Yoksulluk Dehşeti

Renata Salecl


Bugün bir tür kültürel kapitalizm içinde yaşadığımızı iddia eden teorilerdeki sorun, maddi üretimin, çoğunlukla Üçüncü Dünya ülkelerinde gizlenmiş halde bile olsa, hala devam ettiği gerçeğini ihmal etmeleridir. Gelişmiş ülkelerde günümüzde sanal bir kültürel kapitalizm dünyasında yaşandığı algısı olabilir, oysa gündelik ürünlerinin çoğu ya Çin'de ya da New York'taki sweatshop'larda çalışan görünmez göçmen işçiler tarafından imal edilmektedir; bazen de işçiler görünürlük kazanıp, otantikliğin kanıtı olan bir tür dekoratif sanat nesnesi olarak yeni tip kapitalizmin sunduğu imgeselin içine yerleştirilmektedir. İkinci Bölüm'de, açık mutfakları olan pahalı lokantaların düşük ücretle çalışan işçilerini nasıl teşhir ettiklerine işaret etmiştik. Bu dekorun, Paris'teki Çin lokantaları etrafında türeyenlere benzer komplo teorilerine karşı bir önlem olarak, yemeklerin sahiden lokanta içinde pişirildiğinin kanıtı olarak seçildiğini düşünebiliriz (Paris'te, yemeklerin devasa yeraltı mutfaklarında yapıldığı ve ufak, güya otantik bir restoranda yemek siparişi verildiğinde, şefin önceden paketlenmiş bir yemeği ısıttığı veya yemeği almak için yeraltı mutfağına koştuğu fikri —bir tür şehir efsanesi— yaygınlık kazanmıştır). Gelgeldim işçileri böyle dekoratif sanat nesneleri olarak ifşa etme ihtiyacını, sınıf bölünmeleriyle baş etmenin günümüze özgü bir yolu olarak da okuyabiliriz.

Son zamanlarda, orta sınıftan yazarların bir süreliğine yoksul işçiler gibi yaşamaya karar verip kitaplarında alt sınıfların hayatını resmettiği birçok kitap yayımlanmıştır. Elbette bu tür kitaplar öncelikle, sosyal yardımın yerine "iş yardımı"nı geçirmeye çalışan liberal yaklaşımın yetersizliğini kanıtlama peşindedir, zira asgari ücretle çalışan insanlar günde kaç saat çalışırlarsa çalışsınlar iki yakalarını bir araya getirememektedir. Gelgelelim asgari ücretle geçinmenin imkansızlığını gösterme girişimlerinin arkasında, yoksulların hayatını, orta sınıfların korkularını yatıştıran bir şekilde resmetme girişimi de bulunmaktadır.

Bundan on yıl önce alt sınıflar öncelikle işlerinden olmaktan korkuyordu (veya daimi olarak işsizdiler), oysa bugün aynı güvensizlik orta sınıfa dokunmaktadır. Düşük ücretle satıcılık yapmaya başlayan bir yazarın anılarını anlattığı kitabında Ben Cheever, elektronik mağazasındaki bir eğitim dersinde, öğretmenin geleceğin satıcılarına şunu sorduğunu anımsar: "İnsanları ölümden daha fazla korkutan nedir?" Cheever’ın yanıtı, "bir topluluk karşısında konuşma yapmak" olmuştur.[1] Yanıt kesinlikte yanlıştır, zira öğretmenin hatırlattığı gibi, Amerikalıların en büyük korkusu işlerini kaybetmektir. Ve emeklilik fonlarına dair artan belirsizlikle birlikte, insanlar yaşlılıklarında kavuşacakları olası bir güvenliğe duydukları inancı da kaybetmiş durumdadır.

Bu güvensizlikle baş etmenin bir yolu, yoksulların hayatını gözlemleyip şu sonucu çıkarmaktır: "Bu ben değilim! Ben onlardan çok daha iyi durumdayım." Nitekim Below the Breadline’ın (Açlık Sınırının Altında) yazarı Fran Abrams, kitabına şu yatıştırıcı cümlelerle başlar:

Yoksulluk sınırındakilerden bahsedeyim size. F. Scott Fitzgerald'dan yanlış bir alıntıyla, sizden ve benden faiklı onlar. Bizim sert olduğumuz yerde onlar yumuşak, bizim güvendiğimiz yerde onlar kuşkucu; yoksul doğmadıysanız bunu anlaması çok güç. Kalplerinin derinliklerinde bizden eksik olduklarını düşünüyorlar. Bizim dünyamıza iyice girdiklerinde bile, hala bizden eksik olduklarını düşünüyorlar. Onlar farklı.[2]

Ama sahiden o kadar farklılar mı, yoksa orta sınıflar, alt sınıf yaşam tarzının dehşetinden korundukları hissini sürdürmek için böyle olduğuna mı inanmak istiyor? Bizzat Adams’ın vardığı sonuca göre, pek çok yoksul aslında, daha iyi kazanan komşuları gibi akıntının ortasında yüzmek, aynı hayatları yaşamak, aynı standartları muhafaza etmek istiyor. Maalesef birçoğu bir şekilde toplumun çamur birikintilerine doğru sürüklenmiş, yüzeyde kalmayı başaramamış. ... Yaygara çıkarmamayı, ağızlarını sımsıkı kapatıp sürüklenmeye devam etmeyi seçmişlerse şayet, genelde iyi bir nedenleri var.

Tekneyi sallamanın olsa olsa alaboraya yol açacağını öğreten hayat boyu deneyimlerden doğmuş nedenler bunlar.[3]

Yoksullar hakkındaki bu kitapların yazarları bir devrim kıvılcımı yakmak istemediklerini açıkça belirtirken, bunun yanında araştırmalarıyla yoksulların hayatının ne kadar haysiyetli olduğunu göstermek istediklerinde ısrar etmektedirler. Sadece yoksulluklarını değil, bununla nasıl baş ettiklerini, kararlılık, tam bir metanet ve "neredeyse inanılmaz bir iyimserlik ve yaşama sevinci"[4] sergilemeye devam ettiklerini de göstermek istemektedirler. Ama burada "haysiyetli" demek "susturulmuş" demek değil midir?[5] Orta sınıftan insanlar sahiden yoksulların nasıl yaşadığını duymak istemekte midir — yani yoksulların konuşmasına sahiden izin verilmekte midir? Ben Cheever, dünyalarına yaptığı yolculukta karşılaştığı diğer yoksul insanlardan bahsetmediğini açıkça itiraf eder:

Bu kitabın en büyük başarısızlığı, böylesine kişisel bir hikaye haline gelmiş olmasıdır. En çok bahsettiğim karakter benim. Dolayısıyla önemi olan tek karakter benmişim gibi görünüyor. Böyle düşünmediğimi bilin lütfen. Ben bir Cheever satıyorum. En iyi ürün olduğu için değil. Ben Cheever satıyorum, çünkü elimde başka bir şey yok. Diğer herkesin hayatını kendi hayatımmış gibi ifşa etmek adil —veya yasal olarak tavsiye edilebilir— olmazdı. Bunun yerine, kendi hayatımı diğer herkesin hayatıymış gibi ifşa etmek zorundaydım.[6]

Son tahlilde, yoksulların hayatına dair bu kitaplar "Kendin ol" ideolojisinden bu ideolojinin yaygın başarısızlığına doğru geçişi yansıtmaktadır. Dolayısıyla yazarlar öncelikle kendileri hakkında yazmakta ve yoksulluk hakkında ne hissettiklerini, yoksullar ülkesine turistik seyahate çıkan bir gözlemcinin mesafeli bakış açısından ifade etmektedirler. Gelgelelim çalışmanın yoksullara her ihtimalde başarısızlık getirdiği gibi bir mesaj da vermektedirler.

Fakat işçi sınıfının hayatına dair bu anlatılar, işlerinin verdiği ekonomik güvenliği son yıllarda kaybetmiş olan orta sınıfın kaygılarını yatıştırmamaktadır. Kaygı ve depresyon, dot.com şirketlerinin birçok eski çalışanını felç etmiş durumdadır. Kimileri işinden olmakla baş etmek konusunda kadınların erkeklerden farklı olduğunu öne sürmektedir: "Birçok kadın için hayatta kalmak, egodan önemlidir; hemen uyum sağlayıp bir iş bulmaktadırlar. Erkekler için işsizlikle cebelleşmek, ister istemez kim olduklarına —veya başkalarına göre kim olduklarına— dair bir fikirden feragat etmeyi beraberinde getirmektedir."[7] Kaygıya ilişkin cinsiyet farkına önümüzdeki bölümde daha yakından bakacağız, ama işsizlik söz konusu olduğunda, kaygıyı kontrol altında tutmada, kişinin toplumsal ağda işgal ettiği simgesel konumla özdeşleşmesinin ne kadar önemli olduğunu görebiliriz.


[1]        Ben Cheever, Selling Ben Cheever, New York: Bloomsbury Publishing, 2001, s. 99. Aynı tema üzerine ayrıca bkz. Barbara Ehrenreich, Nickel andDimed: On (Not) Getting By in America, New York: Metropolitan Books, 2001.

[2]        Fran Abrams, Below the Breadline: Living on the Minimum Wage, Londra: Profile Books, 2002, s. 1.

[3]        A.g.y., s. 7.

[4]        A.g.y., s. 5. Ehrenreichin siyasal olarak çok daha bilinçli bir bakış açısı var ve yoksulların bireysel özgürlüklerden önemli ölçüde yoksun olduklarına ve özel bir diktatörlük tipi altında yaşadıklarına işaret ediyor: "Tahminimce pek çok düşük ücretli işçiye dayatılan gurur kırıcı davranışlar —uyuşturucu testleri, sürekli gözetim, işletmeciler tarafından 'haşlanmaları'— ücretlerin düşük tutulmasının bir parçası. Yeterince kıymetsiz olduğunuz hissettirildiğinde, size yapılan ödeme kadar değerli olduğunuzu düşünmeye başlayabilirsiniz" (Nickel and Di- med, s. 211).

[5]        Polly Toynbee, sendikaların çöküşüne ve proleterlerin geçmişte sahip olduğu siyasal güvenin kayboluşuna işaret ederek, yoksulların yaşamına dair en solcu izahatı sunar: "Daha yoksul olan işçi, daima o sınıfın alt yüzeyinde olmuş ve güçlü sendikalar tarafından büyük ölçüde gözardı edilmiş olsa da, birleşik bir işçi sınıfı fikrine tutunarak, bu sınıf siyaseti tarafından temsil edildiğini hissedebiliyordu" (Hard Work: Life in Low-pay Britain içinde, Londra: Bloomsbury, 2003, s. 226-27).

[6]        Cheever, Selling Ben Cheever, s. xviii-xix.

[7]        The New York Times Magazine, 13 Nisan 2003.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült