ölçüde öngörülebilir bir gelişim süreci izler ve yaşla birlikte giderek karmaşıklaşır. Çocukların zihin kuramı becerisinin farklı tür ve düzeylerini incelemek amacıyla çok sayıda test geliştirilmiştir. Leslie ve meslektaşlarının, zihin kuramı becerisini sınamak için hazırladığı klasik senaryolardan biri şöyle:

Sally’nin bir bilyesi vardır. Bilyesini bir sepete koyup üzerini örter ve ayrılır. O yokken, Arın bilyeyi sepetten alır ve bir kutuya koyar. Bu senaryonun anlatıldığı [araştırmanın öznesi) bir çocuğa, Sally’nin geri döndüğünde bilyeyi nerede arayacağı sorulur. Sally'nin davranışını doğru bir şekilde tahmin etmek için, Sally’nin bilyeyle oynama isteğini ve bilyenin yeriyle ilgili inanışını dikkate almak gereklidir. Bu senaryoda, Sally’nin inanışı Arın’ın gizlice yaptığı değişiklikle yanlış kılınmıştır. Bu yüzden çocuğun, testte başarılı olabilmek için, atıfta bulunan kişinin bakış açısından yanlış olan bir inanışı Sally'ye atfetmesi gerekir.[4]

Dört yaşındaki çocuklar, bu tür senaryolardaki yanlış inanışı ayırt etmekte sorun yaşamıyor. Hatta çocuklar daha iki yaşındayken, bir başkasının numara yapıp yapmadığını anlamakta epey ustalaşmıştır. Örneğin, annesinin telefonla konuşur gibi bir muzla konuştuğunu gören iki yaşındaki bir çocuk, annesinin numara yaptığını bilmektedir. Bu bilgi, çocuğun annenin zihin durumu hakkındaki (bu örnekte, gerçeğe uygun olan) zihin kuramını yansıtmaktadır.

Zihin kuramı, birçok alanda önemli bir araştırma konusu haline geldi. Psikiyatride, şizofreni ve otizm gibi bozukluklarda sosyal işlevin değerlendirilmesi amacıyla yaygın olarak kullanıldı. Simon BaronCohen ve meslektaşlarının çalışmaları, otistik çocuklarda zihin kuramı eksikliğinin 18 aylıkken, hatta daha da önce ortaya çıktığım gösteriyor. Baron-Cohen, otizmi bir tür “zihin körlüğü” olarak nitelendiriyor. 5 Otizmli ya da Asperger sendromlu kişiler, zihin okuma becerisinden yoksundur: başkalarının düşünce ve ' duygularım tasamr edemezler. Bu yüzden de, Baron-Cohen'in yazdığı gibi, “başkalarının davranışlarım kafa karıştırıcı ve öngörülemez, hatta korkutucu bulurlar.”[5] [6]

Otizmde zihin kuramı eksikliğinin görülmesi, zihin kuramının nörobiyolojik bir temeli olduğunu ve bazı bozukluklarda bu temelin düzgün işlemediğini gösteriyor. Otmli bireyler üzerine araştırmalar, beyinde belirli bir bölgenin ya da bölgelerin etkilendiğini ortaya koyan bir bulguya ne yazık ki ulaşmış değil. Nitekim Sarah Carrington ve Anthony Bailey, zihin kuramıyla ilgili nörogörüntüleme çalışmalarını değerlendirdikleri yakın tarihli bir yazıda, araştırmacıların inceledikleri çeşitli zihin kuramı görevleri sırasında beynin çok sayıda bölgesinin aktif olduğunu belirtiyor. [7] [8] Bu çalışmalarda, çoğu kez frontal lobun bazı kısımlan (orta prefrontal korteks/orbitofrontal bölgeler) ve üst temporal lobda aktivasyon görülüyor, ama her zaman değil. Diğer karmaşık bilişsel işlevler gibi, zihin kuramının da geniş ölçüde yayılmış ve birbiriyle örtüşen karmaşık nöronal ağlara dayandığı anlaşılıyor.

Marcel Adam ve Sashank Varma, zihin kuramı gibi karmaşık biliş türlerinin temelinde yatan dinamik beyin süreçlerini açıklamaya yönelik bir model öneriyor.8 Bilişsel araştırmacıların genel olarak üzerinde uzlaştığı temel bir ilkeden yola çıkıyorlar: “Düşünme, geniş kapsamlı bir kortikal ağ içerisinde işbirliği yapan çok sayıda beyin bölgesinin eş zamanlı aktivitesinin bir ürünüdür.”, just ve Varmaya göre bu kortikal ağlar, düşünmeye dayalı görevin gereklerine göre değişkenlik gösterir. Kortekste bir dereceye kadar uzmanlaşma söz konusu olsa da, kortikal alanlar genellikle birden fazla işlevi yerine getirebilir ve farklı işlevler birden fazla kortikal alanda gerçekleşebilir. Bu esneklik, beyin hasarı sonrasında ağların yeniden oluşmasına ve görevleri düzenli olarak yerine getirmek için beyin bölgelerinin dinamik kullanımına olanak tanır. Beyin, bazı karmaşık bilişsel görevler için birincil nöronal ağlar geliştirebilir, fakat aynı olmasa da benzer amaçlara yönelik olarak farklı kortikal alanların kullanılması sayesinde çeşitlenmeler de mümkündür.

Bilişsel araştırmacılar, hem bilişsel nörogörüntülemenin deneysel düzeyinde hem de beynin düşünme şeklini modellemenin daha kuramsal düzeyinde, beynin karmaşık bilişinin doğasını yeni yeni anlamaya başlıyorlar. Davranışların karşılaştırmalı ve evrimsel incelemesinden doğan zihin kuramı kavramı, iki kulağımız arasında olup bitenlerin, atasal çevrelerin bilişsel taleplerine yanıt verme tarzımız tarafından şekillendirildiğini gösteriyor. İnsanlar ve diğer primatlar için, bu çevrelerin en önemli yanlarından biri sosyal boyuttur.

Devam etmeden önce, zihin kuramı araştırmalarının çıkış noktasını oluşturan soruya geri dönelim. Premack ve Woodruff'un yanıtım merak ettikleri soru şuydu: “Şempanzelerin bir zihin kuramı var mı?” 1970'lerin sonlarında yaptıkları çalışmalar, şempanzelerin diğerlerinin eylemlerini gözlemleyebildiğini, güdü ve amaçları fark edebildiğini ve algıladıkları bu amaçlara uygun şekilde hareket edebildiklerini gösterdi. Premack ve Woodruff, şempanzelerin bir zihin kuramına sahip olduğunu, ancak bunun insanlardakiyle aynı olmayabileceğini düşünüyordu. Fakat başka zihin kuramı görevleri kullanan sonraki araştırmacılardan bazıları, bu sava bir miktar şüpheyle yaklaştı.1 0

2008'de josep Call ve Michael Tomasello, şempanzelerin zihin kuramı üzerine otuz yıllık araştırmaları gözden geçirdi ve şempan[9] [10] zelerin işleyen bir zihin kuramına kesinlikle sahip olduğu sonucuna vardı. 11 Şempanzeler, (bu tür deneylerde çoğu kez adlandırıldığı şekliyle) insan bir aktörün niyet ve amaçlarının olduğunu açıkça anlayabiliyor ve gözlemledikleri bir aktörün bir durum hakkında bilgi sahibi olup olmadığını (örneğin, görme veya işitme yoluyla) ayırt edebiliyor. Fakat şempanzelerin yapamadığı, insanların ise oldukça küçük yaşta yapabildiği bir şey, bir aktörün yanlış inanışa sahip olduğu durumları ayırt etmektir (yukarıdaki Sally/Arın senaryosuyla test edilene benzer türde görevler). Call ve Tomasello'ya göre, şempanzelerin zihin kuramına sahip olmadığını söylemenin tek yolu, zihin kuramını yanlış inanışları ayırt etme becerisiyle bir tutmaktır. Oysa bu, fazlasıyla sınırlayıcıdır. Call ve Tomasello şu sonuca varıyor: “şempanzeler, psikolojik durumların kasıtlı bir eylem ortaya çıkarmak için nasıl birlikte çalıştığını anlıyor.”[11] [12] Şempanzeler, başkalarında gözlemledikleri davranışların ardında yatan güdü ve algıları en azından bir dereceye kadar anlar. Bu, çoğu araştırmacı için, bir zihin kuramına sahip oldukları anlamına gelmektedir.

YİYECEK KURAMI

Bu kitabın yiyecekleri yemek kadar yiyecekleri düşünmek üzerine de olduğunu en başta söylemiştim. Beslenme biçimimizin zihnimizde içsel ve bilişsel bir temsili olan örtük bir yiyecek kuramı, bence yiyecekler hakkında düşünmemizin başlıca yollarından birini oluşturur. Varsaydığım bu yiyecek kuramı, zihin kuramıyla benzerlik gösterir ve karmaşık bilişin bir önceki kısımda bahsettiğimiz çoğu özelliğini paylaşır. Zihin kuramı, insanlar (ve diğer primatlar) başka sosyal aktörlerin zihinlerini okuma becerisini önemli kılan, güçlü etkileşim içindeki sosyal gruplarda yaşadıkları için gelişmiştir. Benzer şekilde yiyecek kuramı da, yiyecek hayatta kalmak için önemli olduğu ve büyürken neyi nasıl yiyeceğimizi öğrenmemiz gerektiği için değil, aynı zamanda dile dayalı karmaşık kültürel çevremiz yiyeceği diğer bilişsel bağlantılardan oluşan geniş bir ağın içine yerleştirdiği için de gelişmiştir.

Bir ölçüde tüm primatlar, nasıl yemeleri gerektiğini büyüdükleri sırada, annelerinin ya da sosyal gruptaki diğer üyelerin yiyeceklerle ne yaptığını gözlemleyerek öğrenir. Yiyecek kuramı, tıpkı zihin kuramı gibi, sadece insanlara özgü olmayabilir. Fakat bence, zihin kuramında olduğu gibi, sosyokültürel çevremiz ve gelişmiş bilişsel becerilerimiz, yiyecek kuramını diğer hayvanlarda rastlanmayan bir seviyeye taşımıştır. Bizim yiyecek kuramımız sırf beslenmeyle ilgili olamaz, zira hayatta kalmamız açısından en önemli ve kritik unsurlar söz konusu olduğunda, salt fizyolojik olan ile kültürel olan arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Nasıl ki biyolojinin cinsel ikilikleri kültür içerisinde toplumsal cinsiyetin sürekliliğine dönüşüyor ve eşeyli üreme bir erkek ile bir dişi arasındaki bir edim olmaktan çıkıp toplumsal bir kurum halini alıyorsa, yiyecek ve yeme de yutma ve sindirmeden çok daha fazlasıdır. Sadece beslenmek için değil, insanın toplumsal varoluşunun temel unsurlarından birini anlamak için de bir yiyecek kuramına ihtiyacımız vardır.

Zihin kuramında ve dilde olduğu gibi, bir bireyin yiyecek kuramı da çocukluk çağındaki kritik bir dönemde şekillenir. Gelişim psikologları, beslenmenin normal gelişiminin bebeklik, memeden kesilme ve sonra daha yetişkin tarzda “sofra yiyecekleri”ne geçiş aşamalarını uzun süre önce ayrıntılarıyla saptadı. Gelişmiş dünyada obezite salgınının patlak vermesiyle birlikte, çocukluğun bu dönemi daha yakından incelenmeye başlandı. Araştırmacıların potansiyel obezite müdahaleleri için bu döneme odaklanmaları, bu gelişim evresindeki gıda çevresinin yaşam boyu sürecek olan yiyecek alışkanlıklarının edinilmesi bakımından ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Learın Birch ve meslektaşları, özellikle aşırı kilolu olan yeni ebeveynlere, bebeklerinin ileride obezite geliştirme riskini azaltabilecek besleme stratejileri öğretilmesini öneriyor.[13] Bunların arasında, besleme dışındaki avutma yöntemlerinin ve bebeğin açlık dışındaki diğer sorunlarını ayırt etmenin öğretilmesi yer alıyor.

Çocuklukta edinilen yiyecek ve yeme alışkanlıklarının, yetişkinlikteki beslenme örüntüleri üzerinde güçlü bir etkisinin olabileceğini kimse yadsımayacaktır. Bu alışkanlıklar, çocuklukta şekillenmeye başlayan yiyecek kuramının bir bakıma dışsal tezahürleridir. Ancak yiyecek kuramı, bireyin gözlemlenebilir yeme alışkanlıklarının ötesine geçer: Yiyeceğin nasıl düşünüldüğünü ve ne anlam ifade ettiğini de kapsar.

Önceki bölümlerde, insanın yiyecek deneyimiyle ilişkili çok sayıda farklı bilişsel süreç olduğunu gördük. Pek çok kişi için, en başta duyuların oynadığı rol gelir. Yiyeceğin tadı, kokusu, hatta dokusu ve sesi, yeme deneyimini birlikte şekillendirir. Fakat yeme deneyiminin derinliği ve anlamına, diğer başka bilişsel süreçler de katkıda bulunur: Bellek, motivasyon, yeni olandan korkma, bildik olanı hor görme vb. Yemenin toplumsal bağlamı da her zaman için bir rol oynar: Çok farklı iki toplumsal bağlamda yenen bir yiyecek, asla “aynı” değildir. Bir beyzbol stadyumunda yenen bir sosisli sandviç ile bir sokak satıcısından alınan ve iş görüşmesine giderken yolda yenen bir sosisli sandviç “aynı” olmayacaktır. Aradaki fark, içsel yiyecek kuramımızın bir yiyeceğin salt duyusal ya da besinsel içeriğinden daha fazlasını dikkate almasından kaynaklanır.

Zihin kuramında olduğu gibi, bir bireyin yiyecek kuramı da kaçınılmaz şekilde hem genetik hem çevresel faktörlerce şekillendirilir. Beyin, yapabilirlikleri bakımından son derece esnektir. Fakat her zaman için biyolojinin getirdiği kısıtlar söz konusudur. Benzer şekilde, biyoloji bazı bireyleri fırsat tanındığında açığa çıkabilecek benzersiz potansiyellerle donatır. Bundan ötürü, diğer karmaşık biliş türleri gibi, yiyecek kuramı da genetik ve çevresel faktörler nedeniyle bireyden bireye farklılık gösterecektir. Bazıları alıştıkları yiyeceklerle sınırlı bir beslenme biçimiyle daha rahat ederken, bazıları da yiyecekleri bir keşif ve macera vasıtası olarak kullandıkları çok daha geniş bir yelpazeye sahip olacaktır.

Yine zihin kuramında olduğu gibi, yiyecek kuramını da beyinde tek bir nöronal ağa dayanarak açıklamak muhtemelen imkansız olacaktır. Yiyecek kuramı yemeyle olduğu kadar yememeyle de ilgili olabileceğinden, beynin yemeyle ilgili bölgelerinin bir tür varsayılan ağ oluşturması gerektiği öngörüsünde bile bulunamayız. Beynin x, y ve z bölgelerini öngörülebilir bir düzen içinde kapsayan özel bir nöronal ağın yokluğu, bir yiyecek kuramı geliştirme eğiliminin evrimleşmediği anlamına gelmez. Dil ve zihin kuramı gibi karmaşık bilişsel süreçler hiç şüphe yok ki birer adaptasyondur ve bir yiyecek kuramı oluşturma becerimiz de büyük ihtimalle adaptiftir. Karmaşık bilişin biyolojik temelini anlama konusunda henüz işin başındayız. Deneysel yöntemler, karmaşık bilişsel süreçlerin etkileşim halindeki çok sayıda ağdan oluşan bütüncül bir işletim sistemi olarak değil, bireysel ağların tek tek bileşenleri aracılığıyla anlaşılmasını ister istemez destekledi.

Bir çocuğun büyürken işittiği dili öğrenmesi gibi, yiyecek kuramı da gelişim çevresinin büyük etkisinde kalıyor olmalı. Peki ama yiyecek kuramı, daha derinde yatan biyolojik bir şeyin ifadesi olabilir mi? Davranışsa} ve anatomik adaptasyonlarımızın çoğunun bugünkü şehirleşmiş ve gelişmiş çevrelerden oldukça farklı bir çevrede evrimleştiğini bir kez daha hatırlatalım. Günümüzün gelişmiş ülkelerinde yaşayanlar, yağ veya şeker açısından zengin yiyeceklere kolaylıkla erişebiliyor. Bunlar büyük ölçüde önceden hazırlanmış, açlıktan ziyade belirli bir zaman programına bağlı olarak tüketilen yiyecekler. Yemek yemek sosyal bir etkinlikten ziyade tek başına yapılan bir şey. Çoğu kişinin doğal gıda kaynaklarıyla bağlantısı yok. Mevsimsellik neredeyse tümüyle ortadan kalktı sadece hamur işleri, diyet meşrubatlar, patates cipsleri değil, domatesler, kuşkonmazlar, turunçgiller de her daim elimizin altında.

Yiyecek kuramı, modern bir çevre içinde evrimleşmedi. Yiyecek kuramının normal gelişim çevresinde, nitelikli ve besin değeri yüksek yiyeceklerin miktarı ve bulunabilirliği muhtemelen kısıtlıydı, mevsimselliğin yiyecek çeşitliliği üzerinde belirgin bir etkisi vardı ve dönem dönem kıtlıklar yaşanıyordu. Bu geleneksel çevrede hemen her birey, avlanma ve hasattan yemek pişirme ve yemeye kadar, yiyecek edinme ve hazırlama süreçleri hakkında ayrıntılı bilgi sahibiydi. Yiyecek, parayla satın alınan bir şey olmaktan ziyade toplumsal bir değeri temsil ediyordu. Öğünler sadece çekirdek aile içinde değil, daha ziyade geniş akraba toplulukları halinde yeniyordu. Yiyeceğin dinle ve ritüellerle ilişkisi bugün olduğundan daha güçlüydü.

Mevsimsellik, aile ilişkileri ya da ritüeller, yiyecek kuramının gelişimini nasıl etkilemiş olabilir emin değilim. Ancak modern çevre, genel olarak ele alındığında, insanların yiyeceklerle ilişkileri bakımından geleneksel bir çevreye kıyasla bazı bakımlardan daha yoksuldur. Mevcut kaloriler veya besin maddeleri açısından daha yoksul olmadığı kesin. Fakat pek çok kişi, genelde yağ ya da şeker içeriği dolayısıyla cazip bulduğu az sayıdaki yiyecekle beslenmeyi tercih ediyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda, yiyecek tüketiminin sosyal ve ritüel bağlamları önemini yitirmiş durumda. Ve yiyeceğin bol olduğu yerlerde, yemenin açlıkla bir ilgisi kalmadı. Duygusal yeme, sırf beynin haz merkezlerini uyarmak için yeme, sıkıntıdan yeme veya başka bir şeyi yapmayı ertelemek için yeme bunlar, evrimsel geçmişimizde ender rastlanan seçeneklerdi. Tüm bu faktörler, günümüzün modern ve gelişmiş dünyasında yaşayan bir kişinin yiyecek kuramının, daha geleneksel bir yiyecek kuramından sadece içerik olarak değil, altta yatan bilişsel bağlantılar bakımından da farklı olduğu anlamına geliyor.

Biraz aceleci davranmış olabilirim belki ama varsaydığım bu yiyecek kuramının, gelişmiş dünyanın yiyecek ve yeme çevresinde yaşayanlar açısından bazı sonuçlarına değinmenin önemli olduğu kanısındayım. Bu çevre içinde yaşayan çok sayıda kişi fazlasıyla şişman ve kilo vermek zorunda; en azından, beslenme uzmanlarının, halk sağlığı görevlilerinin, hekimlerin, kişisel eğitmenlerin ve bu meseleye kafa yoran diğer tüm profesyonellerin ağırlıklı görüşü bu yönde. Kilo vermek için genellikle diyet yapmak gerekir ve daha önce bahsettiğimiz gibi, diyet yapmak bazen hayli zor bir iştir. Yiyecek kuramı, bu zorluğun nedenlerinden birine ışık tutar. Yiyecek kuramımız, çocukluğumuzda yiyecekler ve yeme hakkında öğrendiklerimizle şekillenir. Yeni bir diyete başlamak, aslında yiyecek kuramımızda değişiklik yapmak demektir ve bu bakımdan, ikinci bir dil öğrenmeye benzer hatta anadilimizi tümüyle bırakıp, yerine bir yenisini koymak gibidir. Gerçi yeme alışkanlıklarımızın bilişsel açıdan anadilimiz kadar köklü bir şekilde yer etmiş olduğunu düşünmüyorum, fakat bu ikisi yine de birbirinden tümüyle farklı değildir. Yiyecek kuramımız, yediğimiz şeyleri bilişsel bir ağla kuşatır; dolayısıyla bir yiyecek kuramının ayrılmaz bir parçasını oluşturan yiyecekleri topluca değiştirmenin geniş çaplı bilişsel sonuçları olabilir. Temeldeki davranışsal plastisite ve esnekliğimiz, beslenme biçimimizde ayarlamalar yapabilmemizi sağlar. Fakat bu ayarlamalar zaman ve çaba gerektirir, özellikle de eski beslenme biçiminin unsurları kolaylıkla ulaşılabilir olmaya devam ediyorsa.

Keşif ve yenilik karşısındaki tutumlar da yiyecek kuramının bir parçasıdır. Yeme konusunda daha maceracı kişilerin, yiyecek yelpazesi daha sınırlı kişilere kıyasla, diyet yapmaya daha uygun olup olmadıklarını öğrenmek ilginç olurdu. Diyet yapmak, gıda alımının kısıtlanması ve sınırlandırılması anlamına gelse de, bilişsel açıdan bakıldığında, yeme alışkanlıkları repertuarını genişletir. Başarılı bir şekilde diyet yapanların bazı tutumları, onları başarısız olanlardan ayırır. Daha kapsayıcı bir yiyecek kuramına sahip olmak, başarıya götüren bu tutumlara katkıda bulunabilir.

Diyet yapmak önemlidir ama yemek yemenin keyfine kef kattığı pek söylenemez. Peki yiyecek kuramının, yiyecekler ve yeme davranışı açısından daha olumlu sonuçlan nelerdir? Bir kere, yiyecek kuramı bize tadın, dokunun ve doyuruculuğun hegemonyasından kurtulma olanağı sunar. Elbette ki tat, doku ve doyuruculuk kötü bir şey değil: hepimiz tadı güzel, çiğnemesi hoş ve kendimizi tok hissettiren şeyler yemek isteriz. Binlerce yıl boyunca bizler ve atalarımız, potansiyel yiyecekleri bu niteliklerle değerlendirdik ve belirli bir şeyi yemenin iyi olup olmadığına bu değerlendirmeler ışığında karar verdik. Tat, doku ve doyuruculuk, atalarımızın hayatta kalması için kritik öneme sahipti; bu da şeker, tuz, yağ ve toklukla ilgili bilişsel süreçlerin evrimleşmesine yol açtı. Gelgelelim ön planda yer alan bu nitelikler, yeme deneyiminin diğer yanlarını gölgede bırakabilir. Yiyeceğin kolay erişilir ve bol olduğu modern çevrede yemek yemek, kolaylıkla en çıtır, en tuzlu, en yağlı (ve çoğu kez en ucuz) yiyecekleri tıka basa doyuncaya kadar tüketmek şeklini alabilir belki ancak biraz dondurma için yerimiz kalacaktır.

Tadı güzel olan ve sizi doyuran yiyecekleri yemenin yanlış bir yanı yok. Fakat yiyecek kuramı, sadece yemeyle ilgili değildir; yiyecekler, yemenin ötesinde başka başka hazlar da barındırır. Örneğin, yiyecekler ile bellek arasında önemli bir bağlantı olduğunu hepimiz biliyoruz. 5. Bölüm'de bahsettiğimiz gibi, Şükran Günü'ndekine benzer ziyafetler, Amerikan tarihinde yer etmiş olay ve ideolojileri hatırlatma işlevi görür. Ayrıca, bu öğünleri birlikte paylaştığımız aile fertleri ve arkadaşlarla ilgili (genelde mutlu) anılarla bağlantı kurmamızı sağlar. Fakat daha kişisel bir düzeyde, bize mutlu ve keyifli anlarımızı hatırlatan yemekleri özellikle seçip onları büyük bir şevkle de hazırlayabiliriz. Yediğimiz herhangi bir şeyin beklenmedik şekilde bir anımızı canlandırdığına hepimiz şahit olmuşuzdur. Bu tür yiyecekler ya da en azından hoş anıları canlandıranlar, sadece tesadüfen tüketilmemelidir. Ailem için ketçaplı kızarmış pilav yapmamın sebebi, dünden kalanları değerlendirmenin lezzetli bir yolu olması değil sadece. Bu yemeği ben küçükken annem yapardı ve ileride bir gün oğullarımın da kendi aileleri için yapacağını umuyorum. Belirli bir yiyecek, kişisel ilişkileri geliştirmek için bir katalizör işlevi görebilir, zira sembolik olanın mideyle yakın bir ilişkisi vardır. Yiyecekler, zamanın ve mekanın ötesine uzanıp anıları çağrıştırmanın ve canlı tutmanın bir aracı olabilir. Anıları canlandıran yiyeceklerin sadece resmi ya da dini tatillerde yenmesi de şart değildir.

Yiyecek kuramımızda muhtemelen zaman duygusunun da bir yeri vardır. Yiyeceklerin edinilmesi, hazırlanması ve tüketilmesi, günün önemli bir kısmını işgal edebilir. Zaman tüm primatlar için değerli bir metadır ve bir yiyecek için çok fazla zaman harcamak, daha besleyici bir başka yiyeceği elde etme fırsatına mal olabilir. İnsanların yiyecek algısı, büyük ihtimalle, bir yiyeceği hazırlamanın ya da yemenin ne kadar vakit alacağına dair örtük bir hesaplama içerir. Günümüzün fast food çağında, yiyeceklerle ilgili bir zaman kaygısı taşımamıza elbette gerek yok. Fakat bir zamanlar, yiyecekler ve yeme, gün içinde zamanın geçişini belirten önemli işaretler arasında yer alıyordu.[14]

Daha uzun vadede, yiyeceklerin mevsimselliğini takip etmek sadece belleği değil, kategorize etme becerisini de geliştirmiş olmalı. Ayrıca, atalarımız zihinlerinde zaman yolculuğu yapma, gelecekteki olayları önceden tahmin etme ve tartışma becerisini geliştirdiğinde, bitki ve hayvanların mevsimselliğiyle ilgili bilgiler de yiyecek bulma stratejilerinin şüphesiz ki bir parçası haline geldi. Mevsimsellik, pek çok hayvanın beslenmesini etkiler. Fakat insanlar güneş, ay ve yıldızların hareketleri gibi takvimsel işaret ve göstergelere dair bilgileri sayesinde bu mevsimselliği bilinçli bir şekilde öngörebiliyordu. “Yiyecekzaman sürekliliği”ndeki yerimizi, yiyecek kuramımız vasıtasıyla örtük bir şekilde takip ediyor olmalıyız.

Yiyecek kuramının son bir olası sonucu daha var. Yiyecekler, yemek hazırlama ve yeme, bilişsel gelişmeyi destekleyen potansiyel kaynaklardır. Yiyecek kuramı, yiyeceğin farklı bilişsel alanları kuşatan çok sayıda beyin ağının odağında yer aldığı anlamına gelir. Nöronal ağların etkin bir şekilde işlemesi elbette ki bir ölçüde onları kullanmamıza bağlıdır zira tekrarlamalar, bilişsel bir görev sırasında eş zamanlı ateşlenen nöronlar arasındaki bağlantıyı pekiştirir. Yiyecek kuramı beynin birçok bölgesindeki aktiviteyi kapsadığından, ilgili ağları çalıştırmak, beynin farklı bölgelerinde bilişsel performansın gelişmesine ya da sürdürülmesine yardımcı olur.

Yiyecek kuramı kavramını önerirken, benzer örnekler olarak zihin kuramından ve dilden hareket ettim. Şimdi, beyin işlevlerinin karmaşık biliş yoluyla nasıl geliştirilebileceğini görmek üzere bu ikisine yeniden dönüyorum. Bilişsel gelişmeyle en çok ilgilenen bilim insanlarından bazıları, beyin yaşlanması üzerine çalışan araştırmacılardır. Bu kişiler, yaşlanmanın vücut üzerindeki etkilerini azaltmak için bulduğumuz yöntemlere koşut olarak, beynin bilişsel performansını korumanın yollarını arıyor. Fiziksel egzersizin hem vücudu hem de beyni yaşlanmanın etkilerine karşı koruduğunu hemen herkes kabul ediyor. Fakat özellikle zihni çalıştırmanın, bilişsel sağlığı koruma açısından büyük yararları olduğu da giderek daha iyi anlaşılmakta. Yaşlanırken bilgi edinmeyi sürdürmek ve bilişsel çaba gerektiren aktivitelerde bulunmak, önüne geçilmesi imkansız olan (ve Alzheimer gibi hastalıkların daha da ağırlaştırdığı) beyin atrofisine ve beyin işlevlerinin zayıflamasına karşı bir bilişsel rezerv oluşturulmasını sağlıyor. Beyin yaşlanması söz konusu olduğunda “kullan veya kaybet” kuralı geçerlidir, ancak bu, patolojik etkileri süresiz olarak bertaraf etmeye maalesef yeterli değildir.

Olumlu sosyal ilişkilerin sürdürülmesi de başarılı bir yaşlanma için önemlidir. Aktif ve anlamlı bir sosyal hayatı olan kişiler, fiziksel ve zihinsel işlevlerini daha iyi korur ve demans başlangıcını geciktirir.[15] Bunun tersi ise söz konusu değildir; bilişsel açıdan daha iyi durumdaki yaşlılar, sosyal açıdan mutlaka daha aktif olmuyor. Boylamsal çalışmalar, sosyal aktivitenin bilişsel gerilemeye karşı bir tampon vazifesi gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.

15      K. R. Daffner, “Promoting Successful Cognitive Aging: A Comprehensive Review", Journal of Alzheimer's Disease 19 (2010): 1101-1122; B. R. Reed ve diğ., “Cognitive Activities during Adulthood Are More İmportant ıhan Education in Building Reserve”, Journal of the International Neuropsychological Society 17 (2011): 615-624.

Dolayısıyla yaşlı kişiler, zihinsel çaba gerektiren etkinliklerde bulunduklarında ve anlamlı bir sosyal hayata sahip olduklarında, bilişsel açıdan daha iyi bir durumda oluyorlar. Bu, beynin dille ve zihin kuramıyla ilişkili becerilerini çalıştırmanın, bilişi güçlendirdiğini gösteriyor. Bilgiye dayalı aktivitelerin çoğunda olduğu gibi, sosyal etkileşimin de (hepsi değilse bile) çoğu şekli, dil becerisini kullanmayı gerektirir. Zihin kuramı, sosyal etkileşim için şüphesiz ki elzemdir. Benzer şekilde, yiyecek kuramını anlamlı bir şekilde kullanmak da yaşlıların bilişini güçlendirebilir. Anlamlı derken ne kast ediyorum? Öyle çok abartılı bir şey değil; yiyecek tercihinde ve öğünlerin düzenlenmesinde aktif bir rol oynamanın faydası olabilir ve bu, elden ayaktan düşmüş kişilerin bile yapabileceği bir şeydir. Yiyeceklerin tedarik ve hazırlanmasına dahil olmayı sürdürmek daha da iyi olur zira bu tür aktiviteler çeşitli bilişsel becerileri kullanmayı içerir. Bizler, içinde yer aldığımız gıda çevresine aktif katılımda bulunacak şekilde evrildik. Daha da önemlisi, bu çevrenin şekillendirdiği yiyecek kuramı, zihnin dünyaya genel bakışını belirleyen önemli bir etkendir.

Hayatın son aşamasında yiyeceklerin taşıdığı önem, yiyeceklerin, yemenin ve zihnin doğal tarihi hakkındaki bu kitabı bitirmek için uygun bir yer gibi görünüyor. Brillat-Savarin'in dediği gibi, yemek yeme sanatı ve zevkinin, genciyle yaşlısıyla herkes için olduğuna inanıyorum. Bu, tarihin bir cilvesi değil, milyonlarca yıllık evrimin ve yüz binlerce yıllık kültürel yaşamın bir sonucudur. Gelişmiş dünyanın hiç tükenmeyecekmiş gibi görünen yiyecek bolluğu içinde yaşayanlar, bu durumu doğal bulma eğilimindeler: Yiyecekler zaten hep buradaymış ve büyük ihtimalle olmaya da devam edecekmiş gibi davranıyorlar. Oysa bu yersiz bir tavır, çünkü yiyeceği tükenmez bir kaynak gibi görmek hem biyolojik hem kültürel mirasımıza ters düşüyor. Çeşit çeşit sebze, meyve, et, tahıl, deniz ürünü ve yemişe kolaylıkla erişecek kadar şanslı olanlar, bunun kıymetini bilmelidir. Bunu yapmanın en iyi ve en insani yolu da güzel bir yemek hazırlamak ve onu aile ve arkadaşlarla paylaşmaktır.


[1]        K. L. Sakai, “Language Acquisition and Brain Development", Science 310 (2005): 815-819.

[2]        D. Premack ve G. Woodruff, “Does the Chimpanzee Have a Theory of Mind?" Behavi- oral and Brain Sciences 4 (1978): 515-526; D. Premack ve G. WoodrulT, “Chimpanzee Problem-Solving: A Test for Comprehension”, Science 202 (1978): 532-535.

[3]        A. M. Leslie, ‘“Theory of Mind' as a Mechanism of Selective Attention" içinde: The New Cognitive Neurosciences, yay. haz. M. S. Gazzaniga, 2. basım, 1235-1247 (Cambridge, MA: MIT Press, 2000).

[4]        A.g.y., 1235.

[5]        S. Baron-Cohen, ‘The Cognitive Neuroscicnce of Autism: Evolutionary Approaches" içinde: The New Cognitive Neurosciences, yay. haz. M. S. Gazzaniga, 2. basım, 1249-1257 (Cambridge, MA: MIT Press, 2000); G.J. Pickup, “Relationship between Theory of Mind and Executive Function in Schizophrenia: A Systematic Review", Psychopathology 41 (2008): 206-213.

[6]        S. Baron-Cohen, ‘'Autism: The Empathizing-Systemizing (E-S) Theory", Annals of the New Yorh Academy of Sciences 1156 (2009): 68-80, alıntı için bkz. 69.

[7]        S. J. Carrington ve A. J. Bailey, “Are There Theory of Mind Regions in the Brain? A Review of the Neuroimaging Literatüre", Human Brain Mapping 30 (2008): 2313-2335.

[8]        M. A. Just ve S. Varma, “The Organization of Thinking: What Functional Brain Imaging Reveals about ıhe Neuroarchitecture of Complex Cognition", Cognitive, Affective, and Behavioral Neuroscience 7 (2007): 153-191.

[9]        A.g,y., 154.

[10]      M. Tomasello vej. Cali, PrimateCognition (New York: Oxford University Press, 1997).

[11]      J. Cali ve M. Tomasello, “Does the Chimpanzee Have a Theory of Mind? 30 Years Later", Trends in Cognilive Sciences 12 (2008): 187-192.

[12]      A.g.y., 131.

[13]      S. L. Anzman, B. Y. Rollins ve L. L. Birch, “Parental influence on Children's Early Eating Environments and Obesity Risk: implications for Prevention", International Journal of Obesity 34 (2010): 262-263.

[14]      S. L.Johnston, “Evolutionary Dimensions of Human Meal Patterns”, Americanjournal of Hu man Biology 23 (2011): 262-263.

16      M. K. Rohr ve E R. Lang, “Aging Well Together-A Mini-Review”, Gerontology 55 (2009): 333-343; B. D. James ve diğ., “Late-Life Social Activity and Cognitive Dec- line in Old Age", Journal of the International Neuropsychological Society 17 (2011): 998-1005.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült