Değişen Türk Toplumu İçinde İletişim

Doğan Cüceloğlu


Modernleşme süreci içinde bulunan Türk toplumunda eski ve yeni,
geleneksel ve çağdaş yan yana, içiçe bulunur. Bu gözlem, giysilerimizden
mimarimize kadar her şey için ne kadar geçerliyse, iç dünyamızın temelini
oluşturan, düşünce ve davranışımıza yön veren kültür değerlerimiz için de
aynı ölçüde geçerlidir.
İkinci Kısımda değişen kültür değerlerini yansıtan bazı insan
ilişkilerini inceleyeceğiz.
:::::::::::::::::
10
İletişim Manzaraları
2 Haziran 1986 gününün akşam üzeri, yedi yıllık bir ayrılıktan sonra,
İstanbul'a geliyorum. Los Angeles'tan kalkan KLM hava yollarının uçağı,
Kuzey Kanada ve kutup üzerinden uçarak önce Amsterdam'a indi. Orada, aynı
şirketin Atina üzerinden İstanbul'a gelen başka bir uçağına bindim. Los
Angeles'tan kalkan uçaktaki yolcuların arasında, ancak birkaç Türk'ün
farkına varabilmiştim. Amsterdam'dan kalkan uçaktaki Türklerin sayısında
bir artma olduğu daha belirgindi; sigara içen erkekler ve başörtülü
kadınlar çoğunluktaydı.
Uçak Yeşilköy Atatürk Hava Limanı'na güneş batışına yakın bir saatte
indi. Yeni hava limanı, uçakların binalara yaklaşmasına ve yürüyen
koridorlar aracılığıyla yolcuların doğrudan salona girmelerine olanak
veriyordu; benim için bu bir yenilik, bir gelişmeydi. Yürüyen koridorların
içi gri renge boyanmıştı ve koridorun sonundaki salonda hiçbir tablo ya da
canlı renk yoktu.
Uçak kapısından çıkarken ellerini arkaya atmış üç tane üniformalı polis,
çıkan yolcuları bir suçluyu ararcasına gözden geçiriyordu. Koridorun
sonunda da ellerinde otomatik silahlarıyla iki polis ve iki inzibat eri,
sert yüzlerle yolcuları gözden geçirmeye devam ediyorlardı. Yolculuğun
başından beri, silahlı ve üniformalı kimse görmemiş olduğum için, doğrusu
ilk anda şaşırmaktan kendimi alamadım. İçime bir korku girdi; acaba
Türkiye'ye gelmekle suç işlemiş olabilir miydim?
Biliyordum ki, bu asık suratlı devlet görevlilerinden her biri, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'ni temsil ediyorlardı ve --devleti temsil etmenin
bilinçli sorumluluğu--nu yüz ifadeleri ve duruşları belirtiyordu. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti --korkulması gereken bir kuruluş--tu; gerçekten de bu
korkuyu insanın içinde uyandırıyorlardı. --Türkiye'ye Hoş Geldiniz;--
anlamında güleryüz bekleyen birkaç Amerikalı ve Avrupalı, biraz şaşkın,
biraz gergin bir durumda polis ve inzibatlara gülümsemeye çalıştı ama,
--devlet koruyucuları--nın azimli ve haşin yüz ifadeleri karşısında
tebessümleri dudaklarında dondu kaldı.
Yol gösterici bir yazı olmadığı için önce şaşkınlıkla etrafa bakınan
yolcular, daha sonra --devlet koruyucusu-- asık suratlı birer polisin
içinde oturduğu iki ufak hücreyi gördü ve her birinin önünde dizilmeye
başladı. Bu arada KLM uçak şirketinde çalışan genç bir Türk hanım, iki
yolcuyu arkadan getirerek en öne geçirdi ve polise onların pasaportlarını
verirken --Bunlar benim tanıdıklarım;-- dedi.
Önümdeki ve arkamdaki Amerikalıların birbirlerine bakıştıklarını gördüm.
Hava limanında çalışan tanıdıkları olmadığı için ikinci sınıf değerleri
olduğunu anlayamıyorlardı, besbelli. Devleti temsil eden haşin yüzlü
polis, itirazsız --tanıdıkları olan kişiler--in işlemlerini yaptı ve
KLM'de çalışan hanıma gülümsedi. Daha sonra yine devlet yüzünü takınarak,
Türkiye'ye gelme cesaretini gösteren sıradaki yabancıya döndü.
Pasaport işlemlerinden sonra gümrük denetimine girdik. Gümrükçüler daha
yumuşak yüzlüydü ve --Beyefendi;' ya da --Hanımefendi,-- diye yolculara
kibar bir dille hitap ediyorlardı. Hamallar özel giysiler içindeydiler ve
Türk olduğunu tahmin ettiği kimselere --Yardım edelim mi Beyefendi?-- diye
soruyorlardı. --Evet,-- diyen kimselerin bavullarını kapıyor, kendi
tanıdıkları gümrük memurunun önüne götürüyor, o da tanıdık hamalı görünce
--Kimin bu?-- diye soruyordu. Hamal, --Bu beyin!-- diye göstermesinden
sonra, gümrükçü çoğu kere bavulu açmıyor, elindeki tebeşirle bavula bir
işaret koyuyor ve --Alabilirsin!-- diyordu hamala. Hamal --Sağ ol Hikmet
Abi!-- gibi bir sözle gümrükçüye teşekkür ediyor ve bavulları iki adım
ötedeki kapıdan dışarı çıkarıyordu.
Kapının dışında, birçok taksi şoförü bağıra çağıra kendi aralarında
konuşuyorlardı. Yabancıların onları, kavga etmenin eşiğinde olan kimseler
olarak algılayacaklarından emindim. Böyle bir yerde, hiç konuşmayan asık
suratlı devlet temsilcilerinden sonra, bu kadar yüksek sesle, el kol
hareketleriyle avazının çıktığı kadar bağıra çağıra birbirlerine söz
yetiştiren kimseleri, başka türlü algılamaları olanaksızdı.
Bana yardım eden hamal bavulları taksinin yanına getirdi, --Ne
vereceğiz?-- sorusuna --Ne münasip görürseniz!-- dedi. Verdiğim beş doları
umursamadan cebine indirdi: --Besbelli ki, daha önce başkaları tarafından
on ya da yirmi dolara alıştırılmış,-- diye düşündüm. Taksi şoförü
bavulları arabaya koymama katiyyen yardım etmedi, yegane yaptığı şey
arabanın bagaj kapısını açmak ve kapamak oldu.
Taksi hareket ettikten bir dakika sonra durmak zorunda kaldık. Özel bir
araba yolumuzu kesmiş trafik polisiyle konuşuyordu. Konuşma şu biçimde
devam ediyordu (Trafik polisini, --T--, özel araba sürücüsünü --Ö-- ile
belirtelim):
T: Beyefendi burada duramazsanız! Burada beklemek yasak!
Ö: Polis Bey çok durmayacağım, Amerika'dan kızım geliyor, onu alıp hemen
gideceğim.
T: Olmaz Beyefendi, özel arabalar için park yeri var, lütfen oraya park
edin.
Ö: Uçak geldi. Kızımı uzun zaman görmedim. Beni göremezse telaşa
kapılır. Ben gideyim, onu hemen alır gelirim.
T: Beyefendi, niçin erken gelmediniz, burası park yeri değil, park
yerine park edin, lütfen.
Ö: Uzun zaman gelmedi, şimdi telaşa kapılır. Rica edeyim, müsaade edin,
şimdi gelirim.
T: Bu gelen uçakta mıydı? On dakika sonra gelmezseniz ceza yazarım.
Ö: Gelirim efendim, gelirim. Ben hemen kızı alır gelirim.
T: Haydi şöyle park et.
Ö: Teşekkürler memur Bey!
Bizim taksi şoförü sinirleniyor --Bunu bir taksi şoförü yapsa şimdiye
çoktan küfürü yemişti!-- diyor ve --Biz burada boşu boşuna benzin
yakıyoruz. Herif yolu kapattı, kimsenin umurunda bile değil!-- diye bana
yakınıyordu.
Nihayet yola koyuluyoruz. Boğaz Köprüsü'ne yaklaştıkça trafik
yoğunlaşıyor ve yoğunlaşan trafikten ötürü, kendi şeridi yavaşlayan her
sürücü sürekli diğerlerine geçerek şerit değiştiriyor. Her sürücü diğer
arabaların şerit değiştirmesine bozuluyor ve korna çalıyor. Taksi şoförü
bazen önündeki, bazen da yan şeritteki arabanın sürücüsüne küfür ediyor ve
kornaya basıyor. Küfürlerinin arasına --Mübarek ramazan günü, iftar vakti
oruçlu oruçlu adamı günaha sokuyor bu eşşoğlu eşşekler;-- diye de bana
dert yanıyordu.
Evet İstanbul'a gelmiştim. Çevremde olan biten her şeyi gözleyip yazmaya
karar verdim. Zengin psikososyal bir laboratuvara girdiğimin
bilincindeydim. Kaliforniya'da yedi sene kalmamın sonucu olacak,
İstanbul'a özgü bazı davranış manzaralarına daha duyarlı hale gelmiştim.
Hemen algılayabildiğim davranış özellikleri oralarda pek sık görmediğim,
şimdi dikkatimi çeken davranışlardı.
Uçakta hosteslerden su ya da çay isteyecek başı örtülü kadın, yanındaki
erkeğe bu isteği söylüyor, o dilinin yettiğince kadının isteğini hostese
ulaştırıyordu. Sigara içenlerin büyük çoğunluğu erkekti ve --Acaba
yanımdakini rahatsız eder miyim?-- diye herhangi bir düşüncenin
akıllarının ucundan geçmediği belliydi. Uçaktan çıkarken, yüzü asık
polisleri gören Türk yolcuları, suç işlemiş bir çocuk gibi ezik bir havaya
bürünmüşlerdi; bedenlerinin duruşları ve yüz ifadeleri bu ezikliği gayet
belirgin olarak ifade ediyordu. Uçak şirketinde çalışan kadının,
tanıdıklarını sıranın önüne geçirerek pasaport işlemlerini öncelikle
yaptırmasından duyulan rahatsızlığı, ancak yabancıların yüzleri
belirtmekteydi. Gümrük denetiminde bir hamalın önemli rol oynaması Türkler
için olağan bir hadiseydi, Batılı bunu anlayamazdı. Dışarıda taksi
şoförlerinin köy meydanında imişcesine bağıra çağıra aralarında
konuşmaları, bu davranışlarını Türkiye'ye yeni gelen yabancıların nasıl
algılayacağı gibi herhangi bir düşüncenin akıllarından geçmeyişi, bize
mahsus bir olguydu. Özel araç sahibi ve trafik polisi arasındaki
etkileşim, bizim kültüre özgü bir etkileşim biçimiydi.
Benim bindiğim taksinin şoförünün, kendisinin yaptığı davranışı diğer
şoför yaptığı zaman, ne olursa olsun ben orada yokmuşum gibi tereddütsüz
küfür etmesi bizim insanımızın davranışıydı. Ramazanda oruçlu olmakla,
başkalarına sürekli küfür etmek arasında ona göre bir çelişki yoktu.
Dindar olmak, --diğer insanlarla ilişki içindeyken sorumlu biçimde
davranmayı gerektirir-- anlayışından uzaktı. Benim bindiğim taksinin
şoförünün, --kendi düşünce, duygu, niyet ve davranışlarından sorumlu
olmak-- gibi bir kavramın farkında olmadığı da belliydi.
:::::::::::::::::
11
Kültür ve İletişim
Kızılderili ve batı uygarlığı
ABD tarihinde yazarlığı, buluşları ve siyasal görüşleriyle ünlü Benjamin
Franklin, Virginia Eyaleti Hükümeti temsilcileriyle, altı Kızılderili
kabilenin temsilcilerinin Lancaster Antlaşması olarak bilinen sözleşmeyi
yapmak için 1744'te biraraya geldiklerinde, iki taraf arasında şu tür bir
etkileşimin yer aldığını yazar:
--Virginia delegeleri, her bir kabile reisinin oğlunu Williamsburg
Üniversitesi'nde burslu olarak okutmayı, bütün masrafları Virginia
Eyaleti'nce karşılamayı Kızılderili reislere teklif ederler. Kabile
reislerinin oğullarının her türlü masraflarının karşılanacağını, onların
eğitimi için elden gelenin arkaya konmayacağını söylerler. Böylece,
Kızılderili gençlerin beyaz insanın bilgisini elde edebileceğini, daha
sonra bu gençlerin kendi kabilelerinin üyelerini eğitebileceğini ifade
ederler.
Bu teklif üzerine en yaşlı Kızılderili temsilci şu cevabı verir.
--Sizler kendi toplumunuzun akıllı kişilerisiniz. Hikmet sahibi kişiler
olarak bilirsiniz ki; aynı şeyler hakkında insanların değişik fikirleri
vardır. Bu nedenle, sizin teklif ettiğiniz türden bir eğitimle ilgili
bizim farklı düşüncelerimiz olması umarım tuhafınıza gitmez. Bahsettiğiniz
türden eğitimi oldukça yakından tanımış bulunuyoruz. Birçok Kızılderili
gençler, Kuzey Eyaletlerde sizin üniversitelerinize gittiler. Orada sizin
bilimlerinizi öğrendiler. Döndüklerinde, koşmayı unutmuşlardı, ormanda
yaşamayı beceremez hale gelmişlerdi: soğuğa ve açlığa dayanamıyor, bir
kulübe yapmayı beceremiyorlardı. Bir ceylanı avlama ve bir düşmanı öldürme
becerilerini kaybetmişlerdi. Kendi dillerini unutmuşlardı, ne iyi bir avcı
olabilirlerdi ne de iyi bir savaşçı. Sözün kısası, hiçbir işe yaramaz hale
gelmişlerdi.
Sizin iyi niyetli teklifiniz için teşekkür ederlz, ama kabul
edemeyeceğiz. Size olan minnettarlığımızı kanıtlamak için bizim de size
bir teklifimiz var: Virginia'nın asil delegelerinin gönderecekleri bir
düzine delikanlıyı eğiterek onlara bütün bilgilerimizi öğreteceğiz ve
onları gerçek anlamında birer yiğit olarak yetiştirecegiz.--
Franklin yukardaki satırları 1784 dolaylarında --Remarks Concerning the
Savage of North America-- adlı broşüründe yayınlamıştır.
Virginia delegeleri ile Kızılderili kabile reisleri arasındaki yukardaki
etkileşim, farklı kültürlere sahip toplumların birbirleriyle kurdukları
iletişimin tipik bir örneğidir. Bu tipik etkileşimin bazı temel
özelliklerini hemen belirtelim:
1. Beyaz toplum, bilim ve teknolojiye dayalı bir uygarlığı temsil ettiği
için kendisini Kızılderililerden daha güçlü ve üstün görür.
Kızılderililerin beyaz insanın uygarlığını öğrenmesinin, beyaz insan gibi
eğitim görmesinin, iyi bir şey olacağına inanır; üniversiteye öğrenci
almak teklifiyle bu düşüncelerini belirtir.
2. Bilim ve teknolojinin ne olduğunu anlayacak bir algısal hazırlığı
olmayan Kızılderili reisler, her normal insan gibi, kendi uygarlıkları ve
yaşam felsefeleriyle gurur duyar, karşıdakileri kendi dünya görüşleri
içinde değerlendirirler. --Bizim sizden öğreneceğimiz bir şey yok! Sizin
gençler sünepe olarak yetişiyorlar, bizimkiler ise cengaver olarak!
İsterseniz, nasıl güçlü ve becerekli 'yiğit erkek' yetiştirilir, size
öğretelim!-- derler.
Bilim ve teknolojiye dayanan toplum, zamanla diğerini egemenliği altına
almıştır. Kızılderili kabile reislerinin, beyaz insanın yeni tür gücünü
algılayamamaları, içinde bulundukları koşullar altında doğaldı; kendi
değerlerini üstün görerek, asırlardır koruyageldikleri yaşam düzenini
sürdürmek istemeleri de, doğaldı. Bu nedenle Kızılderili reisleri kusurlu
bulup suçlamak büyük insafsızlık olur.
Cumhuriyet reformları ve çağdaş uygarlık
İnsanlık tarihinde, kendi kültür düzeninin sınırlamalarını,
kısıtlamalarını ve çıkmazlığını görerek, bir toplumun bir uygarlıktan
diğerine geçmeye teşebbüs etmesi enderdir.
Geleneksel otoriter kültürü oluşturan temel değerler arasında, --akılcı
olma--, --bilimsel olma--, --eleştirici olma-- gibi çağdaş öğeler yoktu.
Cumhuriyet reformları, bu öğeleri, Türk toplumunun temellerine koyma
girişimidir. Eğitim reformu, hukuk reformu, kıyafet reformu; dil reformu,
çok partili politik yaşama geçişi hazırlayan siyasal reform yeni bir
uygarlığın temellerini atmak için yapılmıştır.
Cumhuriyeti kuranlar, bu sosyal reformlar sayesinde, Avrupa'nın --hasta
adamı-- olan Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküntüsünün altından, zinde ve
gerçekçi bir toplum çıkacağını umuyorlardı. Ne Var ki, Türkiye içindeki
--yobazlar-- ve --hasta adam--ın mirasını paylaşmak isteyen dış güçler, bu
girişimin başarılı olmasını istemiyorlardı.
Türkiye hala bir reformlar ülkesidir. Aydınların büyük bir çoğunluğu,
bilimin ve rasyonel düşüncenin (aklın), toplumun temeline inemediği
kanısındadır. Onlarca, bilimsel düşünce ve akılcı yaklaşım toplumun
temelini oluşturmadıkça, Türk toplumu çağdaş uygarlığın bir üyesi olamaz.
Aydının bu tavır alışı, eğer iletişim becerileri iyi kullanılmadan ve
gelişigüzel ortaya konursa, karşı tutumda olanları öbür uca daha fazla
iter; sonuçta, toplumsal ortam, birbirlerini sevmeyen, hırçın insanların
ortamı olur. Bir sentez arayan Türk insanı yerine, kendi inancını tek
yönlü olarak diğerlerine kabul ettirmek isteyen iki yobaz tipi gelişir.
Bunlardan birine --yobaz aydın--, diğerine --geleneksel yobaz-- adları
verilebilir. Sürtüşme, geleneksel kültürü savunan --geleneksel yobaz-- ile
Batı değerlerini sorgusuz sualsiz kabul ettirmeye çalışan --yobaz aydın--
arasında olur.
Aydının kişisel yaşamında yapacağı sentez, özgürlükçü çağdaş Türk
toplumunun oluşmasında hayati önem taşır. Hem geleneksel otoriter kültürü,
hem de çağdaş dünya anlayışını yakından tanıyan aydın, kendi bireysel
bütünlüğü, kafa ve gönül dengesi, toplum ve doğayla ilişkisiyle ilgili
değişik sentezlere ulaşır. Aydının bu tür sentezlere ulaşabilmesi, her iki
dünyayı iyi bilmesine bağlıdır.
Geleneksel otoriter kültürü ve özgürlükçü çağdaş anlayışı birbirinden
farklı kılan temel düşünce sistemlerini incelemek, bu nedenle önemlidir.
Bu iki düşünce sistemini anlamadan, Cumhuriyet reformlarının altında yatan
temel amacın anlaşılması güçleşir.

GELENEKSEL OTORİTER KÜLTÜR VE ÖZGÜRLÜKÇÜ ÇAĞDAŞ ANLAYIŞIN DEĞERLERİ

Temel boyutların karşılaştırılması
Osmanlı Devleti, değişik toplumlarla ve kültürlerle ilişki içinde
bulunmuş, Arap uygarlığının yanı sıra İran, Yunan, Bulgar, Yugoslav, Rus,
Macar, Romanya toplumlarını etkilemiş ve doğal olarak, onların da etkisi
altında kalmıştır. Fakat en önemli toplumsal etki, İslamiyet aracılığıyla
Arap dil ve kültüründen gelmiştir. Osmanlı yönetimi, bu etkileri
siyasetinde, toplum yaşamında, sanatında kendine göre sentezlemiş ve
Osmanlı kültürü olarak bilinen bir bütün ortaya koymuştur. Bu kültür bugün
süregitmekte olan geleneksel otoriter kültürün temelini oluşturur.
Özgürlükçü çağdaş anlayış soyut bir kavramdır. Fransa, İtalya, Almanya,
İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre ve Belçika gibi Avrupa
toplumlarını kapsadığı kadar, Batı uygarlığının bir uzantısı olan Amerika
Birleşik Devletleri'ni ve Kanada'yı da kapsar. Bu ülkelerin birbirinden
farklı dilleri, görenekleri ve yaşam biçimleri vardır. Ne var ki, bu
toplumlarda ortak olan bazı temel değer ve düşünce biçimleri, onları diğer
dünya toplumlarından ayırt eder.
Aşağıda, geleneksel otoriter kültür ile, özgürlükçü çağdaş anlayışın
temel değerleri karşılaştırılmıştır. Böyle bir karşılaştırma, Cumhuriyet
reformlarının amacını ve Türk insanının bugün içinde bulunduğu değerler
çelişkisini daha iyi anlamaya yardım edecektir.

TEMEL KÜLTÜR BOYUTLARI

Kültür nedir?
Sosyal bilimciler, son otuz yıldır, kültür kavramını tanımlamaya
çabalarlar. Herskovits (1955) kültürü, --insanın yaptığı her şeyin
toplamı-- olarak tanımlarken, Geertz (1973) --bir toplumun üyelerince
paylaşılan anlamların tümüdür-- der. Hall (1959) --kültür iletişimdir ve
iletişim kültürdür-- diyerek iki kavramı birbirine denk görür.
Birdwhistell (1970) kültürün, toplum içindeki ilişkilerin yapısını,
iletişimin ise süreci ifade ettiğini söyler. Görüldüğü gibi bilim adamları
belirli bir kültür tanımı üzerinde pek anlaşamazlar.
Keesing (1974), bütün tanımları ve tartışmaları gözden geçirdikten
sonra, dilbiliminde yapılan bir ayırımı kültür tanımına uygular.
Dilbilimciler, yeteneği (competence), gramer bilgisi, uygulamayı
(performance), kişinin konuşma davranışı olarak tanımlarlar. İki düzey,
birbiriyle ilgili, fakat farklıdır.
Keesing kültürün aynı, dildeki gramer gibi, soyut yönü olduğunu, bu
yönüyle insanların duyum, algılama, düşünme ve davranma süreçlerini
etkilediğini ifade eder. Birey, kültürden edindiği bilgiyi, anlayış ve
görüşü, içinde bulunduğu sosyal durumun koşullarına uygun olarak belirtir.
Örneğin, --yaşlı kişilere saygı göstermelidir-- bilgisi, değişik
durumlarda el öpme, otobüste kalkıp yerini verme, --sen-- kelimesi yerine;
--siz-- kelimesini kullanma biçiminde kendini gösterebilir. Bu nedenle,
aynı kültürden olduklarından dolayı temel dünya görüşleri benzer olan
kişiler, değişik koşullarda, birbirlerinden farklı davranış gösterirler.
Keesing'e göre kültür, bir dilin grameri gibi, birbiriyle ilişkili bir
bilgi düzeni, kendi içinde tutarlı bir dünya anlayışıdır. Kültür denen bu
bilgi düzeni, kişinin --iç dünyasını yapılaştırır, onun gerçeğini
oluşturur.--
Kültürel bilgi düzeninin altında bazı temel varsayımlar yatar. Bir
binanın çatısını oluşturan sütunlar gibi, temel varsayımlar kültürün
çatısını oluşturur. Birey, bu varsayımların farkında değildir. Ne var ki,
kültürel varsayımlar, birey ister farkında olsun ya da olmasın, kişinin
davranışını biçimler ve yönlendirir.
Aşağıda, geleneksel otoriter kültür ile, özgürlükçü çağdaş anlayışın
temelinde yatan ana varsayımların bir dizisini karşılaştırmalı olarak
gözden geçirdik. Bu varsayımları okurken lütfen şu üç noktayı göz önünde
tutun:
1. Her toplumda, birbirlerinden farklı varsayımlar vardır. Bazı
varsayımlar, diğerlerine nazaran daha baskındır; bir başka deyişle,
belirli bir toplumun üyelerinin çoğunluğu bir kültür varsayımına göre
davranmayı daha sık yeğler. Örneğin, --(A) kültüründe yaşlılara değer
verilir, (B) kültüründe yaşlıların değeri yoktur,-- dendiğini düşünelim.
Eğer (B) kültüründe birkaç kişinin yaşlılara değer verdiği görülürse,
yukarıdaki gözlemin yanlış olduğu söylenmemelidir. Verilen örnek şöyle
ifade edilse daha doğru olurdu: --(A) kültüründeki kimselerin çoğunluğu,
(B) kültüründeki kimselerle kıyaslandığında, yaşlılara daha değer verir.--
--Yaşlılara değer verme, (A) kültüründe daha baskın bir eğilimdir.--. Bu
ifade (B) kültüründe hiç kimsenin yaşlılara değer vermediğini göstermez,
göreli olarak (A) kültüründe daha çok sayıda insanın değer verdiğini
gösterir. Bu nedenle kültür varsayımları, salt değil, ortaya çıkış
frekansı ve bir yöne doğru baskın eğilimler olarak, göreli anlamda
anlaşılmalıdır.
2. Kültür varsayımları bilinçli olarak öğrenilmez; çocuk ana dilini
öğrendiği gibi, farkına varmadan, kendi kültürünün varsayımlarını aile
içinde öğrenir. Kültürel varsayımlar bilinçli olarak öğrenilmediği için,
bilinç altında kalırlar; normal koşullar altında onları bilinç düzeyine
çıkarmak, farkına varmak zordur.
3. Bireyin farkında olmadığı kültürel varsayımlar, onun özbenlik (core
identity) tanımının temelini oluşturur. Bir başka deyişle, kişi, --Ben (A)
kültüründen olduğumdan dolayı, büyüklere saygı duyarım,-- diye düşünmez;
'Ben, büyüklere saygı duyan, iyi bir insanım,' diye düşünür. Kişi, kendi
özbenliğine benzer kişiliği olan diğer kimselere yakınlık duyar;
benzemeyenlere uzak durur. Böylece, kültür varsayımları, bir grup, bir
cemaat, bir toplum yaratma yönünde etki gösterirler.
Temel kültür varsayımları
Özgürlükçü çağdaş anlayış ile geleneksel otoriter kültürü şu temel
boyutlarda karşılaştıracağız: 1. Dünya görüşü; 2. İnsanın doğası; 3.
İnsanın doğayla ilişkisi; 4. Bireysellik/Bağımsızlık; 5. Değişim; 6.
Zaman; 7. Eşitlik/Hakkaniyet; 8. Yarışkanlık; 9. Açık, doğrudan iletişim;
10. Uygulanabilirlik ve verimlilik; 11. Materyalizm; 12.Eğitim, 13. Birey
ve devlet ilişkisi; 14. Kadın erkek ilişkisi; 15. Din ve devlet ilişkisi.
Her bir boyutun altındaki temel varsayımları aşağıda dile getirdik.
Dünya görüşü -Dünya görüşü boyutu, dünya ve evrenin algılanma biçimiyle,
nasıl bir evren varsayıldığı ile ilgilidir.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Bir yüzyılı aşkın bilimsel çabaların
sonucunda yavaş yavaş oluşmuş bu varsayıma göre, evren karmaşık, her yönü
birbiriyle ilişkili mükemmel bir düzendir. Biz bu düzenin içinde ve onun
bir parçasıyız. İnsanoğlu, hem kendini hem de evreni incelemeli ve
anlamalıdır.
Geleneksel otoriter kültür: Evrenin ne olduğunu anlamaya insanoğlunun
gücü yetmez; bilmemiz gerekenler, Kuran'da vardır.
İnsanın doğası -Bu boyut, --insan nedir?-- sorusuna cevap verir.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: İnsan fiziksel, kimyasal, biyolojik ve
pisikolojik yönleri olan son derece karmaşık bir yaratıktır. Her insan
yaşamının anlamına, gereksinimlerinin ne olduğuna ve bunların en iyi nasıl
karşılayabileceğine kendisi karar verebilecek güçtedir.
Geleneksel otoriter kültür: İnsanoğlu kulluk yapmak için yaratılmıştır.
İnsanın ne yapması gerektiğini Kuran belirtir. Kişinin neyin iyi, neyin
kötü olduğuna karar verecek gücü yoktur. Allah huzurunda görevlerini
yerine getiriyorsa yaşamı iyi ve anlamlıdır.
İnsanın doğayla ilişkisi -Bu boyut, insanın doğayla nasıl bir etkileşim
içinde olması gerektiğini belirtir.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: İnsan doğayı anlamalı, denetim altına almalı
ve kendi amaçları doğrultusunda doğanın güçlerini kullanmalıdır. İnsan
doğayı anlayabilecek ve denetimi altına alabilecek güçtedir. Akıllı ve
başarılı insan doğayı ve kendini en iyi anlayan, kendinde ve doğada saklı
olan güçleri kendi amaçları yönünde en verimli kullanan insandır.
Geleneksel otoriter kültür: İnsan aciz bir yaratıktır ve kaderine boyun
eğmek zorundadır. Başarılı ve akıllı insan bu gerçeği görüp kabul eden
kişidir.
Bireysellik/Bağımsızlık -Bu boyut, bireyin kendini diğerlerinden ayırt
eden, kendine özgü özelliklerine verilen değeri ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Bireyin kendine özgü özellikleri geliştirmesi
ve diğerlerinden farklı bir kimse olarak yaşamını sürdürmesi, o bireyin
doğal hakkıdır ve istenilen bir şeydir. Bireyin kendine özgü özellikleri
korunmalı, beslenmeli ve geliştirilmelidir.
Bireyin hiç kimsenin yardımına gereksinim duymadan yaşamını sürdürecek
bilgi ve becerilere sahip olması, bağımsız olması istenilen bir
özelliktir. Kendi yaşamının sorumluluğunun bilincine varmış, bağımsız,
kendine özgü özellikleri geliştirmiş birey, değerlidir.
Geleneksel otoriter kültür: Birey, diğer kimselerle ilişkileri içinde
değer kazanır. Kendi başına bireyin bir değeri yoktur. Kişinin değerini
onun ilişkileri belirler: Hangi aileden, hangi mevkide, kimleri tanıyor
olması önemlidir. Tanıdığı olanla, tanıdığı olmayan birbirine eşit
değildir.
Başkalarıyla ilişki ve işbirliği içinde yaşamını sürdüren kişi daha
değerlidir. Herkesten farklı olmak utanılacak bir durumdur. Bireye özgü
farklılıklar her fırsatta törpülenmeli ve gelişmeleri önlenmelidir. En
makbul insan, herkes gibi olan insandır.
Değişim -Bu boyut, zamanla kaçınılmaz olarak ortaya çıkan değişimin
nasıl algılandığını ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Değişim yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır,
iyidir, gelişmenin ve ilerlemenin temelinde yatar. Değişmeden kaçınılamaz,
ne var ki, değişimi istediğimiz yöne yöneltebilme gücümüz vardır.
Geleneksel otoriter kültür: Değişim, kurulu düzeni tehdit eder; sürekli
denetim altında tutulması gerekir. Gelenek ve görenekleri olduğu gibi
korumak, istikrarı sürdürmek, değişimden daha önemlidir.
Zaman -Bu boyut, kişilerin vakitlerini harcamalarıyla ilgili temel
değerleri ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Zaman önemlidir. Zamanın farkında olmak,
zaman planlaması yaparak hangi işin ne vakit yapılacağını bilmek,
öğrenilmesi gereken temel bir beceridir. Şu an ve gelecek, geçmişten daha
önemlidir. Şu anı verimli olarak kullanmak, geleceği iyi planlamak
gerekir.
Geleneksel otoriter kültür: Geçmiş, şimdi ve gelecekten daha önemlidir.
Gelecekte ne olacağını biz bilemeyiz, kaderimizde ne yazılıysa o
olacaktır. Geleceği planlama, zamanını verimli biçimde kullanma
insanoğlunun elinde değildir; geleceği planladığını düşünenler, aslında
kendilerini avuturlar.
Eşitlik/Hakkaniyet-Bu boyut, kişiler arasındaki ilişkilerde güç
dengesini ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Saygınlık yönünden insanlar eşittir. Kişiler
ekonomi, statü ve meslek yönünden eşit olmayabilirler; ne var ki,
saygınlık yönünden eşit kabul edilmedirler.
Geleneksel otoriter kültür: İnsanlar eşit değildir. İnsanın saygınlığı
kişinin dinine, mevkiine, ailesine, mesleğine, tanıdıkları kimselerin
türüne göre değişir. Saygıya değer insanlar vardır, saygıya değmeyen
insanlar vardır.
Yarışkanlık -Bu boyut, kişilerin başarı için birbirleriyle yarışmasını
belirtir.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Kendini diğerlerinden üstün kılacak beceri ve
bilgileri öğrenmek iyidir. Birey kendi kendiyle ve başkalarıyla sürekli
yarışma içinde olmalı, gelebileceği en yüksek düzeye ulaşmalıdır.
Geleneksel otoriter kültür: Önemli olan, kişiler arası ahengi koruma ve
dostları memnun etmektir. Diğerleriyle açık seçik yarışkanlık içinde
olduğunu göstermek ayıptır. En büyük meziyet, kişinin mütevazi olmayı
öğrenmesidir.
Açık, doğrudan iletişim -Bu boyut, kişiler arası ilişkilerde mesajların
kullanılma biçimini ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Kişiler arası ilişkilerde açık-seçik doğrudan
mesajlar, dolaylı yollardan kapalı anlatıma yeğlenir. Kişinin hatasını
yüzüne söylemek, kişinin arkasından konuşmaktan iyidir. Birey kendine
söylenen hataları dinlemeli ve gerçekçi biçimde değerlendirip
cevaplamalıdır; iyi iletişim, açık-seçik, dolaysız iletişimdir.
Geleneksel otoriter kültür: Kişinin yüzüne düşünülen aynen ve doğrudan
söylenmez. Dolaylı ve kapalı yollardan ima yoluyla anlatım, doğrudan,
açık-seçik anlatıma yeğlenir. Dolaylı yollardan, üzeri kapalı olarak
mesajı anlatabilmek, kişiler arası ahengi koruduğundan, istenilen ve
beğenilen bir beceridir.
Uygulanabilirlik ve verimlilik -Bu boyut, düşünce ve davranışların
pratik bir sonuca dönük olmasını belirtir.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Gerçekçi, pratik ve verimli olma değerlidir.
Bir program, düşünce ya da kuramın uygulanabilirliği ve verimliliği, o
program, düşünce ya da kuramın değerini belirtir.
Geleneksel otoriter kültür: Bir düşüncenin geçerli ya da pratik
oluşundan ziyade, o düşünceyi ortaya atan kişinin mevkii, otoritesi,
siyasal kudreti önemlidir.
Materyalizm -Bu boyut, nesnel terimler içinde ifade edilebilen
kazançların değerli olduğunu ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Para kazanmak, mal mülk sahibi olmak,
yarınını garanti altına alacak biçimde planlama yapmak önemlidir. Mali
yönden güçlenme, bireyin anlamlı ve başarılı bir yaşam sürdüğü anlamına
gelir. Kazanç hırsı her normal insanda vardır ve saygıyla karşılanmalıdır.
Geleneksel otoriter kültür: Dünya malı bu dünyada kalır. Kazanç hırsı
kötüdür, insanın ve toplumun başına gelen bütün kötülükler bu hırstan
kaynaklanır. Bu dünya için değil, öbür dünya için kazanmak gerekir. --Bir
hırka, bir lokma-- tutumu içinde olan kişilere saygı duyulmalıdır.
Eğitim -Bu boyut, kişinin gelişimi boyunca topluma ve yaşama
hazırlanması için gerekli süreci ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Eğitim, bireyin güçlendirecek düşünme, bilme
ve uygulama becerilerini geliştirmelidir. Sadece bilgi önemli değildir. O
bilgiyi elde edebilecek araştırıcı ve eleştirici bir kafayı geliştirmek
daha önemlidir.
Geleneksel otoriter kültür: Bilinmesi gereken zaten bilinmektedir.
Eğitimin görevi bu bilgileri ezberletmektir. İyi eğitilmiş kişi,
belleğinde çok bilgi bulunduran kişidir. Araştırıcı ve eleştirici kişi,
imanı zayıf olan, şüphe eden kişidir. Bu kişilerden toplum kendini
korumalıdır.
Birey ve devlet ilişkisi -Bu boyut, bireyle devletin birbirlerine
karşılıklı görevlerini ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Bireyin özgür yaşamı, kendini söz ve sanat
yoluyla ifade edebilmesi, bireysel mutluluğu araması, onun doğuştan
getirdiği haklarıdır. Her birey, diğer bireyin hakkına saygı göstermek
zorundadır. Devlet, bu bireysel özgürlük ve hakları korumak için
elbirliğiyle kurulmuştur. Devletin temelini oluşturan kuralları, o devleti
oluşturan bireyler belirler. Devlet bir hizmet örgütüdür, yurttaşlara
hizmetin ötesinde başka bir anlamı yoktur. İyi devlet adamı, güleç yüzlü,
yurttaşın sevdiği ve kendisine yakın bulduğu yöneticidir.
Geleneksel otoriter kültür: Devlet yöneticisi, devletin nasıl
yönetileceğine karar verir. Yurttaş, devletin amaçlarını gerçekleştirmek
için vardır. Birey, devletin amaçlarına hizmet ettiği sürece değerlidir;
kendi başına bir değeri yoktur. Yurttaş ancak korku ve baskı yoluyla
devletin amaçlarına hizmet eder, isteyerek değil. O nedenle, devlet asık
suratlı olmalı ve gücünü-yurttaşa her zaman duyurmalıdır. İyi devlet
adamı, ciddi ve kendisinden korkulan yöneticidir.
Kadın erkek ilişkisi -Bu boyut, kadın ve erkeğin toplum içindeki göreli
yerlerini ve değerlerini ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Kadın ve erkek sosyal saygınlık ve yasal
yönden eşittir. Kadının sosyal düzen içindeki yerini tanımlamada
demokratik süreç yer almalı, kadın kendi işlevlerini tanımlamada en önemli
güç olmalıdır. Kadın hakları ve kadın özgürlüğü önemlidir ve güncelliğini
kaybetmeden sürekli söz konusu edilmelidir.
Geleneksel otoriter kültür: Kadın ve erkek eşit değildir, çünkü eşit
yaratılmamışlardır. Erkeğin sosyal, yasal, psikolojik üstünlüğünü kabul
etmeyen kadın aile mutsuzluğunun ve toplumsal çöküntünün kaynağıdır.
Din ve devlet ilişkisi -Bu boyut, din ve devlet arasında ilişkinin
türünü ifade eder.
Özgürlükçü çağdaş anlayış: Dini inanç özel bir yaşantıdır ve her bireyin
en kutsal özgürlüğünü oluşturur. Dini inancında özgür olmayan insan,
yaşamının tümünde özgür değildir. Devletin en önemli işlevlerinden biri,
birbirinden farklı dini inançtaki yurttaşların, diğerlerini kısıtlamadan,
inanç ve örflerini özgürce uygulamasına olanak verecek yasal ortamı
korumak, devletin siyasal, ekonomik ve yasal görevleriyle değişik dini
görüşleri birbirinden tamamiyle bağımsız tutmaktır.
Geleneksel otoriter kültür: Din ve devlet birbirinden ayrılamaz. Her
toplumun bir dini vardır; bizim dinimiz İslamdır. Devletin siyasal,
ekonomik ve yasal görevleri dinimizin emrettiği yönde işlemelidir. Şeriat
toplumun temel yasası olmalıdır.
Yukarıda anlatılanlar bir tablo içinde özetlenebilir: Bu tablo, temel
boyutlar içinde özgürlükçü çağdaş anlayış ile geleneksel otoriter kültürü
karşılaştırmaktadır.
Bu kültür boyutları birbiriyle etkileşerek günlük yaşam içinde
davranışları etkilerler. Onikinci Bölümde değişik davranışlar, bu
davranışların altında yatan kültür değerleri açısından incelenecektir.

SÖZÜN KISASI

Geleneksel otoriter kültür ve özgürlükçü çağdaş anlayışın birbirinden
farklı varsayımları vardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin özgürlükçü çağdaş
anlayış temelleri üzerine kurulması için Cumhuriyet reformlarına
girişilmiştir. Kültür varsayımlarını temel boyutlar halinde ifade etme ve
karşılaştırma olanağı vardır.
Geleneksel otoriter kültür ile özgürlükçü çağdaş anlayış arasındaki
farkları, kültürün aşağıdaki temel boyutları karşılaştırılarak
belirtilebilir: 1. Dünya görüşü; 2. İnsanın doğası; 3. İnsanın doğayla
ilişkisi; 4. Bireysellik/Bağımsızlık; 5. Değişim; 6. Zaman; 7.
Eşitlik/Hakkaniyet; 8. Yarışkanlık; 9. Açık, doğrudan iletişim; 10.
Uygulanabilirlik ve verimlilik; 11. Materyalizm; 12. Eğitim; 13. Birey ve
devlet ilişkisi; 14. Kadın erkek ilişkisi; 15. Din ve devlet ilişkisi. Bu
iki farklı dünya görüşü, Türk insanının içinde çatışma halindedir.
Özgürlükçü çağdaş anlayış ve geleneksel otoriter kültür değerlerinin
karşılaştırılması
Geleneksel otoriter kültür :::::::::::::::::::::::::::::::
Evreni anlamaya insanoğlunun gücü yetmez.
Neyin iyi neyin kötü olduğuna insanın kendisi karar verecek güçte
değildir.
İnsan aciz bir yaratıktır; kaderine boyun eğmelidir.
Bireyin kendine özgü bir değeri yoktur. Bireyi değerli yapan, onun
ilişkileridir.
Değişiklik kötüdür, gelenek ve görenekleri olduğu gibi devam ettirmek
iyidir.
Zaman ve zaman planlaması önemli değildir; gelecekte ne olacağı
kaderimize bağlıdır, biz denetleyemeyiz.
Kişinin yaşı, mevkii ve ilişki içinde olduğu insanlarının türü onun
saygınlık derecesini tanımlar.
Yarışkanlık ayıptır. Mütevazilik iyidir.
Dolaylı ve kapalı yollardan ima yoluyla anlatım, doğrudan, açık-seçik
anlatıma yeğlenir.
Programı uygulayan kişinin mevkii ve kudreti önemlidir.
Kadercidir.
Eğitim, mevcut bilgi ve değerleri ezber ve taklide dayanır.
Birey devlet içindir.
Kadın ve erkek eşit değildir.
Din ve devlet ayırımı yoktur.
Özgürlükçü çağdaş anlayış ::::::::::::::::::::::::::
İnsan hem kendini hem de evreni inceleyerek anlayabilir.
İnsan kendisi için neyin yararlı ya da zararlı olduğuna kendisi karar
verecek yetenektedir.
İnsan doğayı anlamalı ve denetimi altına almalıdır.
Bireyin kendine özgü özellikleri korunmalı, beslenmeli ve
geliştirilmelidir. Bağımsız birey değerlidir.
Değişiklik yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır ve iyidir.
Zaman ve zaman planlaması önemlidir. Geçmiş, şimdi, gelecek içinde en
önemlisi gelecektir.
Saygınlık yönünden herkes eşittir.
Yarışkanlık iyidir.
Açık-seçik doğrudan mesajlar dolaylı yollardan kapalı anlatıma yeğlenir.
Gerçekçi, pratik ve verimli olma değerlidir.
Materyalisttir.
Eğitim bağımsız düşünme, soruşturma yeteneklerini geliştirmeyi amaçlar.
Devlet birey içindir.
Kadın ve erkek sosyal ve yasal yönden eşittir.
Din ve devlet ayrıdır. Yurttaşın din özgürlüğünü ve din -devlet
ayırımını korumak devletin görevidir.
:::::::::::::::::
12
İçimizde Çatışan Farklı İki Dünya
Cumhuriyet reformları, Türkiye'de ilginç bir sosyal gerçek yaratmıştır:
Yasalarının içeriği ve siyasal yapısı yönünden kağıt üzerinde Batı
ülkelerine benzeyen yeni Türk toplumu, düşünce ve davranışları büyük
ölçüde geleneksel otoriter kültür değerleri içinde biçimlenmiş insanlar
tarafından yönetilmektedir. Halkın sosyal yaşamına anlam veren kaynak,
otoriter kültürdür. Ne var ki, çocuklar aile ortamında geleneksel
değerlerle yetiştirilirken, okullarda çağdaş uygarlığın değerleri
programlara konur; çağdaş değerleri öğretmesi beklenen öğretmen, çoğu
kere, bu değerleri otoriter kültür yöntemleriyle öğretme çabası içindedir.

Bir anlamda iki düzeyli bir yaşam düzeni yaratılmıştır: Resmi düzeyde,
demokratik kılıfa bürünmüş göstermelik değerler göze çarpar; ne var ki
programların uygulanması ve ülkenin yönetimi otoriter anlayış içinde olur.
Bu nedenle, göstermelik demokratik değerlerle, günlük yaşamda uygulanan
geleneksel değerler arasında bocalayan, hangi düzenin daha geçerli
olduğunu bilemeyen kuşaklar yetişir. Aşağıdaki gözlemler, toplum düzeninde
kendini gösteren bu değerler karmaşasını yansıtır.

İNSAN DAVRANIŞI TOPLUMSAL DEĞERLERİ YANSITIR

Değişik gazete ve dergilerden derlenen aşağıdaki gözlemler, iki farklı
dünya anlayışının karşılaştıkları ve sürtüştükleri noktaları belirler. Her
bir gözlemden sonra, çarpışan kültür değerlerine bakacağız. Okuyucu,
burada verilen örnekleri, kendi yaşamında ve çevresinde sık sık görebilir.
Bu tür davranışların altında yatan kültür değerleri belirlendikçe, kişiler
arasında yer alan iletişim sorunları daha iyi anlaşılmaya başlar.
Gözlem 1
Gazeteci, yazar Hasan Pulur'un bir yazısında, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin vatandaşına nasıl davrandığını gösteren bir olayı ele alarak
gözlemlere başlayalım.
Nasreddin Hoca'lık
--Bilal Alkan'ın birinden alacağı vardı...
Borçlu bir türlü parayı ödemiyordu; ihtar, protesto hiçbiri kar etmedi,
sonunda icraya verdi.
İcra adamın malına haciz koydu, yine ödeyemedi, satışa çıkarıldı ve 6
milyon 205 bin liraya icra marifetiyle satıldı...
Kanuni işlemler tamamlandı, Bilal Alkan parasını almak için İcra
Memurluğu'na gitti...
Bunca yıldan beri peşinden koştuğu parasını kavuşacaktı.
-Ödeyemeyiz! dediler.
-Niye?
-Senin para zimmete geçti!...
Anlamadı, o da ne demekti!
Anlattılar:
-İcra memuru parayı alıp kaçmış, kasa tamtakır, kurubakır!
-Bundan bana ne?
-Sana ne olur mu yahu? Laf anlamıyor musun, kasada para yok, para!
Bilal Alkan bu işten yine bir şey anlamadı...
Parasını icra memuruna teslim etmemişti ki!
-Ben icra memurunu tanımam devleti tanırım! dedi.
O zaman yol gösterdiler:
-Git derdini devlete anlat!
O da anlattı, Elbistan savcılığına dilekçe verdi...
Savcılık da icra memurluğuna yazı yazıp durumu sordu, sanki bilmezmiş
gibi...
Ama devlet işi bu, yazılacak, çizilecek, her şey kayda kuyda
bağlanacak...
Elbistan İcra Memurluğu da Savcılığa cevap yazdı...
Evet, eski icra memurunun zimmetine para geçirdiği doğruydu, adam canı
çekince kasadan para çekmişti, çektiği paraların icra marifetiyle tahsil
edilen paralar olduğu da belliydi, ama para zaman zaman kasadan alınmış
olduğuna göre, kimin parası olduğu belli değildi, bu tespit edilemezdi,
hatta parayı alıp afiyetle yiyen icra memuru bile, kimin parasını alıp
yediğini bilemezdi...
İyi, peki, hepsi güzel de Bilal Alkan'ın parası ne olacaktı? Adam
alacaklısını icraya vermiş, malını sattırmış, parasını icra alıp kasasına
koymuştu.
Bu para ne olacaktı?
İcra Memurluğu'nun görüşü şuydu:
--Zimmete konu paranın, adı geçene ödeme yapabilmemiz için kasaya giriş
yapılması şarttır. Zira zimmet nedeni ile alacaklıya belirttiğimiz miktarı
ödeme gücü yoktur. Aynı zamanda zimmet konusu paranın, ekli listede
alacak!ının 982/681 sayılı borçlulardan (.....) ın taşınmazının satışından
mütevellit 6,205,000 liranın kasaya girdiği tarihlere tekabül ettiği
sanılmaktadır.--
EEEEEEEE, sonra?
Gelelim sadede...
Bilal Alkan'ın parası ne olacak?
İcra memuru kasada para yok diyor, ancak kasaya para gelirse ödenebilir,
diyor.
Kasaya nereden para gelecek?
İcra memurluğu bunu ne bilsin?
Cevabını da ne güzel bitiriyor:
--Gereğini bilgilerinize arzederim!--
Top şimdi savcılıkta?
İşin gereği bilgilerinize arzedildi ya!
Artık savcı ne yaparsa yapsın?
Savcı ne yapacak?
Cebinden çıkarıp icra kasasına para koyacak değil ya! O da Adalet
Bakanlığı'na yazı yazacak...
Bilal Alkan'ın parası ne olacak diye soracak...
Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü de cevap verecek:
--İlgide gün ve sayısı belirtilen yazılarınızla, Elbistan İcra Memuru
(............)'ün zimmetine para geçirdiği, bunun açık kasa zimmeti olup,
hangi şahıslara ait ne miktar parayı zimmetine geçirdiğinin anlaşılmadığı
bildirilmektedir.
Bu durumda alacaklılarının Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi'nde müstakil
dava açmaları gerekli bulunmaktadır.
Zimmetten doğan böyle bir zararın Bakanlığımzca ödenebilmesi için, yargı
mercileri tarafından verilmiş mahkeme ilamı gereğinin alacaklılara
duyurulması...--
Şimdi biraz kafamızı toplayalım, şu işi baştan ele alalım. Borcunu
ödemeyen adamın borcunu alıp, alacaklıya ödemek devletin görevi midir?
Görevidir!
İcra memuru kimin temsilcisidir?
Devletin!
Alacaklı, parasını alabilmek için icraya başvururken kime güvenmiş,
haklarını kime teslim etmiştir?
Devlete!
İcra memurunu tanır mı?
Tanımaz!
Ha Ahmet olmuş, ha Mehmet, ne fark eder...
Devletin icra memuru kasayı boşaltıp gitmişse, bunun sorumlusu vatandaş
mıdır?
Devlet parayı almış mı, almış, kasaya girmiş mi, girmiş...
Ama para kasadan uçup gitmiş...
Ondan vatandaşa ne?
Devlet vatandaşın parasını öder, sonra memuruyla hesaplaşır...
Hayır, git mahkemeye, hayır git zimmet davasına müdahil olarak katıl ya
da ayrı davalar aç mahkemelerde sürün...
Bu adalet anlayışı acaba Adalet Bakanlığı'na yakışır mı?
Diyelim banka soyulmuş, sizin de bankada paranız var, ertesi günü
paranızı çekeceksiniz, hayır diyorlar, bekleyin, soyguncular yakalansın,
mahkemeye verilsin, mahkum olsunlar, biz onlardan parayı alalım, size
verelim:
Yapmayın muhteremler, insaf dinin yarısıdır!
Nasreddin Hocalık olmayın...
Hani Hoca'nın birine borcu varmış, adam kapıyı çalınca yolun kenarını
göstermiş:
-Bak oraya çalılığı diktim... Koyunlar geçerken çalıya sürünecek,
yünleri kalacak, onları toplayacağım, hanım tarayıp eğirecek, iplik
olacak, sonra örüp çorap yapacağız, pazara götürüp satacağız, senin paranı
ödeyeceğiz!
Adam kıskıs gülmeye başlayınca Nasreddin Hoca parlamış:
-Peşin parayı gördün, nasıl gülersin değil mi?--
Bu gözlem, devlet, görev ve devlet görevlisi anlayışıyla ilgili
tutumları dile getiriyor. Bilal Alkan, Cumhuriyet hükümetinin görünüş
düzeyindeki soyut demokratik değerlerini ciddiye almış, benimsemiş ve
beklentilerini ona göre ayarlamış. Görünüşte Bilal Alkan'ın düşünüş ve
davranışı haklıdır; çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kağıt üstünde
yazılı yasalarına ve Cumhuriyet reformlarının amaçlarına uygundur.
Ne var ki, icra memuru, savcı ve adalet bakanlığı görevlisi, geleneksel
otoriter kültürün, tarihsel kökenli,--devlet vermez, alır!-- anlayışı
içinde yetiştikleri için, görünüşteki soyut demokratik değerlerle,
gerçekte içimizde yaşayan otoriter değerler arasında bir çatışma söz
konusudur.
Bilal Alkan, psikososyal açıdan, Türk toplumuna --uyumsuz-- bir kişidir;
çünkü, Türkiye'de doğup, büyüyüp, yaşadığı halde bir Fransız, İngiliz,
Alman, ya da İsveçli gibi davranıyor. Yasal işlerini yürütürken, yasa
kitaplarında yazılan yöntemleri uygulamaya çalışıyor.
Türkiye'nin geleneksel otoriter kültür dinamiğine --uyum yapmış-- bir
Bilal Alkan, görünüşte var olan yasalar çerçevesinde değil, geleneksel
kültürün getirdiği insan ilişkileri çerçevesinde davranırdı. Bu vatandaş,
işini yasalara dayanarak, kurulu mekanizmalarla çözmeye çalıştığından
dolayı, geleneksel kültürün aşağıdaki bazı temel değerleriyle çatışma
içindedir.
1. Bireysellik/Bağımsızlık: Geleneksel kültür içinde birey, tanıdık
ilişkilerini kullanarak sorunlarını çözer, --ben kendi işimi kendim
çözerim;-- anlayışı hoş karşılanmaz. Bilal Alkan bu işte kendine yararlı
olacak --tanıdık-- arama yerine, kendi başına iş yapmaya kalkması bir
--hata--dır.
2. Zaman: Vatandaş Alkan, zamana önem vermekte, geleneksel anlayış
içinde çalışan --görevli--, büyük bir olasılıkla, Alkan'ın bu tutumundan
rahatsız olmaktadır.
3. Eşitlik/Hakkaniyet: Hatırlıyorsunuz, geleneksel kültür içinde
--İnsanlar eşit değildir. İnsanın saygınlığı kişinin mevkiine, hangi
aileden olduğuna, mesleğine, tanıdıkları kimselerin türüne göre değişir.
Saygıya değer insanlar vardır, saygıya değmeyen insanlar vardır.-- Bilal
Alkan, --Muhterem Beyefendi!-- denecek türünden biri olsaydı, herhalde
böylesine bir --muamele--ye maruz kalmazdı! Öyle anlaşılıyor ki, söz
konusu kişi, gerçekten --vatandaş Alkan!--
4. Birey ve devlet ilişkisi: Geleneksel kültür içinde vatandaş devletten
almaz, ancak devlete verir! Özel durumlarda, bir başka deyişle, kişinin
devlet yöneticileriyle geliştirmiş olduğu --ilişkilerin türüne-- göre,
devlet, verebilir. Hem de başka hiçbir devlette görülmemiş biçimde! Ne var
ki, bu veriş, --vatandaşa-- değildir, --özel ilişkisi olan kişiye--dir.
Devlet memuru, --vatandaş Bilal Alkan--a kötülük yapmak için değil,
geleneksel kültür içinde anlamlı ve --doğru-- geldiği için yukarıda
anlatılan biçimde davranır. Başka bir ifadeyle söylenirse, Bilal Alkan
kişilere karşı değil, belirli bir dünya anlayışına, bir kültür düzenine
karşı savaşıyor. Bilal Alkan'ın mücadele içinde olduğu devlet görevlisi bu
kimseler, büyük bir olasılıkla kendilerini, Atatürkçü ve çağdaş olarak
görürler.
Bu gözlem, bir toplumun kültür ve uygarlık düzenini değiştirmenin ne
kadar zor olduğunu belirtiyor. Özgürlükçü çağdaş uygarlığın bir üyesi
olduğunu savunan Türk Devleti'nde, çağdaş anlamda bireyin değeri yoktur,
birey devlete kul olma durumundadır. --Devletin yüksek menfaatleri-- öyle
gerektirdiği için, bireyin hakkı, hukuku, yasal kelime gargarasının
altında boğulur, canlanamaz.
Geleneksel otoriter kültür birçok yönleriyle diriliğini ve canlılığını
devam ettiriyor. İnsanımız kaderin kendilerine verdiği rollerde, bazan
polis, bazan politikacı, bazan gazeteci, bazen de savcı ya da yargıç
olarak geleneksel otoriter kültürün düşünüş biçimini, kendi yaşamlarına ve
görevlerine yansıtırlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, boşlukta var olan
bir soyut yapı değildir; devlet görevlilerinin davranışlarında canlanır ve
onların algı ve düşünüş biçimleri içinde ifadesini bulur. Özellikle
aşağıdaki gözlem, devlet üniforması içinde geleneksel otoriter kültürün
nasıl yaşadığını somutlaştırmaktadır.

Gözlem 2
Bu gözlem, şimdiye kadar söylenenleri sözle değil, resimle kanıtlıyor.
Geleneksel kültür içinde insanlar eşit değildir. Mevkii olanın --şerefi--
ve --onuru-- vardır, öbürlerinin yoktur. Yandaki fotoğrafa bakan kişi,
--Olur mu böyle şey! Er dövmek yasal değildir. Türk askerine dayak
atılamaz, ancak yasa ve disiplin yönetmeliği içinde cezalandırılır!--
diyebilir.
Kağıt üzerinde durum gerçekten de böyledir. Ne var ki, kağıt üzerindeki
yasal gerçek ile; Gözlem 2'deki fotoğrafta ifade edilen gerçek farklıdır.
Aile içinde baba çocuğunu dövmeye devam ettiği sürece, ordu içinde de
subay ve astsubay eri dövmeye devam edecektir. Çünkü asker subayı baba,
subay de eri oğlu olarak görür. Ordu bir ailedir. Resimde gördüğünüz
astsubay, dövdüğü o erin canını kurtarmak için bir tehlike anında kendi
yaşamını tehlikeye atar ve bu davranışında da olağanüstü bir durum görmez.
Kendi oğlu tehlikede olsa aynı şeyi yapmayacak mıydı?
Yine aynı şeyi görüyoruz: Dış görünüş çağdaş demokratik düzenin
değerleriyle, iç işleyiş geleneksel değerlerle sürdürülüyor.
Görünüşte kalan çağdaş değerlerle, günlük yaşamda uygulanan geleneksel
otoriter kültür değerleri arasındaki bu çatışma, Türk toplumunun en ilginç
psikososyal olgusunu ortaya koyar. Türk insanı aynı anda her iki dünyaya
--ait olma-- çabası içindedir; ne var ki, bu iki dünya, temel yapıları
bakımından farklı dünya görüşleri üzerine oturur.
Türk insanına özgü bu olgu göz önüne alınmadan, Türkiye'deki iletişim
olayları tam anlamıyla açıklanamaz. Aşağıdaki gözlem, bu kanıyı destekler
niteliktedir.

Gözlem 3
1976 yılının Kasım ayının bir Cuma akşamı üniversite öğretim üyelerinin
çoğunlukta bulunduğu bir sosyal toplantıya ben de davet edilmiştim.
Ankara'nın Çankaya semtinde bir apartman dairesinde yenildi içildi,
şarkılar söylendi ve dans edildi. Gece 12'den sonra eğlence devam
etmekteydi. Kapı çalındı ve resmi giyimli iki polis ve bir komiser ev
sahibini görmek istediklerini söylediler. Ev sahibine azarlarcasına,
gürültüyü hemen şimdi kesmesini, aksi halde topumuzu karakola
götüreceklerini söyledi, komiser. Ev sahibi ne olduğunu anlayamadığını,
kanunsuz bir şey mi yaptıklarını komisere sorarken, toplantıdaki
davetliler arasında bulunan belirli bir görevinden dolayı sık sık adı
basında ve TV'de duyulun bir profesör sert bir çıkışla --Sen kiminle
konuştuğunun farkında mısın? Adabını takın! Sonra ben senin terbiyeni
veririm! Sen benim kim olduğumu biliyor musun?-- diye işe karıştı.
Komiser devleti ve kanunu temsil ettiğini, devletten ve kanundan daha
büyük hiçbir otorite bulunmadığını, eğer adam gibi konuşmazsa, o da dahil,
bütün toplantıdakileri karakola götüreceğini hakaret edercesine belirtti.
Ünlü profesör, kendisini karakola götürecek polisin henüz daha anasından
doğmadığını söyledi.
Ve ağız kavgası gittikçe büyüyerek hakaretlerin şiddeti ve sayısı
artmaya başladı.
Ünlü profesör günün İçişleri Bakanına telefon ederek onu uyandırdı.
İçişleri Bakanı Ankara Valisine, Ankara Valisi Vilayet Emniyet Amirliğine
ulaşarak komiserin sözlerini geri alması ve özür dilemesi istendi.
Komiserin --Ben bu üniformadan utanıyorum, şimdi. Adama göre muamele
oldukça bu millet adam olmaz. Yazıklar olsun şu üniformanın şerefine!--
diyerek kendisini çeviren polislere ve birkaç davetliye dert yandı,
kendisinin hukuk fakültesine devam etmekte olduğunu ve mezun olunca bu
mesleği bırakıp Avukat olacağını söyleyerek ayrıldı. Merdivenleri inerken,
--Artık bu görevin şerefi kalmadı!-- diyerek kendi kendine söylendiği
duyuluyordu.
Ünlü profesör, üniforma giyince kendilerini azrail zanneden ve vatandaşa
köpek muamelesi yapmakta hiç tereddüt etmeyen polislerden yakınıyordu.
--Ben bunun peşini bırakmayacağım, bu eşşe...ği Doğu'ya sürdüneceğim,--
diye sözüne devam etti. Etraftaki herkes büyük bir hayranlıkla onu
destekliyorlardı. Ünlü profesör, gerçekten güçlü olduğunu herkesin gözleri
önünde kanıtlamıştı. Ve onun yakın arkadaşı olmakla, biz de onun gücünün
korunumu içine giriyorduk.
Yukarıdaki etkileşime ayrıntılarıyla yeniden bakalım: Kapıyı çalan
polis, hakaret eder gibi, azarlarcasına konuştu. Niçin, --Sayın ev sahibi,
gece yarısını geçmiş bulunuyor, sizin gürültünüzden uyuyamayan birileri
durumu karakola bildirdi; şu sayılı kanunun, (belirtilen) maddesi
gereğince size gelip durumu bildirme ve gürültüyü kesmenizi söyleme
durumundayız!-- biçiminde konuşmadı?
Bu sorunun cevabını benim kadar şimdi siz de biliyorsunuz: Çünkü,
geleneksel otoriter kültür içinde polis (devlet), vatandaş (suçlu) ile
kibar ve saygılı konuşmaz. Komiser yukarıda verilen örnekteki gibi
vatandaşla konuşursa, kendini gözleyen çevresindeki polislerin, büyük bir
olasılıkla güvenini yitirir.
Polis, yukarıda verilen örnekteki gibi davransa idi, acaba ortaya bir
olay çıkmayacak mıydı? Bu sorunun cevabını bilmek zor. Ev sahibinin,
demokratik değerler çerçevesi içinde davranarak, mevcut durumu, yasal
kurallar açısından algılayıp, --Peki, ikazınıza teşekkür ederiz; istemeden
bir komşumuzu rahatsız ettiğimiz için üzgünüz!-- diyeceğini kimse garanti
edemez. Büyük bir olasılıkla, --Kim imiş gürültü yaptığımızı söyleyen?
Bizim gürültü falan yaptığımız yok. Size telefon edenle beni yüzleştirin;
yalanları hemen ortaya çıkar!-- gibi geleneksel davranış türlerinin ortaya
çıkma olasılığı yüksektir.
Görülüyor ki, --mevki sahibi-- iki kişi çatışma içine girince yasa,
kural, kimin haklı olduğu konularından önce, --kimin daha fazla forsu
var!-- yarışması ortaya çıkıyor. Mevki ve forsu olan, geleneksel kültür
çerçevesinde, yasa ve kuralların üstündedir.
Bir başka ifadeyle, --yasa karşısında herkes eşittir-- değeri, çağdaş
olduğumuza kendimizi ve daha da önemlisi, başkalarını inandırmak için
yazılmış, günlük yaşamımızda canlılık bulamamış, göstermelik bir değerdir.
Uzun yıllar dış ülkelerde eğitim görmüş ünlü profesörde dahi kök
salamamıştır.
Okuyucuya yeniden hatırlatmak isterim: Bu olayı yazmamızdaki amaç ne
profesörü ne de polisi yermek içindir. Hem polis, hem profesör bizim
insanlarımız olarak, toplumda süregiden psikososyal bir olguyu
sergiliyorlar. Benim de, diğer aydınlar gibi, bu tür davranışlar içine
girip, --fors yarışmasına-- katıldığım olmuştur. Yakından gözlerseniz,
yukarıda söylenilen özellikleri, bazı durumlarda kendi davranışlarınızda
da bulabilirsiniz.

Gözlem 4
Dördüncü gözlem için Çetin Altan'ın bir yazısından yararlanacağız.
Almanya'daki Görevli Başimamlar
--Batı Almanya yöneticileri, Almanya'daki Türk işçilerinin dinsel
donatımlarını geliştirmek için, iki yüz on beş --Dernek-Cami-- açılmasına
izin vermişler.
Bu --Dernek Cami--lerde özel olarak gönderilmiş resmi görevli başimamlar
vaazlar veriyorlarmış.
Bu vaazlarda ne gibi konuların işlendiğini yine Almanya'da da çıkan
Anadolu adlı dinsel gazetedeki başimamlara ait yazılardan öğreniyoruz.
Örneğin bir Sayın Başimam şöyle yazıyor:
--Her mümin bilmelidir ki, diğer milletlerin dinleri batıldır,
mensupları kafirdir.--
Gerçekten Türklerle Almanların birbirleriyle kaynaşıp dostluk
kurmalarını sağlayacak, güzel bir başlangıç.
Yazı şu tür açıklamalarla sürüyor:
--Beşerden hiçbirinin İslam dininden başka din edinmesini Allah kabul
etmez. İslam şeriatından başkasına razı olmaz. Bu sebeple herhangi bir
kimse İslam ile beraber bir din edinirse, başka bir din benimserse, 'o
dinin mensuplarını severse' o kafirdir, İslamdan çıkmış olur: Tecdidi
iman, tecdidi nikah lazım gelir.--
Sayın başimama göre bir Türk işçisi bir Almanla ahbaplık eder de onu
severse, kafir olacak ve yeniden Müslüman sayılabilmesi için, imanıyla
nikahını tazelemesi gerekecektir.
Almanya'da çalışmaya gidenlerin, Alman toplumunda sevilip
benimsenmelerini kolaylaştıracak, ışıklı uyarılardır bunlar.
Sayın başimam, yazısında daha başka ince noktalara da dokunuyor ve
--Kafirlerin başına giydiği küfür alameti olan gayyar giyme-- nin, --Haç
takma'nın küfür olduğunu belirttikten sonra şöyle diyor:
Küfre rıza küfürdür. Bu bir akaid kaidesidir ki, herhangi bir küfrü icap
eden şeyi bir kimse işler, diğer bir Müslüman da onu hoşgörür, rıza
gösterirse kafir olur. Neuzibillah. Bu noktanın inceliğini bilmeyip küfre
giden, imandan çıkan nice Müslümanlar vardır.--
Bu uyarıya göre Almanya'ya iş bulmaya giden işçiler, Almanların şapka
giyip boyunlarına haç takmalarına rıza gösterirlerse kafir olacaklardır.
Kafir olmamak için de herhalde konuk gidilen ülkedeki Almanların
şapkalarını kafalarından, haçlarını da boyunlarından çıkarttırmaları
gerekecektir.
Birkaç bin kişiyi geçmeyen Türkiye'deki Alman kolonisi de kendi arasında
bir Protestan dergi yayınlayarak, bizim hocaların başlarındaki sarıkları,
sırtlarındaki cübbeleri çıkarttırıp ellerinden tesbihlerini almayı
önermeye kalkarsa, bilmem tepkimiz ne olur?
Dış dünyada bizden yana çıkmayanlara, bizlere sıcaklık göstermeyenlere,
bizleri yeterince benimsemeyenlere öfkelenip duruyoruz.
Bunun nedenlerine ise sanırım yeterince eğilmiyoruz.
Hem elalemin ülkesine çalışmaya gidecek, hem de onların yaşam
biçimleriyle inançlarma karşı düşmanlığı körükleyecek ve onlarla dostluk
kurmayı, dinden imandan çıkma sayacaksın.
Kusura bakmayın ama insaf diye de bir şey vardır.
Laik bir cumhuriyetin resmi görevlileri, gittikleri yabancı ülkelerde
kendi vatandaşlarının dinsel donatımını geliştirirken, toplumlararası
yakınlaşmaları güçlendirecek bir yönetimi benimsemeli ve Türkleri kendi
dinlerinden olmayanlara --düşman olmazlarsa Müslümanlıklarından
olacakmış-- inancındaki kişiler gibi göstermemelidirler.
Bunun gizli açık yankıları büyük dalgalar halinde gelmektedir üstümüze.
Ayetlerin yorumlarını çok geniş ve insancıl açılardan yapmakta ve Bakara
Suresindeki --İslam'da zorlama yoktur-- ayetini de sık sık anımsamakta
yararlar vardır.
Yine --Anadolu-- gazetesine, bazı vatandaşlarımız, içinden çıkamadıkları
sorunlarını çözmek için, ilginç şeyler soruyorlar. İşte bazı örnekler:
1. Bir kadının, yanında sahibi olmadığı halde yalnız başına kaç
kilometreye kadar yolculuk yapması caizdir?
2. Avrupa'da yapılan ekmeklerde şüphe olduğu söyleniyor. Maya alıp kendi
elimle hamur ve ekmek yapmak zorunda kalıyorum. Mayada şüphe olduğu, çünkü
mayaya margarin yağı karıştırıldığı söylendi. Ne yapmalıyım?
3. Gerek Avrupa'da, gerekse Türkiye'de zaman zaman ailece dost
ziyaretleri yapılırken, ev sahipleri gelen misafirin kadınlı erkekli
ellerini sıkarak, --Hoş geldiniz-- demektedirler. Bu husus yani bir başka
kadının kendisine yabancı olan bir başka erkeğin elini tutması caiz midir?
4. Babamın mezar taşına bir kitabe yazdırmak istiyorum, ne gibi bir yazı
yazdırabilirim?
5. Babamın faydalanması için ne gibi bir hayır yapabilirim?
6. Babamın vefatından daha bir sene geçmedi. Onun mezarının etrafını
duvarla çevirmek istiyorum. Caiz midir?
7. Babamın kendi sesinden banda okuduğu Kur'an-ı Kerim'den aşrışerif
vardır. Bu bandı dinleyebilir miyim?
Resmi görevli sayın başimamlardan birinin bu sorulara verdiği yanıtlar
da çok yüksek düzeylerde.
Bir kadın, babası, kardeşi, oğlu, amcası, dayısı, yeğeni ve kocasından
başka kimseyle yola çıkmamalı ve tek başına da doksan km'den çok
gitmemeliymiş.
--Broçin-- denilen küçük ekmeğin dışında, yağsız pişmiş ekmeklerin hepsi
yenilebilirmiş.
Yabancı bir erkek, kendisine nikah düşecek kadar yabancı olan kadınların
ellerini tutamazmış. Harammış. Böyle bir haramı işlemek cehennemde ateşi
tutmaktan farksızmış.
Yukarıda verilen yazı, geleneksel otoriter kültürün bazı önemli
boyutlarını vurguluyor.
1. Dünya görüşü: --Gerçek-- bilimsel düşünceye değil, gelenek ve
göreneklere dayanarak tanımlanır.
2. İnsanın doğası: İnsanın doğası (kul) ve yaşamının amacı (kulluk
etmek) belirlidir. Bunu soruşturmak tehlikelidir.
3. İnsanın doğayla ilişkisi: İnsanın doğayla ilişkisinin ne olması
gerektiği tanımlanmış, Kuran'da belirtilmiştir.
4. Değişim: İçinde yaşanılan toplumsal ortam değişse dahi, kişi
değişmemeli, eski bildiği gelenek ve görenekleri devam ettirmelidir.
5. Eşitlik/Hakkaniyet: İnsanlar birbirlerine eşit değildir; özellikle
İslam dininden olmayanlara, eşit gözüyle bakılamaz.
6. Eğitim: Araştırıcı ve eleştirici kişi, imanı zayıf olan, şüphe eden
kişidir. Bilinmesi gerekenler açık seçik söylenmiştir; önemli olan kişinin
bu bilgileri öğrenmesi ve hayatını bu bilgiler çerçevesinde yaşamasıdır.
7. Kadın erkek ilişkisi: Kadının ve erkeğin nasıl davranması gerektiği
bellidir; kadın kadınlığını, erkek de erkekliğini bilerek verilen sınırlar
içinde ilişki kurmalıdır. Bu sınırların dışına çıkmanın büyük sakıncaları
vardır.
8. Din ve devlet ilişkisi: Din; kişinin sadece iç dünyasına ait bir olgu
değildir; din bireyin yaşamının tümünü belirlemeli ve ona yön vermelidir.
Çetin Altan'ın yazısına söz konusu olan Türkler ne ahmaktır, ne de kötü;
onlar, kendi bildikleri düzen içinde anlamlı, iyi ve tutarlı bir yaşam
düzeni oluşturma çabası içindedirler.
Burada şu noktayı da belirtelim: Geleneksel otoriter kültür özellikleri,
sadece İslam dininden kaynaklanan bir dünya görüşü değildir. Hemen hemen
bütün dünya dinleri, bu dini temsil eden kişiler büyük kudretler ele
geçirdiği zaman yozlaşmış ve ilk kaynağındaki amacından saptırılmıştır.
--Yobaz-- kelimesi, dinin kaynağındaki temel anlam sistemini bilmeden,
dini yorumları darlaştıran ve dini kudret kazanma mekanizması haline
getiren kimselere verilen addır. Her dinde yobaz vardır. Her din, kendi
tarihi içinde belirli devrelerde yozlaştırılmış ve yobazların hakimiyeti
altında kalmıştır. Dinler tarihini inceleyenler, yozlaştırmanın ve kudret
elde etmek için dini kullanmanın her dinin tarihinde yer aldığını
bilirler.
Bu anlamda, yukarıda yazılanları İslamiyet'e karşı alınmış bir tavır
olarak yorumlamak yanlıştır; burada, belirli bir dünya görüşünün, bir dizi
kültür değerlerinin tartışılması yapılıyor.
Daha önce sözü edilen Kızılderili Reislerin kendi eğitimlerinin, kendi
yaşam nizamlarının daha üstün olduğuna inandıkları gibi, halkımız da,
doğal olarak, kendilerininkinin Almanların yaşam nizamından daha üstün
olduğuna inanır. Kızılderili --Niçin ben beyaz adamın karşısında sürekli
yenik düşüyorum?-- sorusunu sormaz. Böyle bir soruyu sorabilmek, dünyayı
ve kendini sistematik biçimde gözlemeyi gerektirir. Kızılderili
kültüründe, bu tür bir eleştirisel düşünce yeteneği geliştirme olanağı
yoktu; bu nedenle, bu tür sorunlar önemsenmemiş ve üzerinde durulmamıştır.
Aynı nedenle, geleneksel kültür anlayışı içinde yetişmiş kişiler,
--Neden Türkiye ekonomisi bana iş verecek, rahat bir yaşam sağlayacak
güçte değil, niçin Almanya'ya gelmek zorunda kaldım?-- sorusuna pek ilgi
duymazlar. Bu tür soru sorabilme, eleştirici düşünceyi benimsemiş bir kafa
gerektirir.
İşçi, böyle bir eğitimden nasibini alamamıştır. Onun çağdaş değerler
içinde düşünmesini beklemek, insafsızlık olur. Geleneksel kültür
değerlerini en iyi temsil eden imam, bilimsel düşüncenin ürünü olan
otomobili, radyoyu; TV'yi tereddütsüz kullanır, hasta olunca doktora
gider, ameliyat masasına yatar, ne var ki sözü edilen Kızılderililer gibi,
soruşturma aşamasına gelemez.

Yeniden Bakış

Onuncu Bölümde --İletişim Manzaraları-- başlığı altında sözü edilen
olaylara, şimdi yeniden bir göz atalım. Hava alanındaki koridorların asker
kışlası gibi gri renkte olması, polislerin suçlu ararcasına, --asık
suratlı-- olarak yolcuları gözden geçirmesi, hava yollarında görevli
bayanın --tanıdığını-- pasaport işlemleri için kuyruğun başına alması,
hamalın gümrük işlemine getirdiği kolaylık, bağıra çağıra aralarında
konuşan taksi şoförünün, park edilmeyecek yere park etme izni veren trafik
polisinin davranışları, yukarıda sözü edilen geleneksel otoriter kültürün
boyutları içinde rahatlıkla açıklanabilir.
Özgürlükçü çağdaş uygarlık değerlerinin resmen yürürlükte olduğu, öte
yandan geleneksel otoriter değerlerin uygulandığı ülkemizde, iki değer
düzeni vardır. Aile içinde ve samimi sosyal durumlarda geleneksel otoriter
kültürün değerleri kullanılır, resmi durumlarda da, göstermelik davranış
düzenine geçilir. İki değer düzenine sahip olma, Türk insanının temel
karakteristiklerinden biri olmuştur.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült