Zamanın Ötesindeki İnsan

Rollo May


Örneğin "Olgunluğa ulaşmanın amaçlarını ve yollarını tartışmamız çok güzel ama" diye söze başlayanlar "fazla zamanımız kalmadı. Dünya yarı yarıya çıldırmış bir durumda; Üçüncü Dünya Savaşı kapıda bekliyor, felaketlerin ardı arkası kesilmiyor. Böyle bir durumda sağlıklı ve kalıcı bir benlik gelişiminden nasıl bahsedebiliriz?" şeklinde endişelerini dile getirebilirler.

Soruyu net olarak irdeleyelim. Önümüzde geçen savaşta orduda teğmen olarak savaşmış, şu anda ise bir gazetenin yayın yönetmenliğini yapan genç bir koca var. Enerjik ve cesur bir adam. Savaşa gitmeden az önce güzel ve yetenekli bir kadınla evlenmiş. Şimdi ne yazık ki, evliliğinde ciddi sorunlar yaşandığını fark ediyor. Muhtemelen psikoterapinin yardımıyla bile çözülmesi aylar hatta belki de yıllar alacak türden sorunlar bunlar. "Acaba bunlara değer mi?" diye adam soruyor terapiste. "Büyük ihtimalle beni yine uzak bir cepheye yollamaları uzun sürmeyecek. Sonrasını ise kim bilebilir? Belki de en iyisi bu evliliği bitirip geleceği belirsiz geçici ilişkilerle oyalanmak."

Ya da pırıl pırıl bir üniversite hocası olsun karşınızdaki. Tüm kalbini üzerinde yıllarca çalıştığı ve yazması dahi en az beş sene alacak bir kitaba adamış, bilime bir katkıda bulunmayı her şeyden fazla arzulayan bir öğretim üyesi. Onu verimli bir şekilde çalışmaktan alıkoyan bazı engelleri aşabilmek amacıyla psikoterapiyi denemeye karar vermiş. "İnsan önündeki birkaç yılın akıbetinden emin olmadan nasıl bütünsellik içinde bir kitap yazabilir?" diye merak ediyor. "Belki ben kitabımı bitirene dek bir atom bombası New York'u yeryüzünden silmiş olacak. O halde başlamaya değer mi?" Zaman sorunu, her şey için ne kadar geciktiğimizi düşünmek, modern insanı endişelerin en büyüğüne sürüklüyor.

Herkesin kendine göre sorunları var ama hepimiz saatin tiktaklarından endişeliyiz. Çağımızın ayrılmaz parçası olan belirsizliği her tür nevroz için bahane olarak göstermek alışkanlık oldu. "Her şey' çığırından çıktı." deyip duruyoruz ama kendi ruhumuzun da bu arada çığırından çıkmış olabileceği aklımıza gelmiyor.

Nörotik eğilimlerimizin "felakete sürüklenen dünya" maskesi altına saklanmaya bayılması bir yana, bu konunun gerçekten de endişe verici bir boyutu mevcut. Bir süre daha endişe çağı devam edeceğe benzer: devekuşunu oynamak istemeyen her insan için belirsizlikle yüzleşmenin zamanı geldi demektir bu. Aydın çevrelerde entelektüeller, "Azizim, yanlış zamanda doğmuşuz." gibi diyaloglarla birbirlerini teselliye çabalıyorlar. Zaten bu diyalogların sonunda taraflardan biri mutlaka Rönesans devrinde, Antik çağda Atina veya Roma'da, Ortaçağın parlak dönemlerinde yaşamak için çok şeyler vereceğini söyleyerek bitirir tartışmayı.

Bu tip soruları "Biz bu çağda doğduk ve elimizden geleni yapacağız." türü Stoacı cevaplarla geçiştirmek de aptalca olur. Onun yerine gelin insanın zamanla olan ilişkisini inceleyelim. Bu çok ilginç ilişkinin detaylarını keşfedersek, belki zamanın bir düşman değil de bir dost olduğuna ikna oluruz.

İNSANLAR SADECE SAATLERİN GÖLGESİNDE YAŞAYAMAZLAR

İnsanın karakteristik özelliklerinden biri de şimdiki zamanın dışında durup geleceğe ya da geçmişe' bakabilmesidir. Gelecek ay veya gelecek yıl için bir plan yapan general, düşmanın nereden ve ne şekilde saldıracağını hayal edip ona göre bir savaş planı çizebilir. Böylece ordusunu savaştan uzun zaman önce olası tehlikelere karşı güvenceye almış olur.

Önemli bir günde konuşma yapacak bir konuşmacı yazacağı metni geçmişte yaptığı konuşmaları düşünerek daha kolay hazırlayabilir. Seyircinin tepkisini, hangi kısımların etkili olduğunu, hangilerinin olmadığını ve daha pek çok şeyi anımsar. Hayalinde olayı tekrar canlandırarak geçmişte yaşadığı bir deneyimi geliştirme imkanına sahiptir.

"Zamanın öncesine ve sonrasına bakabilmek" benliğin farkında olmayı zorunlu kılar. Bitkiler ve hayvanlar kantatif zaman birimleriyle yaşarlar: bir saat, bir hafta derken bir yıl sonunda ağacın halkalarına bir yenisi ekleniverir. Fakat insanlar için durum çok farklıdır: insan zamanı aşabilen bir memelidir. Semantik (anlambilim) dalında araştırmalar yapan Alfred Korzybski insanı diğer varlıklardan ayıran başlıca unsurun zamanı sınırlama kapasitesi olduğunu belirtmektedir. Bunun sayesinde der Korzybski, "Geçmişteki işlerin meyvelerini ve şimdinin deneyimlerini sermaye yapabilme

potansiyelinden söz ediyorum. ... İnsan hayatının, her seferinde, geçmişin mirası üzerine daha çok şey ekleme kapasitesini kastediyorum; Geleceğin bekçisi ve geçip giden çağların mirasçısı insandır demek istiyorum."

Psikolojik ve ruhsal açıdan insanlar yalnızca saatlere bağlı olarak yaşamazlar. İnsan için zaman yaptığı işin önemine bağlıdır. Diyelim dün bir adam gününün bir saatini metroda işine giderken, sekiz saatini sıkıcı işinde çalışarak, mesai sonrası on dakikasını aşık olduğu ve evlilik hayalleri kurduğu kızla ve akşam olunca da iki saatini gece kursunda geçirdi. Bugün metroda geçen iki saatle ilgili hiçbir detay hatırlamıyor zaten çok boş bir yolculuktu ve yol boyunca uyumayı tercih etmişti. Ofiste geçen sekiz saat de onda fazla bir iz bırakmadı; akşam kursunu ise daha yakın geçmiş olmasından ötürü biraz daha net anımsıyor. Halbuki sevdiği kızla geçirdiği on dakika bütün gece aklından çıkmadı. O gece biri akşam kursuyla diğer üçü kızla ilgili olmak üzere dört rüya gördü. Yani aşık olduğu insana ayırdığı on dakika, geriye kalan yirmi saate göre zihninde çok daha fazla yer kapladı. Psikolojik olarak onun için önemli olan zamanın birim olarak ne kadar uzun veya kısa olduğu değil yaşadığı deneyimin anlamıydı, diğer bir deyişle onun umutlarına, gelişmesine ve kaygılarına olan etkisiydi.

Ya da otuz yaşında birisinin çocukluğuna dair anılarına göz atalım. Beş yaşma gelene dek başından binlerce olay geçti ama otuz yaşma geldiğinde bunlardan en fazla üç veya dördünü hatırlayabiliyor: arkadaşıyla oynamaya gittiğini ama arkadaşının daha büyük bir çocuğun peşine takılıp onu yalnız bıraktığını, Noel ağacının altında ilk kez üç tekerlekli bisikletini görüşünü, babasının eve sarhoş gelip annesine vurduğu geceyi ve köpeklerinin kaybolduğu günü. Tüm anımsadıkları bunlardan ibaret ama o, yirmi beş sene önce olan bu olayları dün ne yaptığından daha net hatırlıyor olmasına çok şaşırıyor.

Hafıza geçmişin bizim üzerimizdeki izinden ibaret değildir; o bizim en derin umutlarımızın ve korkularımızın bekçisidir. Hafıza aynı zamanda zamanla aramızdaki esnek ve yaratıcı bağıntının ispatıdır. O, bir saatin yanı sıra deneyimlerimizin niteliklerinin de belirleyicisidir.    v

Yine de kantatif zamanı yok sayamayız: sadece zamanın tek boyutunun bu olmadığını anlattık. İnsan doğanın bir parçasıdır ve her yönden onun değişimlerinden etkilenir. Ne yaparsak yapalım insan; ömrü yetmiş ile seksen yıl civarındadır. Yaşlanırız ya da bir seferde çok iş yapmaya kalkarsak çabuk yoruluruz. Saatlerden ve takvimlerden kaçılmaz; insan da günü geldiğinde ölür. İnsanı ölüm konusunda diğer canlılardan ayıran özellik, ölümlü olduklarını bilmeleri ve ölümü önceden algılayabilmeleridir. Zaman bilincini kullanarak hayatını kontrol edip planlayabilir.

Birey hayatını bilinçli bir şekilde yönlendirebilirse, zamanını da yapıcı amaçlar için kullanma fırsatı elde etmiş olur. Fakat ayak uydurmaya hevesli, başıboş olmayı seçer ya da seçimlerine göre değil de anlık dürtülerine uyarak hareket ederse kantatif zamanın kölesi durumuna düşer. Bu birey saatler ve dakikalarla hipnotize olmuştur. Haftada falanca saat ders verir; ya da saatte şu kadar çivi çakar; günlerden pazartesi veya cuma olup olmadığına bağlı olarak kendisini nasıl hissettiği değişkenlik gösterir. Ne kadar özgürlükten ve orijinallikten yoksunsa zaman onun üzerinde o denli egemen olur. Zamana kölelik eden insan, kendini hapsolmuş hisseder. Kişi canlı olmayı başaramazsa canlı kelimesini yaşamının yönünü bilinçli olarak seçmiş insanlar için kullanıyorum zaman onun için yalnızca saat zamanını çağrıştırır.

"Dolu dolu yaşayan gerçekten yaşamış sayılır." der E.E.Cummings, "ama yüz yirmi yaşma dek yaşamış bir adam mutlaka dolu dolu yaşamıştır diye bir şart yoktur. 'O an bütün hayatıma bedeldi/ dersiniz. Klişe gibi görünen bu laf aslında çok doğrudur. Tersini hayal ederseniz, uzun bir tren yolculuğuna çıkarsınız ve can sıkıntısından patlarsınız. Zaman öldürmek için polisiye romanlar okursunuz. Eğer zamanınız güzel geçseydi onu öldürmek ister miydiniz?"

Zamanın avuçlarımızdan kayıp gittiği endişesinin kökeni, Hidrojen bombalarının kullanılacağı savaşlardan daha derinlerde bir yerlerdedir. Sonuçta her çağın, insanları ürküten kendine has nitelikleri vardır. Bir köpek için geçip giden bir aynı fazla önemi yoktur ama biz üzerinde düşününce daha fazla etkilenebiliriz. Zaman hep insanın düşmanı, ölümün gri yüzü gibi değerlendirilir. İnsanlar çok sık "Neyse ki zaman bizden yana" deyip rahatça bir soluk alma ihtiyacı duyarlar. Zamandan korktuğumuzun en bariz kanıtı yaşlanma korkusudur.: Bu korkunun su yüzüne çıkardığı soru zaman bilinciyle yakından ilgilidir:

Büyüdüğümüz, yaşadığımız için mi yaşlanıyoruz yoksa, çürümeye ve yok olmaya yüz tuttuğumuz için mi? Bence C.G. Jung bireyin hay atım yaşayamadığı oranda ölümden korktuğunu söylerken çok haklıydı. Yaşlanma korkusunu yenmenin en garantili yolu yaşanılan anın maksimum düzeyde tadını çıkarmaktır.

Ancak daha da önemlisi, insanlar zamandan ürker çünkü yalnızlık, "boşluğun" o korkunç hayaletini canlandırır. Günlük yaşam bazında bu olayı can sıkıntısından korkmada gözlemleriz. Erich Fromm'un da belirttiği gibi, "insan sıkılabilen tek varlıktır." Can sıkıntısı bireyin "hastayken zaman geçirebileceği" tek anı tanımlar. Bireyin zaman anlayışının ona söylediği tek şey sonbaharı kışın takip ettiği ve günlerin ardından gecelerin geldiği ise, acı veren bir can sıkıntısı ve boşluk kaçınılmazdır. Canımız sıkıldığında uyumamız gayet ilginçtir. Uyuyarak bilincimizi kapatmayı ve adeta yok olmayı isteriz. Her insan belli düzeyde can sıkıntısı duyar; her işin kendine göre monoton bir tarafı vardır. Ama birey faaliyetini özgürce seçmiş ve onaylamışsa amacı uğruna o işe katlanır.

Boş boş geçecek zaman beklentisi, yapılarak bir iş,’ gidilecek bir randevu uygulanacak bir plan olmadığını hissettirir bireye ve belirsizliğin bu kadarı insanı deliliğe kadar götürebilir. Makbet, duyduğu suçluluk ve çektiği endişeler yüzünden, daha doğrusu içine düştüğü boşluk yüzünden yaşamın hiçbir anlamı olmadığına inanır.

Böylesine bir ruh hali içindeki insanın en birinci arzusu Shakeapeare'in dediği gibi, zamanı yok etmek veya kendini zamana karşı duyarsız hale getirmektir. Duyarsız hale gelebilme çabası, uyuşturucu bağımlısı olmaktan zaman öldürmeye kadar uzanan bir olasılıklar zinciridir.' Fransızca ve Yunanca gibi dillerde tatilden bahsederken "falanca yerde şu kadar zaman geçirdim ." denir. Biz bu ülkede de benzer bir yaklaşımla "burada şu kadar zaman harcadım." diyoruz. İnsanların zaman korkusuyla ilgili yapabileceğimiz başka enteresan bir saptama da, insanların farkında olmadan bir yerde fazla zaman harcamaları durumunda "iyi vakit geçirdiklerini" varsayımlarıdır. Böylece "iyi vakit geçirmek", can sıkıntısından kaçmakla bir tutulmuş olur. Sanki tek amaç canlılığı mümkün olduğu kadar azaltmak olarak tespit edilmiştir. Fred Allen'in ironik sözcükleriyle aktarmak gerekirse, "var olamamanın dayanılmaz güzellikteki büyüsü, hiçbir yarar sağlamayan bir kesintiye uğramıştır sanki."

Zamanın farkına varmanın nörotik, verimsiz yollarından biri yaşamayı ertelemektir. Bir ağacın veya hayvanın aksine insan şimdiki zamanın dışına çıkıp geçmişe veya geleceğe dönebilme şansı tanınmıştır. Yaşamı ertelemek adına verebileceğimiz en güzel örnek bu hayatta yapılan yanlışların cennette düzeltileceği, günahların ve sevapların orada halledileceği takıntısıdır. Çarlık Rusya'sının tutucu din çatısı altında halka benimsettiği fikirler Marx’ın ağır eleştirisine hedef olmuştur. Cennette güzel şeyler vaat ederek insanların zihnini ekonomik ve sosyal problemlerden uzaklaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Bunu yapan din gerçekten de toplumun afyonu konumuna düşer.

Günlük hayatta herhangi bir sorunla karşılaşan bireyin ilk işi, kendi kendine koleji bitirir bitirmez yapacağı şeyleri, evlenince her şeyin yoluna gireceğini ya da iş bulunca kazanacağı başarıları hatırlatmak olur. Mutsuzluk, can sıkıntısı veya amaçsızlık hissedince kafamızı başka yöne kanalize etmek amacıyla hep aynı soruyu sorarız benliğimize: "Olmasını dört gözle beklediğim güzel bir olay var mı? Varsa ne?" Geleceğe dair beslediğimiz umut, içinde bulunduğumuz anı öldürmemeli, bizi bir afyon gibi uyutmamalıdır. Sağlıklı ve yaratıcı anlamda umut ister dini bir amaç için, ister mutlu bir evlilik beklentisi olarak, isterse de mesleki başarıları içeren cinsten olsun gelecekteki mutlu bir olayın sevincini şimdiden tattıran bir enerji kaynağıdır. Salt sevincin beklentisi bile şimdiki hal ve tavrımızı olumlu yönde etkiler.

Nasıl geri dönüp geçmişi tarayabiliyorsak, geleceğin hayalini de kurabiliriz. Bir sorunla yüz yüze gelince her zaman için "Ama en azından filanca yılda çok güzel şeyler yaşamıştık." demek elimizdedir. Peşinden koştuğumuz mutlulukları uzak geçmişte veya gelecekte aramaktan vazgeçmemek gibi bir eğilimimiz var. Kendimizi devamlı aynı efsanelerle oyalamayı seviyoruz. Cennet Bahçesi'ni tekrar tekrar dinlemeyi, çocukluk günlerinin saflığım anmayı, ister dünyevi isterse uhrevi olsun ütopyalar kovalamaya bayılıyoruz.

Yalnızca geleceğin umutlarına bağlananların bugünden kaçtıklarım söyledik. Maalesef geçmişte yaşayanlar için de bugünlerinden kaçtıkları geçerli. Geçmişin isli sayfalarından çıkmayı beceremeyenler, geçmişe duydukları sadakatin onlara cennetin kapısını açmayacağının bilincinde olmalarına rağmen geçmişten sürekli söz etmeyi harika bir meziyet sayıyorlar: zaten herkesin sorunları da çocukluk yaşantısına dayanmıyor mu? O halde geçmişteki gerçekler de bugün için iyi birer mazeret yaratmış oluyorlar. Terapi gören birey o günkü seansa gelmeden önce karısıyla kavga etmişse hemen çocukken annesinin ona nasıl davrandığını veya ilk kız arkadaşıyla aralarının nasıl olduğunu anlatmaya başlıyor. Böylelikle karısına karşı davranışının nedenlerini açıklamaya çalışıyor sanırım. Terapist genelde bireyin anlattıklarının bir kaçışı mı yoksa kendini anlamada bir aydınlanmayı mı işaret ettiğini görebilir.        ‘

Zamanı aşmanın yapıcı metotlarını öğrenmenin vakti geldi. Bazı okuyucuların "Ama birey o anda fazlasıyla yaşadığını hissederse de zamanın farkına varmayabilir. Mutlaka bir şeylerden kaçıyor olması gerekmez." şeklindeki itirazlarım duyar gibiyim. Doğru. Bu son koşulları düşünürsek, çok sıkla geçen bir saat bir haftaymış gibi gelebilir. Önceki durumda ise bir saat bir haftaymış gibi algılanır çünkü birey bu bir saatte sevincin ve mutluluğun doruğuna ulaşmıştır.

Goethe'nin tiyatro oyunu "Faust"ta zamanın ötesine geçme uğraşısı olağanüstü güzellikte tasvir edilmiştir. Faust şeytan Mephistopheles'le bir anlaşma yapar çünkü hayatından sıkılmış, her şeyden bıkmıştır. Hiçbir şey onu mutlu etmemekte, hayatta yapmaya değer hiçbir şey bulamamaktadır. Goethe'nin eseri, şeytanın yapacak işi olmayanlara musallat olacağını söyleyen halk hikayesini doğrulayacak niteliktedir. Mephistopheles Goethe'nin ağzından öyle şeyler söyler ki, Zamanı tam bir monotonluk olarak tanımladığına kuşku kalmaz.

Hikayenin ilerleyen bölümlerinde Faust arzuladığı her şeye sevgilisi Margaret'e, Truvalı Helen'e, daha sonra bilgiye, güce kavuşur ve en sonunda imparatorun baş danışmanlığına atanır. Yaşlanınca denizin sularını tutacak mendirekler inşa ettirme ve suların çekildiği yerlerde ürün yetiştirme görevini üstlenir. Ülkesinin insanları böylece toprağı işleme, ürün yetiştirme ve hayvancılık yapma imkanını elde ederler. Faust halkının mutluluğuna tanık olunca o ana dek yaşamadığı bir duyguyu tadar; o sonsuzluk anının sevincini içinde duyar.

Zamanla her yönden faydalı bir ilişki kurmanın ilk şartı şimdiki anın gerçekliğini bütünüyle yaşamaktır. Psikolojik bağlamda, içinde bulunduğumuz an sahip olduğumuz tek şeydir. Geçmiş ve geleceğin bizim için bir anlamı varsa o da içinde yaşadığımız andan dolayıdır: mazide kalan bir olay varlığını hala sürdürür çünkü ya siz o olayı şu anda düşünüyorsunuzdur ya da o olay sizin şimdiki deneyimlerinizi şekillendiriyordun Geleceğin de bir gerçekliği vardır. Onu şimdiden zihninize kabul edebilirsiniz. Geçmiş de bir zamanlar şimdiki zamandı; gelecek de bir gün şimdiki zaman olacak.

Geleceğin veya geçmişin sanallığında yaşamı yakalamaya çalışmak yapaylık içerir; bizi gerçeklikten koparır. Gerçeklikten koparır diyorum çünkü biz aslında sadece şimdiki zamanı bütünüyle algılarız. Geçmişin görevi yaşadığımız anı aydınlatmaktır; geleceğinki ise şu anı zenginleştirip derinleştirmek. Kişi doğrudan kendine baktığında farkında olduğu tek şey, o andaki bilincinin kaydetmekte olduklarıdır. Benliğin gerçekliğini taşıyan bu an çök önemlidir ve ondan kaçmak büyük bir hata olur.

Geçmiş ve geleceğin psikolojik olarak şimdiki zamanda yaşadığını en ikna edici biçimde savunan, psikoterapist Dr. Otto Rank'ti. 1920'lerin alışılagelmiş psikanaliz yöntemleri geçmişe yapay geziler yaptırarak hem gerçekliği hem de yaşamsal dinamiği öldürüyordu. Zihinsel faaliyetleri körelten bu geziler arkeolojik kazılar misali ilginç sonuçlar ortaya çıkarıyor ama bireyin hayatında hiçbir değişikliğe yol açamıyordu. Freud'un akademisyenlerle üzerinde en çok tartıştığı nokta bu olmuştur. Rank, bireyin geçmişine dair önemli detayları şimdiki ilişkilerine taşımak suretiyle psikoterapide gerçekliğe dönüş sürecini başlatmış oluyordu. Anne babayla olan ilk ilişkiler hastanın terapiste, karısına veya patronuna takındiğı tavrı belirliyordu. (Freud da bu oluşuma haklı olarak transfer adını takmıştır.) Terapi esnasında bireyin bu ilk deneyimleri hakkında illa konuşması da gerekmez. Bazı davranışlar kelimelerden çok daha açıklayıcıdırlar. En temel iç çatışmalar, birey bunların hiç farkında olmasa bile, terapi odasında terapiste karşı sergilenen kızgınlık, bağımlılık, sevgi veya diğer başka tepkilerde somutlaşır. Terapide, bireyin iç dünyasında meydana gelen çatışmaları anlatmasına nazaran tekrar yaşamasının önemi buradan kaynaklanır.

Şu anı bütünüyle yaşamak kulağa geldiğinden çok daha zor olabilir. Bireyin kendisini deneyimler yaşayan bir "ben" olarak görebilmesi ilerlemiş düzeyde bir benlik bilinci gerektirir. Kişinin en önce deneyimi kimin yaşadığını bilmesi zorunludur. Otomatikliği aşamamış, özgür davranışlar gösteremeyen birinin şimdiki zamanı doğru olarak algılaması olanak dışıdır. Hiç sevmediği işinin rutinliğinden sıkılan bir adamın dediği gibi, "Sanki, çalışan ben değil de bir başkasıymış gibi işimi yapıyorum." Böyle durumlarda yaptığımız işten milyonlarca mil uzakta olduğumuzu hissederiz. Üstümüze yarı uyku hali çöker, rüyalara dalar gideriz. Benlik ile yaşanan an arasına kaim bir duvar çekilmiş gibidir.

Kişinin benlik bilinci ne denli güçlenmişse yaptığı işi ne oranda direkt olarak algılıyorsa şimdiki zamana verdiği tepki de aynı miktarda artar. Benlik bilinci gibi, şimdiki anı anlama kapasitesi de üzerinde çalışılarak geliştirilebilir. "Ben ' şu anda ne tür bir deneyim yaşıyorum?" Aynı şekilde, "Şu anda neredeyim ben? Benim için hali hazırda en öncelikli duygu ne?" sorularını kendimize sıkça sormanın azımsanamayacak yararı dokunur. İçinde yaşanılan anın gerçekliğiyle burun buruna gelmek endişeyi peşinden sürükler. En basit anlamıyla bu endişe, "çıplak kalma" endişesidir. Kaçıp saklanamayacağımız, geri çekilemeyeceğimiz bir gerçekle yüz yüze gelme hissidir. Bunu çok hoşlandığımız veya hayranlık duyduğumuz biriyle aniden karşılaşmaya benzetebiliriz: Karşımızda yoğun biçimde yaşadığımız bir ilişki durmaktadır ve en azından bir tepki vermemiz zorunludur. Yoğun yaratıcı faaliyetlerden söz ederken üzerinde durduğumuz yoğun deneyimler, o anın büyüsü, o çıplaklık ama yanındaki sonsuz mutluluk hissi burada da eksiksiz geçerlidir.

Şimdiki zamanla yüz yüze gelmenin yarattığı kaygıyı açıklayan daha belirgin bir neden, karar verme ve sorumluluğu yerine getirme yüküdür. Geçmişle veya uzak gelecekle ilgili elimizden pek fazla bir şey gelmez onların sadece hayalini kurarız, ne güzel! Ne kadar rahatlatıcı, sıkıntı veren, düşüncelerden uzak bir meşguliyet! Karısıyla kavga eden adam tartışmayı annesine rahatlıkla anlatır ama karısıyla ettiği kavganın üzerinde kafa yormak er ya da geç şimdi ne yapacağı sorusunu akla getirir. "Evlendiğim zaman" m hayalini kurmak "Neden sosyal hayatımı şimdi bir düzene koymuyorum?" sorusuna yanıt vermekten daha kolaydır. "Üniversiteyi bitirince gireceğim iş".hakkında sevinmek yerine neden derslerin şimdiki önemini düşünmüyoruz? Üniversitede bulunmanın amacı ne ki zaten?

Geleceğin değerini tam anlayabilmek için şimdiki zamanı açık yüreklilikle kabullenmek şarttır. Ne de olsa geleceği doğuran ve büyüten içinde bulunduğumuz andır. Faust şimdiki varlığının ebediyetin karanlığının ötesine geçeceğini söyler. Yani her canlının sonsuzluğa sarkan bir boyutu vardır. "Fikirlerin veya arkada bırakılan şeylerin ölümsüzlüğü"nden söz etmiyorum. Bilinçle gerçekleştirilen her yaratıcı aktivite, zamanın kantatif sınırlarını aşar. Kimse bir resmin değerini ebatlarına veya kaç günde yapıldığına göre biçmez: Bir resmin değerini en güzel resmin ta kendisi, resim yaparkenki deneyimler verir.

t Dinde sıkça adı geçen "sonsuz hayat" kavramına burada geri dönmüş oluyoruz. "Sonsuz hayat" genellikle zamanın sonu olmadığını ima etmek için kullanılır, sanki sınırsızca bir yıldan ötekine geçiyormuşuz gibi. Kimin hangi amaca hizmetle yaptığını anlamadığım bir şey varsa o da karayollarına bakan binaların üzerine yoldan geçenlerin dikkatini çekmek üzere yazılmış şu slogandır: "Sonsuzluğu nerede harcayacaksınız?" Eğer biraz kafa yorarsanız bu sorunun kendi içinde çelişkiler taşıdığını göreceksiniz. "Harcamak" kelimesi sınırlı ve miktarı belirli şeyler için kullanılır: Örneğin paranızın yarısını harcarsanız, geriye diğer yarısı kalır. Peki sonsuzluğun üçte biri veya yarısı nasıl harcanır? Bir yıl, ardından bir yıl daha ve bir tane daha!). Son derece sıkıcı bir bakış açısı. Sonsuzluğun bu yorumu psikolojik olarak olsa olsa kabul edilemez diye nitelendirilebilir. Ayrıca mantıksal olarak saçma olduğu kadar teolojik anlamda da pek sağlam bir iddia değildir. Sonsuzluğun zamana dayalı bir niteliği yoktur; o zamanın ötesinde bir şeydir. Sonsuzluğun "yarınlar" dizisinden farklı bir şey olduğunu duyumsamak için müzik dinlerken yaşanan sonsuzluk hissini teolojik anlamda yorumlamaya gerek duyduğumuzu hiç sanmıyorum.

Sonsuzluk yaşadığınız her an ile benliğinizi nasıl bağdaştırdığınıza bağlıdır. Goethe de aynı gerçeği Faust'un ağzından duyurur: "Böylesine bir hazzın sezgisiyle" der Faust, sonsuzluğun şimdiki ana yansıyan varlığını hissederek.

'Sonsuzluk" kavramının yanlış kullanımı ve yorumlanması birçok akıllı bireyin bu kavramdan uzak durmasına neden olmuştur j ki, insan ruhunun deneyimlerinin önemli bir kısmının atlandığı düşünülürse bu çok talihsiz bir durumdur. "Sonsuzluktan uzak durmak psikolojik ve felsefi açıdan zihnimizi büyük bir kısıtlama altına sokmuştur. "Felsefenin esas problemi zamanla ilgilidir." diye yazar Berdyaev. "Zamanın içinden bir an" diye de ekler, "sonsuzluğa bağlandığı an gerçek değerini kazanır; sonsuzluğun içinde bir atom olabilmenin erdemini taşırdık

Görüyoruz ki, şimdiki zaman yalnızca saatin kollarına bağlı değildir. O daima "bir şeylere gebedir", açılmayı, bir şeyleri doğurmayı bekler. Benliğinizin derinlerine bakmaya çalışın, aklınızdan geçen bir şeye asılın sonra da. Bilincinizin derinliklerinde bir bağdaştırmalar ve fikirler denizi bulacaksınız. Korkmadan tadını çıkarın bu zenginliğin. Ya da rüyalarınızdan birini ele alın. Çalar saatin sesiyle bir anda kayboldu ama onu anlatmanız dakikalarca sürebilir. Emin olabilirsiniz ki, insanlar sürekli bir şeyleri seçerler ve beste yaptığı anlar veya psikoterapi seansları hariç, rüyalarını ve fantezilerini yaşamazlar. Rüyalarını yaşarken bile gerçek hayattan kopmayan bir farkındalığı muhafaza ederler. Yani bu anların bir "sonu" vardır ama olgunluğa erişmiş' birey bu anları unutmaz. Bu anın aynı zamanda "sonsuz{' bir tarafı da vardır ki o da her seferinde farklı olasılıklarla karşımıza çıkmasıdır. Zaman insan için bir koridor değildir, sürekli bir açıklıktır.

"SONSUZLUĞUN IŞIĞINDA"

Bizi zamanın rutin çarkından dışarı çıkaran birçok deneyim vardır ama nedense bunlardan .sadece biri hep kafaları meşgul eder: Ölüm. Modern İngiliz edebiyatı yazarlarından biri nasıl yıllarca alışılmış kurallara göre yazmaya çalıştığını anlatıyor: " Formülüne uygun yazabileceğimi sanıyordum." diyor yazar kuralların gölgesinden gittiği yılları tarif ederken. "Ama savaş sırasında eserlerimin neden basılmadığının yanıtını buldum... Ertesi güne sağ kalamama olasılığının olduğunu anlayınca, yazmak istediğiniz gibi yazmaya başlıyorsunuz."

Bu yazarın en sonunda stilinin beğenildiğini anlattığımızda herkes bundan başarılı olmaya dair belli bir ders çıkarma eğilimine giriyor: "Yazmak istediğiniz gibi yazarsanız başarılı olursunuz." Oysa bizim vermeyi arzuladığımız ana fikirle bu mesajın ortak pek bir yönü yok. Yazarın önceden dış kurallara ve kendine ait olmayan amaçlar ışığında yazması bir yazar olarak olumlu niteliklerinin ve yazma gücünün önüne bir set çekmişti. Fakat ölüme yaklaştığı bir anda bu saplantıdan vazgeçmeye karar verdi. Eğer yarın ölecekse, standart formüllere uymanın ne anlamı vardı ki? Yazarlığın ödülü standart kurallara uygun eserler vermekten geçse bile, eğer o ödül geldiğinde bireyin artık yaşamıyor olma olasılığı ' mevcutsa bu ödülü beklemenin bir anlamı kalıyor muydu? Ne zaman geleceği, hatta gelip gelmeyeceği dahi belli olmayan bir başarıyı bekleyip durmaktansa benlikle bütünleşerek yazılmış satırların sevincini tatmak daha iyi olmaz mıydı?

Ölüm olasılığı bize ilelebet yaşamayacağımızı hatırlatır ve bizi zamanın dönüp duran çarkının dışına çıkmaya zorlar. Bir anlamda bizi şimdiki anı ciddiye almamız konusunda uyarır. Bugünün işini yarma bırakmayı mantıklı gösteren bir atasözü "Yarın da kutsal bir gündür." der ancak bu söz artık rahatlama ya da mazeret gösterme nedeni olamaz çünkü hiç kimsenin sonsuza kadar oturup bekleyemeyeceğinin bilincindeyiz. Şimdi yaşıyor olabiliriz ama bu hep böyle sürmeyecek;1 zaman neden sahip olduğumuz zamanı ilginç şeyler yaparak değerlendirmiyoruz? Eski Ahit'in kara mizahçı şairi adını alan Ecclesiastes, bu gerçeği "Her şey boştur." diyerek bir şiirinde dile getirir. Ecclesiastes'e göre akıllı birey ödüllerini ve cezalarını bekleyerek ömür geçirmeyendir. "Bileğinizin gücü neye yetiyorsa, bütün gücünüzle o işi yapmaya bakın. Mezara giderken yanınızda ne işinizi, ne bilgilerinizi, ne aklınızı ne de mallarınızı götürebilirsiniz." diye de Eeclesiastes'in dizeleri sürer.
Spinoza her zaman insanların sonsuzluğun havasını soluyarak davranmasını savunmaktan hoşlanırdı. "Bana göre sonsuzluk, var olmak demektir. . . . Bir şeyin varlığı, mesela mutlak gerçek, bilinen zaman birimleriyle açıklanamaz. . Spinoza bir şeyin varlığının o şeyin özüne bağlı olduğunu ifade ederek sözlerini sürdürür. Bu tez ilk bakışta göründüğü kadar anlaşılması güç değildir aslında. Kişinin benliğine olayı uyarlarsak, birey ancak kendi özünden gelen davranışları gerçekleştirirse sonsuzluğun havasını yakalayabilir. Demin bahsettiğimiz yazar gibi, sürekli değişen modadan veya eğilimlerden değil de bizi ayrıcalıklı bir birey yapan kişiliğimizden yola çıkarsak gerçek potansiyelimizi sonsuzluğa taşıyabiliriz. Sonsuzlukta yaşamak dolu dolu yaşamakla eş anlamlı olmamakla beraber dinin veya dogmaların gölgesinde yaşamak da değildir. Dolu dolu yaşamak kararları özgürce ve sorumlulukların bilincine vararak, benliği bize mahsus karakter özellikleriyle birleştirerek mümkün kılınır.

HANGİ ÇAĞDA OLDUĞUMUZUN ÖNEMİ YOK

Bu bölümdeki açıklamalarımız, en derinde, yaşadığımız çağın genel olarak bir önem taşımadığı sonucuna varıyor. Üzerinde durmamız gereken konu, bireyin kendi benliği içerisinde ve yaşadığı çağa göre iç bağımsızlığını nasıl kazanacağı ve ruhunda bütünlüğe nasıl ulaşacağıdır. İster Rönesans devrinde, ister on üçüncü yüzyıl Fransa'sında, istersek de Roma'nın yıkılış döneminde yaşıyor olalım, ait olduğumuz çağın bir parçası olmaktan başka şansımız yoktur. Savaşlarıyla, ekonomik krizleriyle, başarılarıyla biz o çağa aidizdir. Entegre olmuş hiçbir toplum tek bir bireye göre şekillenmez fakat bireyi benlik bilincine ulaşıp sorumluluk gerektiren kararlar almaktan da alıkoymaz. Dünyadaki hiçbir kriz bireyin kendisi için seçimler yapmasını engelleyemez. Söz konusu olan bizzat bireyin kaderi olsa bile, her zaman son kararı vermek hakkı bireye tanınmıştır. Her şeyin bir zamanlar mükemmel olduğu bir çağa ayak uydurabileceğine inananlar, Antik Yunan'da veya Rönesans İtalya'sında yaşamış olmayı dileyenler çok fazladır. Bir fanteziyi aştığı takdirde devamlı bu dileklere bağlı kalmak insanın zamanla olan anlaşmasına aykırıdır. Unutmamak gerekir ki, o yıllarda bireyin kendini keşfedilme olanakları şimdikine göre çok daha sınırlıydı. Bugün bizler için tarihi dönemimizin göğsüne yaslanıp rahat nefes almak biraz imkansız gibi geliyor, yani daha fazla kendimize muhtaç kalıyoruz. Günü yaşamak için kendimizi bulmaktan başka çıkar yol yok bize. Her çağda yaşamanın artıları ve eksileri var. Artık anladık ki, her birey kendi benlik bilincini bulmak ve bunu içinde yaşadığı çağı aşarak başarmak zorunda.

Kronolojik yaşımız için de benzer çıkarımlara varabiliriz. Yirmi yaşındaymışız, kırk yaşındaymışız hiç fark etmez. Gelişimimizin belirli bir safhasında benlik kapasitemizden verimli bir biçimde yararlanmamız esas odak noktasını belirliyor. Nasıl olup da sekiz yaşındaki bir çocuğun otuz yaşma gelmiş nörotik birisine göre "bireysel anlamda üstün" geldiğini merak ediyorsanız, cevabı yukarıdaki satırlarda. Çocuğun üstünlüğü biyolojik yaşıyla ilgili değildir; bu çocuk muhtemelen kendi kendine bakamaz, bir yetişkin kadar fiziksel gücü de yoktur ama duyguların dürüstçe dışavurumu, orijinalliği, seçimler yaparken kapasitesinden yararlanmasına gelince durum değişir. Yirmi yaşındaki birinin "otuz beşime gelince yaşamaya başlayacağım." sözleri ile ellisine merdiven dayamış birinin "Artık benden geçmiş, gençlik de kalmadı." şeklindeki yakınmaları eşit derecede yanlış varsayımlar üzerine kurulmuştur. Daha ilginç olan da nedir, biliyor musunuz? Yirmisindeyken otuz beş yaşı iple çeken ve ellisine gelince yirmi yaşın enerjisini arayan aynı bireydir.

Zamanın ötesine geçme teması Orestes'in trajedisinde de işlenmiştir. Ensest çemberini kırma mücadelesinde Orestes'in kendini başkalarının gözlerinden izlemekten kurtulduğunu ve sevgisini ailesinin dışındaki dünyaya yönelttiğini dördüncü bölümde incelemiştik. Tüm bunlar sonsuzluğun içinde yaşamaya örnektir. Orestes'in Miken'in dışına çıkıp insanlığa doğru bir adım atmasını içeren gelişmelerdir oyunda anlatılanlar. Oyunun sonunda Orestes' sahneden iner ve onun ölümünü Jeffers’ın dilinden tasvip eden şu sözler duyulur:

Genç veya yaşlı, birkaç yıl ya da uzun bir asır neredeyse hiçbir şey ifade etmiyordu.
Zamanın ötesindeki kuleye bilerek çıkmış olan o'na. . .

İnsanın görevi ve yeteneği, düşünemeyen ve özgür olmayan bir varlık olarak başladığı yolculuğu, önce varlığıyla, sonra doğumuyla, daha sonra farkındalığıyla, krizler, bunalımlar ve gelişmeler atlatarak büyümesiyle ve en sonunda yüksek sezgisel faaliyete eriştiği bütünsellikle tamamlamaktır. Bu yolculukta atılacak her adım onu otomatik zamanın kölesi olmaktan kurtaracak, farkında olduğu zaman boyutunun ötesine taşıyacak, hayatını kendi seçimlerine göre yönlendirmesinde ona yardımcı olacaktır. Otuz yaşında ulaşabildiği en yüksek seviyeye ulaşıp kaçınılmaz olarak gelen ölümü kabullenen birey, seksen yaşma geldiği halde hala ölüm döşeğinde gerçeklerden kaçmayı uman bireye göre çok daha olgunlaşmış demektir.

Hayatın amacı her anı özgürce, dürüstçe ve sorumluluk yüklenerek yaşamaktır. Hepimiz kendi doğamızın bu amacı gerçekleştirdiği ölçüde yaşamdan tatmin oluruz. Ancak bu koşullar altında her deneyimimiz sevinç ve huzurla süslenir. Genç öğretim üyesinin kitabım bitirip bitiremeyeceği ikinci planda kalan bir sorudur: birinci planda kitabı başkasının övgüsünü toplamak için mi yoksa doğru olduğuna inandığı gerçekleri savunmak için mi yazmaya karar vermiş olduğu yatar. Savaştan yeni dönen koca karısıyla ilişkisinin önümüzdeki beş sene içinde ne hale geleceğinden emin değildir. Peki bir hafta sonra yaşıyor olacağımızdan emin olabilir miyiz? Çağımızın belirsizliği bize en değerli kriterin etrafla kurduğumuz bağlarda sevgi, bütünlük, dürüstlük, cesaret olduğunu öğretmiyor mu? Eğer bu kriterlere uymuyorsak zaten geleceğimizi de inşa etmiyoruz demektir. Şayet bu kriterleri doldurabiliyorsak, işte o zaman geleceğe umutla ve güvenle bakabiliriz.

Özgürlük, sorumluluk, içsel bütünlük, sevgi, cesaret. . . Bu saydıklarımın hepsi kimsenin tamamen erişemediği ideal özelliklerdir ama bizler için psikolojik hedefleri çizerler. Sokrat ideal topluma ve ideal yaşam tarzına dair görüşlerini açıklarken Glaucon ona itiraz etti: "Sokrat, ben senin tarif ettiğin türde bir şehrin dünya üzerinde hiçbir yerde olduğuna inanmıyorum." Sokrat cevap verdi: "Böyle bir şehir dünya üzerinde olsun ya da olmasın; aklı olan insan bu hayat tarzını nerede yaşarsa yaşasın uygulamaya çalışır ve böylece kendi hanesini düzene sokar."

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült