Tutku Ve Tutsaklık

Özcan Köknel


Tutku (ihtiras) (passion), duygusal yaşamdan düşünce, davranış ve eyleme yansıyan, belirli bir sınır ve ölçü içinde kişiliği geliştiren, olgunlaştıran, yücelten önemli bir güçtür. Tutkunun değişik tanımlan yapılmıştır. En geniş anlamda tutku, insanın içindeki güçlerden kaynaklanan eğilimlerin etkisi ve zorlamasıyla ortaya çıkan, sürekli olan bir davranış biçimidir.

Tutku (passion) sözcüğü Latince hareket, irade ve yargıları aşan güçlü bir çoşku anlamına gelen «passio» sözcüğünden gelmiş, günümüze kadar aynı anlamda kullanılmıştır. Hıristiyan dininde bu sözcüğe daha özel bir kutsal anlam verilmiş, Hıristiyanlığı yaymak için İsa'nın gösterdiği çabayı ve çektiği sıkıntıları anlatmak amacıyla da kullanılmıştır.

 

NESNEYE, KİŞİYE, DÜŞÜNCEYE TUTKU

İnsan yaşamında tutkunun yerini, rolünü, önemini sistemli biçimde inceleyen düşünürlerin başında Descartes gelir. Les Passions de L'ame adlı kitabında tutkuyu tanımlamış ve türlerini anlatmıştır. Descartes'e göre tutku, belirli nesnelere, kişilere, düşüncelere yönelmiş, güçlü ve sürekli bir duygudur. Aşırı duygulanım ve coşkularla sıkı bağlantısı vardır. Onlardan kaynaklanır. Zihinsel işlevlere yönelir. Onların üzerinde egemen olur. Diğer zihinsel işlevleri bastırır. Eski Yunan tragedya yazarları ve Shakespeare yazdıkları oyunlarda yarattıkları tiplerle tutkunun önemini, yararlı ve zararlı yanlarını en iyi biçimde yansıtmışlardır.

Hegel de tutkuyu bütün davranışların temel kaynağı olarak kabul etmiştir.

Ruhbilim açısından tutku kısaca, kişiliğin derinliklerinden gelen, değişmesi zor bir davranış biçimi olarak tanımlanmıştır. Bu davranış biçimi, insan kişiliğinin değişik katmanlarında bulunan ruhsal güçlerden ve karmaşalardan kaynaklanır. İnsanın iradesi üzerinde sürekli baskı ve zorlama yaratır. Kişiyi belirli bir amaca yöneltir. Bu amaç bir nesne, kişi, düşünce olabilir.

 

TUTKU OLMASAYDI...

Tutkulu insan amaç edindiği nesneye, kişiye, düşünceye ruhsal yaşantısı içinde büyük bir yer ve değer verir. Onu yüceltir ve kutsallaştırır. Bu amaca erişmek kişiye yaşama gücü ve canlılık kazandırır. Gerçekte Rousseau tutkuyu, «İnsanın içinde bulunduğu, duyduğu en iyi ruhsal durum» olarak tanımlamıştır. Tutku insanın kendisinin yarattığı ve boyun eğdiği bir güç, mutlaka elde edilmesi, ulaşılması, varılması gereken bir amaç olur. İnsanın yarattığı ve taptığı doğaüstü bir güç gibi. Her tutkuda, ona özgü olan bir eğilim ve ulaşılması düşünülen bir amaç vardır. Tutkulu insan ne yolla ve nasıl olursa olsun, amacına ulaşmak için çabalar. Bir sınır içinde ve ölçüde tutku insanın kişiliğinin gelişmesi, olumlu yönde değişmesi, olgunlaşması ve yapısının sürdürülmesi için gereklidir. Tutkulu insan amacına erişmek, onu elde etmek için çaba harcarken takındığı tutum, yaptığı davranış ve eylemle kendisine ve başkalarına olumlu katkılarda bulunur. Çevresini, doğayı, toplumu, evreni tanımak, anlamak, sevmek, benimsemek biçiminde simgeleşen kendini gerçekleştirme, varlama çabası içine girer. İnsanda tutku olmasaydı bilimde, teknikte, sanatta gelişme ve ilerlemeden sözedilemezdi. Ancak bir sınır ve ölçüden sonra tutkunun içerdiği nesneler, kişiler ve düşünceler insanda ve çevrede tedirginlik yaratır. İnsan tutkusunun tutsağı olur. İradesini kullanamaz. Saplandığı olumsuz amacın peşinden gider. Bu duruma kısaca tutsaklık (iptila) (addiction) diyoruz. Dar anlamıyla tutsaklık, nitelik ve nicelik bakımından değişik olan tutkudur. Tutsaklıkta, tutkunun kişiliği geliştiren, olgunlaştıran özellikleri kaybolur. Kişiye, çevreye, topluma olumsuz etkileri olan, hatta zarar veren davranışlar ortaya çıkar.

 

TUTKUDAN TUTSAKLIĞA

Tutsaklık da, tutku gibi kişiliğin derinlerinden gelen, değişmesi zor olan ruhsal güçlerden ve karmaşalardan kaynaklanır. Ancak bu güçlerin ve karmaşaların yarattığı kaygıdan kurtulmak için kullanılan savunma düzenleri, seçilen amaç, tutkunun biçimi ve rengi bakımından kişilik ve toplum açısından olumsuz öğeler taşır.

Ruhsal çözümleme öğretilerine göre, tutsaklık, gelişme dönemleri içinde bulunan özsever döneme ilişkin takılma ve saplantıların bastırılması, yer değiştirmesi, dışa aktarılması, yansıtılması ve iradeden soyutlanması sonucu oluşur.

Bireysel ruhbilim öğretisine göre de, tutsaklık, erginlik döneminde aşağılık duygusu ve karmaşasının çözülememesi sonucu ortaya çıkan bir takıntı ve saplantıdır.

Davranışçı ruhbilimcilere göreyse, tutsaklık kötü koşullanma ve hatalı öğrenmedir.

Tutkuyla tutsaklığın sınırlarını çizebilmek için kullanılacak ölçütlerin başında kişiliğin kaygı karşısında geliştirdiği, benimsediği savunma düzenleri gelir. Kökleri aynı olan tutku ve tutsaklıkta kullanılan savunma düzenleri farklıdır. Tutuda, yüceltme, özgeçicilik, bilinçli beklenti, dengeleme gibi olgun savunma düzenlerinin kullanılmasına karşılık, tutsaklıkta, gerileme, yansıtma, bedenleştirme, sağlık durumundan kaygılanma gibi olgunlaşmamış savunma düzenleri kullanılır.

 

İRADENİN ROLÜ

Bu ayırımda kullanılacak ikinci ölçüt iradedir. Bilindiği gibi, irade belirli bir amaca yönelik bilinçli karar verme yeteneğidir. Bilinçli olan bütün tutum, davranış ve eylemlerde irade önemli rol oynar, insanın günlük yaşamında karşılaştığı sorunları çözmek, gerekli davranışları yapmak, uyum sağlamak için kullandığı en önemli güç iradedir. Değişik durumlarda ve koşullarda kişinin isteğine, amacına, beklentilerine uygun davranması ya da davranmaması ancak iradeyle gerçekleşebilir.

İradeli bir davranış için, kişi önce bir tasarım evresinden geçer. Bundan sonra zihinde, bu tasarımın istenip istenmediği tartışılır. Davranışı oluşturacak bir karara varılır ve bu karar uygulanır. İrade kişilik yapısına, duygulanım ve coşku durumuna, içinde yaşanılan çevre ve koşullara göre değişiklik gösterir.

Kişilik yapısı ya da sonradan ortaya çıkan nedenler yüzünden iradenin azalması (hypoboulie) ya da bütünüyle ortadan kalkması (aboulie) sözkonusu olabilir.

Tutku iradenin denetimi altındadır. Tutkudan gelen güç, zorlama ve baskı, iradeyle denetlenip düzenlenir. Amaca ulaşmak için kişiliğin bütün güçlerinden yararlanılacak bileşimlere gidilebilir. Tutsaklıkta irade silinmiş, ortadan kalkmış, bütün kişilik güçleri denetimsiz kalmıştır. Kısaca, tutkuda iradenin kişiliğe egemen olmasına karşılık tutsaklıkta kişilik üzerinde iradenin egemenliği kalmamıştır.

 

RUH SAĞLIĞI AÇISINDAN

Tutkuyla tutsaklığı ayıran üçüncü ölçüt, kişinin ruh sağlığının etkilenmesidir. Bilindiği gibi, sağlığın ve ruh sağlığının tanımı oldukça güçtür. Dünya Sağlık örgütü, sağlığı «hastalık ve sakatlığın olmaması ve kişinin bedensel, ruhsal, sosyal açıdan tam bir iyilik durumu içinde bulunması» biçiminde tanımlamıştır. Çok genel ve soyut kavramları içeren bu tanımlama, ruh sağlığı için de bir ölçüde geçerlidir. Daha somut ve gerçekçi sınırlar içinde ruh sağlığı, «kişinin kendi kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir uyum, denge ve barış içinde olması»dır. Sürekli uyum, denge ve barışın sağlanması, durağan olmayıp, devamlı değişen bir sürecin ürünüdür.

Ruhsal bakımdan sağlıklı bir insanın özelliklerini sayma, ölçütlerini sıralama olanağı yoktur. Birçok yakınma ya da belirtinin ruhsal bozukluk sınırı içinde olduğunu söylemek de oldukça güçtür.

Yakınma ve belirtilerin ruhsal bozukluk olup olmaması, bunların süresi, şiddeti, ortaya çıktıkları çevre ve kültür ortamı, kişilik gelişmesi içindeki yeri, gerçekle bağlantısı gibi birçok değişkene göre değerlendirilir.

Uzun süren ve şiddetli olan sıkıntı, kaygı, kuşku, öfke gibi duygulanım, coşku ve düşünce değişmeleri, kişinin kendisi ve çevreyle uyum sağlamasını, dengeli olmasını, barış içinde bulunmasını, başka bir deyimle, ruh sağlığını bozar.

 

RUHSAL SAĞLIĞIN KOŞULLARI

Kişiler arası ilişkiler karşılıklı sevgi, saygı ve özveriye dayanmalı, her tür önyargı ve artniyetten arınmış olarak kurulup yürütülmesi başarılabilmeli, tüm ilişkilerde sevgiye, ilgiye dayalı bağlar kurulmalıdır.

Kişi devamlı olarak içinde yaşadığı yakın ve uzak çevresiyle ilişkiler kurabilmeli ve bunları sürdürmelidir. Aile içinde, okulda, işyerinde, oyunda, eğlencede, boş zamanlarında, değişik kişilerin ve koşulların bulunduğu çevrelerde uyum yapabilecek ya da bunlarla uzlaşabilecek esnekliği gösterebilmelidir.

Çevreyle uyum sağlanırken gerçekçi olmalıdır. Bu, kişinin yeteneklerini ve olanaklarını gerçekçi olarak değerlendirmesine, kendisini başkalarının gözüyle görmesine bağlıdır, Kendini iyi değerlendiren kişi yeteneklerini bilir, kendine güvenir. Gerçeğe uygun özsaygısı olur. Gereksiz bir güven ya da güvensizlik duygusu içinde olmaz.

Kişi toplumda yeri, işi, görevi, sorumluluğu, özgürlüğü, saygınlığı olduğuna inanmalıdır. Sorumluluğunun ve özgürlüğünün sınırlarını iyi belirlemeli, alabildiğine sorumluluğun ağır baskısı altında ezilmeyip, alabildiğine özgürlüğün doğuracağı sorunlardan uzak kalmasını bilmelidir. Sorumluluk, görev ve özgürlük dengesi içinde bağımsız girişimler yapabilmeli, kararlarının sorumluluğunu taşıyabilmeli, sonuçlarına katlanabilmedir. Kişinin inançları, inandığı değerler, amaçları, beklentileri, geleceğe dönük tasarıları olmalı, bunlar için çaba harcamasını bilmelidir.

Günlük uğraşısı dışında kişiliğini geliştirecek, çevreye ve topluma katkısı olacak ilgileri, yan uğraşıları bulunmalıdır.

Tutkuda ruh sağlığının temel ilkelerine uygun davranışların yapılmasına karşılık, tutsaklığın neden olduğu davranışlar ruh sağlığının temel ilkelerini değiştirici, karıştırıcı, bozucu nitelik ve niceliktedir.

Tutkuyla tutsaklığı ayırabilmek için kullanılacak dördüncü ölçüt, kişinin bedensel ve zihinsel gelişmesine olan yarar ve zararlardır. Tutkuların bedensel ve zihinsel gelişme doğrultusunda kişiliğe önemli katkılar yapmasına karşılık, tutsaklıklar kişinin ruh ve beden sağlığını bozabilir.

 

AŞK VE KISKANÇLIK

Tutku ve tutsaklığa toplumsal açıdan bakıldığında, insanların tutkularıyla toplum ve çevreye yararlı olabilmelerine karşılık, tutsaklıklarıma zararlı olabilecekleri söylenebilir.

Günlük yaşantımız içinde yer alan tutkular ve tutsaklıklar bu ölçütler içinde yararlı ve zararlı yanlarıyla değerlendirilebilir. Böyle bir değerlendirme bütün duygu, düşünce, davranış türleri için geçerlidir, örneğin, güçlü ve gerçek aşk insan kişiliğini geliştiren, olgunlaştıran bir tutkudur. Ancak bu tutku kimi kez Shakespeare'in Romeo Juliette oyununda olduğu gibi tutsaklığa dönüşüp iradeyi ortadan kaldırır, öldürücü nitelik kazanır.

Doğunun ve özellikle Türklerin ölümsüz aşk öyküleri arasında ilk sıralarda yer alan, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Arzu ile Kamber öykülerinde aşkın kişiyi olgunlaştıran nitelikleri yanında, tutsaklık durumuna dönüşmesinin yol açtığı felaketler de dile getirilmiştir.

Her aşkta kuşku ve kıskançlık vardır. Ancak iradenin denetiminden çıkmış, gerçekle bağdaşmayan, geçerli bütün kanıtlara karşın düzeltilemeyen kıskançlık duygusu, kişiyi kin ve nefretin tutsağı durumuna düşürür. Shakespeare'in Othello'su aşkın yol açtığı kıskançlık tutsaklığının dramıdır.

İnsanda üstünlük ve güçlü olma tutkusu vardır. Bu tutkunun yarattığı güçle insan çalıştığı, uğraş verdiği alanda gelişir, başarılı olur. Birey ve topluma olumlu katkılar yapar. Ancak bu tutku üstünlük ve büyüklük karmaşasına dönüşürse, tutsaklık niteliği kazanır. Böyle bir insan devamlı kendinden sözeder. Kendisinde olan yetenek ve becerileri abartarak, olmayanlarıysa yalanlarla anlatır.

Her insan bir sınır ve ölçü içinde kendini beğenir ve güzel bulur. Kimi erkekte bu değerlendirme tutsaklığa dönüşür. Bu tip erkekler kendilerini beğenmenin, üstün ve büyük görmenin tutsağı olurlar. Bir Don Juan gibi bıkmadan, usanmadan kadınların peşinden koşarlar. Kadınlarla ilişki kursalar da, kurmasalar da bu konudaki başarılarının öyküsünü anlatırlar. Nietsche'nin Zerdüşt Böyle Söylüyordu adlı yapıtının kahramanı Zerdüşt, büyüklük ve üstünlük duygusunun tutsağı olup, çevresindeki insanları ve onların yaşam biçimlerini beğenmeyerek onlardan kaçıp uzaklaşan, yıllarca doğanın içinde yaşayan bir tipi canlandırmaktadır.

Kendisini küçük, yetersiz, yeteneksiz gören insanlar da vardır. Bunlarda aşağılık duygusu bir saplantı ve tutsaklık durumuna dönüşmüştür. Bu tür saplantısı olanlar, beden yapısı, zeka, düşünce, toplumsal rol, başarı, ekonomik durumları bakımından normal düzeyde olmalarına karşın, kendilerini çirkin, özürlü, budala, düşüncesiz, başarısız, parasız olarak değerlendirirler. Böyle bir saplantının tutsağı olan insan sürekli olarak güvensizlik içinde çeşitli kaygı ve korkular duyar.

 

ÖLÇÜ KAÇARSA...

Tutku ve tutsaklık durumları insanın günlük yaşamını da etkiler. İnsanın günlük yaşamı içinde, işi ve uğraşları dışında kalan alışkanlıkları vardır. Radyo dinlemek, televizyon izlemek, kitap okumak, spor yapmak, bir iki dostla oturup sohbet etmek, tavla, satranç, kağıt oynamak, pul, eski para, resim, yazı vb. toplamak, çay, kahve, sigara içmek, ara sıra alkol almak bunların başında gelir, ölçülü olduğunda bu alışkanlıklar insana rahatlık verir, dinlendirir, onu sıkıntı ve kaygılardan uzaklaştırır. Ancak ölçü kaçırılırsa, insanın ve çevrenin dirlik ve düzeni bozulur. Günde üç beş sigara içilmesi insanı dinlendirir. Bu miktarın üzerine çıkıldığında, sağlık için zararlı olmaya başlar. Yemek arasında ara sıra bir iki bardak bira, bir bardak şarap, bir kadeh rakı iştah açar, neşe verir. Ancak her akşam alkol alan insan akşamcı olup bir süre sonra alkolün tutsağı durumuna düşer. Aynı şey çay, kahve için de sözkonusudur. İki üç bardak çay, bir iki fincan kahve yorgunluğu azaltır, güç ve enerji verir. Fazlası insanı sinirli, tedirgin, uykusuz yapar. Radyoda beğendiği bir müzik programını, konuşmayı, radyo tiyatrosunu dinleyen, televizyonda bir diziyi ya da haberleri izleyen insanın bu davranışı doğaldır. Ama insan bütün işini gücünü bırakıp radyo dinlerse, kendisini ilgilendirsin, ilgilendirmesin bütün televizyon programlarını izlerse ölçüyü kaçırmış olur. Başka bir iş yapacak, herhangi bir uğraşı için çaba harcayacak zaman kalmaz. Çevreyle ilişkisi azalır. Hatta kopar. Üstelik, edilgin olarak bütün bir gün radyo dinlemenin ya da televizyon izlemenin kişilik gelişmesine ve yapısına olumlu bir katkısı da olmaz. Ara sıra tavla ya da kağıt oynamak insanı dinlendirir. Sıklaşırsa yorar, sıkar, sinirleri bozar. Başka bir deyişle, insan işini gücünü bırakıp kahve köşelerinde, kumarhanelerde ya da evlerde kumar oynamaya başlar. Kumarbaz olur.

Gerçek yaşamda yitirdiklerini kumar masasında kazanmak amacına yönelik bir tutsaklık başlar. Bastırılmış düşmanlık duygularını, sorumluluktan ve denetimden kaçma eğilimlerini kumarla dışarı vurur. Böylece kumarbaz bir yanda yaşamına duygusal ve coşkusal bir amaç bulduğunu, öbür yanda da çevreyi cezalandırdığını düşünür.

Para biriktirmek için de benzer şeyler söylenebilir. Para insanın yaşamı, geleceği ve güvencesi için gereklidir. Para kazanma tutkusunun bulunması da çalışma ve başarılı olmak için önemli bir güdüdür. Ancak para tutkusu tutsaklığa dönüşünce, Moliere'in cimrisi gibi gülünç bir tip ortaya çıkar. Durum eski para, kitap, yazı vb. toplayanlar için de aynıdır. Toplama ve biriktirme eğilimi yaşamın tek amacı olursa, kişiyi bütün başka uğraşılardan ve çabalarından koparır.

 

YAŞAM BİR ALIŞKANLIKTIR

Alışkanlıklar kimi kez bir kişiye ya da bir düşünceye dünya görüşüne, ideolojiye, öğretiye bağlanma biçiminde de olabilir. Samimi ve yakın arkadaşlık, duygu ve düşünce birliği içinde oluşan bir tür alışkanlıktır. Aşk duygusal yanı ağır basan alışkanlığın bir kişiye yönelmesi olarak kabul edilebilir. Bir düşüncenin, ideolojinin savunucusu olan kişi için de benzer yorumlar yapılabilir.

Gerçekte bütün yaşamın öğrenme ve alışkanlık olduğunu ileri süren görüşler de vardır.

Ziya Osman Saba «Alışmak» adlı dizelerinde yaşam içinde alışmanın yerini dile getiriyor.

Her şeye alışmışım, yaşamaktan yana, Sefaya, cefaya, ölene, doğana, Kuş cıvıltısına, insan hıçkırığına, Alışmış kimimiz yalınayak yürümeye, Kimimiz kuru ekmeğe Göğüs germeye, sabretmeye Alışmışız yaşayıp gitmeye...

Özetle, insanlar bir nesneye, kişiye, düşünceye bağlanma ve alışma eğilimi gösterirler. Tutsaklık da tutku gibi nesneye, kişiye ya da bir düşünce, fikir ideoloji ve öğretiye olabilir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült