Yaşama Ve Ölüm İçgüdüsü

Özcan Köknel


Bir canlı türünün öğrenme olmaksızın, çevreye uyum ve hayatta kalma amacına yönelik davranışlarda bulunmasını sağlayan içsel güce içgüdü denir.

Freud başta insan olmak üzere, bütün canlı varlıkların yaşama içgüdüleri arasında, cinsel içgüdüye çok önem vermiş; insanları çevreye bağlayan, haz veren, davranış ve eylemlerin tek nedeni olan, bütün içtepileri kapsayan, yaşam boyu süren bu güce libido (sevgeç) (Eros) demiştir. Freud libido’yu kendine özgü organlarda doyum bulan cinsel bir işlev olarak değil, doğuştan varolan, gelişen, değişen, haz ilkesine bağlı ruhsal bir güç olarak değerlendirmiştir.

Bu görüşünden yıllar sonra, 1920’de Freud Haz İlkesinin Ötesinde (Beyond the Pleasure Principle) adlı kitabında ilk kez ölüm, yok olma içgüdüsünden söz etmiş; bunu doğuştan gelen, libido’nun karşıtı olan ayrı bir içgüdü olarak kabul etmiştir.

Ölüm (Tanatos), yok olma (destrudo) içgüdüsünün insanın kendi benliğine ya da çevrede bulunan kişilere, nesnelere yönelmesi saldırganlık içgüdüsünü ortaya çıkarır.

Freud’a göre, saldırganlık içgüdüsü de yaşam içgüdüsü kadar gereklidir.

İnsanın gereksinimlerini sağlayabilmesi, varolabilmesi, denge ve düzenini sürdürebilmesi için kimi kez yoğun çaba harcaması, dışardan gelen saldırılara karşı çıkması, savaş vermesi, hatta saldırması da zorunlu olabilir. Tasarlanan, beklenilen, istenilen denge ve düzene ulaşmak amacıyla insan içinde bulunduğu durumu bozmak, içinde ve dışında yeni denge ve düzenler aramak durumunda kalabilir, işte bu durumlarda saldırganlık içgüdüsünden kaynaklanan davranış ve eylemlerle kişiliğin bütünlüğü korunur. İstenilen amaca, denge ve düzene erişilir. Bu açıdan bakıldığında, saldırganlığın da yaşam için gerekli olduğu düşünülebilir.

Hayat ve Beyin Ansiklopedileri

Doğal ve evrensel yaşama içgüdüsüne bağlı beslenme, korunma, cinsellik, bedenin gelişmesi, olgunlaşması gibi davranış kalıpları, DNA moleküllerinde doğuştan vardır. Başka bir deyişle, DNA’lar doğuştan gelen ve insana özgü olan yaşama içgüdüsüyle ilgili davranışların deposudur.

Hayat Ansiklopedisi adı verilen bu depoda 5 x 109 bit’lik genetik bilgi vardır. Bu bilgi bin sayfalık bin ciltlik ansiklopedinin içerdiği bilgiye eşdeğerdir.

Yaşama içgüdüsüne bağlı davranışlar, beyin kabuğunun altındaki orta beyinde yer alan yapıların işleviyle sürdürülür. Bebeğin dünyaya geldiği andan itibaren DNA’larda varolan bilgiler bu yapıları harekete geçirip yaşamsal işlevlerin sürmesini sağlar.

Yeni doğan bebek bu bilgilerin çözemediği bir engelle karşılaşırsa yaşamını yitirir. Bu nedenle bebek yaşamını sürdürebilmek için anne babasından ve çevresinden öğrenmeyle kazandığı bilgilere giderek artan bir gereksinim duyar.

Bebek büyüdükçe öğrenmeyle kazandığı bilgiler beyin kabuğunda depolanıp saklanır. Beyin Ansiklopedisi adı verilen bu depo Hayat Ansiklopedisi’nden on bin kat daha büyük olup bin sayfalık on milyon ciltlik ansiklopedinin içerdiği bilgiye eşdeğerdir.

Beyin Ansiklopedisi’ndeki bilgiler arttıkça, bu bilgiler arasında doğru seçim yapıldıkça, Beyin Ansiklopedisine Hayat Ansiklopedisi arasında doğru, geçerli, gerçekçi bağlantı, ilişki, iletişim kurulur ve yapıcı, yaratıcı, üretici davranışlar sağlayacak düzeyde sürdürülür. İki ansiklopedi arasında bağlantı azalırsa, ilişki, iletişim bozulursa sağlıklı, yapıcı, yaratıcı, üretici davranışlar yapılamaz. Bu durumda ölüm içgüdüsü etkinlik kazanır.

Doğal ortamdan kaynaklanan, belirli bir şiddet ve sürenin üzerinde bulunan tehlikelerle, toplumsal ortamdan kaynaklanan bütün tehlikeler insanı bedensel ya da ruhsal olarak tehdit eder. Bu tehlikelerin tehdidinden kurtulmak, dengeyi düzeni uyumu sağlamak bunların algılanmasına, anlaşılmasına, tanınmasına, yorumlanmasına, yaşama amacına yönelik davranışın yapılmasına bağlıdır.

Beyin kabuğunda depolanıp saklanan davranış kalıpları ve bu kalıplardan değişik, yeni davranış biçimleri yaratmak, üretmek, bilişsel işlevlerle sağlanır. Bilişsel işlevler insanın bilgi kazanmasını, öğrenmesini ve bilgi üretmesini sağlar. Başka bir deyişle, bilişsel işlevler Beyin Ansiklopedisinin yazılmasında ön planda rol oynar.

Beyin Ansiklopedisi'nde bilgi birikimi olan ve bu bilgilerin nerede, ne zaman kullanılmasına ilişkin doğru karar verebilen, değişik, yeni birleşimler, çözümler üretebilen, soyutlamalar ve tasarımlar yapabilen insan doğal olarak Hayat Ansiklopedisi’yle gelen bilgileri kollamasını, korumasını, sürdürmesini başarabilir.

Örneğin, doğal ortamda ısının yükselmesi insanı tedirgin eder. Doğal olarak Hayat Ansiklopedisinde bulunan terleme davranışıyla belirli sınırlar içinde insan bu tedirginlikten kurtulabilir. Ancak ısının yükselmesi arttıkça ve sürdükçe tedirginlik artar. Yaşamayı tehdit eden tehlike boyutlarına ulaşır. Bu tehlikeden kurtulmak ancak Beyin Ansiklopedisinde bulunan bilgilerle olanaklıdır.

İnsan bu bilgilerin yardımıyla güneşten gölgeye, hava akımı olan serin bir yere kaçar. Giysilerini çıkarır. Çalışmasını azaltır, hatta durdurur. Hareketlerini yavaşlatır. Bol su içer. Hafif yer. Alkol ve sigara kullanmaz. Gerekirse soğutucu ya da vantilatör kullanır. Yüksek ısı sürüyorsa ve olanakları el veriyorsa daha serin bir bölgeye gitmek için tasarımlar yapar, karar verir ve eyleme geçer.

İçinde bulunan doğal ortamda ısının düşmesi karşısında da benzer durumlar sözkonusudur. Doğal olarak Hayat Ansiklopedisinde bulunan titreme davranışıyla belirli sınırlar içinde insan soğuğun verdiği tedirginlikten kurtulabilir.

Ancak ısının düşmesi arttıkça ve sürdükçe yaşamayı tehdit eden tehlike boyutlarına ulaşır. Bu tehlikeden kurtulmak, yaşamayı sürdürmek için Beyin Ansiklopedisi’nde bulunan bilgileri kullanmak ya da yeni bilgiler üretmek gereklidir.

Görülüyor ki, doğal ortamdan kaynaklanan, günlük yaşamda yer alan ısı değişmelerinde bile yaşamanın sürdürülmesi için Beyin Ansiklopedisindeki bilgilerin kullanılması gerekmektedir.

Bu örnekten yola çıkarak günlük yaşamda karşılaşılan daha karmaşık doğal ya da toplumsal tehditlerden korunmada Beyin Ansiklopedisi’nin önemi ortaya çıkar.

Bilişsel işlevler bölümünde de belirtileceği gibi, çağdaş insanın yaşamını sürdürebilmesi Beyin Ansiklopedisi’nin gelişmesine, bilgilerin doğru ve iyi kullanılmasına bağlıdır.

Beyindeki Ödüllendirme ve Cezalandırma Merkezleri

İnsanda önce beslenme ve korunma, daha sonra cinsel içgüdülere, yaşamayı sağlayan ve sürdüren temel güçlerin hepsine yaşama, varolma içgüdüsü (life instint) adını verebiliriz.

İnsan varolma içgüdüsünden kaynaklanan bedensel ve ruhsal güçlerle yaşamayı sağlayan davranışlarda bulunur. Yaşamak, yaşama içgüdüsünden kaynaklanan güçlerle bedensel, ruhsal ve toplumsal alanda ölüm içgüdüsüyle savaşmaktır.

Yaşama, varolma içgüdüsüne doyum sağlayan davranışlar insana haz ve mutluluk verir.

Yaşama, varolma içgüdüsünden kaynaklanan davranışlar amacına ulaşmaz, doyum sağlamazsa bedensel olarak gerginlik, ruhsal olarak kaygı, elem ve hoş olmayan bir durum ortaya çıkar. Yaşama içgüdüsünün karşıtı olan ölüm, yok olma içgüdüsüne bağlı davranışlara yol açar.

Başka bir deyişle, yaşama, varolma içgüdüsüne bağlı davranışların engellenmesi, ölüm ve yok olma içgüdüsüne bağlı davranışların etkinlik kazanmasına yol açar. Tüm canlılarda ve insanda ölüm ve yok olma içgüdüsüne bağlı davranışlar saldırganlık, şiddet, yıkma, yok etme, zarar verme gibi öğeleri içerir.

Bir anlamda insan beyninde ödüllendirme ve cezalandırma merkezleri vardır diyebiliriz. İçgüdülere ve dürtülere doyum sağlayan uyaranlar, başka bir deyişle yaşama içgüdüsü doğrultusunda olanlar hoş; olmayanlar hoş olmayan duygu durumu yaratır. Hoş olan duygu durumu bedensel ve ruhsal yaşantı için ödül; hoş olmayan duygu durumu ceza olarak algılanır. Hoşa gidenler iyi, gitmeyenler kötü izler bırakır.

Süt çocuğuyla dış ortam, annesi, başkaları ve çevresi arasında iletişim sürdükçe bir yandan benlik ayrılıp gelişirken, öte yandan hoşnutluk ve hoşnutsuzluk ya da haz ve elem doğrultusunda imgeler, yaşantı izleri (memory traces) ya da anı adaları (memory islands) oluşur. Böylece iç ve dış dünyasından gelen uyaranların kaynaklandığı kişiler, nesneler, olaylar çocuğun duygu dünyasında iyi ya da kötü olarak iz bırakır. Birbirinden ayrı depolanıp saklanır.

İçgüdülere bağlı davranışların etkisi altında, insanın ruhsal yaşantısında dış ortamın imgeleri, anı izleri birikmeye, toplanmaya başlar.

İyi ve kötü izler zamanla, doğru-hatalı, güzel-çirkin, olumlu-olumsuz gibi iki yönlü yeni kavramlara doğru gelişip genişler.

Bilindiği gibi, doğumdan hemen sonra benliğin temel görevlerinden biri olan algılamayla bebeğin annesi ve çevresiyle iletişim kurulur, ilişkisi sağlanır. Önce koku, daha sonra görme ve işitme algısıyla kurulan ilişki ve iletişim bebeğin beyninde izler bırakır. Anıların temelini oluşturur. Bu anılarla birlikte anneden ve çevreden gelen iletiler, temel içgüdülerde, dürtülerde bulunan doğru, güzel, iyi, olumlu ya da hatalı, çirkin, kötü, olumsuz yönler üzerinde toplanmaya başlar. Başka bir deyişle, bebeğin koku, görme, işitme gibi algı organlarıyla gelen ve kendi dışında bulunan kişilere, nesnelere, olaylara ilişkin iletiler, taşıdıkları duygu yüküne göre çocuğa haz ya da elem verir. Haz verenler temelinde yaşam içgüdüsünün yer aldığı yönde iz bırakır. Elem verenler de ölüm, saldırganlık içgüdüsüne bağlanır.

Çocuk Cinayet ve İntiharları

1993 yılının son aylarında dünyanın ve İngiliz kamuoyunun yakından izlediği James Bulger davasında, kaçırdıkları iki yaşındaki bir çocuğu öldürmekle suçlanan on bir yaşındaki sanıkların doğruyla yanlışı ayırt edebilecek, işledikleri suçun ciddiyetini anlayacak gelişme ve olgunluk düzeyinde oldukları açıklanmıştır.

Bu konuyla ilgili en son haber «Küçük Sanıklar Akıllı» başlığı altında gazetelerde şöyle yer almıştır:

1993 yılı Şubat ayında iki yaşındaki James Bulger’ı bir alışveriş merkezinden kaçıran ve döverek öldürmekle suçlanan on bir yaşındaki iki sanığın zeka düzeyini ve ruhi dengesini araştıran iki uzman, çocukların doğruyla yanlışı ayırabildiğini belirtti. Dava sırasında mahkemede konuşan uzmanlar, işledikleri suçun ciddiyetini anlayacak gelişme, olgunluk ve zeka düzeyinde olan çocukların geçmişi hatırlayarak kabuslar gördüklerini ve olay hakkında konuşurken sürekli ağladıklarını söylediler.

Mahkemeye sunulan bir raporda, çocukların ayakkabılarındaki kanın James’in kanıyla uyuştuğu kaydedildi ve çocukların, güvenlik kameralarına yakalananlarla aynı kişiler olduğu bildirildi. James’i kaçırmadıklarını iddia eden sanıklarsa, alışveriş merkezinde buluşarak kütüphaneye gittiklerini, James’in öldürüldüğünü televizyondan öğrendiklerini belirttiler.

Görülüyor ki, doğruyla yanlışı ayırt edebilecek, işledikleri suçun ciddiyetini anlayacak zeka düzeyinde ve ruhsal yapıda bulunan çocuklar bile başkasını öldürebilecek şiddette saldırganlık gösterebilmektedirler.

Bu şiddetteki saldırganlığın altında ölüm, yok etme güdüsü yer alır. Ölüm içgüdüsü başkasını öldürmeye, yok etmeye yönelirse cinayet, insanın kendini öldürmeye, yok etmeye yönelirse intihar eylemi ortaya çıkar.

Nitekim, on, on bir yaşında intihar ederek yaşamına son veren çocuklar vardır.

Çocukluk yaşında ölüm içgüdüsüne bağlı cinayet ya da intihar eylemlerinin ortaya çıkması, sözkonusu içgüdünün insanın ruhsal, hatta bedensel yapısının derinliklerinde yaşama içgüdüsüne karşı geliştiğini göstermektedir.

Ölümle Yaşam Arasında Gel-Gitler

On, on bir yaşında sanayide kullanılan aseton, benzen, cila, ksilen, petrol, tiner, toluen, tutkal gibi uçucu çözücülere bağımlı olan çocukların yaşama içgüdüsünden kaynaklanan bir anlık yapay, yalancı haz, mutluluk, neşe ve sevinç karşılığı ölümle kumar oynamaları iki içgüdünün iç içe, yan yana olduğunu göstermektedir.

Son on yıl içinde izlediğimiz aygaz ve havagazı bağımlısı olan çocuklar ve gençler fırınların, ocakların, tüplerin musluğunu açarak kendi deyimleriyle «kafayı bulana kadar», başka bir deyişle haz duyana kadar gaz koklayıp sonra musluğu kapatmaktadırlar. Ancak kapatma sırasında bir anlık duraksama ve gecikme ölüme giden yolun kapısını açmaya yeter.

Birbirine böylesine yakın olan yaşama ve ölüm içgüdüleri arasındaki bu gidiş geliş, bu kumar oyunu başta sigara olmak üzere bütün alkol ve madde bağımlıları için de sözkonusudur.

Ölüm içgüdüsünden kaynaklanan fiziksel, ruhsal güdüler sürekli kaygı düzeyini, dışarıdan gelen tehditlerin oluşturduğu güdüler durumluk kaygı düzeyini yükseltir.

Sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu ilaçlar ve maddeler, ölüm içgüdüsünün etkinlik kazandığını gösteren, haber veren kaygının düzeyini bir an için çabuk ve kolay biçimde düşürür.

Kimi insan bir anlık yapay haz, mutluluk, rahatlık, neşe ve sevinç karşılığı bu maddeleri yaşamları boyu kullanırlar. Aygaz ya da havagazı bağımlılarının bir anlık haz, mutluluk, neşe, sevinç karşılığı ölümle oynadıkları kumarı daha uzun bir zaman birimi içinde oynarlar. Başka bir deyişle, bir anlık haz, mutluluk, neşe, sevinç karşılığı ölüme taksit taksit giderler.

Öte yandan afyon, eroin, esrar, kokain gibi yasadışı yollarla elde ettikleri uyarıcı ya da uyuşturucu maddeleri kullananlarda topluma ve yasalara karşı gelme eğilimiyle, suçluluk, yakalanma, ceza görme endişesi arasındaki çatışmadan sürekli ve durumluk kaygı düzeyini yükselterek ölüm içgüdüsüne bağlı davranışların etkinlik kazanmasına yol açar.

1993 yılı Kasım ayında ölen Amerikalı genç sinema oyuncusu River Phoenix buraya kadar anlatmaya çalıştığım yaşama ve ölüm içgüdüsü arasındaki gelgitlerin, ölümle kumar oynamanın örneğini veriyor.

1970 yılında Florida’da doğaya ve yaşama bağlı hippi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, Nehir (River) alanındaki özgün adıyla üne kavuşmuştur. Üç kardeşinin de Yağmur (Rain), Yaz (Summer) ve Özgürlük (Liberty) adlarını taşıması aile ortamının doğa ve özgürlük tutkusunu vurgulamaktadır. Aile içinde aldığı eğitimle beden ve ruh sağlığına özen göstermeye çalışan River Phoenix, küçük yaşta vejetaryen olmuş, sağlığını korumak için deri ceket bile giymekten kaçınmıştır. İnsanlara yardımcı olmak amacıyla «Tanrının Çocukları Mezhebi»ne üye olmuş, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde misyonerlik yapmıştır.

Sözümde Duruyorum (Stand By Me) ve Anlamsız Koşu (Rurıning on Empty) filmleriyle üne kavuşan River Phoenix, son filmiyle de Akademi Ödülüne aday gösterilmiştir.

Yaşama içgüdüsünden kaynaklanan bütün bu yaratıcı çabalara karşın River Phoenix küçük yaştan beri ölüm içgüdüsünden kaynaklanan madde bağımlılığına yenik düşmüş, marihuana, eroin, morfin, kokain bağımlısı olmuştur.

1993 yılının Ekim ayının son günü, Hollyvvood’da ünlü bir gece kulübünde Cadılar Bayramı partisinde bir anlık yapay ve yalancı haz, mutluluk, neşe ve sevinç sağlamak amacıyla aldığı yüksek miktarda eroin ve kokainin etkisiyle yirmi üç yaşında ölmüştür.

Ölüm İçgüdüsünün Etkin Olduğu Kişiler

Buraya kadar anlatılanların ışığı altında, sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu ilaç ve maddelere bağımlı olan insanların birbirinin karşıtı doğal ve evrensel yaşama içgüdüsüyle ölüm içgüdüsü arasında gidip geldikleri, ölümle kumar oynadıkları ortaya çıkmaktadır.

Bu tip insanların incelenmesi ölüm içgüdüsünün etkinlik kazanmasına yol açan ruhsal yapının özelliklerini öğrenmemize yol açmıştır.

Bu tip insanlar çevredeki kişilerle, nesnelerle, olaylarla gerçekçi, sürekli ve tutarlı ilişki kuramaz, iletişim yapamazlar.

Güncel engelleri aşmak, sorunları çözmek amacına yönelik çabayı gösteremezler.

Aileye, eve, çevreye, işe uyum sağlamaya çalışmazlar.

Çevreden gelen uyaranları düzenleme, sınırlandırma, zaman içinde sıraya koyma yeteneklerini kullanamazlar.

Algılama, depolama, hatırlama, düşünme, karşılaştırma, karar verme, sonuç çıkarma, yorum yapma, yargıya varma gibi bilişsel işlevler, kişilikten kaynaklanan değişik duygusal ve coşkusal etkiler yüzünden sağlıklı çalışmaz.

Sürekli olarak başkalarından anlayış, destek ve yardım beklerler. Ancak başkalarının önerilerine değer vermezler.

Eleştiriye, uyarıya kapalı olup, böyle bir durumla karşılaştıklarında kolaylıkla kırılırlar.

Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarlarına kullanırlar.

Bu kişilik özelliklerine onlarca, hatta yüzlercesi daha eklenebilir. Ancak bütün bu özelliklerin derininde, temelinde yaşama ve ölüm içgüdüsü arasında sağlıklı denge, düzen ve uyum sağlayamayan benlik yapısının bulunduğu görülür. Bu tip insanların içgüdülerinden, dürtülerinden kaynaklanan güdülerin bastırılmasında, denetlenmesinde, engellenmesinde, ertelenmesinde karşılaştıkları zorluklar bu görüşümüzü desteklemektedir.

Öte yandan bu tip insanların bir yandan yaşama içgüdüsüne bağlı gereksinimlere doyum arama çabasında olmalarına karşın, kendilerine ya da çevreye zarar veren davranışlar yapmaları, benlik yapısının içindeki dengesizliğin, düzensizliğin, uyumsuzluğun dışarıya yansıyan en önemli özelliğidir.

Çocuklukta Sevgi Yerine Nefret Yatırımı Yapanlar

Bu tip kişilik yapısı gösteren insanların çocukluk çağında yaşama içgüdüsünden kaynaklanan gereksinimlere doyum sağlayamadıkları saptanmıştır. Başka bir deyişle, bu insanlar doğaya, insanlara, nesnelere, olaylara ilgi ve sevgi yatırımı yapmamış ya da yapamamışlardır.

Ölüm içgüdüsünden kaynaklanan saldırgan davranışların etkili olduğu ortamlarda yetişen çocuklarda, gençlerde ilgi ve sevgi yatırımı olmaz. Anne babanın, çevrenin ilgisizliğinden, sevgisizliğinden, baskı yapmalarından, dışlamalarından, dayaklarından başlayarak cinsel tacize kadar giden saldırgan öğeler içinde yetişen çocuklar ve gençler doğaya, insanlara, nesnelere sevgi yatırımı yerine öfke, kin, nefret yatırımı yaparlar. Bu yatırım ölüm içgüdüsünden kaynaklanan davranışların ağırlık kazanmasına yol açar.

Bu insanlar öldürücü, yıkıcı, yok edici davranışlarını, kişilik yapılarına ve içinde bulundukları ortamın özelliklerine göre ya başkalarına karşı kullanır, saldırgan olur, adam öldürür ya da kendilerine karşı kullanır, zarar vermekten haz duyar, sonunda intihar ederler. Kısaca, yaşamla sadomazoşist bir ilişki içindedirler.

Buna karşılık, ölüm içgüdüsünden kaynaklanan güdüleri bastıran, denetleyen, engelleyen, yaşama içgüdüsünden kaynaklanan güdülere doyum sağlayan, bunlara bağlı davranışları günlük yaşama aktarmayı başaran insanlar, yaşama zaferini kazanırlar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült