Toplumsal Ve Kültürel Ruhbilim Öğretileri

Özcan Köknel


Freud’un öğretisini aynen sürdüren ya da ondan ayrılarak, bireyci, çözümleyici ruhbilim ve temelde iradeyi değerlendiren öğretiler yanında, kültürel ve insanlar arası ilişkilere daha geniş ve etkin yer veren öğretiler ve akımlar doğmuştur.

Son kırk elli yılda, toplumsal ve kültürel ruhbilim öğretileri önem kazanmıştır. Bu öğretilerin hepsi kişiliğin gelişmesinde, insanın içinde yaşadığı çevrenin etkisine öncelik ve önem vermişlerdir.

DEĞİŞEN KÜLTÜR ÖĞRETİSİ : (Dynamic Cultural School) : H.S. Sullivan’ın (1892-1940) geliştirdiği bir öğreti olup, kişilik gelişmesinde toplumsallaşma ve kültür üzerinde durarak, kişiye özgü davranışların insanlar arası ilişkilerden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Bu öğretiye göre, doğal ve doğuştan varolan güdüler, insanın içinde yaşadığı topluma ve kültüre göre gelişir, biçimlenir ve işlev yapar. Diğer insanlar ve nesnelerle kurulan ve sürdürülen ilişkilerde kültürden kaynaklanan terbiye ve eğitim kuralları etkili olur.

Sullivan doğumdan gençlik çağına kadar süren olgunlaşma dönemini, altı basamaklı ilişkiler sistemi içinde incelemiştir. Bunların başında konuşulan dilden yararlanma ve bu yolla kazanılan davranışlar gelir. Sonra sırasıyla çevresindeki kişilerle birlikte yaşama, kendi cinsleriyle ilişki, karşı cinsle ilişki, amaca yönelik davranış biçimi ve saygınlık kazanma yer alır. Bu aşamalardan geçerek olgunlaşan kişilikte yer alan benlik, başkaları tarafından kabul edilmek ister. Kişinin çevre tarafından kabul edilmesi güven duygusu ve haz yaratır. Bunun tersi güvensizlik, elem ve kaygı verir. Benlik durmaksızın işleyen yeni düzenlemeler içinde, güvensizlik, elem ve kaygıdan kaçmak amacına yönelik yeni tutumlar kazanır, değişik davranışlarda bulunur.

Özetle, Sullivan, kişiliğin oluşmasını ve davranışın ortaya çıkmasını, insanlar arası ilişkinin yarattığı kaygıdan kaçma yollarına bağlamıştır denilebilir.

TEMEL KAYGI GÖSTERİSİ (Basic Anxiety) : Bu öğretiyi kuran ve geliştiren Karen Horney’dir (1885-1952). Diğer toplumsal ve kültürel öğretilerde olduğu gibi, kişiliğin ve davranışın oluşmasında insanın içinde yaşadığı çevreye ve bu çevreyi oluşturan kültür yapısına önem verir, öncelik tanır.

Horney, çocuğun doğduğu andan itibaren yabancı, düşman bir dünya karşısında yalnız, yardımcısız, çaresiz olduğunu, bu durumdan kaygı duyduğunu ileri sürmüştür. Bu kaygıya temel kaygı (basic anxiety) denir. Temel kaygı, kişiliğin bütünlüğü üzerinde, çocukluk döneminden itibaren etkili olan bir güçtür. Aile ve çevrenin ilgisiz, soğuk, yetersiz, dengesiz davranması sonucu, çocukta, çevreye karşı saldırgan ve düşmanca duygular uyanır. Temel kaygıdan kurtulmak için, sevgi, boyun eğme, içe dönme, güç elde etme gibi davranış biçimleri ortaya çıkar. Bu davranışların biçimi, rengi, süresi kişilik yapısını oluşturur. Kişi bu oluşum için gerekli, olan yapı taşlarını içinde yaşadığı çevreden alır.

Erich Fromm (1900-1980) da Karen Horney’e yakın görüşü ileri sürmüş, kişilik gelişmesinde ve davranışların ortaya çıkmasında insanın içinde yaşadığı çevreye ve kültüre önem vermiş, Oedipus karmaşasını kültürel yaklaşımla yeniden yorumlamıştır. Kişilik gelişmesinde toplumsallaşma ve kültürlenme üzerinde durmuş, karakter yapısının bu etkilerin özümlenmesine dayandığını, insanın yalnız kalma korkusu sonucu kaygı duyduğunu ileri sürmüştür.

Fromm’a göre, insan tarihsel ve bireysel gelişim süreci içinde geliştikçe, giderek artan bir ayrılma ve yalnızlık içine itilir. Bu, kaygıyla sonlanır. Onu bu kaygıdan kurtaracak yollar sevgi, egemen olmak, yok etme, boyun eğme, robotlaşma gibi savunma ya da uyum düzenleridir.

VAROLUŞÇU RUHBİLİM ÖĞRETİSİ (Existential Psychology) : İnsanı gerçekte olduğu gibi anlamaya çalışan bir felsefe akımı olan Varoluşçuluksan (Existentialisme) yararlanan bir ruhbilim öğretisidir.

Varoluşçuluğu oluşturan düşünce akımları XIX. yüzyıl ortalarında başlamıştır. Gizemci düşünür Kierkegaard’ın (1813-1885) gizemsel düşüncelerinden yararlanan Heidegger (1889-1976), insanın kendi varlığının kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürerek bu öğretiyi ortaya atmıştır.

Varoluşçuluk öğretisi, insanın kişisel anlamını değerlendirmesini, yaşama sürecinde kendi yolunu seçmesini, düşman ve amaçsız bir evrenin doğurduğu, kişiliğin yitirilmesi tehlikesine karşı insanın kendi özgür istemiyle direnmesi gerektiğini savunur.

Gabriel Marcel’in (1889-1973) öncülüğünde Tanrıcı Varoluşçuluk; Jean Paul Sartre’ın (1905-1980) öncülüğünde Tanrısız Varoluşçuluk adını alarak iki ayrı akım olarak kısa bir süre içinde gelişmiş ve yayılmıştır.

XIX. ve XX. yüzyılda, Varoluşçu Ruhbilime katkısı olan ilk ruhbilimci olarak Franz Brentano (1838-1917) gelir. Brentano, bilinç alanında ancak duyu organlarıyla algılanabilen süreçler üzerinde durarak, aynı zamanda görüngüye (fenomen) (phenomenon) dayanan öğretiyi de kurmuştur.

Husserl (1859-1938) bu öğretiyi geliştirmiş, varoluşçu çözümlemeyi getirmiş ve Freud’un yapısal kuramını kabul ederek hastalara yaklaşımda kullanmıştır. Bunları, Ludwig Binswanger (1881-1966), Kari Jespers, Eugen Minkovvski, Medard Boss, Erwin Strauss, Antonia Wenkart izlemiştir. Bu bilimadamları varoluşçu öğretinin ruhbilim ve ruh hastalarının tedavisinde kullanılan yöntemler içinde yer alıp gelişmesine öncülük eden Görüngücülük öğretisinin (Phenomenology) de kurucuları olmuşlardır.

Varoluşçuluk öğretisine göre, evrende kendi varlığını kendisi yaratan tek varlık insandır. İnsandan başka tüm varlıklar, varoluşlarından önce yapılmışlar, biçimlenmişler, nitelik kazanmışlardır. İnsan kendini nasıl yapar, varlar ve değerlendirirse insan odur. Yaşama anlam veren insanın kendisidir. İnsan kendini varladığı için özgür ve sorumlu olmak zorundadır. Bu sorumluluk nedeniyle bunalım, sıkıntı, kaygı duyar. Varolma sorumluluğundan doğan bu kaygı ve sıkıntı, insanın temel davranış ve eylem gücünü oluşturur.

Görüldüğü gibi, Varoluşçuluk, nesnel varlığı insana, insanı kişisel varlığa, kişisel varlığı da düşünceye bağlayarak idealizme (düşüncecilik) varmaktadır.

Böyle olmasına karşın, XX. yüzyılda bu akım oldukça güçlendi. Sıcak ve soğuk savaşların, ekonomik bunalımların, hızlı gelişme, değişme, sanayileşme ve kentleşmenin oluşturduğu kargaşa ortamı içinde, toplumsal etkenler, ilişkiler ve bağlantılar sonucu insanın kişiliğinin gittikçe silinmesi; insanın doğa bilimleri yöntemleriyle incelenip araştırılmasıyla insanın önemini, değerini ve kendine özgü nitelikleriyle kişiliğini yitirmesi tehlikesini doğurdu. Bu tehlikeye karşı bir direnme olarak Varoluşçuluk gelişme ve yayılma olanağı buldu.

GÖRÜNGÜCÜLÜK ÖĞRETİSİ (Phenomenology) : Bu öğretinin kurucusu, varoluşçu çözümleme yöntemiyle insanlara yaklaşan Edmund Husserl (1859-1938) olmuştur. Bu görüş, kişiliğin görüngü düze* yinde olduğunu, başka bir deyişle, insanların, nesnelerin ve olayların algılanabilen, görülebilen yanlarının anlaşılıp yorumlanabileceğini ileri sürmüştür. Bu nedenle hiçbir zaman insanın, doğanın, evrenin temelini oluşturan güce, öze ulaşılamayacak, bunlar sadece bize yansıyan görüntüleriyle tanınabilecektir. Bu görüş ruhbilimde bilinç alanını inceleyebilmek için uygun bir yöntem olarak kabul edilmiştir.

DİYALEKTİK MADDECİ ÖĞRETİ (Dialectic Materialism)[1] : Bu düşünce sistemi, doğanın, maddenin önce varolduğunu, bilincin, dış dünyanın canlı beynine yansımasıyla oluştuğunu savunur. Buna göre, doğadaki nesneler bizim dışımızda varolmaktadırlar. Algılarımız, düşüncelerimiz, dış dünyanın duyu organlarımız aracılığıyla sinir sistemimize yansıması sonucu oluşurlar. K. Marx’ın deyişiyle, «bu yansıyan imajların doğruluğunun kontrolü ancak pratikle yapılır», «insanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen sosyal varlıklarıdır.»

Doğa, toplumlar ve davranışlarımız, bir büyük makinenin çeşitli parçaları gibi, birbirleriyle ilişkili ve birbirine bağlıdırlar. Her olay, ancak onu kuşatan koşullar içinde ve tarihsel bir süreç içinde incelendiği zaman tam olarak anlaşılır.

Evrendeki nesneler, canlılar, düşüncelerimiz, davranışlarımız birbirlerinden soyutlanamaz; beyin ve düşünce, bağımsız oluşumlar değillerdir. Evrim kuramları, beynin, düşüncenin, kavramların gelişiminin toplumsallaşma ve canlının doğayla kurduğu yoğun ilişkiler sonucu oluştuğunu saptamıştır.

Davranışlarımızın nicelik ve niteliğini içinde yaşadığımız toplumun nicelik ve niteliği koşullar. Toplum dışına düşmüş, ormanlarda büyümek zorunda kalmış, «kurt çocuk»larda konuşma, ayakta yürüme gibi on doğal sanılan işlevlerden hiçbirinin geliştiği görülemez.

Evren sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir ve bu sürekli değişim ve dönüşümün ilkesi, doğadaki tüm yapıları, canlıları, toplumları, düşünce ve davranışlarımızı kucaklar.

Doğada gözlediğimiz birbiriyle ilişkili, sürekli değişim ve dönüşüm halindeki hareketlerin kökenini çelişki oluşturur. Doğanın özündeki hareketi uyuşma değil, çelişki koşullar. Çelişki evrenseldir. Her sürecin içinde başından beri bulunur. Evrensel çelişki içindeki her olay, aynı zamanda kendine özgü iç çelişkisini içerir. Böylece evrensel çelişki içindeki özel çelişki, olayların kişiliğini belirler. Olaylar, ancak evrensel çelişkinin içindeki özel çelişkilerin saptanmasıyla tanınabilir.

Doğanın, toplumsallaşmanın ürünü olan beynimiz, düşünce ve dav Tanışlarımız, evrensel çelişkilerin dışında tutulamazlar.

Diyalektik maddecilik, evrimin üç önemli alanı üzerinde yükselir: Doğa, toplum ve düşünce. Bu üç temel alanın kesiştiği tepe noktada davranışlarımız biçimlenmeye başlar. İnsan kişiliği ancak «tarihsel-biyolojik-toplumsal» temele oturtularak incelenebilir.

Canlıların doğayla kurdukları ilişkiler zincirinin kökeni beslenme sorununa dayanmaktadır. Bu ilişkiler zincirinin, besini doğadan toplamadan üretmeye, sürüden toplumsallaşmaya dönüşmesiyle insanlaşma* sürecinin başladığı görülür. Bu dönemden sonra da, insan davranışları' üzerinde söz söyleyebilmek için, onun sürdürdüğü toplumsal biçimi, üretimi, ürettiklerini bölüşümünü ve tüketimini gözlemek gereklidir. Bütün davranışlarımızla, bunları örgütleyen beden, sinir sistemi ve beynimiz, bu toplumsallaşmanın, üretimin, bölüşümün ve tüketimin ürünüdürler. Bunların biçimine göre şekillenirler ve gelişirler. Üretim, bölüşüm ve tüketim koşullarını değiştirmekle, davranışlarımızı geliştirmek ya da yozlaştırmak olasıdır.

Doğa insan ilişkileri zincirinde iki önemli çelişki, iki önemli egemenlik savaşı vardır. Bunlardan ilki, insanın doğaya karşı sürdürdüğü egemenlik savaşı, diğeriyse, insanın ürettiği malların, nesnelerin insana karşı yönelttiği egemenlik savaşıdır.

İnsanın doğaya yenik düşmemesi için öğrenmek zorunda olduğu tek olgu, toplumsallaşmak, birlikte yaşamak ve birlikte üretimde bulunmaktır. Bu yaşam savaşımındaki en önemli etken, insan gruplarının birlikte ve aynı amaca yönelik hareket etmesi ve herkesin toplumu ilgilendiren işlevlerden sorumlu olduklarının bilincine varmalarıdır. Böylece üretimle birlikte sorumluluk duygusu, insan evriminin kökenini oluşturmaya başlamıştır. Yaşam ve sorumluluk artık birbirinden ayrılmaz olurlar. Bu durum giderek insanı «doğanın nesnesi» olmaktan çıkarıp «öznesi» durumuna geçirmeye başlar. Bir ahlak ilkesi olan sorumluluk, bir insanın evrenin her noktasından, her olayından, her kişisinden sorumlu olması demektir.

Bilindiği gibi, üretim ve tüketimde sorumluluğu içermeyen davranışlar yabancılaşmayı koşullar. Bunun sonucu olarak da, bu tür düzenlerde, insanların ürettikleri ürünler, insanın karşısına bağımsız güçler gibi çıkmaktadırlar. Ürünlerimiz, varlığımızı, kişiliğimizi yansıtan ayna olmaktan çıkmıştır. Yabancılaşmış çalışmada, çalışanlar üretimlerini başkaları hesabına yaparlar, ürettikleri şeyler üretildiği andan itibaren ellerinden çıkıp başkalarının gücüne katılır. Bu güçler birikimi gittikçe gelişerek çalışanların karşısına dikilir. Çalışanlardan kopan mal, büyüyüp güçlenir ve giderek üretici için fetiş’leşir.

Yabancılaşmış insan davranışlarına, sağlıklı, gerçek insan davranışlarının hastalık biçimine dönüşmüş şekli gözüyle bakılmaktadır. Yabancılaştığını, hiç’leştiğini sezinleyip de bundan kurtulma yöntemlerini saptayamayanlar, dayanılmaz bir kaygının, korkunun, güçsüzlüğün ve zavallılık duygusunun içine düşmektedirler. Buysa, hemen tüm akıl hastalıklarının öz nedenini koşullamaktadır. Örneğin, nevroz, depresyon, gençlik bunaması da denen şizofrenik tipteki davranış bozukluklarının, alkol, uyuşturucu madde tutsaklığı ve intiharların kökeninde hep bu yo.r ğun kaygı, korkunun yattığı görülür. Nereden geldiği, ne olduğu, nasıl olduğu kişilerce tanımlanamayan, yaygın, yoğun bir korku... Bu yüzden hu tür davranış bozukluklarına «yabancılaşma sendromları» denilebilir.

Bu öğretiye göre, çağımızın en önemli sorunu olan yabancılaşmanın ortadan kalkabilmesi, onu yaratan toplumsal nedenlerin değişmesine, yani toplumun temel yapısını oluşturan üretim ilişkilerinin değiştirilmesine bağlıdır. Çünkü toplumsal gelişmenin tarihsel ve kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan emeğin sömürüsü, sınıfsal çelişkiler, insan kişiliğinin bölünmesi sonucunu getirmiştir. O halde sömürünün ortadan kaldırılması, insan emeğinin yine kendi yararına kullanılabilmesi gerçekleşirse, emeğin yabancılaşması olgusu son bulur ve insan yeniden toplumla bütünleşir.

Buraya kadar sözkonusu edilen bütün ruhbilim öğretilerinden esinlenen, bunları bireyin ve toplumun ekonomik düzeni içinde değerlendiren Maslow, çağdaş bir öğreti oluşturmuştur.

HÜMANİSTİK RUHBİLİM ÖĞRETİSİ (Humanistic Psychology) Son yıllarda, eski ve yeni, bireysel, toplumsal ve kültürel ruhbilim öğretilerinden yararlanıp bunların çağdaş yorumunu ve bileşimini yapan araştırıcılar, yeni bir ruhbilim akımını başlatmışlardır. Bu akıma öncülük edenlerin başında Maslow gelmektedir.

Bu öğretiye göre, insanın doğumla başlayan ve ömür boyu süren temel gereksinmeleri vardır. Bunlar, doğal olanlar yanında güven, sevgi, saygı ve kendini gerçekleştirme gereksinmelerinden oluşur. Bu gereksinmeler bir bütünü oluşturur, ayrı ayrı doyum ararlar. Doyumsuzluk, bütünleşmeyi olumsuz olarak etkiler.

Maslow’la başlayan bu akım, Hümanistik Ruhbilimi doğurmuştur. Burada insan gelişme gücünü kendinden alan, oluşum halinde olan bir varlık olarak değerlendirilir.

Bu görüşe göre, insan yaşanılan an içinde ele alınmalıdır. Bu anın geçmiş ve geleceği de kapsadığı, bunlardan etkilendiği kabul edilir. İnsanın dünyadaki varlığı süreli olup, her insan kendine özgü nitelikleriyle yaşar. Duygu, algı, duygulanım, anlayış, davranış biçimlerinde kişisel farklar nedeniyle insanları bir bütün olarak değerlendirmek hatalı olur. Ayrıca insan kendisinden sorumludur. Yaşamı değerlendirmek insanın kendisine düşen bir görevidir. Bunun için kişi iyi ayırım, seçim ve tercihler yapabilmeli, beklentileri ve amaçları olmalı, gizil güçlerini kullanabilmelidir. Bunlar ancak insanın özgürlüğünü koruması ve sorumluluğunu bilmesiyle gerçekleşebilir.

Bu bakımdan insan başlı başına bir amaç olarak görülmeli, hiçbir zaman belirli bir grubun, çevrenin, örgütün, toplumun bir üyesi olarak ele alınıp değerlendirilmemelidir.

Hümanist ruhbilimciler, görüngücülük yöntemini benimsemişlerdir. Kişiyi içten anlamaya çalışmışlar, bireyin görüngü alanı üzerinde durmuşlardır. Görüngü alanı, davranışları belirleyen biricik etkendir. Bu nedenle görüngü alanına girildiği ölçüde bireyi tanımak, onun ilerki davranışlarını anlamak olanağı vardır. Dolayısıyla insana iç gözlem, duygu sezgisi (empathy) ile yaklaşmak gereklidir. İnsanın hem kendi kişiliğini, hem başkalarını tanıyıp anlaması ancak bu yolla kolaylaşabilir. Duygu sezgisi yoluyla belirli bir ortam içinde kendisini karşısındaki insanın yerine koyan kişi, karşısındakinin o koşullar içinde takındığı tutumu, yaptığı davranışı daha iyi anlayıp değerlendirebilir, ilişkilerini daha iyi düzenler. Kişiliğini olumlu biçimde geliştirir ve olgunlaştırır.

 


 

[1] Özellikle ruhbilim öğretisi olmamakla birlikte, değişik bir dünya görüşünden kaynaklandığı için kişilik ve davranış bozuklukları konusuna farklı bir yaklaşım getirmesi nedeniyle burada sözedilmiştir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült