Yalanı Korumak Adına Uygulanan Şiddet

Arno Gruen

 

İtaat, insanı kendi içinden uzaklaştırır ve onu aynı zamanda bu nedenle oluşacak huzursuzluktan korur. İtaatkar davranışın çok farklı çeşitleri vardır. Hepsinin ortak gereksinimi sevgi üzerine söylenmiş yalanı korumaktır. Kendini bu yalana tabi kılmak, gerçeğe uygun yaşam kabul edilir. Ama hem iç hem dış dünyayı içselleştirme yeteneğini koruyan birine böyle bir gerçek hastalıklı görünür.

Sovyet insan haklan savunucusu ve Nobel barış ödülü sahibi Andrej Sacharow, Gorki’ye sürüldüğünde kendisine ve kansı Elena Borıner’e karşı bir karalama kampanyası düzenlenmişti. Bu kampanya özellikle karısına karşı çok çirkin bir hal aldı, öyle ki Sakarov’lar, “Yahudi kansını öldürün!” gibi cümlelerle taciz edilme korkusuyla fırına ekmek almaya bile gidemez oldular. Olağanüstü bir çocuk doktoru olan Elena Bouner bir süre önce, alerjisi Gorki’deki doktorlar tarafından tedavi edilemeyen bir komşu çocuğunu iyileştirmişti. Bu karalamalar başladığında çocuğun annesi şunları söyledi: “Bu kirli ellerin dokunmasındansa ezilmeleri çocuğum için daha iyi olurdu!”73 Bu anne otoritenin görüşüne öylesine boyun eğmiş durumda ki, sadece Elena Borıner’in yardımseverliğine öfkelenmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi çocuğuna karşı nefretini ifade ediyor.

1941’de nasyonal sosyalistlerin, çalışma hizmeti vermeye zorlanan “işçi kızlar” üzerine kaleme aldıkları bir makalede “Biz büyük bir cemaatiz” ifadesi yer alıyordu. Bugün, kırk yıl sonra eski kadın liderler hala böyle veciz sözler ediyorlar, hem de o zamanlar genç kızlara uygulanan sadistlikler kanıtlanmış olmasına rağmen. Bu kadınlar aslında bilinen anlamda yalan söylemiyorlardı, aksine —Sybil Graefın Schönfeldt’in geçmişi değerlendirirken yaptığı yerinde bir çözümlemeyle— baskı rejimine büyük bir hevesle boyun eğmiş oldukları yalanıyla yüzleşemiyorlardı sadece. Bu yalanın özünde sevgiyle davranmış oldukları iddiası vardı —ardında yatan nefreti inkar ediyorlardı. Bir işçi kızın o zamanki resmi tanımı şöyleydi: “Bir kadın hizmetlinin görevi nasyonal sosyalizm için çocuk yetiştirmektir....” Adolf Hitler’in bu konudaki sözleri: “Karşısında tüm dünyanın korkacağı bir gençlik yetişecek. Zorlu, buyurgan, korkusuz, acımasız bir gençlik istiyorum... Entelektüel eğitim istemiyorum... Ama hükmetmeyi öğrenmeliler. En zorlu sınavlarla ölüm korkusunu yenmeyi öğrenmeliler.”74 Burada inanılmaz olan Hitler’in amacını apaçık ifade etmesi, ama bu kadınlar bugün hala kendi anneliklerinin yaratıcılığını bu erkeğe özgü iktidar miti uğruna gözden çıkardıklarını inkar ediyorlar.

Ölüm cezası isteğiyle, temel yalanı korumak adına yaşamı küçümsemek ve iç kaostan korkmak arasında dolaysız bir bağlantı vardır. Ölüm cezasından yana olanlar, öfke duygulanın öne çıkartarak gerekçe gösteriyorlar ve bu cezanın caydırıcı olduğu fikrini inatla savunuyorlar. Amerikan Psikoloji Birliği’nin Aralık 1985’te ABD Yüksek Adalet Divanı’na sunduğu rapor bu “ahlaki” duyguların ve gerekçelerin, kendilerini otoriteye tabi kılmış insanların canice niyetlerinin ifadesi olduğunu göz önüne seriyor.75 Bu rapor, bir hükümlünün dilekçesi üzerine onu cinayetle yargılayan mahkemenin tüm üyelerinin ölüm cezası yanlısı olduğundan verilen hüküm adil olamayacağı için hükmün geçersiz sayılmasını sağlamıştı. (Bu mahkeme, bu tür davalarda ölüm cezası karşıtlarının jüriye kabul edilmemesini öngören Amerikan yönergelerine uygundu.)

Psikologların bilirkişi raporu, sadece ölüm cezası yanlılarından oluşan jüri mahkemelerinin cezanın takdirinde savcılığa uymaya eğilimli olduğunu, halkı temsil edemeyeceğini ve ölüm cezasının onaylanmasının makamın icraatına gölge düşürdüğünü gösteren araştırmaları özetliyordu. Ayrıca çeşitli toplumsal araştırmalar, bu şekilde oluşmuş mahkemelerin, ağır suçtan yargılananların suçlarını ispatlamakta ölüm cezasına karşı olan jüri üyelerine göre daha etkin olduğunu gösteriyordu. Kuşkulu durumlarda, ölüm cezası yanlısı jüri üyeleri “suçlu” yargısını ölüm cezasına karşı olanlara göre daha kolay veriyordu. Asıl belirleyici olansa, ölüm cezasının geçerli olduğu ABD eyaletlerinde jüri üyelerinin ölüm cezasına karşı olup olmadıklarına göre seçilmeleriydi.

Burada beni ilgilendiren, bu tür jüri mahkemelerinin inandırıcılıklarından çok, ölüm cezasından yana olanların nasıl insanlar oldukları sorusu. Bunlar toplumun tümünü temsil etmiyorlar, ama toplum adına adli kararlar verme hakkını kendilerinde görüyorlar. Bunlar, birilerini, ölüm cezası da dahil olmak üzere, yargılama gereksinimi içindeki insanlar. Ama sergiledikleri duygu durumu adalet uğruna sergileniyor.

Ünlü ve korkunç bir olay, cinayet isteğinin kişinin kendi yaşamından duyduğu güvensizliği nasıl ödünlediğini çok açık bir biçimde gösteriyor: Vietnam Savaşı’ndaki My Lai trajedisi. 16 Mart 1968’de dört yüzden fazla kişi —erkekler, kadınlar ve çocuklar— bir ABD bölüğü tarafından bir araya toplanıp Quang Ngai eyaletindeki Son My bölgesinde vurularak öldürüldü.76 Bu ABD bölüğü, Vietkong’la daha ilk çatışmasından altı ölü ve on iki ağır yaralıyla çıkmıştı ve sonradan bu kayba kendi müttefiklerinin yerleştirdiği mayınların yol açtığı anlaşılmıştı.

Bu, demokratik erdemler bayrağı altında toplanan ABD askerlerinin, neredeyse hiç yüz yüze gelmediği, ama kayıpları için intikam almaya kalkıştığı bir düşmana karşı yürüttüğü bir savaştı. Böylece My Lai, Robert J. Lifton’un anlattığı şekliyle, ABD askerinin anlık bir yanılsamasıydı, “öyle ki silahlarının ucunda bebekleri, kadınları ve yaşlı adamları bulduklarında nihayet askeri bir eylemin içinde olduklarını düşünmüşlerdi: Ortaya çıkmayan hasımları sonunda bulunmuştu, kıpırtısız kalmak zorundaydı ve yok edilebilirdi. Başka sözcüklerle söylenirse kaos içindeki dünyalarını nihayet düzene soktuklarını sanma yanılsaması.”77

Bu savaşla birlikte ABD çelişkisinin üzerine ölümcül yalanlardan oluşan dev bir koza dolanmıştı. ABD askerleri Vietnam’da tümüyle yitikti, ama çoğu bu gerçeğe kendini kapatmıştı. Aslında içtekini yansıtan dış kaosu ancak dışarıdaki bir düşmanı öldürerek düzene sokabiliyorlardı. Ama My Lai gerçeğini cesaretle ve neredeyse tek başına herkese ilan eden Ronald Ridenhour gibileri de vardı. Fakat kendilerinden nefret edenler vatanseverlik, yüreklilik ve ahlaki üstünlük gibi boş laflarla aklımızı karıştırırlar. Bunların ardındaysa aslında yıkıcılık ve bir dış düşmana duyulan zorlayıcı ihtiyaç yatıyordu. Bu nedenle, düzen ihtiyacının ortaya çıkarttığı “duygular”nı asla göründükleri şey olmadıkları sonucuna varabiliriz. Bunlar insanın kendi kaosundan kaçışıdır ve kaçınılmaz olarak yıkıcılık yayarlar.

Yani yıkıcılık taşıyan niyetler çoğunlukla gizli tutuluyor. Bunun bir belirtisi de empatinin saptırılması: Kurbanla duygudaşlık kuracağımıza saldırgana acımaya başlıyoruz. Bunun pek çok örneği var.

ABD’de kamuoyunun sesi hep adaletten ve düzenden yana çıksa da cinayet vakalarında suçludan yana çıkması pek de ender bir durum değildir. William Wright, Claus von Bülow olayını ele alıyor ve Bülow’un hiç evden dışarı çıkmak istemeyen zengin karısından bezip ona neredeyse ölümcül olacak iki ensülin iğnesi yaparak bir daha çıkamayacağı bir komaya girmesine neden oluşunu çözümlüyor. Bülow yargılandı ve cinayet girişiminden dolayı hüküm giydi.

Claus von Bülow kısa sürede kahraman haline geldi. Ondan yana olanlar, Bülow’u ezilmiş bir adam ve mirastan mahrum edilmesi için iftira atılmış bir kurban olarak görüyorlardı. Üzerlerinde “Claus’a özgürlük” yazan tişörtler giyerek adliye binasının önünde toplanıyorlardı. Televizyon söyleşilerinde, karısını gerçekten öldürmek isteyip istemediğini soruyorlardı. Elbette Claus istemediğini söylüyordu ve o zaman soruyu soranın yüzünde büyük bir rahatlama okunuyordu. Temyize başvurduğu için cezanın bir kez on yıllık, bir kez yirmi yıllık hapis cezası— uygulanması bir milyon dolarlık bir kefalet karşılığında ertelendi. Bülow temyiz mahkemesinin kararını beklemek üzere evine döndü. Evinde sükseli davetler vermeye başladı ve Manhattan’ın akşam yemeği partilerinin aranılan adamı haline geldi.78

Benzer bir halk desteği de, kız arkadaşının başını çekiçle ezerek öldüren Yale Üniversitesi öğrencisi katil Richard Herrin’e verildi.79 Cinayeti işledikten sonra polise giderek itiraf etti. Olay sırasında kız arkadaşı uyumaktaydı ve birlikte güzel bir akşam geçirmişlerdi. Cinayeti özenle ve yöntemli biçimde hazırlamıştı ve ardından da hiçbir şekilde hakimiyetini kaybetmemiş, akılsızca davranmamıştı. Olayın hemen ardından

Yale Üniversitesi’nde onu desteklemek için çeşitli gruplar kuruldu. Bu grupları oluşturanların arasında Üniversite Katolik Derneği’nin ruhani üyeleri ve diğer üyeleri, fakülte mensupları, yönetim görevlileri ve her yarıyıldan öğrenciler vardı.

Suçunu itiraf etmiş bir katil kısa süre içinde kefalet karşılığında serbest bırakıldı ve üniversiteye geri döndü. Savunmasını çok ünlü bir avukat üstlendi ve mahkeme bu davalının— gerçekten acımasızca bir cinayet işlemişti— cinayetten dolayı değil de adi bir öldürme olayı nedeniyle suçlu olduğuna karar verdi. Öldürülen kızın ailesi ve diğer pek çok insan öfkelendi. Ancak Richard Herrin’in savunmasını düzenleyen Yale ruhanileri, “affedişin mesajı”ndan söz ediyorlardı ve tarikata mensup bir rahibe, herkesin cinayet işleyebileceğini, o güne kadar böyle bir baştan çıkmaya kapılmadığı için kendisini mutlu saydığını; eğer bir insanın içindeki canice ivme serbest kalmamışsa bunun sadece bir şans eseri olduğuna inandığını söylüyordu. Gerçekten gaddarca işlenmiş bir cinayet karşısında bu rahibenin gösterdiği şaşırtıcı kayıtsızlık, katille yaşadığı duygudaşlıkla hiç uyuşmuyor.

Bu nedenle Willard Gaylin haklı olarak, masum bir kızın acımasızca katledilmesinin uyandıracağı tiksintinin nerede kaldığını soruyor. Burada “duygudaşlığın”, yaşamı daha neredeyse başlamadan hunharca sona erdirilen kurbanla duygudaşlık kurulmasını engellemek amacıyla katilden yana öne çıkartıldığı ortada. Bu Katolik rahibenin Richard Herrin’in, avukatının Yale mensubu olmayışı üzerine yaptığı bir şakayı pek “eğlenceli” bulması da, bu şekilde öne çıkartılan duyguların ardında başka bir gerçeğin yattığını gösteriyor. Rahibe şunları söylüyordu: “insanlar onun kız arkadaşını öldürdükten iki hafta sonra böyle bir espri yapabilmesini korkunç buluyorlar. Bence bir başka Yale öğrencisine, en azından avukatım Harvard’dandı, diyebilmesi onun canlılığını gösteriyor.” İnsanın bir katilin “canlılığı” karşısında duyduğu sahte sevinç, sadece kurban için empati duymayı engellemekle kalmaz, bu duyguyu tamamen öldürür. Bütün bu duygu bozulmasının vardığı ölçü, ne kiliseden ne üniversiteden hiç kimsenin katledilen kızın ailesine başsağlığı dilemeye gitmediğini gösteriyor.

Bu örnekler istisnai durumlar değil. Benzer şeyler empati duymanın tehdide dönüştüğü her yerde yaşanıyor. Almanların yarattığı dehşet üzerine farklı zamanlarda hazırlanmış iki rapor bu konuda çok anlamlı bir yorum getiriyor. İlki, Birinci Dünya Savaşı sırasında işgal edilen Belçika’da Almanların bulunmayışı üzerine, İkincisi ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere karşı uygulanan kitle kıyımı üzerine. Birinci Dünya Savaşı sırasında “Hunların”, yani Almanların sözüm ona kadınları ve çocukları da öldürerek yarattıkları dehşet, ABD’yi de savaşa sokmak için kullanılan resmi propaganda anlayışının bir parçasıydı. Alınanlara karşı nefret yaratılmak isteniyordu ve başarı sağlandı. Ama Amerikalılar, bundan yirmi yıl sonra Hitler “nihai çözüm”den bahsettiğinde buna inanmadılar ve kuşkuyla baktılar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların yaptığı gaddarlıklara ilişkin yalanlara inanıldı; İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekten kurulan ceset fabrikalarıyla ilgili doğru raporlara ise kimse inanmadı. ABD’deki yönetici güçlerin, orada yaşanan cehennem konusunda kamuoyunun görüşünü etkin biçimde yönlendirmesini80 bir yana bıraksak bile, bu süreç şunu açıkça göstermektedir: Eğer içimizdeki nefreti körüklemeye uygunsa yalanlara inanmak eğilimindeyiz, ama bizden bir kurbana duygudaşlık göstermemiz beklenecekse gerçeğe inanmak daha zor olmakta.

Çoğunlukla adeta kurbanlardan nefret ederiz. İçimizde büyük bir huzursuzluk yaratırlar, kendi içimizdeki kurbandan nefret ettiğimiz için duygudaşlık göstermekten utanç duyarız. Nefret, bir zamanlar boyun eğerek kendimizi kurban durumuna sokmuş olmaktan duyduğumuz utancın sonucudur. Mümkün olduğunca bunun bize hatırlatılmasını istemeyiz. Bence insanların Yahudilerin kaderine kulak kapatmak istemelerindeki asıl derin neden bu. Nefreti canlandıran dehşet haberleri, kurbanla duygudaşlığa girmeyi dışlayan bir duygu kısa devresi yaratıyor. Daha önce değinilen Attica Hapishanesi’ndeki isyanın seyri bunu açıkça gösteriyor. Rehinelerin kaderi “kurtarıcıları” ilgilendirmiyor; saldırıya geçen polisin canice davranmasına, rehinelerin sözüm ona sakatlandığı söylentileri yol açıyor.

Sahte duygudaşlık da yıkıcı duyguların inkarına yarar. 9 Mart 1983’de Kaliforniya— San Hose’deki bir mahkeme, sekiz yaşındaki oğlunu öldürmekle yargılanan bir anneyi suçsuz buldu. Yaklaşık yüz kilo ağırlığındaki kadın, kibritle oynadığı ve mutfak dolabından altı çent aldığı için ceza olarak iki saat oğlunun göğsünün üzerinde oturmuştu. Oğlan dokuz gün sonra tıkanmanın yol açtığı bir beyin kanamasından öldü. Mahkeme, annenin yaşam karşısında duyarsız davranmış olmakla suçlanamayacağına karar verdi. Anne mahkeme sırasında davranışını gerekçelendirirken, bir eğitim danışmanının kendisine oğlu itaatsiz davrandığında onu cezalandırırken tüm ağırlığını kullanmasını önerdiğini öne sürdü. Bunu sözcük anlamında kabul etmiş ve gerçekten de on yaşındaki kız kardeşi oğlanın boğulmak üzere olduğunu fark edip polis çağırıncaya kadar üstünde oturmuştu.81

Empati duygulan, bir başka insanın göğsünün üstünde oturmanın ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar gömülmüş olan ve kız kardeşi bile durumu kavrarken çocuğunun ölüm çığlıklarına karşı duyarsız kalan bir annenin nasıl mahkeme edilmesi gerekir? Duruşmalarda insanlığın bu çarpıtılması sırasında on iki düzgün vatandaş jüri üyesi olarak görev yaptı. Burada benim için önemli olan kadının adli suçu değil, duyguların tersine döndürülmesi. Bu kadın, oğlunun aklı başında bir eğitim alması için duyduğu kaygıyı sergiliyor, ama bunun ardında nefret yatmakta.

Çocuklara karşı uygulanan şiddet yapay duyguların genel bir göstergesidir. Çocuklara karşı uygulanan şiddetin gerçek ölçüsü ancak bugün ortaya çıkmaya başlıyor. David Bakan, çocuk tacizi üzerine yaptığı incelemesinde, insanların kendi düzen mitlerine aykırı bir şeyin varlığını ne kadar dirençle reddettiklerini gösteriyor.82 David G. Gill, ABD’deki yetişkinlerden beşte birinden fazlasının kendi ifadelerine göre çocuklara kötü davranabildiğim ve yüzde on altısının da bazen bir çocuğa vurmalarına az kaldığını itiraf ettiklerini belgeliyor.83

“Çocuk Yılı” ilan edilen 1979’da Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), öncelikle çocukların politik şiddetin kurbanı olduklarını açıkladı. UAÖ, takibata uğrayan, tutuklanan, işkence gören, ailelerinden kopartılan veya idam edilen otuz beş çocuğun kaderini gözler önüne serdi. UA֒nün raporunda ayrıca yüz kadar çocuğun eski Güney Afrika yönetimi tarafından katledildiğini ve Aralık 1977 ile Şubat 1978 arasında Etiyopya’da yaklaşık beş bin çocuk ve gencin kıyıma uğradığını açıkladı.84 Kendi özerkliklerinden başkalarının iradesine boyun eğmek adına en fazla vazgeçenlerde en yoğun öfkeyi en çaresizler ve en zayıflar uyandırdığından çocuklara karşı uygulanan zorbalık ve acımasızlık, kendinden nefretinin mantığında yerini buluyor.


Guatemala kaynaklı bir raporda, eski devlet başkanı general Oscar Humberto Mejia Victores’in, kayıplar için etkinlikte bulunan bütün vatandaşları kışkırtıcı ilan ettiğini ve kovuşturmaya uğratıldıkları açıklandı. Örneğin kayıplardan biri, kocası evinden alınarak götürülen ve kayıp kocalarını arayan Guatemalalı kadınların kurduğu bir dayanışma grubuna katılan yirmi dört yaşında bir anne olan Rosario Godoy de Cuevas. Cesedi daha sonra, erkek kardeşinin ve küçük oğlunun cesetleriyle birlikte bulundu. Bebeğin tırnakları sökülmüştü.85 “Vatanseverlik” maskesi altında sadece cinayet dürtüleri değil, öncelikle de çocuklara karşı duyulan nefret gizleniyor.

Yıkıcı duyguları reddetmenin sayısız çeşitlemesi var. Bavyera İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Heinrich Wiesner, 1981 yılında Dachau toplama kampına ve Nasyonal Sosyalizm’in kurbanları için bir anma yeri haline dönüştürülmesine ilişkin olarak şunları söylüyordu: “Artık Dachau da normal bir yer olmalı.”86 Acı çekmekten korku duyan insanların “normal”den anladıkları işte tam da bu anıların silinmesi.

1 Mayıs 1986’da ArizonaTuscon’daki eyalet mahkemesi, altı ay süren duruşmalardan sonra kiliseye bağlı bir mülteci hareketinin altı liderini, El Salvador ve Guatemala’dan gelen yabancıları ABD’ye kaçak olarak soktukları için mahkûm etti. Diğer iki kişi de kaçak yabancıları sakladıkları ve yardım ettikleri için suçlu bulundu. Yargılananlar iki Katolik rahip, bir Katolik rahibe, bir Presbiteryen papaz ve dört gönüllü yardımcıydı. Bu mülteci hareketi, 1982 yılında çeşitli kiliseler Orta Amerika’dan gelen politik mültecilere sığınma sunmak istediklerini halka ilan ettiklerinde kurulmuştu. Bu harekete yaklaşık üç yüz kilise, yirminin üzerinde belediye, on bir üniversite ve New Mexico ile New York eyaletleri katılmıştı. Ancak Reagan yönetimi, El Salvador ve Guatemala’dan gelen insanları illegal yabancılar ilan etti ve onlara, politik takibat ve işkence tehdidi altında bulunan mülteciler olarak koruma tanımadı.

Bu davada yargıç Earl H. Carroll özel bir rol oynadı. ABD hükümetinin El Salvador ve Guatemala’da iç savaş olmadığı ve bu nedenle bu ülkelerden gelen yabancıların politik mülteci sayılamayacakları şeklindeki görüşünü paylaşıyordu. Bu tavrı doğrultusunda, daha mahkeme öncesinde savunma avukatlarının insan haklarının çiğnenmesiyle ilgili tüm belge ibrazlarını reddetti. Savunmalarını, davalıların amacının insan yaşamını kurtarmak olduğuna dayandıranıayacaklardı, dini motifleri gerekçe gösteremeyeceklerdi, ne 1949 Cenevre Konferansı’na, ne de 1967’deki BM Deklarasyonu’na değinebileceklerdi ve ABD Kongresi’nin politik mültecilere karşı tutumla ilgili 1980 tarihli yasasını öne süremeyeceklerdi. Böylece bu savcı, savunmanın davalıların lehine gösterebileceği her dayanağı engellemiş oluyordu.

Davalılardan biri olan Rahibe Darlene bir söyleşi sırasında, göçmenlik bürosu görevlilerinin evine zorla girişini, belgelere el koyuşunu ve El Salvadorlu yirmi yaşındaki bir kadını tutuklayışını anlattı: “Kadının iki erkek kardeşi idam mangaları tarafından katledilmişti, kocası sarhoş bir bekçi tarafından kaza sonucu vurulmuştu. Kaçmak ve iki küçük çocuğunu geride bırakmak zorunda kalmıştı... Dava sırasında bu konuda ifade verememek beni müthiş yıprattı... Yargıç ayrıca, Orta Amerika’da gördüklerimden ve ilticayla ilgili dini anlayışımdan söz etmemi de yasakladı. Sadece insanların ABD’ye kaçak olarak girmesine yardım etmek gibi adi bir suçtan yargılandık. Bunu yaptığımızı asla reddetmedik. Ama bunu yaparak bir suç işlemiş olduğumuzu reddediyoruz.”87

Bu dava, deneyimlerimizin çapının, deneyimin ne olması gerektiği tarif edilerek nasıl azaltıldığını ve böylece duygudaşlığın nasıl peşinen devre dışı bırakıldığını gösteriyor. Bu yolla, söz konusu durumda yasanın üst düzeyde bir temsilcisinin koruyuculuğu altında insanlar arasında yabancılaşma oluşturuluyor. Böylelikle, bu anlamda bozulmuş olan herkese bu destek sağlanıyor. Jüri üyelerinin karara varabilmek için neredeyse elli saatlik bir oturum yapmak zorunda kalmaları gerçeğiyse böylesi bir baskıya rağmen hepsinin de gayet olağan bir biçimde sürece katılmadığını ortaya koyuyor.

Bir Alman mahkemesinin insanlığı çok daha kaba çarpıtmalarla inkar ettiği bir başka karara değinmek istiyorum. Bir Lüneburg mahkemesi, Türklerin, ülkelerine dönmeleri halinde işkence görecek olmalarına rağmen iltica hakları olamayacağına karar verdi. Mahkeme buna gerekçe olarak Türkiye’de işkencenin geleneksel anlayışa uygun oluşunu gösterdi. Daha da ötesi, bu ülkede güvenlik makamlarının işkenceyi ülkenin korunması için gayet olağan bir yöntem olarak kullanabildiğini belirtti. Böyle gelenekleri kolayca reddetmek mümkün değildi. Söz konusu davada iltica başvurusunda bulunan kışı bir Kürttü, yani Türkiye’de geleneksel olarak baskı altında tutulan, sık sık Türk hapishanelerine giren ve işkence gören bir azınlıktandı.88 Böyle bir “adli” karar göz önüne alındığında insanlar arası anlayışın düzeyinin giderek düşmesi hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Ahlaki doğruluk görüntüsü ardında yıkıcılığı gizleyen sahte duygular dünyasını simgeleyense gerçek duygudaşlığın olmayışı. Bunun biçimleri öyle çeşitli ki kendi duygularımızda bile kolayca karışıklığa düşebiliyoruz. Bir Nümberg mahkemesi Kasım 1985’te bir futbol kulübünün beş taraftarına düşük bir para cezası verdi. Rakip futbol takımının bulunduğu bir otobüse taş atmışlar ve içlerinden bazılarını yaralamışlardı. Baş savcı, davalıların bir ölüm tehlikesine yol açabileceklerinin bilincinde olarak davrandıklarının kanıtlanamayacağını söyledi.89 Belirleyici nokta da burada. Bu “gençlik taşkınlığı”nın ardındaki gerçek itkiler elbette öldürücüydü —ama bunun “bilincine” varmaksızın. Burada da mitleştirmeye bir mahkeme katkıda bulundu. Hala hissedebilen her insan taşların öldürücü olabileceğini ve bir insanın içinde cinayet dürtüsü olmadan taş atmayacağını bilir. Bu mahkeme gerçek geri planı göz ardı ederek —şiddete başvuran her insanın kendi iç gerçeği olarak tanıdığı bir geri plan— bu genç zorbaların da adaleti küçümsemelerini sağladı. Burada, adalet ve düzeni temsil edenlerin bunların geçerliliğini kendilerinin zedelediği ortaya çıkıyor.

Eğer duygular adına hissedişi susturmaya çalışırsak sahte duyguların ne kadar vahim sonuçlara yol açabileceği tümüyle ortada. Paulme Kael 1985 yılında Claude Lanzmarın’ın Shoah adlı belgesel filmi üzerine bir söyleşiyi Ne w York Times dergisinde yayımladı — bu türden yıkıcı suskunluklara ilişkin bir belgeydi bu söyleşi.90 Lanzmarın, dokuz saatlik filmi için toplama kamplarını bilen ve hayatta kalan her türden insanla konuşmuştu; bunların arasında Yahudi katliamına katılanlar ve katiller, çalışma kamplarına gönderilenler, demiryolu görevlileri, teknisyenler, memurlar veya sadece toplama kamplarından haberdar olan tarafsız tanıklar vardı. Pauline Kael, filmin gösterimi sırasında yerinde huzursuzlukla kıpırdayıp durduğunu ve dikkatini bir türlü filme veremediğini yazıyordu.

İtiraz etmesinin nedeni, yakın plan çekilmiş yüzlerin “zorbaca” yakınlığı, ölüm konvoylarının yolculuk planlarının kılı kırk yaran çekimleri, trenlerde kimin hangi nedenle öldüğüne, mahkûmların giysilerinin çıkartılmasındaki ayrıntılara, kullanılan gaz ve gaz odalarında ne zaman kaç kişinin öldürüldüğüne dair verilen rakamların eksikliksizliğiydi. Böylece şu sonuca varmıştı: “Slioah elbette, bu kitle kıyımında yaşanan temel gerçeklerin —ve çirkinliklerin— canlı bir aktarımı.” İnsanın ancak “delilik” kavramıyla, o da yaklaşık olarak tanımlayabileceği bir kitle kıyımından söz ederken “çirkinlik” ne tür bir tanını olabilir!

Pauline Kael, sadece “temel gerçekleri” görmek ve bunları, hiçbir kavrama ve insan aklına sığmadığı için aslında her sözcüğün ağızdan çıkmadan anlamsızlaştığı yerde “çirkinlik” olarak tanımlamakla, öldüren ve hemen ardından gündelik işlerine dönen insanların uyandırdığı dehşeti, tamamen uygunsuz bir estetik düzeye yerleştiriyor. Elbette Kael de duygusal olarak çok etkilenmişti. Filmdeki bir Nazi öğretmenin, Chelmo’daki toplama kampından gelen çığlıkları duyan karısının söylediklerine değiniyor ve bu konuda şunları yazıyor: “Çığlık atan insanlar karşısında bu kadının bölünmüşlüğünü ve ‘üzücü, üzücü, üzücü’ deyişinin ardındaki kayıtsızlığı hissetmemiz sağlanmak isteniyor sanırım. Daha sonra sıhhi koşulların ne kadar ilkel olduğunu ağzının içinde gevelerken çok daha fazla etkilenmiş görünüyordu ve sanırım bütün o söylenmelerinin bu filme alınmasının nedeni bu.”

Pauline Kael bize başka bir şeyi gösteriyor: Filmin bizim bu kadının bölünmüşlüğünü hissetmemizi “sağlamak” istediğini söylerken, kendisinin bunu yaşamaktaki yetersizliğini belirtiyor. İnsanın ölçüsüz bir acıya yol açabilme yetisini dehşet ve delilik üzerinden belgeleyen bu filme tahammül edemeyişinin nedeni de bu. Bu insanlık dışı insanların bölünmüşlüğünün kurbanlar için ne anlama geldiğini hissedemiyor. Acı karşısında sadece küçümseme duyduğu ve korktuğunu itiraf edemediği için acıyla ilişki kuramıyor. Lanzmarın’ın kendisinden bu kadar acı verici duygular beklemesi karşısında o kadar öfkeleniyor ki, onu, sadece Polonya halkının önyargılarını ve görmezden gelişini sergilemeye çalışmakla suçluyor. Lanzmarın’ı izleyicide suçluluk duyguları uyandırmak üzere bir şeyleri kurgulamış olmakla suçluyor. Kael, “Shoah, bitmek bilmeyen bir yakınma” diyor. Bunu yazan da öğretmen eşinin bölünmüşlüğünü entelektüel düzeyde kavrayan, ama kurbanlarla girebildiği duygudaşlık bundan da az olan birisi. Belli ki böyle bir acıya maruz bırakıldıkları için kurbanların suçlanması gerekiyor. Kael, kurbanların Lanzmarın üzerinden “Hıristiyan dünyayı küçümsediğini” alayla söylerken bunu yapıyor da. Lanzmarın hakkında ise şunları söylüyor: “İzin verilse herhalde her yerde Yahudi düşmanları bulacak.” ABD’li bir gazetecinin bu konudaki görüşü: “Lanzmarın’ın Treblinka’da gerçekten Yahudi düşmanları bulduğunu bir düşünün!”91

Duygu olmayan duyguları, çeşitli görüntüler altında ortaya koydukları zorbalıkta teşhis ederiz. Uzlaşmacıların dünyası için kendilerini yutan şiddeti azaltmanın niçin mümkün olmadığının nedenleri de burada yatmaktadır. Bunun kökenine varabilmek için açık şiddetle örtük uzlaşmacı şiddetin kaynağının aynı olduğunu görmek gerekir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült