Tutkunluk Ve İpnoz

Sigmund Freud


Dil kaprislerinde bile gerçeğe sadakatten uzaklaşmaz. Örneğin, pek değişik duygusal ilişkileri «sevgi» sözcüğüyle niteler gerçi, ki biz de bütün bu ilişkileri kuramsal bakımdan sevgi adı altında toplarız; ama beri yandan bu sevgiye, asıl, doğru, gerçek sevgi gözüyle bakılıp bakılamayacağı konusunda yine kuşkuya kapılır; dolayısıyla sevgi görünümleri (fener menleri) içerisinde akla gelebilecek olasılıkların o uzun hiyerarşik dizisine dikkati çeker. Nitekim biz de aynı hiyerarşiyi kendi gözlemlerimizde kolaylıkla saptayabilmekteyiz.

Birçok durumda, tutkunluk, kendilerine doğrudan doyum sağlamak için cinsel içgüdülerin belli bir objeye yöneltilmesinden başka bir şey değildir ve izlenen amaca varılır varılmaz silinip gider, orta malı ve maddi diye nitelenen sevgi de işte bu tür bu: tutkunluktur. Ama bilindiği üzere, libidonun böyle bir yalınkatlıktan ileri geçemeyişine pek seyrek rastlanır. Az önce sönüp giden cinsel gereksinmenin ilerde yeniden organizmada uyanacağına kesin bir gözle bakıştır ki, libido objesine sürekli bir yönelmenin, izlenmediği anlar bile onu sevmenin ilk akla gelen nedeni olsa gerektir.

İnsanın sevi yaşamındaki pek tuhaf gelişim serüveninden kaynağını alan ikinci bir neden de bu durumda rol oynar. Çocuk beş yaşındayken kapanan, ilk yaşam evresinde anne ve babasından birini kendisine ilk libido objesi yapar, hepsi de doyum peşinde koşan cinsel içgüdüler bu obje üzerine yöneltilir. Bu ilk evreyi, geriye .'.timlerin yer aldığı ikinci bir evre kovalar; ilk libido objelerinin çoğundan el çekildiği bu evre, çocuğun anne ve babasıyla ilişkisini de enikonu değiştirir. Gerçi ilerde de anne ve babasına bağımlılığım korur çocuk; ama artık engellenmiş diye tanımlanması gereken içgüdülerle yapar bunu. Çocuğun bundan böyle sevdiği kimselere karşı duyguları «sevecenlik» diye nitelenir. Ama bilindiği gibi, eski «şehevi» yönelimler de bilinçdışında az çok kaybolmadan kalır, dolayısıyla başlangıçtaki o tüm libido gücü bir bakıma gelecekte de varlığını sürdürür12.

Bilindiği üzere, buluğla beraber doğrudan cinsel amaçlara pek yoğun yeni yönelimler görülür. Şehevi bir sel karakteri taşıyan bu yönelimler öteden beri sürüp gelen «sevecenlik» duygularının izlediği doğrultuya aykırı bir yola saparlar. Dolayısıyla, her iki yüzü bazı edebi akımlarca idealize edilen bir tablo doğup çıkar ortaya: Erkek toplumda pek saygın tutulan, ama cinsel ilişki kurmak için kendisinde bir istek uyandırmayan kadınlara karşı romantik sevgi besler;ama sevmediği, küçümsediği. hatta nefret ettiği13 kadınlar karşısındadır ki, ancak cinsel iktidarına (potens) kavuşur. Ne var ki. yetişen oğlan, sık sık, şehevilikten uzak ilahi sevgiyle şehevi bir nitelik taşıyan dünyevi sevgi arasında bir bireşim (sentez) sağlamanın üstesinden gelir; böylece cinsel obje karşısında takındığı tavır, amacına varması engellenmemiş dolaysız içgüdülerle amacından saptırılmış içgüdülerin ortak etkinliği tarafından belirlenen bir durum gösterir. Söz konusu tutumda amacından saptırılmış cinsel içgüdüler olan sevecenlik içgüdülerinin katkısına bakılarak sırf şehevi yaklaşımın ve tutkunluğun dermesi saptanabilir.

Bu tutkunluk çerçevesi içerisinde ta başından beri dikkatimizi çeken bir şey varsa, cinselliğe verilen aşırı değer, sevilen objenin belli bir ölçüde eleştiriden bağımsız kalabilmesi, objedeki tüm özelliklerin sevilmeyen ya da sevilip de artık sevilmekten çıkan kişilerdekilerden daha çok takdir konusu yapılmasıdır. Bir dereceye kadar etkili geriye itimlerde ya da şehevi yönelimlerin arka plana atılmasında, objenin ruhsal üstünlüklerinden ötürü şehevi bakımdan da sevildiği yolunda bir yanılgıya düşüldüğü görülür; oysa durum bunun tersidir.

Ancak şehevi bir hoşlanmadır ki, objeye söz konusu üstünlükleri bağışlamıştır.

Burada yargı yeteneğimizi yanlış yollara sürükleyen idealizasyon çabasıdır. Ancak bunun da konuya ilişkin bir fikir edinmemizi kolaylaştırdığı görülür; birey objeye sanki öz beniymiş gibi davranmakta, yani hayli büyük ölçüde bir bensevisel (narsistik) libido, tutkunluk sonucu, objelere akıp gitmektedir. Bazı sevi objesinin seçiminde izlenen yol, sevilen objenin, bireyin benimseyip de erişemediği bir Ben— ideali’nin yerini tuttuğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bireyin kendi Ben’i için ele geçirmeye çalıştığı üstünlüklerinden ötürü obje sevilmekte, bu dolambaçlı yolu izleyerek birey bensevisi’ne bir doyum sağlamak istemektedir.

Cinselliğe ne kadar değer verilir ve tutkunluk ne kadar aşırılığa varırsa, ortaya çıkacak tablonun yorumu o kadar kesin bir açıklık kazanır. Dolaysız cinsel doyum ardında koşmalar, örneğin ilk gençlik dönemini yaşayan erkeklerin romantik sevilerinde karşılaşıldığı gibi büsbütün geriye itilebilir; Ben gittikçe daha iddiasız ve alçakgönüllü bir durum alır; obje ise gittikçe görkemli ve değerli bir aşamaya ulaşarak, Ben'in kendine yönelik tüm sevgisini ele geçirir; bunun sonucunda da, Ben’e, başvuracağı en doğal eylem olarak kendi kendini feda etmek kalır. Obje Ben’i yiyip tüketmiştir adeta. Gönül alçaklığı bensevi’nin sınırlanması, bireyin kendi kendine yönelttiği yıkımsal (destruktif) çaba her tutkunluk durumunda karşımıza çıkar; ne var ki, aşırı tutkunluklarda artar ve güçlenir bunlar, şehevi isteklerin gerilemesiyle egemenliği tek başlarına ellerine geçirirler.

Karşılık görmeyen mutsuz sevgilerde kendini pek kolay açığa vuran bir durumdur bu; çünkü sağlanan her cinsel doyum cinselliğe verilen aşırı değerde her vakit bir düşmeye yol açar. Tutkunlukta Ben'in objeye gösterdiği ve soyut bir düşünceye karşı sublime bir teslimiyetten farkı kalmamış «teslimiyetle» beraber, Ben ideali kendisinden beklenen işlevlerden hiç birini yerine getirmez olur. Bu mekanizma tarafından yürütülen eleştiri faaliyeti susar, dolayısıyla objenin yaptığı ve istediği her şeye kusursuz bir gözle bakılır. Objeyi gözetip kayıran davranışların tümü vicdanın denetim alanı dışına kayar; gözleri objeden başka şey görmeyen birey, obje uğrunda işi cinayete bile vardırabilir ve bundan hiç de pişmanlık duymaz. Kısaca, durumu şöyle bir tanımlamayla dile getirebiliriz: Obje, Ben ideali’nin yerini almıştır.

Böylece özdeşleşmenin, en ileri dereceleri büyüleniş, sevgiden kul köle kesiliş diye nitelenen tutkunluktan ayrıldığı noktayı kolay belirleyebiliriz. Özdeşleşmede, Ben, objeden birtakım özellikler alarak kendini zenginleştirir, Ferenczis’in kullandığı bir deyimle objeyi içe yansıtır (inrojekte eder). Tutkunlukta ise, Ben’in yoksunlaştığı görülür; kendini objenin eline teslim etmiş, ruhsal aygıtındaki en Önemli bir parçayı atarak objeyi onun yerine geçirmiştir. Gerçi daha bir dikkatle bakıldığında, böyle bir tanımlamanın bazı karşıt durumlar içerdiği gibi bir izlenim uyanabilir; ama gerçekte yanıltıcı bir izlenimdir bu. Ekonomik açıdan ortada ne bir yoksullaşma. ne bir zenginleşme vardır; aşın bir tutkunluk da, Ben’in objeyi içeyansıtımı (introjeksiyon) diye tanımlanabilir nihayet. Belki bir: başka ayırıma gitmek, sorunun özüne bizi daha çok yaklaştıracaktır. Özdeşleşmede, ilkin yitirilen ya da "kendisinden el çekilen obje sonradan ve bu kez Ben içerisinde yeniden kurulur. Bu arada Ben. daha önce yitirilen obje örnek alınarak kısmen değişikliğe uğrar. Tutkunlukta ise, obje, varlığı korunan Ben tarafından ve Ben’in aleyhine olarak aşırı bir duygu yüküyle donatılmıştır. Ama böyle bir ayırım da yine içimizde bir tereddüdün doğmasını önleyememektedir: Peki ama, özdeşleşme mutlaka objenin duygusal donatımından el çekmesini gerektirir mi? Bir özdeşleşmenin gerçekleşip de buna rağmen objenin varlığım koruduğu durumlar yok mudur acaba? Bu çetin soruyu tartışmaya girmeden önce, içimizde uyanan bir sezgiyi açığa vurmadan duramayacağız: Belki sorunun özü şöyle bir alternatifte saklı yatmaktadır: Obje'nin Ben yerine ya da Ben idealinin yerine geçirilmesi.

Belli ki, tutkunluktan ipnoza giden yol pek kısadır. Her ikisi arasında açık seçik benzerlikler bulunmaktadır. Birinde ipnotizöre, ötekisinde sevilen objeye karşı aynı alçakgönüllü sözdinlerliğe, uysallığa eleştiriden el çekişe rastlanır, her iki durumda da bireyin kendi inisiyatifinin (girişim önceliği} eriyip gittiği görülür. ipnozda Ben ideali’nin yerini hiç kuşkusuz ipnotizör alır. Ne var ki, ipnozda karşılaşılan durumların tümü daha göze çarpıcı ve daha belirgindir. Dolayısıyla, ipnozu tutkunlukla değil de, tersi yola başvurup, tutkunluğu ipnozla açıklamak daha uygun bir davranış görünmektedir. İpnoz durumuna sokulan kimse için ipnotizör tek objedir, onun yanında bir başka obje denek tarafından dikkate alınmaz. İpnotizörün yaşamasını istediği ve yaşadığını ileri sürdüğü şeyleri denek’in sanki bir düşteymiş gibi yaşaması, gerçeklik kontrolü’nün de Ben — idealinin fonksiyonları arasında bulunduğunu belirtmeyi unuttuğumuzu bize anımsatmaktadır44. Normal olarak gerçeklik kontrolüyle görevlendirilmiş ruhsal mekanizmanın gerçekliğini benimsediği bir algıya, Ben’in gerçek gözüyle bakmasının şaşılacak yanı yoktur. Engellenmemiş cinsel yönelimlerin büsbütün yokluğu da ipnotik olayların hayli bir açıklık kazanmasına yine katkıda bulunur. İpnotik ilişki cinsel doyum çabasının yer almadığı tutkunluk taşan bir teslimiyettir;oysa, böyle bir cinsel doyum çabası tutkunlukta ancak zaman zaman geleceğin muhtemel bir amacı olarak arka planda kalır. Ama öte yandan şunu söyleyebiliriz ki, ipnotik ilişki, deyim yerindeyse, iki kişi arasında bir kitle oluşumudur. İpnoz kitle oluşumuyla kıyaslanmaya elverişli bir obje değildir, çünkü kitle oluşumuyla özdeş bir durum gösterir daha çok. Kitlenin karmaşık yapısından bir tek öğeyi, kitle bireyinin öndere karşı tutumunu yalıtıp önümüze kor bizim. Bu sayısal sınırlama, ipnotizmayı kitle oluşumundan, dolaysız cinsel yönelimlerin bulunmayışı ise tutkunluktan ayırır. Bu bakımdan, kitle oluşumuyla tutkunluk arası bir yeri elinde bulundurur ipnotizma.

Özellikle amaçlarına ulaşmaları önlenmiş cinsel çabaların insanlara kendi aralarında sürekli bağlar kurma olanağını vermesi ilginç bir noktadır. Ama bu tür cinsel yönelimlerin kendilerine tam bir doyum sağlamadığı, oysa engellenmemiş cinsel yönelimlerin cinsel amaçlarına her ulaşışta, boşalımdan Cdeşarj) ötürü güçlerinin alabildiğine azaldığı düşünülürse, kolayca anlaşılabilir bu durum. Doyumda sönüp gitmek, cinsel sevginin bir yazgısıdır; sürekliliğini koruyabilmesi için bu sevginin kaynağını bütünüyle sevecenlikten alan, yani amacından saptırılmış cinsel bileşenlerle (kompenent) başından beri karışması ya da kendisinin bir değişim geçirerek böyle bir sevecenliğe dönüşmesi gerekir.

Eğer şimdiye kadar akıl yoluyla yapılan açıklamaya, yani dolaysız cinsel yönelimleri dışarda tutan bir tutkunluk olduğu savına diretecek başka özellikler. içermese, ipnoz, kitlenin libidoya dayanan yapısında saklı bilmeceyi bir çözüme ulaştırabilirdi. Ancak, ipnozun daha birçok özellikleri var ki. henüz anlaşılmamış olup, gizemsel (mistik) bir açıdan ele alınmayı gerektirmektedir. Aşırı güçte birinin gücünü yitirmiş bir kişiyle ilişkisinden bir felce uğratım olayı doğarak ipnoza gelip katılmakta, bu da bizi hayvanlarda gözlemlenen korku ipnozuna götürmektedir. Söz konusu felç durumunun nasıl gelişip çıktığı ve uykuyla arasındaki ilişki saydamlıktan uzaktır. Ayrıca bazı kimselerin ipnotize edilmeye elverişli bir durum göstermesi, oysa bazılarının hiç ipnotize edilmemesinde saklı yatan bilmece de ipnoz olayında rol oynayan, belki bireylerin libido yönelimlerindeki saflığı özellikle sağlayan bir etkenin varlığına işaret etmektedir. Yine dikkate değer bir nokta varsa, kendisi katıksız bir uysallıkla davranmasına rağmen, denek’teki ahlaksal vicdanın direnç gösterip, ipnotizöre karşı koyabileceğidir. Ama bu sık sık uygulanan durumuyla ipnotizmaya yalnız bir oyun gözüyle bakılacağı, bütün yapılanın çok daha hayati önemi bulunan bir başka durumun reprodüksiyonundan başka bir şey sayılamayacağı yolunda bir bilginin denek’te varlığını sürdürmesinden ileri gelebilir.

Buraya kadarki irdelemelerimizle, hiç değilse bizim şimdiye dek üzerine eğildiğimiz türden, yani bir önderi bulunup, pek ileri bir «Örgütlenme» ile ikincil (sekunder) olarak bireysel özellikler kazanan bir kitlenin libidosal yapısı konusunda bir tanıma girişmeye hazırlandık. Böyle primer (birincil) kitle tek ve aynı objeyi Ben ideali’nin yerine geçiren, dolayısıyla kendi Ben’lerinde birbiriyle özdeşleşen bir grup bireydir.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült