Terapi, Her Yerde Terapi... Ancak Düşünecek Fikir Yok

Lou Marinoff


 “Yanlışlıkla veya bazı art niyetli amaçlarla kimi tuhaf fikirler öne sürüldüğünden bu yana... filozoflar aşikar olanın gerçekliğini savunmaya veya yanlış bir şekilde hayal edilen şeylerin varlığını üretmeye zorlandılar.”

—MUSA IBN MEYMUN

"... akıl hastalığı kavramı bugün öncelikle kişisel ve sosyal ilişkilerdeki sorunları belirsizleştirmek ve ‘örtbas etmek’ için kullanılıyor; tıpkı cadılığın Ortaçağin ilk dönemlerinden Rönesans'ın sonuna dek aynı amaçla kullanılması gibi"

—THOMAS SZASZ

Amerika, terapötik bir toplum haline geldi. Daha doğrusu, “terapi görmüş” demeliyiz. Kendi muayenehanesini açan uygulayıcı sayısı gün geçtikçe artıyor ve kanunlara göre terapist olarak adlandırılmak için gereken nitelikler (eğer varsa) belirgin değil. Bir kokteylde “Terapistim diyor ki. ifadesini ortaya atarsanız, sohbetin geri kalanında tekrar söz hakkı alamazsınız, çünkü herkes terapistinin ne dediğinden bahsetmeye başlayacaktır. ABD Başkanı Clinton, ofisini gölgeleyen skandal yüzünden kabinesini topladığında, katılımcılar bu toplantıyı Washington Post gazetesine strateji toplantısı ya da siyasi bir toplantı olarak değil, bir “grup terapi seansı” olarak tanımlamıştı. Barmenler, taksi şoförleri, en yakın arkadaşınız, anneniz ve tanıdıklarınız, her türlü eziyete çare bulmak için psikolojiye benzer bir dizi tavsiye vermek üzere daima hazır bekler. Mahallenizdeki süpermarkette “kendi kendine yardım” kitaplarıyla dolu raflar uzayıp gider. Televizyondaki sohbet programları insan doğasındaki her türlü pisliğin en yüzeysel haline değinmek konusunda başrol oynamıştır. Bugün bile, program senaryolarında panel katılımcılarının yumruk yumruğa girmesinin amaçlandığı belli olsa da, kapanış jeneriği girmeden hemen önce işleri daha medeni bir şekilde yoluna koymak için araya yapmacık bir tavırla terapist sokuluyor. Tüm terapistlerin tatilde olduğu Ağustos ayında insanların nasıl hayatta kaldığı adeta bir muamma.

Bu durum yıllardır sürüyor; ancak akli ve duygusal sağlığımız için yardım talebi azalmak bilmediğine göre, pek ders almışa benzemiyoruz. Yüksek nitelikli psikolojik danışmanlık veya psikiyatrik bakım, pek çok kişisel karmaşa türüne değerli ölçüde yardım sağlayabilir ve işe yarar çözümler sunabilir. Ancak her iki alan da (tüm alanlar gibi) kapsam açısından dardır ve dolayısıyla herkes için, hatta daha önce önemli faydalar edinmiş çoğu insan için bile sonsuza dek süren, eksiksiz sonuçlar sağlayamaz. Yeterli gelmez.

Ayrıca felsefi danışmanlık her duruma çözüm sağlayamaz; bazen felsefi çalışmaya ek olarak veya bunun yerine, ya da çalışmaya başlamadan önce müşterilerimi psikolojik veya psikiyatrik bakıma yönlendirmem gerekebilir. Ancak felsefi danışmanlık, insanların danışmak istediği en yaygın sorunlara işe yarayabilecek uzun vadeli yaklaşımlar sunma hususunda oldukça ilerlemiştir ve diğer danışmanlık türlerinin dolduramadığı boşluklardan bir kısmını doldurabilir. Bu kısımda, psikolojinin ve psikiyatrinin faydaları ve sınırları keşfedilmekte, felsefi danışmanlığın yeri gösterilmektedir.

SATRANÇ OYUNU

Satranç oyunu benzetmesi (felsefi danışmanlık alanındaki meslektaşım Ran Lahav’dan esinlenilmiştir) danışmanlığa yönelik psikolojik, psikoanalitik, psikiyatrik ve felsefi yaklaşımlar arasındaki farkları yansıtmaktadır. Bir satranç oyununun ortasında olduğunuzu ve az önce hamle yaptığınızı düşünün.

Psikoterapistiniz size “Bu hamleyi neden yaptınız?” diye sorar, siz de sorunun amacından emin olmaksızın “Eh, kaleyi almak istedim” yanıtını verirsiniz. Ancak terapistiniz bu hamlenin olası psikolojik nedenini bulmak için soru sormaya devam eder, çünkü “kaleyi almak istedim” cevabının ardında bir açıklama yattığından emindir, siz de eninde sonunda terapistinizin varsayımlarım haklı çıkarmak için tüm hayat hikayenizi anlatabilirsiniz. Bir zamanlar popüler olan, ancak şu anda oldukça eleştirilen bir psikolojik teoriye göre, mevcut saldırgan davranışınız yani kaleyi almak istemeniz geçmişteki bir hayal kırıklığından kaynaklanmaktadır.

Psikanalistiniz de size aynı soruyu soracaktır: “Bu hamleyi neden yaptınız?” Yine “Eh, kaleyi almak istedim” yanıtını verdiğinizde şöyle devam edecektir: “Oldukça ilginç. Bu hamleyi neden yaptığınızı açıklarken neden kaleyi almak istedim dediniz?” Bu durumda tekrar tüm hayat hikayenizi baştan sona anlatmak zorunda kalabilirsiniz, şanslıysanız çocukluğunuzun birkaç dönemi ile atlatırsınız. Terapistiniz hala tatmin olmazsa, bebekliğinize dönerek bilinçsizce sahip olduğunuz bazı nedenleri karşınıza çıkarabilir. Hala mevcut olan, ancak artık şiddetle eleştirilen bir psikoanalitik tedaviye göre, sahiplenici davranışınız yani kaleyi almak istemeniz emzirilmiş olmaktan doğan bastırılmış güvensizliğinizden kaynaklanmaktadır.

Psikiyatrınız da size “Bu hamleyi neden yaptınız?” diye sorar ve siz yine “Eh, kaleyi almak istedim” yanıtını verirsiniz. Şimdi psikiyatrınız belirtilerinizi en iyi şekilde tanımlayan kişilik bozukluğunu bulana dek Tanısal ve İstatistiksel Kılavuz (DSA,f) dergisinin son sayısını okumaya koyulur. Ah, işte burada: “Agresif-Posesif Kişilik Bozukluğu.” Hala mevcut olmakla birlikte gittikçe daha çok eleştirilen psikiyatrik teoriye göre, davranışınıza beyin hastalığı belirtisi olarak teşhis konulur ve bu sözde belirtiyi bastırmak için ilaç tedavisine başlarsınız.

Tüm bunların aksine, felsefi danışmanınız size “Bu hamle şu anda sizin için ne anlam, amaç ya da değer ifade ediyor?”, “Bir sonraki hamlenizi nasıl etkileyecek?” ve “Bu oyundaki genel konumunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz ve oyunu nasıl geliştirebilirsiniz?” sorularını sorabilir. Filozof, hamleyi yalnızca geçmişteki bir durumun etkisi olarak görmek yerine, oyunun kendi içindeki önemine ve ileride yaratacağı etkilerin nedenine bakar. Yaptığınız hamleler hakkında seçim şansına sahip olduğunuzu göz önünde bulundurur ve hamlenin nedenini oyunla ilişkili görebilir, ancak oyunun tamamına etki ettiğini kesinlikle düşünmez.

Bana göre, hayatınızı yaşamak köklerini kazıyıp durmaktan çok daha sağlıklıdır. En arsız bitkiyi pürüzsüz hale getirmek için sürekli köklerini kazırsanız, ne kadar ilgi gösterirseniz gösterin, bitkiniz asla serpilmez. Yaşam bir hastalık değildir. Geçmişi değiştiremezsiniz. Felsefi danışmanlık geçmişten başlar ve insanların dünyaya daha üretken gözlerle bakmasını sağlamak ve dolayısıyla bunu günlük hayata uyarlamak üzere kapsamlı bir plan oluşturmak için ileriye doğru yol alır.

Tıbbi Model

Psikiyatrik ve psikolojik terapilerle ilgili ikinci büyük sorun, tıbbi modeli taklit ediyor olmalarıdır. Devlet tarafından ilaç gibi lisans verilmekte ve sağlık sigortası tarafından karşılanmaktadır (en azından kısmen.) Tıp doktorları fiziksel hastalıklar için teşhis ve tedavi eğitimi görmüştür. Psikiyatrlar ve psikologlar ise “akıl hastalıklarını” tedavi etmek için eğitim görmüştür. Bu terim, mecazi olduğu için tırnak içindedir. Ancak bu mecazi benzetme git gide gerçeklikle karıştırılmaktadır. Bunu klasik bir psikiyatri şakasında görebiliriz: Randevusuna erken gelen hastalara endişeli, geç gelen hastalara saldırgan, vaktinde gelen hastalara da kompulsif teşhisi konulurmuş. Bu şaka bizzat gerçek ve mecazi hastalık arasındaki farkı çok iyi bilen psikiyatrlar tarafından anlatılırdı. Ancak artık güldürmüyor, çünkü aradaki farklılık Thomas Szasz’ın “akıl hastalığı miti” adını verdiği kavram tarafından belirsizleştirildi.

Tıbbi sorunlar genellikle “sendrom" olarak adlandırılır. Sendrom taşıyanlar gözlemlenir, belgelenir, araştırılır ve anlaşılır. Örneğin, Down sendromu spesifik bir genetik diziden kaynaklanmaktadır,

Tourette sendromu ise heyecan sonucunda ortaya çıkan, tehlikesiz mimikler ve seslendirmelerle kendini gösteren belirli bir beyin işlevsizliğidir. Kazanılmış bağışıklık yetmezliği sendromuna (AIDS) bağışıklık sistemine saldıran ve etkisiz bırakan bir retrovirüs (HIV) neden olur. Peki ya “Körfez Savaşı Sendromu” gibi teşhisler? Bunun anlamı nedir? Görünüşe göre, Körfez Savaşı’nda hizmet veren bazı kişilerin kendini pek iyi hissetmemesi demektir. Kimse bu kişilerin biyolojik maddelere ya da kimyasal toksinlere maruz kalıp kalmadığını, sorunlarının tıbbi mi, psikolojik mi, yoksa her ikisi birden mi olduğunu bilmemektedir (veya söylememektedir.) Körfez Savaşı sendromu gibi bir teşhis koymak kulağa oldukça bilimsel gelse de, sorun hakkında yeni veya faydalı bir bilgi sağlamamaktadır. Benzer şekilde, “ani bebek ölümü sendromunu” (SIDS) düşünün. Maalesef, bazı bebekler beşiklerinde beklenmedik bir şekilde ölmektedir. Daha önceleri buna “beşik ölümü” adı veriliyordu. Şimdi çok daha süslü bir ismi var, ancak halen sorun hakkında hiçbir kesin bilgi vermiyor. Yani bir duruma sendrom deyip geçmek, ne hakkında konuştuğumuzu, hatta tıbben (yani fiziken) herhangi bir sorun olup olmadığını bildiğimiz anlamına gelmiyor.

Bu durum filozoflar için yeni değil. İşte size afyon hakkında Ortaçağ’dan kalma ünlü bir “açıklama.” Soru, afyonun (tıbbi amaçla kullanıldığında) neden insanlarda uyku yaptığı idi. O zamanın doktorları (bazıları, söylediğim için üzgünüm ama muhtemelen filozoftu) afyonun insanları uyutma sebebinin “afyonun dormitif özellikleri” olduğunu söylüyordu. Herkes bu ifadeyi onaylayarak başını sallamış ve yıllarca bunun duruma açıklık getirdiğini kabul etmişti. Ancak aslında hiçbir manası yoktu. Dormitif sözcüğü Latince dormire, yani “uyumak” fiilinden gelmektedir. Afyonun insanları uyutma sebebinin dormitif özelliklerinden kaynaklandığını söylemek, afyonun insanları uyutma sebebinin insanları uyutmak olduğu anlamına gelmektedir. Yani hiçbir bilimselliği yoktur, yalnızca yuvarlak bir açıklamadan ibarettir.

Peki, gerçek fiziksel hastalıkların yuvarlak tanımlarım mecazi akıl hastalıklarına uygularsak ne olur? Sözde bozukluklarla dolu koca bir hayvanat bahçesi elde etmiş oluruz. Geçmişte yaşanan nahoş bir deneyimden kaynaklanan, çözülmemiş bir duygusal sorununuz mu var? DSM’de bu bir akıl hastalığına dönüşür: post travmatik stres bozukluğu. Çocuğunuz aritmetik öğrenmede güçlük mü çekiyor? Büyük olasılıkla bunun sebebi öğretmeninin durumdan bihaber olması veya mevcut öğretim yöntemlerine göre 2 + 2 =? sorusunun doğru cevabının, öğrencinin kendisini iyi hissetmesini sağlayan sayı olduğunun iddia edilmesidir. Ancak DSM’ye göre bu bir akıl hastalığına dönüşmektedir: gelişimsel aritmetik bozukluğu. Son piyango çekilişini kaybettiğiniz için üzgün müsünüz? DSM’de bu da bir akıl hastalığı olarak görülmektedir: piyango kaynaklı stres bozukluğu. Bu tür bir teşhisle karşı karşıya kaldığınızda, kendiniz veya çocuğunuz için psikiyatrik tedaviyi reddeder misiniz? DSM’de ret kararınız da bir akıl hastalığına dönüşmektedir: tedaviye uyumsuzluk bozukluğu.

Keşke tüm bunlar bilimkurgu veya komedi olabilseydi. Ancak bu durum günümüzde cidden bilim olarak kabul görüyor. 1987’de, Amerikan Psikiyatri Birliği, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun (ADHD) bir akıl hastalığı olarak kabul edilmesi için gizli oylama yaptı. Aynı yıl, yarım milyon Amerikalı çocuğa ADHD teşhisi konuldu. 1996’da yaklaşık 5,2 milyon çocuğa, yani Amerika’da okul çağındaki çocukların yüzde 10’una ADHD teşhisi konulduğu tahmin edilmektedir. Bu “epidemik” hastalığın “çaresi”, üretimi ve satışlarıyla birlikte kabus gibi yan etkileri bir anda fırlayan Ritalin. İlaç sektörü için oldukça iyi görünen bu haber, çocuklar üzerinde aynı etkiye sahip değil. ADHD’nin belirli bir beyin hastalığından kaynaklandığını gösteren tek bir tıbbi kanıt bile yok; ancak bu iddia okul çağındaki milyonlarca Amerikalı çocuğu akıl sağlığı bozuk olarak göstermeyi, baskıyla ilaç vermeyi ve bu “akıl hastalığı teşhislerini” kalıcı sicillerine işlemeyi haklı gösteriyor.

Neden normal, sağlıklı, meraklı ve sürekli gürültü çıkaran çocuklar okulda dikkat gösterme sorunu yaşamaktadır? İhtimallerden biri ADHD olsa da, pek çok başka ihtimal de vardır. Bu sorun motivasyon yokluğu, disiplinsizlik, çalışacak konu kalmaması, öğretim gerektiren standartların yokluğu, bilgiyi değerlendiren testlerin yokluğu, beceriksiz öğretmenler ve kayıtsız ebeveynlerden de kaynaklanabilir. Zorunlu standartların yerini anlamsız sloganların alması, evde ya da okulda bu çocuklara erdem aşılayan ahlaki bir otoritenin bulunmamasından da kaynaklanabilir. Psikoloji ve psikiyatrinin de suç ortaklığı ile, eğitim sistemi bir öğrenme yolundan zayıflıklarla dolu bir mayın tarlasına dönüşmüştür. Bu ortaklar, adalet sistemine, askeriyeye ve hükümete de benzer şekilde sızmış ve bu kurumları kolonize etmiştir. Bu durumda, insanların artık felsefeye dönmesi (ya da geri dönmesi) sürpriz olabilir mi?

Gündüz vakti rüya görmek işimize geliyor. Çocuğunuz okulda dikkat göstermiyorsa, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğundan mustarip demektir. Bu tür bir teşhisten şikayet ederseniz, siz de dikkat eksikliği bozukluğunu inkar etme bozukluğuna sahipsiniz demektir.

Bu yaklaşımı bilimsel olarak adlandırmanın yarattığı sorunlardan biri, bu sözde bozuklukların herhangi bir bilimsel kritere göre test edilmemesidir. Bir şeyin varlığını herhangi bir kanıta dayandırılmaksızın ilan etmek veya varsaymak, filozoflar tarafından “somutlaştırma” olarak adlandırılır. Psikiyatrlar ve psikologlar, sendromları ve bozuklukları somutlaştırmada ustadır: Bunları hayal eder, ardından insanlarda belirtiler bulur ve hastalığın varlığının kanıtı olarak gösterirler. Belirtileri gruplandırma sayesinde nasıl bir fayda elde edilirse edilsin, büyük bir handikap da söz konusudur: Böyle bir gruplandırma, sorgulama gücünü öldürür ve cevabımız olmadığında sanki cevabımız varmış gibi düşünmemize neden olur. Sebepsiz yere mutsuz mu hissediyorsunuz? Ah, bunun adı dolayımsız depresif sendromdur ve çok sık görülür. Sıranın üzerinde parmaklarınızla ritim tutmayı mı seviyorsunuz? Perküsif dijital bozukluktan mustaripsiniz demektir. Burada devreye yeniden pragmatizm girer: “Bunları nereden kapıyoruz?”

Peki, ya çok sık aşık olan bir kadınsanız, Peter Pan sendromundan mustaripseniz, ya da kocanız Mars’tan gelmişse? Etkili kişisel yardım kitaplarının hepsi, genel olarak kişisel gelişim ve hayatınızı iyileştirme sözü verir. Ancak günümüzde oluşturulan psikoloji, özellikle de popüler psikoloji, kendiniz hakkında öğrendiğiniz dar kavrayışları hayatınızın büyük resmine uygulamanıza yardımcı olacak araçlara sahip değildir. En çok satanlar listesindeki en yeni kitabın kapağında ne tür sözler verilirse verilsin, psikoloji sizi ancak belirtilen yere kadar götürebilir. Tüm makul kavrayışları (psikolojik kavrayışlar sadece bir türü oluşturur) birleştirerek hayata dair tutarlı, işe yarar bir plan yapmak ve yaklaşım sağlamak, yani kişisel felsefenizi oluşturmak için ihtiyacınız olan şey... Felsefedir. Müşterilerimden pek çoğu halihazırda yoğun psikolojik çalışmadan geçmiştir; büyük bir kısmı hazırlayıcı nitelikte faydalar edinmiş olmasına rağmen, hiçbiri bu çalışmanın tek başına hayatlarına iç huzur hissi getirebildiğini düşünmemektedir. Psikolojinin başarılarının sırrı olduğunu düşünenler ise, benim ofisime uğramamaktadır.

İnsanlara yardımcı olan teorilere güvenmekte herhangi bir sorun yoktur (neticede felsefi danışmanlar da bunu yapmaktadır), ancak bunu bilim adı altında yapmak yanıltıcıdır. Terapi, ya da danışmanlık, başlı başına bir sanattır. Büyük bir kısmı sübjektiftir ve laboratuar biliminin objektif çerçevesi içine yerleştirilmesi mümkün değildir. Ayrıca duygusal, entelektüel, psikolojik, hatta felsefi zorluklar yaşıyoruz diye, illa ki bir tür sendrom veya bozuklukla etiketlenmek zorunda mıyız? Elbette hayır.

Psikiyatri de çoğu kimsenin paylaşma ihtiyacı duyduğu günlük sorunlara yeterince yanıt verememektedir. Akli veya duygusal belirtilere sahip biyoloji tabanlı hastalıklara yönelik post-Freudyen yaklaşım ve bunları kontrol edebilmeye yönelik reçeteli ilaçlar, psikiyatriyi halkın çok ufak bir kesimiyle ilişkili kılmaktadır. Manik depresifler gibi tamamen kendi kontrolleri dışında fiziksel hastalıktan kaynaklanan işlevsizliğe sahip kimselere ilaç tedavisi ile yardımcı olunmaktadır. Böyle bir sorunla başa çıkmak için öncelikle bir psikiyatrın muayenehanesine gidersiniz. Ancak sorununuz kimlikle, değerlerle veya etiklerle alakalı ise, birinin size akıl hastalığı teşhisi koyarak somutlaştırması ve reçete yazması hiç makul olmayacaktır. Kendinizi bulmanızı, hedeflerinizi başarmanızı ve doğru olanı yapmanızı sağlayacak bir hap yoktur.

Sorununuzun kökeni felsefe ile ilişkili ise, sizi ebedi rahatlığa ulaştıracak şeyi eczane raflarında bulamazsınız. Amerikalıların hızlı çözüme karşı bir zaafı vardır. Yaşamımızı geliştirmek ve her şeye kolay yanıt bulmak için teknolojiye güveniriz. Toplumumuz ayrıca istenmeyen her türlü şey için kişisel sorumluluğu azaltacak bahaneleri seve seve kabullenir. Sigaranın zararlarını bilmesine rağmen günde bir paket içmekten vazgeçmeyen tiryakiler bile artık akciğer kanserine yakalanmalarının neticesinde tütün şirketlerini dava ediyor, sanki tek suçlu şirketlermiş gibi. Herhangi bir mutsuzluğun ya da hastalığın kaynağı olarak kontrolümüz dışında kalan genetik, biyolojik ya da çevresel bir etkene yüklenmek, bu ağır yükü sırtımızdan atmanın en iyi yolu değil mi? En önemlisi, ilaçlar Amerika’da dünyanın herhangi bir yerinden daha ucuza ve daha bolca satılıyor.

Tüm bunlar, bizi psikiyatrik bakış açısıyla özdeşleştirmek için kurulan tuzaklar. Ancak bu bakış açısına uymak, size yalnızca suçlanmamanın verdiği anlamsız bir his ve kolay yanıtlar hakkında sahte bir umut hissi kazandırır. Çünkü kolay yanıt yoktur. Kişisel sorununuz için gerçek, ebedi bir çözüm sağlamanın tek yolu, bu sorun üzerinde çaba harcamak, sorunu çözmek, ders çıkarmak ve aldığınız dersi gelecekte uygulamaktır. Felsefi danışmanlığı çok sayıda terapi çeşidinden ayıran odak noktası budur.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült