Yaşama Sanatı Ve Psikoloji

Pierre Daco


Hepimiz yaratmaya katılıyoruz; hepimiz kral, ozan ve müzik sanatçısıyız; içimizde olanı ortaya koymak için lotüs çiçeği gibi açılmamız gerekir.

-Henry Miller

İnsanlar mutluluğu, dengeyi ve güzelliği istiyorlar gibi. Eğer çoğu kez gerekli olanın tam aksi yapılmamış olsaydı çok güzel bir sonuç elde edilebilirdi. Ancak, insanların dörtte üçünün korkak, saldırgan, sinirli, nevrozlu, tükenmiş vb. olduğunu görünce bazı görüşlerin yeni baştan gözden geçirilmesi gerekliliği anlaşılıyor. Birçok fikirler basit bir alışkanlıkla uygulama alanına giriyor; bu durumda acaba bu fikirler mutluluğu oluşturabiliyor mu?

Psikolojinin bir ahlak öğretisi olmadığının farkına vardınız. Psikoloji; bu, iyi ya da kötü demez; bu, normal ya da anormaldir der. Diğer yandan anormal teriminin anlamını açmak gerekir... Eğer büyük zihinsel olanaklarınız var da, bunlardan ancak bir kaçını kullanıyorsanız bu durum anormaldir. Eğer yeteri kadar kendinizi tanıma olanaklarına sahipseniz ve büyük oranda bilinçsizlik alanında kalıyorsanız bu durum normal değildir. Eğer özellikle itilmeleriniz ve karmaşalarınızla güdülenmiş olarak yaşıyorsanız bu anormal bir şeydir. Çünkü kişinin, olanaklarının altında ve dünya üzerinde kendine ayrılan rolün dışında kalması gerçekten yazıktır.

İnsanlar, günümüz koşullarını değiştirmek istiyorlar.

Günümüz koşulları bizler tarafından değilse kimler tarafından oluşturuldu. Eğer biz çalkantılıysak, oluşturduğumuz eylemler de çalkantılı olacaktır. Eğer biz zihnen devinimsiz durumdaysak oluşturduğumuz eylemler de devinimsiz olacaktır. Çoğu insanların yeknesak ve bilinçsiz olarak yaşadıklarını görmek mutsuzluk veriyor insana. Bu tür kimseler ne yaptıklarını ya hiç bilmiyorlar... ya da çok az biliyorlar! Günün sonunda, beş dakikacık bir süre için, tam olarak bilinçliydim diyebilecek kimse var mıdır? Eylemlerinin bilincinde olacak yerde kişi mekanik olarak çalışır, mekanik olarak düşünür ve göreneksel alışkanlıkları ve tikleri ile yaşar.

Bu yüzden bazı kimseler daha önce söylediğim gibi, yaşayan ölüler gibidir. Ne olup bittiğini bile araştırmadıkları bir bilinçdışı tarafından içten sallanır dururlar. Bilinçdışının oluşturduğu milyonlarca harekete karşın, kaç adet bilinçli hareket vardır. Okul sıralarında öğrenilmiş ve tekrar gözden geçirilmemiş ne denli çok sözcük vardır papağanlar gibi tekrarladığımız. Bütün bunlar içinde kişiye özgü bilinçli olan ne vardır?

Koşulları değiştirmek gerek demek kendimizi değiştirmemiz gerek demektir. Yaptığımız her şey çok büyük bir öneme sahiptir. Eylerimizin her biri kendi içimizde ve diğerleri içinde kaybolur. Ne yaptığımızı bilmeksizin ve bizi eyleme iteleyen şeyin ne olduğunu bilmeksizin bu tür bir sorumluluğu taşımayı düşünebilir miyiz?

Bilinçli olmak bir yetkinliktir. Ancak bilinç, istenç gibidir; bir iç arınmayı ve öğrenmeyi gerektirir. Eğer bilinç yetkin bir şeyse, yetkin koşullara gereksinim duyacak demektir. Her şeyden önce dengeyi ve uygunluğu zorunlu kılar. İçsel uyum içinde olmayan bir kimse bilinçsiz bir otomattan başka bir şey değildir.

İnsanoğlu, bir makine olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eğer bir kimse makine durumuna gelmişse, ondan, yalnızca makine eylemleri beklenebilir; hatta eğer bu kimse bilim, şiir ya da müzikle uğraşsa bile. İnsan bir makine olmaktan vazgeçebilir; yalnız, bunun için kendini tanıması gerekmektedir. Bu, epeyce uzun bir uğraş olduğu kadar göz kamaştırıcı bir buluştur da.

Koşulları değiştirmek için onları anlamamız gerekir. Çoğu kişi sorunları anladıklarını sanırlar, oysa bu sorunları şekilsizleşmiş bir ben’in ardından seyretmekten başka bir şey yapmazlar.

ABCDEF dizgesinde A’dan C’ye; A’dan D’ye vb. anlamış olabiliriz. E ve F arasındaki bağlantıyı gerçekleştirmeden A’dan E’ye olan bağlantıyı da anlayabiliriz. Çoğu kimse sorunun büyük kısmını anlamış olduğunu sanacaksa da, gerçekte hiçbir şey anlamış olmayacaktır. Çünkü, anlaşılması gerekli olan F’dir ve, tüm diğerleri birbirini izleyecektir.

Çoğu kişinin yanlış ya da şekilsizleşmiş düşünceleri ve görüşleri vardır. Bu düşünceler tabii ki kendi benlerine bağlıdır. Şekilsizleşmiş bir ben’in, sorunları şekilsizleştirerek algılayacağını yineliyorum. Bu açıktır. Halbuki karmaşaları olmayan bir ben, sorunları belirgin ve geniş bir biçimde kavrayacaktır. Bu da açıktır.

Anlamak için, yanlış düşüncelerimizden kurtulmamış gerekir. Aksi durumda, yanlış temeller üzerinde yeni bilgiler yapılanacaktır. Koşulları değiştirmek mi? Her şey birbirine tutunmuş olup her şey her şeye bağlıdır. Temel olan biziz. Ve her şey bizim olduğumuz duruma göre yapılacaktır.

KARAKTERİNİ ARINDIRMAK.

İlkin, karakter nedir? Durumlara yanıt verme biçimimizdir. Karakterimiz, duygusal eğilimlerimizi, baskın özençlerimizi (kaprislerimizi) ve sosyal ilişkiler içinde davranışlarımızı belirler. Mizacımıza, sinir sistemimize, zihinsel yeteneklerimize bağlıdır.

Çoğu kimsenin şöyle homurdandıklarını işitiriz : «Bu benim karakterim, bir şey yapamam. Sinirliyim, kinciyim, tepisel bir yapıya sahibim, şöyleyim ya da böyleyim ve sonra; karakterlerini değiştirmezler tabii!

Fakat bu aynı kişi, eğer iyi değil ve hoşuna gitmiyorsa çocuğundan, davranışını değiştirmesini isteyecektir. Çocuğuna karakterini değiştirmesini emreder; fakat kendi kendisine hiçbir şey emretmez.

Karakterini değiştirmediğini söylemek, eylemsizliğini ve başarısızlığını itiraf etmek demektir. Böyle söyleyenlerin çoğu zayıf ya da saldırgan kimselerdir. Yaşam sorunlarına dokunmaktan kendilerini alıkoyan bir korunma duvarı örmüşlerdir. Yetersizliklerinin yüklenme gücüne sahip olmadığı yeni durumlardan çekinirler. Öyle ki, sahip oldukları tek bir duruş vardır; o da sert ve donmuş bir duruştur.

Korkuların ve iç çatışmaların büyük kısmı insan evrimi içinde bir duraksamaya neden olur. Psikolog, çoğu kez eşsiz bir bilinçlilik içinde gelişebilecek olan fakat bir yerlerde kilitlenmiş olan kişiler görür... Bunlar, hareketsiz kişilerdir ve varoluşlarını karakterlerini asla değiştirmeden devam ettirirler...! Aslında insanın, bundan daha fazlasına layık olduğuna inanmıyor musunuz? Onda sınırsız bir bilinçlilik, yargı, enerji ve eylem olanakları vardır. Zihinsel olarak kilitlendiği zaman, gerçekten İnsani olan herhangi bir şeye ulaşması ondan nasıl istenebilir.

Diğer yandan dengeli ve bütünleşmiş insan daima uyanıktır. Yaşamın önüne koyduğu her soruya gerekli yanıtı verir. Durumlarla yetkin bir eşzamanlılık içinde evrimleşerek daima ilerler.

Bu kişi bir yaşam aristokratıdır. Açık zihinli olup olayların bilincindedir. Kendine hakimdir. Yaşamın akışı içinde sayısız uçurumlara düşer. Fakat, heyecansallığı onu budayıp altetmeden, hızla yüzeye çıkar.

Hareketsizliğin her türüne hayır demek gerekir. Ve burada, bize kulak vermelidir! İşte çok muazzam bir işin üstesinden gelen bir adam düşünelim. Bu adam her yana koşar, çalışır, komut verir, durmadan hareket halindedir. Bu adamı tetkik ettiğimizde karşımızda, tepisel bir yaşama sahip saldırgan bir kimse bulunduğunu saptarız. Bu adam tüm fiziksel etkinliklerine karşın zihinsel olarak etkin midir? Hiç de değil: durgun bir kimsedir o. Hiç bir şeyi bilinçli olarak yapmıyordur; onun üzerinde etkide bulunan şeyler tepileri ya da saldırganlıklarıdır.

Her içsel sapınç, her karmaşa, her itilme kitlenme ve eylemsizlik nedenleridir. Kilitlenmiş ya da «kötü karaktere sahip bir kimse» bu aynı kötü karakterin bir çocukta bulunmasını kabullenemeyecektir. Doğrusu bunu anlıyamıyorum... Eğer bir insan kendini tanımak ve düzeltmek için tüm gücünü kullanmaya yetenekli değilse, bunu kendisinden daha zayıf birinden nasıl isteyebilir? Bu arada çocuğun mu, yoksa ergin kişinin mi daha güçlü olduğu sorulabilir.

Kendi gücüyle kurtulmak.

Sinirli bir kimsenin, dingin bir kimseden farklı bir biçimde davrandığını ve düşündüğünü, kaba ve ahmak birinin bir saldırgandan farklı bir biçimde konuştuğunu söylemek beylik bir şey olur. Ancak, bu beylik şeyler büyük bir gerçeği gizlerler.

Şimdi, içinde bulunduğum fiziksel ve zihinsel durum nedir? İşte insanın günde on kez sormaya zorunlu olduğu bir soru. Böyle bir soruya : «Yorgunum; öyle ki, ancak bir yorgun adama özgü eylemler gerçekleştirebilirim» şeklinde yanıt verecektir. Ya da : «Sinirli ve bunaltılıyım; öyle ki, ancak sinirselliğini ve bunaltılı durumum elverdiği biçimde düşünebilirim.» diyecektir. Mantığın ta kendisi, değil mi? Eğer durumumuz yetersiz, uyuşuk ya da buğulanmış ise, görevimizi eksiksiz olarak yerine getirme gücüne sahip miyiz? istenç ve gerçek bilince sahip miyiz? Tabii ki hayır, çünkü bu üstün nitelikler kişiliğimizin uyum içinde olmasını zorunlu kılar.

Ya da bu kimse şöyle yanıtlayacaktır sorunu : «Karmaşalarım var (bunları kendi başına göre gücüne sahip olmamasına rağmen). Böylece karmaşalarının elverdiği ölçüde etkinlik gösterip düşünebilecektir. Onda, nesnelerin görünümünü şekilsizleştiren bir prizma vardır. Bu prizma kırılmış ve birçok kısımlara bölünmüştür; bazen bir yüzü bazen de başka bir yüzü etkin olmaktadır. Hiçbir zaman tümüyle ya da özgür olarak etkide bulunmaz; ancak, sürekli olarak; gücünü, çoğu kez de varlığını bile bilmediği iç güçler tarafından yönetilmiştir!

Hemen tüm insanlar bir şey yaptıklarını sanırlar. Bu yaptıklarını sandıkları şeyi istençli ve özgür olarak yaptıklarına inanırlar. Bir kez daha; istençli olarak yapmak, kendinden ve iç prizmalarından kurtulmak anlamına gelmektedir. istenç, bir bölünme ya da bir kasılma olmayıp güçlü bir uyumdur. İç zorlamalar olduğu sürece hiçbir özgürlük söz konusu olamaz. Cinsel açıdan itilmeye uğramış birinin, itilmelerini ortadan kaldırmadığı sürece içsel özgürlüğe kavuşamayacağı kuşkusuzdur. Üstelik, itilmeleri olan bir kimse bu itilmelerini çocuklarına da geçirecektir. Ve bu böylece sonu gelmeyen bir kötü eğitim zinciri oluşturacaktır.

İnsan, yaptığını sanır. Fakat içsel yetersizliklere, zararlı alışkanlıklara ve zihinsel tiklere boyun eğer durumda olduğu sürece hiçbir şey yapmaz. Bu durum, kendine rağmen, niçini ve nasılı bilinmeden oluşur. Kendinde, onu davranmaya ve düşünmeye zorlayan bir şey vardır. Böylece, hiç de bilinçli değildir. Bilinçli olmayınca da uyuyor demektir. Fakat uyuduğuna göre uyuduğunun da farkında değildir.

Hepimiz fiziksel ve zihinsel durumumuza göre davranışta bulunuruz. İyi durumda olduğumuz zaman eylemlerimiz de iyi olacaktır. Durumumuz güçlü ise, güçlü eylemler oluşturacağız demektir.

Eğer eylemlerimizi ve yaşamımızı değiştirmek istiyorsak, fiziksel ve zihinsel durumumuzu arındırıp yeniden yapılandırarak değiştirmemiz gerekmektedir.

Çok sayıda kişilikler.

Hepimiz Ben deriz. Ben şunu yapıyorum, ben şöyle düşünüyorum vb... Soğuk bir şekilde : Ben karar veriyorum, ben seviyorum, ben istiyorum, ben tereddüt ediyorum, ben sıkılganım vb. deriz. Ve eğer kişi, bilinçdışı büyük tepkilenimlere göre tepkide bulunursa... bu durumda da, ben istiyorum der! Bu, ne söylediğini bilmiyor demektir.

Örneğin : Ben, kendimi kapıp koyveren birisi değilim! diyen sıkılgan bir kimseyi ele alalım. Neden sürekli olarak bu sözleri ağzımdan düşürmemektedir? Çünkü saldırıya uğradığını sanmaktadır da ondan. Neden saldırıya uğradığını sanıyor kişi? Çünkü korkuyor da ondan.

 

BÖYLE SÖYLEYECEK YERDE        ŞÖYLE SÖYLEMEK GEREKİR

Ben sıkılganım;               İçimde, beni sıkılgan olmaya iteleyen bir şey var.

Ben üzüntülüyüm;          İçimde beni üzüntülü olmaya iteleyen bir şey var.

Ben duraksıyorum;        İçimde, beni duraksamaya zorlayan bir şey var.

Ben karar veriyorum,    İçimde beni karar vermeye ya da kuşkulanmaya iteleyen bir şey var.
ben kuşkulanıyorum

Ve bu böylece sürüp gider.

Bu durum tüm yaşam süresince böylece devam edip gitmektedir. Tek bir kişilik içinde sayısız çekmeceler açılıp kapanır. Vakaların onda dokuzunda kişinin elinden bir şey gelmez. Fakat, yine de alışkanlıkla, ve kendini tanımayı denemekten çok daha az yorucu olduğundan, ben şöyleyim ya da böyleyim denir.

Böylece insan, bir zihinsel çekmeceler dizgesinden meydana gelmiştir. Tek bir insanda, bir zayıflık çekmecesi, bir korku çekmecesi gibi, itilmeler, tepiler, saldırganlıklar ve benzeri sorunların oluşturduğu çekmeceler bulunur. Aslında tek bir kişilikte ne çok kişilik vardır!

Tek bir insanda iki kişilik bulunduğunu varsayacak olursak, bunları kaynaştırmak o kimsenin yararına olmayacak mıdır? Öyledir, değil mi? Halbuki çoğu kimse iki kişilik değil de onlarca kişiliğe sahiptir. Burada da, kişiliğin birleştirilmesi önemlidir. Zira, çoğu kez, çekmecelerden çoğu kendi hesabına çalışır. Ve içlerinden her biri haklı olduğu inancındadır. Kişi on dakika sonra fikir değiştirir; çünkü başka bir çekmece açılmıştır. Bu durumda, fikir değiştirdim der. İnsan böylece bir yığın iç çelişkiler içine dalmış olup saflıkla ne olup bittiğini sorar kendi kendine... Çoğu kimse tüm bir yaşamı böyle geçirir.

Ben demek, bir tik olmayıp varlığının tümüyle bir şey yaptığının duyumuna erişmek olmalıdır. Bu durum, ben’in bilinçliliğini, uyanıklığı ve gerçek anlamıyla istenci zorunlu kılar. Bu nedenle psikolojiyle ilgili her çalışma bu insansal aristokrasinin araştırılmasıdır.

İnsan ve yaşam.

Yaşam ilerliyor ve bu yaşamın evrimi suyu karıştıran bir çark gibi dönüyor. insan, (dengesiyle) elverişsiz bir durumun üzerinden akıp gitmesine olanak sağlayacak güçte olmalı. Elverişli duruma gelince o, kullanılmak üzere beklemektedir. Ancak, onun iyi ya da kötü

bir biçimde kullanılması zihin açıklığımıza ve bilincimize bağlıdır! Çoğu kez elverişli bir durumdan yararlanmayanlar zihinsel açıdan tutsak olup, iç sapmaları olan kişilerdir. Yaşam ne haklı ne de hak sızdır. Ne iyi ne de kötüdür. Tüm bunlar insanlar tarafından kendisine yakıştırılan niteliklerdir. Yaşam ne ise odur; niçin ondan, iyi ya da kör olması istenir?

Yaşam mantıklıdır. Soğukkanlı bir ırmak gibi akarak beraberinde, içi insanlarla dolu kayıklar taşımaktadır. Gerekli olan, kayığımızın, suyun girmesine izin vermediğini bilmektir. Bu, eğitimcilerin, hekimlerin ve psikologların işidir.

Yaşamın evrimi çökkün, zayıf ve hasta kişiler için acımasız gibi gözükmektedir. Bu tür kişiler kendilerini saran sis tabakasını delip geçecek yerde başarısızlık üzerinde ağırlaşıp dururlar. Niçin başarısızlığa uğradıklarını ve yeni bir başarısızlıktan kurtulmak için ne yapmaları gerektiğini düşünmeksizin aynı eyleme yeniden girişirler. Savaşa aynı silahlarla yeniden başlamak saçma bir şeydir tabii. Ve doğal olarak yine başarısızlığa uğrarlar. Bu eylemin kendilerine uygun olup olmadığını, bu eylemi doğru bir açıdan değerlendirip değerlendirmediklerini ve silahların farklı olup olmadığını düşünmeksizin hep aynı vasıtalarla direnirler.

Yeni deneyler yeni başarısızlıkları doğurur. İnsan makinesi yola koyulur, gücünü sonuna dek kullanılır ve çılgına döner... Böylece kişi gittikçe daha fazla çamura saplanır; sürekli başarısızlıklarının nedeninin bir iç kilitlenme olup olmadığını sormaksızın şanssızlığın üzerine çöktüğünü sanır.

Daha önce de söylediğim gibi insan, ayarlı olduğu dalgaları alan bir radyo alıcısı gibi, durumları kendi yapısından süzerek görür. Burada, bozuk radyo lambalarının yerine yenilerini koymak ve iyi bir kondansatör satın almak kendine kalmış bir şeydir.

Yaşama karşı bağırmak bir şeye yaramaz; önemli olan onu en iyi şekilde kullanmaktır. Yaşamın, ne görmek için gözleri ne de işitmek için kulakları vardır. Ancak, eğer bir insan bilinç alanının daralmasıyla az ya da çok kör bir duruma gelmişse, yaşamın oluşturduğu durumlara çarpacak ve burnunu kıracaktır.

Yaşamı lanetlemenin bir yararı yoktur. Savaşabilmem için hasmımı görmem gerekir. Aksi halde baştan yenik düşmüş sayılırını Eğer güçlü ve dengeli bir insansam, koşullara uyum göstermek çocuk oyuncağı gibi kolay bir şeydir. İç başarı dedikleri şey budur. Büylece, başarısızlıkta karşımda görülebilir ve bildik bir hasım var dır; çok daha güçlendirebileceğim bir hasım. Ve çoğu kez bu baskının, benden başka birisi olmadığının farkına varırım...

Psikoloji, aydınlatma ve humanizma.

İnsanlık durumu seçkinlere özgü bir durumdur. Eğer kendinizi seçkin bir durumda bulmuyorsanız, bu durumu aramadınız ya da onu yanlış yerde aradınız demektir.

Ulu şeyler daima yalın olma niteliğine sahiptir. Tanrının karmaşık bir şey olduğu düşünülemez, öyle değil mi? Dahası, ulu olan şeyler herkes tarafından anlaşılır olmalıdır. Aksi halde bunlar, ulu şeyler olma yetisine sahip değildirler. Onları bulmak için başlangıçtan yola çıkmak ve kendini anlamak yeterlidir.

Yıldızların hareketi yalındır. Jean Sebastian Bach yalındır. Yaşam yalındır. Her şeyi bilinçli bir bağlantı içinde görmektir söz konusu olan. Evrensel bir düzen ve ritim olmayan yerde karmaşıklık söz konusudur. Karmaşık kimseler düzen içinde değildirler ve iç düzensizlikleri onları bir şeyi görmekten ve o şeye katılmaktan alıkoymaktadır. İç sapmalar düzen içinde değildir; kasılma düzen içinde değildir; saldırganlık düzen içinde değildir.

Ulu olan şeyler daima yalın olurlar. İnsanın iç sadeliği onun büyüklüğünü oluşturur. Ve eğer bana, «Ne adına bu insana değgin büyüklüğü, deneyi, ve gerçek enerjiyi vaaz ediyorsunuz?» diye soracak olsalar : «Düzen ve dolayısıyle de iyi olanın adına», derim.

Çoğu kimseler sinemada ya da başka yerlerde macera öyküleri işitmeye koşarlar. Acele eder ve atılırlar. Fakat çok az kez bu macerayı gerçekleştiren insanı incelemeyi düşünürler; bu maceranın nedenini araştırmazlar. Ve böylece, yalnızca dış görünüşü ele geçirirler ve esas olan, önemsiz bir şeymiş gibi kalır.

Her gün, bildiklerine bir şey eklemek güzel bir şey. «Bugün, bildiklerime şunu ekledim; eski ben değilim artık, değiştim.» İşte böylece insan sadeliğe doğru yükselirken bir uyumluluklar demeti haline gelir.

Eğer insanlar kendi iç frenlerinden, çamurlarından, korkularından, kendi içlerine kapanmalarından kurtulabilselerdi, değişebilirlerdi. Ve eğer insanlar değişmeye başlasalardı her şey değişebilirdi! Çok basit bir çözüm var ortada! Bu nedenle de uygulanması zordur. Çünkü değişmek için, sorunlarını görmek gerekir.

Çoğu kimse oldukları gibidirler; fakat on yıl sonra, yine aynı kalacaklardır. Kişiliklerine ne bir şey eklenecek ne de bu kişilikten bir şey eksilecektir. Aslında bundan fazlasına layık değil midirler?

Her şeyden bir şeyler öğrenilebilir. insan eylemsizliğinden hiçbir şey elde edilemez. Eylemsizlikten, hareketsiz şeylerden başka bir şey çıkmadığı gibi, bilinçdışından da bilinçdışı eylemlerden başka bir şey çıkmaz.

Mutluluk, yerinde olmaktır denir. Doğru bu. Fakat düşünmek, diğerlerini eğitmek ve dünyaya etkimek durumunda olan insan rolündeki bizlerin, yerimizde olup olmadığını soralım.

İnsan olma sanatının kaybolduğu söylenmektedir. Niçin bunun böyle olması isteniyor? İnsanla ilgili olanaklar onbin yıl önce olduğu gibi, bugün de varoluşlarını sürdürmektedirler. İnsan aynı klavyeye sahip; fakat kaç kez doğru çalma şekli öğretilmiştir ona?

«Herkes bilim adamı olamaz...» diyordu birisi bana. Eh!., kim bilim adamı olmaktan söz ediyor ki? Hem niçin bilim adamı olmak söz konusu olsun? Eğer hepimiz tek bir alanda uzmanlaşmak için eğitilmiş olsak, dünyadaki sefalete ve ayrıkçılığa iştirak etmiş oluruz. Bir bilim adamı olmak ve yalnızca bu olmak önemli değil. Önemli olan her alana yayılmış, önyargısız ve bilinçli zekaların varlığıdır.

Eğitimin, kendi başına hiçbir önemi yoktur. Eğitim bir yaşam sentezi öğretmediği sürece kuru ve değersiz olarak kalacaktır. Dünyadaki tüm öğretiler, çelişkiler ve korkularla dolu olan insanın parçalanmasını engelliyor mu? Eğitim, fertler arasındaki farkları vurgulayacağı yerde kişilerin birbirlerine yaklaşmalarını göstermelidir. Aksi halde yaşam, bir çatışmalar ve acılar dizgesi olmaya devam edecektir.

İnsan, eğitimi değil de bütünlüğü aramalıdır. Kendi olanaklarını ortaya çıkarmayı ve bu olanakları kendi kişiliğinin uyumu içinde gerçekleştirmeyi aramalıdır.

Beynimiz, duyularımız ve iç prizmalarımız aracılığıyla anlıyoruz. Herhangi bir durum karşısında, o durumu iyi görüp görmediğimizi kendi kendimize sormaktır önemli olan. Bu durumu tümüyle mi gördük? Yarın da bugün gördüğümüz gibi mi göreceğiz? Aslında çoğu kişi başkalarını yargılamaktadır. Ahlaksal, dinsel ve insansal değerler yargılama konusu olmaktadır. Böylece çoğu kez, kendiliğinden, bir anlayışsızlığın ortaya çıktığı bir tartışmaya girişilmiş olur. Niçin? Çünkü bunlar öznel kişilerdir ve sorunları, yararsız bir yığın hırdavatla tıka basa dolu bir ben’den süzerek görmektedirler. Ayrıca, bu kişiler dünyayı en doğru biçimde gözlediklerinden emindirler.

Nesnelliğe erişmek en soylu ereklerden biridir. Nesnellik olmayan yerde kişi anladığını sanır, halbuki gördükleri donmuş bir benlikten süzülen şeylerdir. Nesnellik, kişinin kendinden ve bilinçdışı sorunlardan kurtulduğu zaman ortaya çıkar.

Bu bilinçli nesnellik içinde insan, aydınlığa ulaşır. Böylece, ve rici ve dingin bir güç durumuna gelir. Aydınlanma, ne korkuda ne de güçsüzlükte bulunur, insanın, sorunlarından kaçma gerekliliği duymadığı zihinsel dinginlikte ortaya çıkar.

Bazı kimselerde var olan büyüklüğe karşı hayranlık duymak gerekmez. Bu büyüklük, özgürlüğe kavuşmuş olanakların sonucundan başka bir şey değildir. Aslında, diğerlerini olabilecekleri şey olmaktan alıkoyan eksiklik için üzülmek gerekir.

Ve böylece insan, psikolojiyle birlikte etkin hümanistler safında yerini alır. Dengesi, bir hareket noktası durumuna gelir. Kaygısı ve bunaltısı yeniden bulunmuş bir iyilik yardımıyle kaybolur. Böylece, gittikçe artan güçlerle, hoşgörülü ve cömert bir bilinçlilikle yüksek bir düzlüğe doğru yükselmektedir. Diğer insanlara dönük çelebi bir yanı vardır. Bağışlayıcılığı ve iyiliği bir iç gereksinimden değil de, dingin bir güçten doğmaktadır. Zihninde her türlü kavga sona ermiş bulunduğundan anlayışa sahip bir kimse olmuştur... İnceliği güçsüzlükten değil de, büyük bir güçten kaynaklanmaktadır.

 Size hoşça kalınız derken, hepinizin bu nimete sahip olmanızı dilerim.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült