Uygarlık Ve Toplum

Engin Geçtan


Uygarlık, ardında barbarlığın gizlendiği bir koyun postudur.

THOMAS BAILEY ALDR1CH


Tarihçi Will Durant'm kitaplarından öğrendiklerim ve çağrıştırdıklarım doğrultusunda bir tartışmaya girmek istiyorum. Will Durant, "uygarlaşmış" toplumların "yaban" olarak adlandırdıkları toplum ve toplulukların da uygar olduklarını kabul eder. Çünkü bir yaban da yaşamın» en iyi şekilde sürdürebilmek için geliştirdiği ekonomik, politik, zihinsel ve ahlaki alışkanlıkları ve kurumlarıyla, kabilesinin taşımakta olduğu geleneksel mirası kendinden sonraki kuşağa aktarır. Bizden farklı insanları "vahşi", "yaban" ya da "barbar" diye adlandırmak, kendimizi beğenmemizden ve bizlere yabancı gelen tarzları yadırgamamızdan kaynaklanır. Oysa onlar, aslında, kendi zamanlarında yaşamış ve bir kısmı hâlâ yaşamakta olan atalarımızdır.

Durant'a göre, günde Uç öğün yemek en ileri aşamada bir kurumsallaşmadır. Yabanlar ya tıka basa yer ya da aç otururlar. Amerikan yerlilerinin en yaban olanları ertesi güne yiyecek saklamaz, Avustralya yerlileri anında ödüllendirilmeyecekleri işlere girişmezler. Geleceği düşünmeyen bu "yaban" tarzlarında sessizce yaşanan bir bilgelik vardır. İnsan, geleceği düşünmeye başladığı andan itibaren, yaşamakta olduğu cenneti terk edip anksiyete dünyasına adım atar, üzerine kaygının gri tonu çöker, hırs dürtüsü oluşur, mülkiyet başlar ve "düşünceden yoksun" yabanın keyifli hayatiyeti kaybolur. Kaşif Peary, Eskimo rehberlerinden birine J "Ne düşünmektesin?" diye sorduğunda, "Düşünmem gerekmiyor," diye cevap vermiş rehber, "Bol miktarda etim var". Gerekmedikçe düşünmemenin bilgeliği bizlere uzak ve yabancı artık.

Öte yandan, bu tarzın bazı güçlükleri de vardır ve doğada sahip olmaya yönelen organizmalar diğerlerine oranla hayatta kalma savaşım sürdürmede önemli öncelikler edinmişlerdir. Kabuklu maddeleri biriktiren sincaplar, yuvalarına bal dolduran anlar, zor günler için besinlerini depolayan karıncalar, bugün uygarlık denen olgunun ilk yaratıcılarından. Onlar, atalarımıza bugünün fazlasını yarına saklama ya da yaz aylarının bolluğunda kışa hazırlık yapmayı öğrettiler. Günümüzde bazıları için oyun ya da spor olan avcılık, bir zamanlar avcılar ve avlananlar için bir ölüm kalım savaşıydı. Çünkü avcılık yalnızca yiyecek arayışı değil, bir güvenlik ve hâkimiyet savaşıydı. Orman adamı bugün de hayatı için savaş verir. Açlıktan zorlanmadıkça ya da köşeye sıkışmadıkça ona saldıracak hayvan neredeyse kalmamış olmasına rağmen, her canlıya yetecek kadar yiyecek her zaman olmayabilir ve bazen yalnızca savaşçılar yiyecek bulabilir. Will Durant'a göre, son çözümlemede, uygarlığın yiyecek bulma eylemi üzerine kurulmuş olduğu söylenebilir. Uygarlığın görkemli yapılan, kurumlan ve düzeni onun dışarıdan görünen halidir, gerisindeki dünya ise sallantılı ve kırılgan.

Aslında en büyük ekonomik keşfi kadınlar gerçekleştirmiştir: toprağın cömertliğini. Erkeğin ava çıktığı zamanlarda, kadın çadırın ya da barınağın çevresindeki toprağı eliyle eşeleyerek yenilebilecek bir şey olup olmadığım keşfetmeye çalışırdı. Avustralya yerlilerinin geçmişinde kadın, eşinin yiyecek aramak için evden uzaklaştığı zamanlarda, toprağı kurcalayarak kökleri arar, ağaçlardan meyva ve kabuklu madde koparır, an yuvalarında bal arar, ormanda mantar toplardı. Amerika yerlisi Mohawk kabilesinde şöyle bir deyiş vardır: "Kadınların ezelden beri bildiği kainat dengelerini erkekler de anlamaya başladıktan zaman, dünya daha iyi bir dünya olarak değişmeye başlamış olacaktır."

Uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen tarım, yiyecek saklama ve arazi mülkiyetini de beraberinde getirdi, ama tarihin akışı içinde bu olgu beklenmedik gelişmelere yol açtı: Açıkça ya da dolaylı olarak, başkalarının sahip olduklarını elinden alma dürtüsü. Böylece, zenginler ve fakirler diye bölünmeler oluştu. Sonunda hırs öylesi boyutlara ulaştı ki insan kendi yaşam desteğini oluşturan doğayı ve atmosferi de sonuçlarını düşünmeksizin tahrip etmeye başladı. Tabii, doğayı karşısına alırken, kendisini de karşısına almış olacağının kaçınılmazlığını düşünemeden. Maddi refahın gönül zenginliği sağlayamayacağını göremez halde, kendine ve dünyaya karşı ikiyüzlü, dolayısıyla kendine ve dünyaya kızgın insanların sayısı giderek arttı. Bu durum mülkiyet dürtüsünde de değişikliklere neden oldu: Yalnızca sahip olma adına değil, başkalarını yoksun bırakmak amacıyla daha fazlasına sahip olmak. Zamanla, başkalarına tepeden bakabilmek için saygınlık kazanma gibi boyutlar da edinerek.

Konuşmanın insanı, tarımın uygarlığı başlatması gibi, ateş de sanayii yarattı. Gerçi ateş insan icadı değildi, ama insan onu binlerce çeşitli yolda kullanmayı başardı. Sanayi ve teknolojinin ortaya çıkış süreçlerinden söz edecek değilim, çünkü bunlar konumuzun dışında. Ancak sanayinin, kendi çarkını döndürebilmek için özellikle geçen yüzyılın ikinci yansında yarattığı tüketim çılgınlığına kısaca değinmek istiyorum. Sahip olduklarını eskimeden atıp yeniye yönelmenin, insanların zaten giderek cılızlaşmakta olan kişisel tarih duyusunu daha da körelttiğini düşünüyorum. Toplumun bir kesiminde, buna bir de kendi eskisini atıp başkalarının eskilerini edinme merakı katılınca, bazı insanlar diğerlerinin tarihinden kalıntı eşyalarla yaşamaya başladılar. Dolayısıyla, toplumun sınırlı bir kesiminde de olsa bazı insanlar kendilerinin değil, birbirlerinin eskileriyle yaşar oldu. Arkaik olana ilgi ya da tutku, bazı insanlarda bilinçdışında yaşanan ana rahmine dönme isteklerinin simgesel bir ifadesi olabiliyor, özellikle ana-babasından alacaklarını yadsımayı seçmiş olanlarda. Ancak eskiye her merak saran için böyle bir genelleme yapılamaz,,özellikle dönem modaları göz önünde bulundurulduğunda.

Hikâyesi olmayan insanlar, hikâyesi olmayan nesnelerle birlikte yaşamayı seçebilirler. Ama bu arada olan, tüketim yansına kapılıveren yoksullara oluyor, yeniyi edinememeyi eksiklik olarak yaşamanın ezikliğiyle ya da hayatlarını taksitlerine endeksleyerek. Gerçi bunların hepsi, aslında, üretilmiş ve edinilmiş sorunlar, kişinin kendinden ve sistemden kaynaklanan. Gerçek trajediyi yoksulluğun açlık sınırında olan insanlar yaşıyor, gelecek duyusunu tümden kaybetmenin getirdiği yabancılaşmayla.

Sahip olma tutkusu insanın zamanla olan ilişkisini de giderek değiştirdi. Gelecek şimdinin üzerinde acımasızca egemenlik kurmaya başladığından bu yana, insanlar kendilerinin olmayan zamanlar yaşamaya başladılar. Şimdiyi geçmişin birikimlerinin zenginlikleriyle birlikte yaşıyoruz, ama hayatlarını çocukluk yıllarının sarsıcı yaşantılarının etkisinde sürdüren insanlar şimdinin hafifliğini özgürce yaşayamıyor. Aynı şekilde, geleceği projelerle ipoteklerken şimdiyi ezip geçen, çağdaş dünyanın beklentilerine teslim olmak da anksiyete ve depresyona davetiye çıkardığı gibi, uzun vadede, boşluk ve anlamsızlık gibi duyguların yaşanma olasılığını içerebiliyor. Uygarlık denen olgu, bizleri, öttükleri için güneşin doğduğunu sanan horozlarla dolu bir alana getirdi sonunda. İki yıl önce gittiğim bir "kavramsal sanat" gösterisinde sergilenen bir duvar saati beni çok etkilemişti. Kadranındaki rakamların yerinde on iki adet "Geç kaldın" yazısıyla.

Tangör, Psikoterapide Zamanı Yaşamak adlı kitabında şöyle yazmış:"... Bu yaklaşım, varoluşçuluğun ölüm-yaşam diyalektiğine benzer; ölüm korkusu kötü (özgün olmayan, inotantik) yaşanmışlığın bir sonucudur. İyi yaşanmış (özgün, otantik) bir zaman ölümün de doğal karşılanmasını sağlar." Bu ifade, I Ching felsefesindeki "ölüm yaşanmış bir hayatın basma konan bir tacdır" sözüyle neredeyse özdeş. Tangör, Arslan'ın Zamanın Kültürleri adlı kitabından alıntı bir cümleyle şöyle devam ediyor: "Benzer biçimde samanlarda da (örneğin Mohawk ve Yuma Kızılderilileri) şaman, insan (dünya) zamanından çıkarak, efsanevi (mitik, söylensel) zamana, yani başlangıç zamanına ulaşabilmiş kişidir. Efsanelere göre, 'Cennetten kovuluşla birlikte barış bozulmuş ve hayvanların dilinden anlayan insan doğaya düşman kesilmiştir. Şaman, bir anlamda bu 'insanlık'tan çıkarak yeniden ilk başlangıca dönebilen kişidir. Nitekim, simgesel olarak hayvanlarla konuşabilir. Kızılderililer arasında özellikle geçen yüzyılda oldukça yaygınlaşan Hayalet Dansı zamansal açıdan 'ilk başlangıca' geri dönme törenleridir. Samanlıktaki bu trans hali 'bayağı' dünyasal zamandan, uzaysal ve semavi, yani 'gerçek' zamana ulaşma durumudur. Bu esrime bizim farkına varamadığımız bir zaman içinde gerçekleşir."

Güzellik nedir? Güzelliğe neden hayran oluyoruz? Neden onu yaratabilmek için uğraş veriyoruz? Will Durant güzelliğin tanımını şöyle dile getirmiş: "...Güzellik, ona sahip olan bir kişiye hoşluk yaşatan bir nesne ya da şekildir. Aslında söz konusu nesne, güzel olduğu için ona sahip olana haz vermez, kendisine haz verdiği için onu güzel bulur... Sanat güzelliği yaratmaktır; düşünce ve duygunun güzel ve yüce görünen biçimlerdeki ifadesidir; insanlarda, kadının erkeğe ya da erkeğin kadına verdiği temel zevkin dolaylı yansımalarını uyandınr..." Durant'ın sanatla cinsellik arasında bir bağ kurmuş olması ilk bakışta belki yadırganabilir. Ancak, eğitimim sırasında ustam olan meslektaşımın, bir keresinde, New York Modern Sanat Müzesi'nde kendisini büyüleyen bir tabloyu seyrederken cinsel organı sertleşen bir hastasından bahsetmiş olduğunu çok iyi hatırlıyorum.

İlkel diye nitelendirilen toplumlarda güzelliğe atfedilen önemin güçlü olmamasının nedeni, cinsel isteği ertelemeksizin doyuma ulaşma olabilir. Böyle bir durum, arzulanan kişinin güzelliğini yaratan düşsel yüceltmeye zaman bırakmaz. Araştırmalara baktığımızda, ilkel erkeğin kadınını seçerken bizlerin güzellik dediği şeyi pek düşünmediğini görüyoruz. O daha çok kadının yararlığıyla ilgilidir, bir kadını çirkin olduğu için reddetmek aklına bile gelmez. Eşlerinden hangisini daha hoş bulduğu sorulan bir Amerikan yerlisi kabile reisi, özür dileyerek bu konuyu hiç düşünmediğini ifade etmiş: "Yüzleri biraz daha hoş ya da daha az hoş olabilir, ama bana göre bütün kadınlar aynıdır."

Araştırmalara göre, doğa erkeği güzelliği kadından çok kendisi için düşünür. Yaban erkek de en az günümüz erkeği kadar görünüşüyle gurur duymak ister. Yaban toplumlarda, hayvanlarda da olduğu gibi, güzel görünmek için vücudunda birtakım değişikliler yapan ya da süslemeler takan, kadından çok erkektir. Bonwick, Avustralya'da bedeni süslemenin erkeklerin tekelinde olduğunu yazar. Bazı kabilelerde bedeni süslemek için ayrılan zaman, günümüzde herhangi bir işe ayrılan zamandan fazla. Avusturalya ve Amerika yerlisi erkekler bedenlerinin çeşitli yerlerine, beyaz, san ve kırmızı boyalar sürerlermiş. Boya tükendiğinde gerekli maddeyi ya da yaprağı aramak için gerekirse çok uzak mesafelere, bazen tehlikeyi de göze alarak giderek. Birçok ilkel toplumda süslenme hakkı yalnızca erkeklere ait iken, zaman içinde kadınlar da kozmetiği keşfederek "kullanmaya başlamışlar. Başlangıçtan beri kadın da erkek de süsü örtünmeye tercih etmişlerdir. Tierra del Fuegolular'ın çıplaklığına acıyan Kaptan Cook", içlerinden birine soğuğa karşı korunması için kırmızı bir örtü verdiğinde, verdiği kişi onu derhal boyuna parçalara yırtarak süs eşyası olarak kullanmış. îlkel alışverişlerde gerekli olandan çok, süs nesneleri geçerliydi. Dolayısıyla, mücevher uygarlığın en eski unsurlarından biri sayılır. Yirmi bin yıllık mezarlıklarda bile dişlerden ve kabuklardan yapılmış gerdanlıklara rastlanmıştır.

İlk resimlerin mağara duvarlarına yapıldığını sanırdım. Ancak kaynaklara göre, ilk insanda resim bağımsız bir sanat değildi, çömlekçi yaptığı nesnelerin üzerini renkli şekillerle süslemeye başladığında resim yapma sanatını yaratmış oldu. Çömlekçi, giderek, günlük hayatta kullanılabilen nesnelerin ötesine geçti ve kötü ruhlara karşı büyü olarak kullanılabilecek taklit şekiller yaparken güzelliği de yaratmaya başlamış oldu. Belki bunlardan da önce, insan ritminden zevk almayı keşfetmiş ve çeşitli hayvanların seslerini ve hareketlerini şarkı ve dansa dönüştürmüştü. Gerçekten de hiçbir sanat dalı, yaban insanın karakteristiklerini ve kendini ifade edişini dansta olduğu kadar gerçekleştirmemiştir. Ve dansı basit şekillerinden, günümüzle kıyaslanamayacak kadar karmaşık binlerce sekile dönüştürdüler. Dans her yerdeydi, kabile şenliklerinden savaş hazırlığına kadar, zamanla şarkı ve dramayla bütünleşerek. Bugün bizlere gösteri ya da eğlence gibi gelen dansın ilk insan için anlamı ciddi ve önemliydi. Kendini ifade etmeden öte, doğadan ve tanrılardan dilekte bulunmayı da içeriyordu, zaman zaman dansın hipnozunu da yaşayarak.

Çalgılı müzik ve dramanın kaynağının da dans olduğu düşünülüyor, müzikle ritmin buluşturulmasıyla. Sanatla cinsellik arasındaki bağdan daha önce de söz etmiştim, ama bu bağı spekülasyona yönelmeden tanımlamanın zor olduğunu düşünüyorum. Sigmund Freud'un, hayatında hiç dans edip etmediğini bilmiyorum ama, onun, dansı, "romantik arzuların ifadesi ve erotik uyarılma amaçlı grup tekniği" olarak yorumlamış olmasını sığ ve indirgeyici bulduğumu ifade etme gereğini duyuyorum. Freud'un zamanında dansın, günümüz insanının yalnızlığım yansıtan striptize kadar indirgenmemiş olmasına rağmen.

"Yaban" insan, zamanla, müzik, şarkı ve dansın karışımından dramayı yarattı. İlkel danslar mimik ağırlıklıydı. Başlangıçta hayvanların ve insanların davranışlarını taklitle sınırlıyken, zamanla eylemlerin ve olayların mimetik gösterilerine dönüştü. Kabilenin tarihi boyunca yaşanmış olan çarpıcı olaylar ya da bireysel yaşamda önemli olan eylemleri temsil eden bin bir türlü pantomim gösterileriyle. Drama başlangıçta kötü ruhları kovma gibi ayinlerde ya da hastalara şifa verme amacıyla kullanılmıştı. Günümüz psikiyatrisinde kullanılan ve insanın yaşamakta olduğu çalkantıları yeniden canlandırarak tedavi etmeyi amaçlayan "psikodrama" da kökenini bu ilkel ayinlerden alır. Psikodrama türündeki şifa yöntemleri günümüzün doğa toplumlarında hâlâ kullanılmaktadır, bireysel ya da grup katarsisi amacıyla. Akademisyen bir dostum vaktiyle yurt dışında bir toplantıda izlediği bir filmden söz etmişti. Güney Afrika'nın bir bölgesindeki yerliler yılda bir kez kasaba meydanında toplanıp aralarından birini yerel yönetici rolüne seçiyor, ardından hepsi onu kıyasıya pataklıyorlarmış, otoriteye karşı biriktirdikleri öfkelerinin katarsisini sağlamak amacıyla.

İlkel denen kültürlere burada yaptığımız gibi kısaca bir göz attığımızda, yazı ve devlet dışında her türlü uygarlık unsurunu bulabiliyoruz. Eğer bu "yabanlar"ın yüz bin yıllık deneyimleri ve birikimleri olmasaydı, günümüz uygarlığı da olamazdı. Uygarlık öncesi insan, uygarlığın temelini ve biçimlerini oluşturmuş, ama bizler onun üzerine neler katmışız sorusunun cevabını okuyucuma bırakmak istiyorum.

Kişisel izlenimim, günümüzde sanatın, genel olarak, projelerden, şartlandırılmalardan ve pazarlamadan soyutlanamaz halde olduğu. Üstelik, yer yer hiyerarşiler, kategoriler ve kurallar içinde kilitlenmiş gibi. Jung, sanatı, sanatçının evrensel arketipleri '"" kendi kişiliği aracılığıyla ifade etmesi olarak tanımlamıştı, ortaya çıkan yaratıcılık ürünü hem artistin hem de onu izleyenlerin katarsislerini sağlar. Oysa örneğin bale, dansçıların, bir koreografın kişisel yorumunu uygulamasını gerektiren bir sanat dalı gibi görünüyor; dansçıların kişisel yorumlarına ve katarsislerine ne kadar alan bırakıldığını bilemiyorum. Ancak, bir dansçının kendinin olmayan bir dansı yapmasını anlayabilmiş değilim. Tıpkı sanatçı olan ve olmayan bizlere, Üst-sistemlerin beklentileri doğrultusunda yaşama ve yaratma izni verilmiş olması gibi. Sura dışı bir dansçı olduğunu düşündüğüm Nesrin Topkapı'yla ilgili bir belgeseli izliyordum. Annesi Rabia Hanım'ın da dansa düşkün olduğundan söz ederken onunla ilgili bir anıdan söz etti. Rabia Hanım, arabada eşiyle birlikte bir yere gidiyormuş. Radyodan gelen müziğin havasına kendini birden kaptırıp arabayı durdurarak caddeye fırlamış ve dans etmeye başlamış, dans sona erdiğinde çevresinde oluşan seyircilerinin alkışlarıyla. Bu anı, trafiğin sorun olmadığı, şehir halkının bugünkünden farklı olduğu biraz uzak bir geçmişten tabii.

Yetişme çağımın beyaz perde ilahları ve ilahelerinin bazılarıyla yıllar sonra bazı rastlantılar sonucu şahsen karşılaşmıştım. Bu karşılaşmaların ardından geçmişimin roller dünyasını yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettiğimde, sinema denen dev sanayinin geçmişte beni nasıl şartlandırmış olduğunu fark etmek benim için düş kırıklığı olmuştu. Sanatın en büyüleyici örneklerinden olan sinema, uzun süredir belirli bir ülkenin politik olarak güdümlendirilmiş ve bilgisayar teknolojisiyle kirletilmiş film endüstrisinin hegemonyası altında varlığını sürdürmekte. Buna rağmen, yine de dünyanın çeşitli yanlarında yaratılan alternatif ve bağımsız sinemanın bazı örnekleriyle filizlenmeye başlaması, pazarlanan bir sanayi ürünü olmaktan sıyrılıp daha yalın bir sanat olarak kendini var etme yolunda samimi çabalar gibi görünmekte son zamanlarda.

Kendimi bildim bileli müzikle sürdürdüğüm sessiz ve yoğun ilişkime, müzikle gönlüm arasında daha gerçek bir bağ kurabildiğim aşamaya geldiğime inandığımda geri dönüp bir baktım. Geçmişte neyin gerçek kendimle buluşan bir seçim, neyin modalar ve akımlar doğrultusunda şartlandırılma olduğunu ayırt etmekte zorlanarak. Bugün de ne sanatçılar, ne de onların yaratılarıyla bağ kurmaya çalışan bizler karşılıklı ilişkimizi müzik endüstrisinin baskıcı egemenliğinden özgür olarak yaşayamıyoruz. Yunanlı besteci Manos Hacidakis, müziği, eğlence müziği ve dinleme müziği olarak ikiye ayırır, konserlerinin icrası sırasında ulu orta alkışlanmaktan hoşlanmazdı. Başlangıçta pek kavrayamadığım bu ayrımı yıllar içinde kabullenmeye başladım, özellikle onun eğlence müziği dediği olgu giderek uyarılma ve gaz çıkartma aracına dönüştükçe. Bence, endüstrileşmiş müzik, kategoriler ve hiyerarşiler oluşturmaya başladığında kendi içine kapanıp kilitlenme tehdidini de yaşamak durumunda, öyle olmasaydı, Keith Jarrett gibi yaratıcı sanatçılar doğadan kopmamış müziğin arayışı içinde olmazlardı...

Üst-sistemler derken yalnızca, giderek devleşen endüstrileri ve sanatın pazarlanan bir olgu haline getirilmesini kastetmiyorum. Çünkü aslında bütün bunların, düşüncenin sanatla fazla iç içe geçişmesiyle başladığına inanıyorum. Hayli yıl önce başka alandan bir akademisyen bir proje taslağını görüşmek üzere beni üniversitedeki odamda ziyarete gelmişti. Çoğu devlet binasındaki kendine özgü soğuk havayı biraz olsun giderebilmek için, odamın duvarlarına gençlik yıllarımda yurt dışından almış olduğum ve o zamandan beri bir kenara atılmış olan birkaç posteri çerçeveletip asmıştım. Ziyaretçimin gözü, odaya girer girmez onların üzerinde dolaştı bir süre. Sonra bana dönüp "Resim seviyorsunuz," dedi,".......Galerisi'nde resim sergilerinin açılışından önceki akşamlarda toplanıp sergilenecek resimleri tartışıyoruz, sizi de bekleriz." "Ben resim nasıl tartışılır bilmem," diye karşılık verdim, başka bir cevap bulamadığım için, "İlişki kurabildiğim ve kuramadığım resimler var, ilişki kurabildiklerimin sayısı kuramadıklarıma göre az." Sanırım anlaşılamadım ve ardından buluşma amacımız olan konuya yöneldik. Birkaç ay sonra bir dostumla konuşurken söz konusu galeriden söz etti laf arasında. Ona sergi açılışlarından önceki tartışmalara katılıp katılmadığım sordum. "Birkaç kez katılmıştım," diye karşılık verdi ve orada neler olduğunu merak ettiğimi fark edince ekledi. "Balon size anlatayım.. İnsanlar toplanıp resimlere bakarak konuşmaya başlıyorlar, ortan giderek hararetleniyor ve sonunda kavga çıkıyor."


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült