Yaşam Biçimi Olarak Delilik, Karşı Çıkış Olarak Delilik

Arno Gruen


“Gerçekçiler”in başarısının dayandığı tek nokta sadece kendilerini lider olarak vazgeçilmezleştirme sanatına hakim oluşları değildir, aynı zamanda kendi benliklerinden vazgeçebilmek için böyle liderlere ihtiyaç duyanların yapılarında var olan tabi oluş da bir etkendir. Uzlaşmaya duydukları ihtiyaç bütün varlıklarını, kuralları yerine getirmeye yöneltir. Yasalara ve talimatlara harfiyen bağlıdırlar ve bu yüzden duygu dünyamızın gerçekliğini bozarlar. Böylelikle de kendilerindeki yıkıcı itkilerle karşılaşmak zorunda kalmazlar. Çoğunlukla bürokrasi içinde yer edinirler, böylelikle düzen ve yasalar adına duyguları ezerken kendilerini tümüyle haklı hissedebilirler.

Bu uzlaşmacılar, psikopat yapıdaki lider tipinin piyonlarıdır ve dünyayı uçuruma sürüklemekte onlara yardım ederler. İşte durumu tehlikeli hale getiren bu işbirlikçiliktir. 1940 yılında Alman Adalet Bakanlığının bir memuru, bakana ötenazi konusunda bir yazı yazıyor ve ondan, ruh hastalarının ve özürlülerin yasadışı bir şekilde öldürülmelerine son vermek için tüm yetkisini kullanarak ötenaziyle yasal bir temel oluşturmasını istiyor ve tüm adalet mekanizmasının onurunun söz konusu olduğunu belirtiyor.

Roland Kirbach ın bu tutumu sert bir biçimde yorumlayışındaki gibi, burada söz konusu olan vicdan değil işgüzarlıktır.204 Kurallara yaşamdan daha fazla değer verme eğilimi, uzlaşmacı ve psikopat arasındaki uğursuz anlaşmayı mümkün kılar. Bu ortak oyun çeşitli yollardan gerçekleşir. Bunlardan üçünü göstermeye çalışacağım.

Basitleştirmek: Olayları, buna uygun duygusal tepkileri engellemek için belirli bir boyuta indirgemek ABD’de Vietnam Savaşı sırasında gündelik uygulamalardan biriydi. New Yorker dergisi, 29 Mayıs 1971 tarihli sayısında, Güney Vietnam köylerini barışa kavuşturma da kaydedilen ilerlemeleri kanıtlayan yeni bir tür liste yayınladı. New Yorker dan alıntı yapıyorum: “Bu listede aşağıdaki başarılar belirtilmektedir: beş bin iki yüz altmış dokuz hasta tıbbi bakım gördü, iki bin iki yüz litre kimyasal madde yaprak temizlenmesinde kullanıldı, bin kilometrekare alanda ürün toplandı, bin dokuz yüz elli altı aileye yirmi bin sekiz yüz altmış çatı plakası sağlandı, Beş yüz yirmi dört saat boyunca psikolojik savaşla ilgili anons yapıldı ve dört konser düzenlendi.... Böyle bir liste karmaşık bir malzemenin hızla değerlendirilmesinde özellikle tercih edilmekte elbette. Basit, açık ve nesnel. Bu kadar kolay yanıtlanamayacak karmaşık sorulardan ise kaçınılıyor. Örneğin şöyle sorular: Beş yüz yırım dört saat hoparlörden anons yapılması köy sakinlerim memnun etti mi? Onları kendi tarafımıza kazanmamıza yardımcı oldu mu? Dört konser ve iki bin iki yüz litre kimyasal madde arasında orantılı bir ilişki var mıdır, yoksa dört litre kimyasal madde ve iki bin iki yüz konser daha mı uygun olurdu? Ya da Vietnam’da herhangi bir şekilde kimyasal madde püskürtmeye veya konser düzenlemeye gerek var mıydı?” Makalede, olayların nasıl bürokratikleştirildiğine ve yaşayan gerçekliğin nasıl bambaşka bir boyuta; yaşamın sevinçleri veya acılarıyla hiçbir ilişkisi olmayan bürokratik bir gerçekliğe taşındığına ilişkin örnekler çoğaltılıyor. Bir başka liste bunu daha da rafine hale getiriyor: “Bu listelerde köylerde huzurun sağlanması için gerekli görevler belirtiliyor ve en iyi şekilde yerine getirilen görevlere puanlar veriliyor.... Bir Vietkong biriminin tamamen yok edilmesi on beş puan; köylerde anket yapmak iki puan; Vietkong tesislerinin saptanması, tahrip edilmesi veya zararsız hale getirilmesi sekiz puan; şikayetlere ilişkin anket formlarının doldurtulması aile başına iki puan getiriyor... Herkese söz konusu puanlar verildiğinde bunlar köylere göre toplanıyor ve diğer köylerdeki sonuçlarla birlikte bilgisayara veriliyor, böylece Vietnam köylerine barış getirmede sağlanan ilerlemenin güncel durumu belirlenmiş oluyor.” Ancak bu da yetmiyor. Örneğin Başkan Nbcon’un ABD halkından her yaştan ve her inançtan kişilerle yaptığı kişisel temasları istatistik olarak gösteren listeler de hazırlanıyor. Bir kez daha New Yorker ın yorumuna dönelim: “Listeler, dünyayı denetim altına almak için yeni ve paha biçilmez bir araç haline geldi. Burada nesneler öylesine şaşırtıcı biçimde birbirleriyle ilişkilendiriliyorlar ki, sorunlar bir hamlede çözülmüş gibi görünüyor ve görüngüler aniden düzenli sayı sütunları içinde düzenleniyor. Görüngüler ve nesneler arasındaki rahatsız edici bağlantılar ortadan kaldırılmış oluyor. Böylece bir şeyin iyi mi, yoksa kötü mü olduğuna karar verme sıkıntısı da kalkmış oluyor.” Bu alıntılara ayrıntılı bir yer verdim, çünkü gerçeğin, “gerçekçi” çözüm adına nasıl görünürdekine indirgendiğini açık seçik gösteriyor. Bundan sorumlu olan insanların, gerçek ihtiyaçlar ve gerçek duygularla hiçbir şekilde bağları yok. Ama etrafımızdaki gerçeğin nasıl oluşturulacağına ve onu nasıl algılamamız gerektiğine karar veriyorlar. Ve çoğumuz da bu indirgenmiş gerçeklikten tümüyle hoşnuduz, çünkü rahatsız edici iç huzursuzluğu görmezden gelmeye imkan veriyor.

Adileştirme: Olayları küçümseyip adileştirerek de, ortaya çıkartabilecekleri duygulardan kopartmak mümkündür. Yaşam hiçbir şey ifade etmeyen istatistiklere indirgenebilir, ama teknik yemliklere de tabi kılınabilir insanın yaptığı şeyin hesabını vermemesini sağlayacak en emin yol.

Bunun en dehşet verici örneği hiç kuşkusuz modern savaş mekanizmasındaki teknik kazanmalardır. Savaşı ikincil ve katlanılabilir bir şey haline getirdiler. Eskiden öldürenlerin, kendilerinin de öldürülebileceğini hesaba katmaları gerekiyordu. Bugünse, öldürenin, öldürdüğünü ve bu arada yalnızca küçük bir kişisel risk aldığını bile neredeyse fark etmemesini sağlayan, yüksek karmaşıklıkta bir aygıt kullanılıyor. Bugün, ölümün söz konusu olduğunun bilince işlemesine gerek kalmadan savaşlar yapılabiliyor. Ölümün bu şekilde adileştirilmesi, ABD’li bir gizli servis subayına şunları söyletebiliyor: “Nikaragua’ya girmek ABD’liler için çocuk oyunu. ”205 Bu müdahalenin ölümle de ilgili olduğu bu adamın aklına bile gelmiyor. Bu alıntıyı yapmamın nedeni, söyleyenin ABD’nin ulusal güvenlik konseyinde büyük etkisi olan kişilerden biri olması.

Böhne stratejisi: Başkan Ronald Regan, Birleşmiş Milletler m 1985’deki kırkıncı kuruluş yılı genel kongresinde yaptığı konuşmayı etkili sözlerle ve tuhaf ilgisizlikte bir metaforla bitirmişti. Meksika’daki korkunç depremden birkaç gün sonra yaşanan dokunaklı bir sahneyi hatırlattı. Juares Hastanesi nin yıkıntıları altında kalanları arayan işçiler zayıf bir inilti duymuş ve henüz hayatta olan üç bebeği kurtarmıştı. Reagan konuşmasını şöyle bitirdi: “Bütün bu umutsuzluk içinde, doğru zamanda, zamanla sınırlı olmayan bir ders aldık: Hayatın mucizesini yaşadık.”

New Yorker, bunu da yorumsuz bırakmadı: “Başkanın konuşmasının sonundaki bu abartılı sözler, bize konuşmanın özüne pek uyuyormuş gibi gelmedi... Toplantı salonunda bulunan bütün dünyadan diplomatlar, ABD’nin yeryüzündeki derin kriz üzerine nükleer silahlanma ve nükleer bir yıkım tehlikesi üzerine umut verici bir şeyler söylemesini bekliyorlardı... Bu çerçevede, Reagan’ın üç bebeğin kurtarılmasıyla ilgili kapanış cümlesi biraz bağlantısız kaldı.”206 Juares Hastanesi’ndeki gibi bir sahne tek başına alındığında elbette çok dokunaklı. Ama burada, dikkati hepimizi ilgilendiren nükleer tehlikeden uzaklaştırmak için kötüye kullanıldı. Bu saptırma manevrasına daha önceki bölümlerde de değinmiştim. Bunlar, psikopatın temel malzemelerindendir. Psikopat, olaylar ve onların bizde uyandırdığı duygular arasındaki bağı yok eder. Ya da dikkati duygu ağırlığı fazla bir ayrıntıya çevirir. Böylece bizim durumu algılayışımızda karışıklık yaratır ve eğer nükleer tehlike bizim için üç bebeğin kurtarılmasından daha ağır basıyorsa, “yanlış” hissediyor olabileceğimiz kuşkusunu uyandırır. Bu dokunaklı olayla asıl sorun arasındaki çelişkiye işaret etmekte hala ısrar edenlerse, duygusuz addedilerek dışlanma riskini göze alır.

Siyasi otorite, insanın bütünlenme yeteneğini gömen bir ortam yarattığı sürece duyguların bölünmesinin ağırlık kazanması hiç de şaşırtıcı değildir. Yeğlenen yöntemlerden biri de belleğimizin şaşırtılmasıdır. Milan Kundera, Gülmenin ve Unutmanın Kitabı’nda, “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, belleğin unutmaya karşı mücadelesidir” der.207

Eğer resmi bilgiler uygun şekilde sunulduğu için böyle bir mücadele hiç gerçekleştirilememişse, anımsamak peşinen mümkün değildir. Joseph Lelyveld, ABD’deki pek çok gençle Vietnam Savaşı üzerine konuşmuş ve Times Magazine’in haberine göre şunları saptamıştır: "... gençlerin bellekleri çok bulanıktı. Mıssouri’deki bir kilisenin hafta sonu okuluna devam eden öğrencilere, Ho Chı Minh, McNamara..., Thieu ve Ky gibi isimler hakkında ne bildiklerim sorduğunda hepsi de lise öğrencisi olan gençlerin hiçbirisi bir şey söyleyememişti. Georgia eyaletinde Fort Berining’de askeri bir hava tatbikatına hazırlanan genç bir kadın, ABD’nin Vietnam Savaşı’nı kazandığını sanıyordu ve Lelyveld’den aksini duyduğunda çok şaşırmıştı.”208

Buradakl Çelişik taraf, istihbarat yoğunluğunun ve hızının daha önce hiç sahip olmadığı bir düzeye ulaştığı bir dünyada yaşıyor olmamız. Ancak bunlar bize parça parça ve yaşamın tümünden bağlantısız olarak sunuluyor. Yanı bilgi de çabuk bozulabilen bir mal haline geldi. Bu öğrencilerin malumatsız olmalarının nedeni, bilgilenme imkanının olmayışı değil, mevcut bilginin bağlantısız oluşu ve acıyı dışarıda bırakışıydı.’ Bu yüzden de öğrenciler olayların kendilerini de ilgilendirdiğini göremiyorlardı. Totaliter bir rejimde yaşayan insanların dikkatleri, kısıtlı bilgiye büyük çabalarla ulaşabildikleri için çok daha açıktır.

Aramızdan, algılayışımızın bütünlüğünün dengesini bozanlar, bunu bizi ıradı olarak kandırmak istediklerinden değil, kendileri iç ve dış dünyanın bütünlenmesinden korktukları için yaparlar. Böyle bir bütünlenme, onların görünüşten ibaret olan ve ardında psikozun gizlendiği dengelerini bozacaktır. Bundan korkmakta da haklıdırlar: Kendi içlerindeki özün reddedilmesi, çaresizlik duygusunun inkarı ve iktidar hırslan, kendilerini reddedişlerim pekiştim ve aynı zamanda iç boşluklarını genişletir, öyle ki geriye iktidar hırslarını yoğunlaştırmaktan başka yapacak bir şey kalmaz. Bunu rasyonelleştirmek için de düşünce ve duyguyu birbirinden ayırmak zorundadırlar.

Kamusal iktidar iç yarılmayı sürdürmek için bir araçtır. Ama iktidar böyle bir insanı doğruca kendisi için aramaz, aksine dağılmamak için tutunacak bir şey olarak ona ihtiyacı vardır. Bu yüzden böyle insanların uzlaşma şansları da yoktur, hakimiyetin her çoğalışı iç boşluğu büyütür ve kaçınılmaz olarak daha güçlü bir hükmetme ihtiyacı yaratır. Böyle insanlara dikkatle davrandığınızda her türlü olumluluğu zayıflık olarak yorumlayacaklardır. Çünkü onlar için eşdeğerlilik yoktur, geçerli olan sadece hükmetme ve hükmedilmedin Çocukluklarındaki dersleri iyi öğrenmişlerdir: Acı bir iktidar aracıdır, bu yüzden yalnızca iktidar ve şiddet geçerlidir. Diğer her şey, ilk baştaki tabi oluştan kaynaklanan korkaklığı açığa çıkartacaktır. Bu yüzden bu insanlarla her türlü uzlaşma, iktidarlarını daha da etkin bir biçimde uygulama hırsını arttıracaktır.

Böyle insanları ancak yıkıcı bir başarısızlık frenleyebilir, ama böyle bir şey hepimiz için korkunç sonuçlar doğurabilir. Ancak “gerçeklik”lerinin tamamen yıkılması, belki ruhsal kimliklerinin de yıkılmasını getirebilir, çünkü onların iç kaosunun örtüsü dış dünyadır. Bu insanların çöküşü, eğer ki gerçekleşirse, bir bütünün tümüyle dağılması anlamında psikotiktir. Bir merkezleri yoktur, sadece öfke vardır ve bazıları için kendini “kurtarmanın” tek yolu intihardır.

Bir psikopatın çöküntüsü, kendisini, ikiyüzlü ve kötücül olarak yaşantıladığı dış dünyadan çekerek iç bütünlüğünü korumaya çalışan bir şizofreninkinden kökten farklıdır. Bütünlenme, gerçek dünyayla alışverişi gerektirdiği için, bu girişim başarısızlığa uğrayacaktır. Şizofrenin çaresizliği ve hayranlık verici yanı, Martti Sürala’nın ifade ettiği gibi, “şizofreni hastalığı yalnızca belli bir zayıflık türü değildir aynı zamanda da insanın toplu yaşamının zehirleyici yanlarına karşı tamamen dolaysız bir tepki verebilmenin olağanüstü yetisindedir.09 Zayıflığı, uygarlığımızın yarılmışlığı karşısında açık ve dolaysız bir savunmaya girecek durumda olmayışıdır.

Buna karşın psikotik tip, hem acılarının kaynağını hem de bu acıyı arttıran çelişkileri inkar eder. Kendi içinde tamamen bölünmüş yaşar. Eğer yine de çöküntüye uğrarsa şiddetli nefreti, ya da en azından nefreti doğuran nedenle yüzleşebileceği korkusu ortaya çıkacaktır. Böyle bir çöküntü çoğunlukla, ilk kez bir “başarısızlık” yaşandığında ortaya çıkar, örneğin erkeklerde andropoz sırasında hormon dengesi değiştiğinde. Cinsel erkek gücü nün yitimi onları, dolu yaşanmış bir yaşamın gerçekliğiyle kendi varoluşlarının indirgenmişliği arasındaki ilişkisizlikle somut olarak karşı karşıya getirir. Bu kadınlar için de geçerlidir. Bu duruma işaret eden mani genellikle, olduğu hayal edilmiş iktidarı sonsuzlaştırma girişiminde kendini gösterir. Sürala bunu, “yaşamın yasalarım elinde tutma girişimi olarak niteliyor. Böyle bir hasta, “başkaları için geçerli olsa da kendisi için geçerli görmediğinden, her türlü eleştiriyi boşa çıkarmak için olağanüstü bir maharetle çaba gösterir.”210

Bu şizofrenlerde tamamen farklıdır. Barbara O’Brien, otobiyografik bir raporda bize, şizofrenin bütünlenmesini korumak için verdiği mücadelenin hangi nitelikte olduğunu gösteriyor. Eskiden birbirinden tümüyle ilişkisiz olarak yan yana gelişen, tümüyle zıt iki ayrı kendiliğe sahip olduğunu anlatıyor. Kendiliklerinden birinin temeli, bağımsız olarak gösterdiği çabalara dayanıyor; bu kendilik onu kilit altında tutuyor, ama varlığını koruyor. Diğeri ise uzlaşarak dış dünyada yaşıyor. Yani O’Brien’in yaşam geçmişi bir ölçüye kadar hem “uzlaşmacı”, hem “şizofren” gelişimin unsurlarını barındırıyor

“Bütün çocuklar gibi ben de daha ilk baştan uzlaşmış değildim, yine de çoğu gibi uzlaşma gösteren insan modeline göre büyüdüm. Kendim ve diğer çoğu insan arasında gördüğüm tek fark,... kendimi çeşitli bölümlere ayırmayı çok erken öğrenmiş olmam... Ben pek çok bölümleri olan bir çocuk oldum. Tümüyle olağan bir çocuktum, ancak birkaç tuhaf tarafım vardı. Aynı zamanda konuşkan ve uzlaşmaya yatkın bir çocuk olduğumdan, diğerlerine rahatça katılabildiğimden, tuhaflıklarımı sadece emniyetli koşullarda yaşamaya erken alıştım.”211

Böylece örneğin okulda, matematik ödevlerini alışılmamış yollardan çözmek için bir yöntem geliştirmeye başladı. Sonuçları hep doğru çıktığından bu “sapma” yüzünden hiçbir zaman kınanmadı. Hatta bazen öğretmenler kendilerinin bu kadar iyi yapamadıklarını vurguluyorlardı. “Burada kendimi farklılığım içinde çok korunmuş hissediyordum.”212 Kompozisyon yazmadaki deneyimleri o kadar hoşnutluk verici değildi. Bir keresinde, on üç yaşındayken Tanrı’yı yeniden keşfiyle ilgili bir kompozisyon yazmıştı. Onun için dini gelenekler anlamında bir Tanrı yoktu, ama Tanrı’yı doğanın çizgilerinde ve örneklerinde keşfetmişti. Bunlar elbette alışılmamış düşüncelerdi ve farklılığı elbette kuşku yarattı. Fakat kompozisyonu, dışarıdan gelen öğretmenler tarafından değerlendirildiğinden sınavı yine de geçti.

Alışılmış olarak lise ve üniversiteden sonra bir işyerinde çalışmaya başlanır ve “evlenene, hamile kalana veya ölene kadar orada çalışılır. Kişi kendisi için en yüksek noktaya ulaşana kadar işyerinde kademe kademe yükselir. Eskiden her toplulukta nasıl uzlaştıysa kişinin işyerinde de uzlaşma sağlaması beklenir. Aniden bir şeylere toslayana kadar ben de çalıştığım firmada bu şekilde davrandım.”213 Uzlaşmacılığı birdenbire bir şeylerle başa çıkamaz olmaya başlamıştı. Üzerinde tasarrufu olmadığından içinden yardım alamıyordu, ama yine de, kendi ifadesiyle içinin “düğmelerini iliklemişti”.

Uzlaşmamı yöneltmiş olduğu ve sahici kabul ettiği değerlen ve normları görmezden gelen acımasız bir güç uygulamasıyla karşılaşmıştı. Reddedilme korkusuyla iç kendiliğinin düğmelerim iliklemiş” olduğundan kendiliği sadece sanrılar şeklinde ortaya çıkabiliyordu. Böylece öncelikle dış kendiliği çöküntüye uğradı.

İşinden ayrıldıktan bir gün sonra şunları yaşadı: “Uyandığımda yatağınım ayak ucunda bulanık bir biçimde üç adanı duruyordu. Yorgana dokundum ve belirgin bir biçimde hissettim, yanı uyanıktım ve her şey gerçekti. Küçük olanları on ı ı yaşlarında güzel yüzlü bir oğlan çocuğuydu ve dostça gülümsüyordu. Diğeri yaşlıca ağırbaşlı bir adamdı, güven uyandıran, yere sağlam basan, düzene bağlı, güvenilir bir adamdı Uçuncusu, çok uzun, siyah ve zayıf saçları ve aynı uzunlukta ve zayıflıkta bir beden, olan deli bir herifti. Yüzü bu bedene ve bu saçlara ait değil gibiydi: Hatları narın ve duygu oluydu, ama yüz ifadesi kibirli ve iticiydi. Yaşlıca olanı aniden öksürdü: ‘Herkes için en iyisi Hinton’la tanışman olacak. Ve acayip herife doğru döndü. Bu yüzü daha önce hiç görmemiş olduğumdan emindim. Yaşlıca olan belli ki düşüncelerimi okuyordu. ‘Onu pekala tanıyorsun’, dedi, ‘ve bir zamanlar daha da yakından tanımıştın.’”214

Hinton’un, Barbara O’Brien’in reddedilen iç kendiliği olduğu açıktı. Artık Barbara için iç ve dış dünyasının saunan üzerinden sonunda bütünlüğüne varan yolu bulacağı bir yolculuk başlıyordu. Yaşamı hem kötücül, hem de insanı yanlarıyla karşılayabilecek gücü kazandı. “Sanrılarımın büyük bir bolümü, tuzak kurucuların entrikaları ve onlara karşı nasıl mücadele edebileceğime ilişkindi. Hastalık benim için bir alıştırma programı gibiydi ve bu gerilimi gerçek hayatta da taşıyacak ruhsal gücü bulana kadar güncel gerilimden kaçmamı (işini bırakarak tedaviye başladı) sağladı.”215

Öğrendiği şey, kendi kendiliğini bıraktığı ve içinin sosyal inkarını üstlendiği karmaşık yolun düğümünü çözmekti. İlk gördüğü ve yukarıda değindiğimiz sanrı, hem iç gücünü hem de bunu reddedişindeki küçümsemeyi ortaya koyuyordu: Hinton’un “hatları narin ve duygu doluydu, ama yüz ifadesi kibirli ve iticiydi”, o, “deli bir herifti.” Hinton, “varlığımın, çocukluğumda öne çıkan, ama yetişkinleştiğimde giderek gömmüş olduğum bir kısmını temsil ediyordu.”216

Barbara O’Brien’in deneyim raporundan devamla: “Doğru ışıkta bakıldığında, sağlıklıyken yaptığını çoğu şey o kadar da aptalca değildi. Uzlaşmaya yatkın insanlar, parçası oldukları topluluğun tarzına uzlaşma gösterirler. Ben kendi bölümler sistemimin biçimine uzlaşma gösterirken temkinli, belki de korkakça uzlaşyordum... Bunda başarılıydım... Toplulukta kabul gören şeyden kendi değerim için yararlanıyordum ve bunu onay görmeyen başka bir bölümde hapsediyordum.” Bu ikiyüzlülüğünü birkaç cümle sonra tadil ediyor: “Asla gömmemem gereken unsurlarımı gömdüm ve böylece, sadece bazı bölümlerim onaylansın diye bütünlüğümü yitirdim. Kendim olma cesaretine sahip olmuş olsaydım, nevrotik olarak değil, en kötü ihtimalle ‘farklı’ olarak görülürdüm. Ama ‘farklı’ olmak benim çok hassas tepki verdiğim bir eleştiriydi.”217

Barbara O’Brien gibi bir kişiyle, şizofreniye doğru dümdüz bir yolda ilerleyen insanlar arasındaki büyük fark burada. İkinciler iç dünyalarından asla vazgeçmediklerinden hastalıkları çok ağır seyreder ve aniden patlak vermez. Barbara O’Brien’in raporu bu anlamda, dışa yönlenmiş bir insanın psikotik gelişimine gösteriyor, ama içe yönelik ve dışa yönelik iki gelişimin, belli bir ölçüye kadar aynı insanda yan yana varlıklarını sürdürebileceklerini de gösteriyor. Ancak psikotik bir çöküntünün aniliği, söz konusu kişinin bir zaman, başarı ve iktidardan pay alma kararını vermiş olduğuna işaret ediyor.

Benim kanıma göre, her iki gelişim çizgisinin farkını tanılamanın anahtarı burada: bir yanda, toplumsal dış dünyadan geri çekilişi giderek güçlendiren ağır ve sinsi ilerleyen bir gelişim, diğer yanda toplumsal gerçekten aniden kopuş. Birinci durumda insan, çocukluğun ilk yıllarından itibaren, gerçek sevgiye olan ihtiyacını küçümseyen bir gerçeğe tabi olmaya karşı mücadele ediyor. İkinci durumda ise bir insan, kendi iç gerçeklerini gözden çıkarma pahasına toplumsal gerçeğe uzlaşma sağlamak için çaba gösteriyor. Dış gerçek, çelişkileri çok sertleşip belirginleştiği zaman onu tutamadığında da çöküntüye uğruyor. Bu insanın çöküntüsü, şizofrenin özünde bir bütünlenme girişimi olan dağılmasından belirgin bir biçimde farklı. Şizofren, dış dünyadan iktidar taleplerine boyun eğmemek için gen çekildiğinden süreç çok ilerlemişse, bütünleyici yanını görmek zordur. Her etkileşimde tabı olma tehlikesi söz konusu olduğu için şizofren temaslarını giderek ortadan kaldırır ve kendisi bir “duygusal saplanma” ve yaşayan bir ölü görüntüsü vermeye başlayıncaya kadar bunların içim boşaltır. Ama bu, kendi gerçekliğinin ve temelden insanlıktan uzak bir gerçek karşısındaki protestosunun ifadesidir.

Ama diğerleri için tehdit tam da şizofrenin korumak istediği yerdedir. Bu insanlar farklı ölçülerde, insanı deneyimin önemli bir yanı olarak kabul etmek istemedikleri ve sindiremedikleri acıdan kaçma yoluna girmiştirler. Bu acıdan kurtulmak için dış gerçeğin iktidar yapılarına tümüyle tabı olduklarından, gerçek insanlık ve kendi yarılmış içlerinin duygulanımları onlar için bir korku kaynağı haline gelir. Çünkü bunlar, bu insanlara, uzlaşma sağlamalarına engel oldukları için feda ettikleri bağımsız içtepileri anımsatır. Yarılma ne kadar derinse korku da o kadar büyüktür. Bu tür insanları ayakta tutan dış yüzey yıkıldığında, şizofrenin geri çekilmesi ve kendi kendini kucaklamasından, temelden farklı bir kişilik çöküntüsü oluşur. Barbara O’Brien’da durum böyleydi. Ama onun vakası çöküntünün, bağımsız bir benliğin artıkları yalıtılmış da olsa mevcutsa, bütünlenme ve yeniden gelişme şansı da yaratabileceğini gösteriyor.

Bu durumu terminolojik olarak da netleştirmek için “psikoz” kavramını şizofreni için değil, yalnızca dışa yönelik bir kendilikteki rahatsızlıklar için kullanıyorum. Psikotik davranışı ayırt eden sentez ve bütünlenme çabalarının eksikliğidir. Buna karşın şizofreni, iç gerçeği düşman bir dış dünyada da yaşama gücü bulunmadığından başarısızlığa uğrayan bir bütünlenme mücadelesidir. Bu nedenle şizofrendeki belirtilerin her zaman bir anlamı vardır. Benim kavradığım şekliyle psikozun belirtilerinde böyle bir anlam yoktur. Bunlar sadece nefretin ve tahrip hırsının belirtileridir.

Şizofrendeki belirtiler şifrelendirilmiş mesajlardır kuşkusuz, çünkü şizofren bizim anlayışsızlığımızdan korkar. Ancak eğer bu mesajlardaki bilmeceyi çözersek, onu anlamak için çaba gösterirsek, o zaman bize psikopatın yarattığı sise nüfuz etmemizde yardımcı olabilir. Bunlar, iktidarın şalterlerinin başında duranlardır ve bizi, gerçeği indirgenmiş bir açıdan görmeye zorlarlar. Oysa Abraham Lincoln şunları söylemişti: Halkı bir süre deli yerine koyabilirsiniz, halkın bir kısmınıysa her zaman, ama bütün insanları her zaman değil. Delilikleri bir protesto olanlara kulak verecek olursak o zaman gerçekçilik'leriyle bizi deli yerine koyanları daha açık bir şekilde görebiliriz. Bunların kamufle edilmiş tahrip hırslarının kaostan ve kendi içlerindeki boşluktan kaçıştan başka bir şey olmadığını bir kez fark ettikten sonra psikozlarının adını koyabiliriz. Böylelikle üzerimizde uyguladıkları iktidar kaybolur.    

Böylece iyi ve kötü sorununu daha iyi kavrayacak bir noktaya varıyoruz. Duygunun iç dünyasının yarıldığı yerde davranışlarımız üzerinde gerçek bir etkisi bulunmayan yarılmış bir ahlak vardır sadece. Böyle yarılmış bir “ahlak” bağımsız benliğin bastırılmasını desteklediğinden kendisi sözüm ona mücadele ettiği kötülüğün kaynağı haline gelir Fakat gerçek anlamda sorumlulukla davranmak ve sahici insan sadece iç ve dış bütünleyen, bağımsız bir kendilik temelinde mümkündür. Umudumuz buradadır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült