Yabancılaşma İle Hesaplaşma

Güngör Özyiğit


Din kitaplarının “puta tapma” dedikleri şey, yabancılaşmanın en eski biçimlerinden biridir. Putlaştırma; Yaratana değil de, yaratılana en yüce değeri verip, ona tapma, yaşamanın anlamı olarak onu esas almadır. Yani Tanrı olmayana, Tanrıymışçasına değer biçmedir. Burada insan, tüm güçlerini kullanarak bir put yapar, sonra tutar, kendi yarattığı bu puta tapar. En derin özlemlerini ve dileklerini, korkularını ve umutlarını putlaştırdığı, Tanrı sandığı nesneye yansıtır. Gücünü hayalinde aşırı abarttığı Tanrısal nitelikler yakıştırdığı, gerçekte ona ne yararı ne zararı dokunacak bir şeylerden yardım diler. Öylece kendi gücünü boş yere harcar, tüketir.

İnsanın çok tuhaf tarafları vardır. Bunların içinde en tuhaflarından biri, Russell’in dediği gibi bize yararlı olan şeyleri tapınırcasına yücelterek, bu yolla onun yararını da ortadan kaldırmaktır. Buyurun bir örnek; Hindistan’da insanlar açlıktan kırılırken, kutsal sayılan ineklerin caddelerde dolaşması komik ama gerçek. Burada yabancılaşma, Tanrı olmayana Tanrı diye boş yere tapılması ve gönlün gerçek Tanrıya kapalı kalmasıdır.

İnsanların kendilerine hizmet etmesi için yetki

verdiği yöneticilerin, kendilerini seçen, o yere getiren insanlara hizmet sunacak yerde, bu yetkiyi ayrıcalık sayıp, buyurmanın verdiği üstünlük duygusuna yaslanarak, insanları kendi çıkarına hizmet ettirmesi diğer bir yabancılaşma örneği. Burada insan, kendi egemenlik hakkına yabancılaşmıştır.

Para ekonomisinin geçerli olduğu, yani her şeyin para ile ölçülüp biçildiği bir düzen düşünelim. Daha doğrusu yaşadığımız hayatı şöyle bir gözümüzün önüne getirelim. Burada insan emeği, alınıp satılabilen, bir mal durumuna indirgenmiştir. Nitekim muhasebe defterinde, mala ödenen para ile, insana ödenen ücret, aynı alacak hanesine işlenir. Böyle bir düzende insan kendisi için bir değer üretmez, sadece geçimi için ücret üretir. Ürettiği değer ise, onun elinden alınır. Burada yabancılaşma, emeğin yarattıklarına sahip olamaması, ürettiklerinin yitirilmesi demektir.

Yalnız, geçim için, aç ve açıkta kalmamak için bütün gün sıkıcı, tekdüze ve işbölümü gereği hep aynı işi yapmak zorunda kalan insan çalışmanın kendisine de yabancılaşmıştır. Gerçekten böyle bir çalışmada insan varlığını sakatlayan bir taraf vardır. İnsan çelik bir makinenin etten bir ek parçası durumuna düşürülmüştür. Çalışması onu yüceltmez, yıpratır. Ona kendini gerçekleştirme yönünde bir zenginlik katmaz. Tersine, insan kişiliğinin çok yönlü gelişmesini ve bir bütün olarak değerlendirilmesini sürekli olarak engeller. Burada yabancılaşma, insanın kendi kişiliğinden uzaklaşmasıdır.

İnsanlığın tarih boyunca kazandığı maddi manevi birikimin ayrıcalıklı bir azınlığın elinde, çoğunluğun zararına kullanılması ise, insanı insanlığa yabancılaştırır.

Gerçekte, yabancılaşmanın her türünün kökeninde puta tapma, putlaştırma olgusu yatmaktadır. İnsan, neyi putlaştırırsa ona en büyük değeri verir ve diğer her şeyi ona göre değerlendirir. Buyurmak tutkusu içinde yanıp tutuşan için, yetke (iktidar) put olmuştur.

Her şeye sahip olma, her şeyi satınalma açlığı çeken biri mala veya onun soyut simgesi olan paraya tapmaktır. Şehvetini elinde oyuncak olan için kadın ya da erkek tapılacak birer nesnedir. Alkışsız edemeyenler için ün, önünde eğilecekleri Tanrıdır. Kimi tüm umutlarını bağladığı, her şeyi kendisinden beklediği ünlü bir kişiyi putlaştırır. Kimi bireye veya bireyin özgürce gelişmesine en üstün değeri verir. Diğeri toplum bireyden ve her şeyden değerlidir der, toplumu Tanrılaştırır. Sonunda her birinin Tanrısı fos çıkar ve onları yarı yolda bırakır. Bu bir bakıma “Tanrıdan başka Tanrı yoktur” sözünün tersine yoldan bir doğrulanmasıdır.

Demek ki Tanrı’ya, kendine ve giderek diğer insanlara yabancılaşan insan, yabancı bir varlık olarak, kendi bilincine varamamış, henüz kendisi olamamıştır. Bu ise bizi yabancılaşmanın aşılması veya yabancısızlaşmanın sağlanması sorunu ile karşı karşıya getirir.

Neydi yabancılaşma? İnsanın kendi gücünün veya emeğinin başkalaşarak ona düşman bir güç olarak geri dönmesi. Denetimimizden kurtulan bir gücün baskı aracına dönüşmesi. Bunu gidermenin çaresi: Bilgi ve bilinç birikimi. Bilgi olayın nedenlerini bildirecek, bilinç ise olay içindeki insanın yapması gerekeni, yanı görevini gösterecek. Öylece, yabancılaşmaya yolaçan güç, kaynağında yakalanıp, denetim altına alınarak insanın yararına kullanılacak. Bu bağlamda, yabancılaşmanın aşılması, onun her türü ile ilgili nedenleri iyi bilmeyi ve o gücü denetleyip, hayrımıza çevirecek bilinçli girişimlerde bulunmayı gerektirir.

Önce yabancılaşmayı önleyen iç ve dış engelleri sıralamakla başlayalım işe. İç engeller: İnsanın en derin özlemi olan Tanrı gereksinmesinin doğru bir şekilde doyurulamayışı. O yüzden manevi bir boşluk içinde kalınması. Ruh yönümüzün ve insanın özünü kuran kudretlerin işleyiş ilkelerinin yeterince bilinmeyişi. Yani insanın kendini ve Tanrıyı tam tanımaması. Nereden geldiğini, nereye gideceğini, bu dünyada ne yapacağını bilmemesi.Bu temel sorulara anlamlı karşılıklar getiren doğru, kendi içinde tutarlı, çağdaş bir inanç sisteminin ve hayat görüşünün bulunmayışı. Gönlün arıtılması yönünde bir eğitimin verilmeyişi. Ve kirli bir gönlün gerçeğe perde olacağının bilinmeyişi. Özet olarak söylersek, bugün insanın trajedisi, kendini, yolunu ve işini bilmeyişi. Varoluş nedenine karşı ilgisiz durması. Onu insan edecek, insanüstüne eriştirecek, diğer insanlarla sevgi birliği kurmasını ve gönlünde Tanrıyı duymasını sağlayacak bilgi ve bilinçten yoksun olması.

Dış engellere gelince, bunlar arasında siyasal gücün baskı aracı olarak kullanılmasını, üretim güçlerinin yetersizliğini, o yüzden insanın geçim için bütün gün çalışmak zorunda oluşunu, paranın putlaştırıldığı para ekonomisini, malın kullanım değeri değil de değişim değeri olarak ele alındığı mal ekonomisini, ücret düzenini ve insanı tek tip işe bağlayan iş bölümünü sayabiliriz.

Şimdi gelelim bu engelleri aşmak için yapılması gereken bilinçli girişimlere. Ve önce iç engelleri alalım ele. Bir kere, başlangıçta, her şeyi ona göre ölçüp değerlendireceğimiz üstün bir ilkemiz ve insanı bütünüyle kavrayan, geçmiş ve geleceğiyle kuşatan, onun varoluş nedenini doğru olarak saptayan sağlam, tutarlı bir hayat görüşümüz olması gerekir. Bize göre, bu en üstün ilke, bizi ve her şeyi yoktan yaratan, sevgisinden vareden Tanrıdır. En gerçek otorite O’dur. Sade O’na kulluk edilir ve yalnız O’ndan yardım dilenir. Çünkü her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten de yalnız O’dur.

Varoluşumuzun nedenini ise, yine Tanrı’nın gülyüzlüler kanalı ile bildirdiği bilgilerden öğrenebiliriz. Zira yarattığım, en iyi onu yaratan Tanrı bilir. Öyleyse ilk ön yapılması gereken, insanın manevi boşluğunu dolduracak, doğru, akla ve mantığa uygun, çağdaş bir Tanrı inancı vermek ve gönüllerde O’nun sevgisini yeşertmek. Sonra da Tanrının insan için dileğinin ne olduğunu, yani buyruklarını bildirmek. Ve onun güzel örneklerini vermek. Böylece insanı, Tanrıdan başkasına, yani puta tapmaktan kurtarmak, o yöndeki yabancılaşmanın kökünü kurutmak. İnsana geniş bir ufuk, manevi bir görüş açısı kazandırmak. Ona ölümsüz bir ruh yönümüzün bulunduğunu kanıtlarıyla göstermek. Ruhların dünyaya olgunlaşmak için geldiğini, geleceğimizin şimdiki davranışlarımıza bağlı olduğunu, ne ekersek onu biçeceğimizi öğretmek. Ve insanlarda kendine, topluma ve Tanrıya karşı sorumlu bir kişilik geliştirmek. Varoluş amacının insanüstünü bulmak, tek düşünceyi elde etmek (Tanrının dileği ile kendi dileğimizi bir etmek) ve birliğe ulaşmak olduğunu, Tanrının bizden bunu istediğini bildirmek. Gerçekte, yabancılaşmanın kesin olarak son bulması, insanın insan üstüne varması ve ikisinin bir olması demektir. Şöyle ki, bizim beş duyu organı ile algıladığımız madde evreni maddenin belli bir halinden yapılmıştır. Bir de karanlık dediğimiz, ışığın yokluğu sandığımız, aslında içinde görmediğimiz yedi rengi, duymadığımız yedi sesi ve daha başka kudretleri barındıran, maddenin bir başka halinden yapılmış, ama henüz algılayamadığımız ayrı bir madde evreni daha var. Ancak biz beş şarttı (iyilik, doğruluk, çalışmak, bilgi ve sevgi) tam benimsediğimiz zaman karanlığın gizi bize kendini açacak, görmediğimiz renkleri, duymadığımız sesleri görüp duyacak ve başka nice güçlere erişeceğiz. Biz bugün maddenin bir halini, dolayısıyla gerçeği yarım olarak biliyoruz. Beş duyu organı ile farkına vardıklarımıza, beş şartı tam benimsediğimizde farkına varacaklarımız eklenince, işte o vakit gerçeği bütün olarak görüp bileceğiz. O zaman işte, yuvarlağı tam göreceğiz.

Elbet ki böyle bir düzenin yerleşmesinde eğitime çok iş düşecek. Okullarda sadece belli bilimler ve teknik konular değil, hayata anlam veren değer yargıları ve ana yaşam bilgileri verilecek. İnsanlara sadece kuru kuru bilgi verilmekle kalınmayacak, fakat bilgelik de aşılanacak. Akıl ve gönül eğitimi dengeli ve uyumlu bir şekilde yürütülecek. Küçük yaştan başlayarak gönüllere Tanrı ve İnsan sevgisi tohumları ekilecek. İnsanlar, dini, dili, ırkı, ulusu ne olursa olsun bir bütün olarak değerlendirilecek ve hepsi kardeş bilinecek. Öğrenciler dünya vatandaşı olarak eğitilip yetiştirilecek. Onlara özgür ve bağımsız düşünebilme yeteneği kazandırılacak. Öylece kör inançlara, bağnaz görüşlere saplanıp kalmaları önlenecek. Beş şart, eğitimin ve kazandırılmak istenen alışkanlıkların anayasası olacak. İnsan varlığı, beden, zihin ve ruh olarak çok yönlü şekilde değerlendirilip geliştirilecek. Bu eğitimin dışa dönük yüzü, her şeye hakkını verme ve saygı duyma demek olan adalet, içe dönük yüzü ise özgürlük ve insan varlığının özgürce gelişme garantisi olacak.

Dış engellere gelince, siyasal yabancılaşmaya çare olacak, gerektiğinde yöneticileri değiştirme olanağı veren, eleştiriye açık özgürlükçü ve çoğulcu demokratik düzeni ilk koşul olarak belirtmek gerek önce. Yine öyle bir düzende birey, yönetime ve yönetimin kararlarına daha doğrudan katılabilecek. Ayrıca, siyasal ve ekonomik gücün ister devlette, ister özel kuruluşlarda olsun, tek elde toplanması önlenecek, sözkonusu güçlerin toplum içinde dengeli ve uyumlu bir şekilde dağılması sağlanacak. Bazı yasal kuruluş ve mekanizmalarla devlet denetlenip dizginlenecek. Uyanık, haklarının ve sorumluluklarının bilincinde bir kamuoyu yaratılacak. Bu arada, en iyi bilge kişileri yönetici olarak süzecek bir siyasal mekanizma oluşturulacak, ya da yöneticilerle bilge kişilerin işbirliği sağlanacak. Bu düzende devlet bir baskı aracı olmaktan çıkacak, insanların serbestçe gelişmesine ve kendi aralarında özgürce kabullenilmiş disiplinin yerleşmesine yardımcı olacak. Ve giderek toplumun kendi kendini yönetme yeteneği kazanmasına zemin hazırlanacak.

Herkesin birbirini sevmeye çalıştığı ve kardeş olarak görmeye alıştığı bir düzende, sömürüye yer olmayacak elbette. Hem buna gerek de kalmayacak bir yerde. Dünya birliğine doğru gidildiğinde, dünya çapındaki bir örgütün denetiminde silahsızlanma sağlanacak, dünya barışı gerçekleşecek. Silahsızlanmadan elde edilen gelirle, sefaletin, yoksulluğun ve cehaletin yokedilmesine karşı savaş açılacak.

Ayrıca, o düzende insan, geçimi için bütün birgün çalışma zorunluluğuna tutsak bir kürek mahkûmu olmaktan da kurtarılacak. Bilim ve teknolojinin insanlığın tüm hizmetine koşulmasıyla, makinelerin, bilgisayarların ve sibernetiğin devreye girmesiyle, güneşin ve nükleer gücün enerji kaynağı olarak insanın hayrına kullanılmasıyla insan üç-dört saat çalışmakla geçimini sağlayabilecek. ”Zorunlu emek” zamanının giderek azalmasıyla “özgür zamana” kavuşan insan, o zamanı gönlünün dilediğince, kendi özündeki değerleri gerçekleştirmek için kullanacak. Kendini her türlü bilgi ve beceride yetkinleştirmek, yeteneklerini sporda, sanatta, bilimde, dinde, felsefede değerlendirmek için tüm olanaklar ona açık olacak. Paranın ekonomik hayatın orkestra şefi olmadığı bu ortamda gereksinmelere göre hizmet sunulacak. Mallar da değişim değeri olarak değil, kullanım değeri olarak muamele görecek. Herkes yeteneğine göre topluma hizmetini sunacak, rızıklar kardeşçe paylaşılacak, herkesin gereksinmeleri en iyi şekilde karşılanacak. Üretim herkese yetecek kadar bol olduğundan ve adil bir biçimde dağıtıldığından kimse kimseyle çekişmeye girmeyecek. Ayrıca, kazanılan hayat görüşü ile insanlar mutluluğun almada değil, vermede olduğunu bilecek. Mülkiyet ve sahip olma içgüdüsü dizginlenip, yapıcı ve yaratıcı güdülere öncülük verilecek. Ve insanca yönlerini geliştirenler toplumda daha çok saygınlık görecek. Yine öyle bir ekonomide insanı sakatlayan, tek işe hapseden bir iş bölümü olmayacak. İnsan dilediği ve yürütebildiği kadar çok işi yapabilecek. Zaten bezdirici, bıktırıcı işleri makineler üstleneceğinden, insana onların gözetimi ve denetimi kalacak. O da günde en çok üç-dört saat. Ve çocukların oyuncaklarıyla oynamasına benzer bir oyun havası içinde. Birlikte çalışılan dost insanların işe kattıkları sevinç ve sıcaklık da cabası. İş demokrasisinin ve özyönetimin yerleşmesiyle çalışanlar emeklerinin ürününü kendileri devşirecek, kendi yönetimleri ile ilgili kararları yine kendileri verecekler.

Öyle bir düzende insan ilişkileri de, bir sanat düzeyine yükselecek. Yarış olacak yine elbette: Ama iyilikte, sevgide, saygıda ve birbirine vermede. İnsan davranışlarında kişisel çıkar değil, Tanrı rızası gözetilecek. Her işte hizmet ruhu esas olacak. Daha doğrusu o düzende insanlar kendi gerçek çıkarları ile başkalarının çıkarlarının birbiri ile uyuştuğunu görecekler. Her yönde gelişmiş, yaratıcı çiçeklerini açtırmış, renk renk, mis kokulu insanlarla dünya bakımlı bir çiçek bahçesine benzeyecek. Gökyüzündeki uyum ve düzen yeryüzüne inecek.

Bazen geceleri gökyüzüne bakıp, hayal kurarım kendi kendime. Bir gün insanlara öyle güzel bir düzen içinde, göklerce geniş bir özgürlük verildiğinde, nasıl ışık ışık insanlar dolduracak dünyayı kimbilir. Her biri bir yıldızmışçasına tek, hür ve hep birlikte bir galaksiymişçesine görkemli... Belki de bu hücre hücre insandan oluşan insanlığın ışınsal bedeni, gökyüzündeki samanyolunun yeryüzündeki benzeri. Siz deyin aynı bir şarkı, ben diyeyim tıpkı bir şiir gibi:

Bize de bir gök verilse hani

Öyle özgür ve mavi

Kim bilir, ne yıldızlar parlar

Ve insanlar hep birlikte topyekûn

Işıklı bir bütün.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült