Sürü İçgüdüsü

Sigmund Freud


Bu tanımlamayla kitle bilmecesini çözdüğümüz hayali bizi ancak kısa bir süre sevindirecek, derken genel olarak ipnoza başvurma yolunu benimsediğimizi, oysa ipnozun da bir bilmece niteliği taşıyıp henüz aydınlığa kavuşturulmamış birçok yönleri bulunduğunu anımsamak içimizde bir rahatsızlık duygusu uyandıracaktır. Ve nihayet bir başka itiraz, ilerde izleyeceğimiz doğrultuyu bize gösterecektir. Saptadığımız bol ölçüde duygusal bağlanımların, kitlenin karakteristik özelliklerinden birini, yani kendisini yaratmış bireylerdeki bağımsızlık ve girişim gücünden (inisiyatif) yana yoksunluğunu, kitleyi yapan bireylerin tepkilerindeki aynı türdenliği, bu bireylerin adeta kitle bireyleri düzeyine indiğini açıklamaya haydi haydi yeteceğini belirtebiliriz. Ama işe bütün olarak baktık mı, kitlede daha başka özelliklere rastlarız; kitle bireylerini düşünsel başarılarında bir azalma, duygularında bir başını alıp gidiş, bunları yatıştırma ve erteleme konusunda bir güçsüzlük, duyguların dışavurumunda bütün sınırları aşıp, onları eylemlere dönüştürerek eksiksiz boşalıma kavuşturma yolunda bir eğilim; bunlar ve Le Bon’un etkileyici biçimde anlattığı benzeri daha birçok durumlar, ilkellerde ve çocuklarda görerek şaşırmadığımız gerilerde kalmış bir aşamaya ruhsal faaliyetin dönüşünü (regressiyon) yadsınamayacak bir kesinlikle göz önüne kor. Özellikle yalınkat kitlelerin özünde saklı yatan böyle bir geriye dönüş, daha önce söylediğimiz gibi, hayli örgütlenmiş yapay kitlelerde enikonu bir engellemeyle karşılaşır.

Böylece kitledeki bireylerin duygularının ve düşünsel alandaki kişisel çabalarının tek başına söz sahibi olacak kadar güçlü bir karakter taşımadığı, bunun için öbür bireylerin aynı şeyleri aynı tarzda tekrarlama zorunluğu bulunduğu gibi bir izlenim doğmaktadır bizde. Dolayısıyla, toplumun normal yapısının ne kadar çok bireysel bağımlılığı gerektirdiği, ne kadar az orijinalitenin ve kişisel atılganlığın toplumda yer alabileceği, her bireyin kitle ruhu tarafından ne kadar çok egemenlik altında tutulduğu, ve bu egemenliğin ırksal özellikler, sınıfsal önyargılar, kamuoyu vb. kimliğiyle kendini açığa vurduğu dikkatimizi çekmektedir. Telkinsel etkinin yalnız önder tarafından kitledeki bireyler üzerinde değil, tek tek bireylerce yine tek tek bireyler üzerinde de gösterilebileceğini itiraf edersek, böyle bir etkinin oluşturduğu bilmece daha da çetinleşir. Beri yandan, önderle birey ilişkisine tek yanlı ağırlık verdiğimiz, oysa bireyler arası karşılıklı telkin faktörünü uygun görülmeyecek gibi arka plana ittiğimizden ötürü kendi kendimize ister istemez suçlamalar yöneltmek gerekiyor.

Böylece içerisine itileceğimiz alçak gönüllük, daha yalın temellerden yola koyulup, bizi aydınlığa çıkarmayı vadeden bir başka sese kulak kabartmak eğilimini uyandırıyor bizde. Böyle bir sesi de, W. Trotter’in sürü içgüdüsü üzerinde yazdığı (1916) o zekice kitapta bulmaktayım; ancak, bu kitapta esefle karşıladığım bir şey var ki, son büyük savaşın zincirlerini çözüp ortaya salıverdiği antipati selinden kendini bütünüyle uzak tutamayışıdır.

Trotter, bizim kitlede daha önce anlattığımız ruhsal olayları, hayvanlar gibi insanlara da kalıtım yoluyla geçen bir sürü içgüdüsü’ne ( «gregariousness») götürüp bağlar. Bu sürüsellik biyolojik bakımdan bir benzeti, adeta çok hücreliliğin bir sürdürülüşü, libido kuramı açısından ise aynıtür canlıların bir araya gelerek kapsamı gittikçe geniş topluluklar oluşturma yolundaki libido kaynaklı eğilimin bir dışavurumudur. Tek birey yalnızken kendini bütünlükten uzak (incomplete) hisseder. Daha çocuğun korkusuna bile bir sürü içgüdüsünün belirtisi gözüyle bakılması gerektiğini ileri sürer Trotter. Sürünün istemine aykırı davranış ondan ayrılmakla bir tutulmakta. dolayısıyla böyle bir yola başvurmaktan korkuyla kaçınılmaktadır. Ancak tüm Yeni' ve Alışılmamış’ı da yadsır sürü her vakit. Sürü içgüdüsü primer (birincil) bir özellik taşır, yani daha başka parçalara ayrılamaz (which can not be split up).

Trotter, primer olarak benimsediği içgüdüleri (ya da doğal dürtüleri) şöyle sıralar: Özyaşamı sürdürme içgüdüsü, beslenme içgüdüsü, çiftleşme içgüdüsü ve sürü içgüdüsü. Sonuncu içgüdünün ise çok vakit ötekilerle uyuşmazlık durumuna düştüğünü belirtir. Suçluluk bilinci ve görev duygusu bir gregarious animal’de (sürü hayvanı) rastladığımız karakteristik öğelerdir. Psikanalizin Ben’de bulgulayıp ortaya koyduğu geriye itimi (refoulment) gerçekleştiren güçleri, dolayısıyla hekimin psikanalitik tedavide karşılaştığı diretişleri de yine sürü içgüdüsüyle açıklar Trotter. Dilin, önemini, sürü içerisinde karşılıklı anlaşmaya elverişli araç olmasından aldığını, bireylerin birbiriyle özdeşleşmelerinin de büyük ölçüde bu elverişliğe dayadığım açıklar.

Le Bon'un karakteristik geçici kitle oluşumları üzerinde daha çok durmasına, Mc Dougall’m is.e stabil (oturmuş) kitleler üzerine eğilmesine karşılık, Trotter insanın, bu politik hayvan 'ın içerisinde yaşadığı en geniş kitleleri incelemesine temel almış ve bunların doğmasını sağlayan ruhbilimsel nedenleri açıklamıştır. Ancak, Trotter sürü içgüdüsü için bir kaynak aramanın yersizliğini belirtir, bu içgüdüye birincil (primer), yani çözülüp dağılarak başka öğelere ayrılamaz bir gözle bakar. Boüs Sidis’in sürü içgüdüsünün kaynağı olarak telkine yatkınlığı öne sürmesini kendisi Allaha şükür fuzuli bir çaba saydığını, bunun doyuruculuktan uzak malum örnek’e uyan bir açıklama karakteri taşıdığını belirtir ve Boris Sidis’in açıklamasının tersini, yani telkine yatkınlığın sürü içgüdüsünden çıktığı tezini akla enikonu daha yakın bulduğunu söyler.

Ama Trotter’e, açıklamalarında önderin kitledeki rolünü pek dikkate almadığı yolunda bir itiraz yöneltilebilir ve bunda öteki araştırıcılara karşı yönelttiğimiz itirazdakilerden daha haklı durumda olabiliriz; doğrusu biz Trotter’inkine karşıt bir kanıya eğilim göstermekte, önderin önemini göz önünde tutmazsak kitlenin özünü kavrayamayacağımıza inanmaktayız. Trotter’in sürü içgüdüsünde kısaca yer yoktur öndere, önder sonradan bir rastlantı eseri gelip sürüye katılır; dolayısıyla, sürü içgüdüsünden kalkarak Tanrı gereksinmesine götüren bir yola rastlanmaz, yani sürüye bir çoban yoktur ortada. Ama, sürü içgüdüsünün her vakit özyaşamı sürdürme ya da çiftleşme içgüdüsü gibi parçalara bölünmez ve primer bir nitelik taşımadığını tanıtlayarak, Trotter’in açıklamasını ruhbilimsel bakımdan da çürütebiliriz.

Sürü içgüdüsünün gelişim tarihçesini (ontogenez) izlemek pek tabii kolay değildir. Yalnız kaldıkları vakit küçük çocukların duyduğu korkuya, Trotter, sürü içgüdüsünün bir dışavurumu diye sahip çıkmak ister; oysa bu korkuyu başka türlü yorumlamak akla daha yatkındır: Çocuğun duyduğu korku ilkin annesi. sonraları kendisine aşina başka kişilerle ilgilidir ve çocuğun içinde hissedip, karşısında nasıl davranacağını bilmeyerek korkuya dönüştürdüğü gerçekleşmemiş bir özlemi dile getiriri ayrıca, küçük çocuğun korkusu, «sürü içerisinden» rastgele birinin çıkıp gelişiyle yatıştırılamamakta, tersine böyle bir «yabancının» ortada belirişi korkuya yol açmaktadır. Zaten çocuklarda uzun zaman bir sürü içgüdüsünün ya da' kitle duygusunun varlığına da rastlamamaktayız. Böyle bir içgüdü ya da duygu, evlatlarının sayısı birin üzerine çıkan ailelerde çocukların anne ve babalarıyla ilişkisinden oluşmakta ve temelinde büyük çocuğun küçük kardeşine başlangıçta gösterdiği kıskançlıkla bu kıskançlığa bir tepki saklı yatmaktadır. Büyük çocuk şüphesiz kendisinden sonra doğan küçük kardeşini kıskanarak geri plana itmek, onu anne babasından uzak tutmak ve bütün haklarından yoksun bırakmak ister; ama kardeşinin de, ilerde doğacak öbür kardeşleri gibi, anne ve babası tarafından sevildiğini görerek, beri yandan kardeşine karşı düşmanca tutumda kendisine zarar gelmeksizin diretemeyeceğini anlayarak kardeşi ya da kardeşleriyle özdeşleşme zorunluğunu duyar, böylece çocuklar arasında bir kitle ya da topluluk duygusu belirir ve bu duygunun ilerdeki okul yaşamında gelişimini sürdürdüğü görülür. Bu tepkisel oluşumun ilk gereği herkese adil ve eşit davranılmasıdır. Söz konusu isteğin okulda ne denli gür ve yolundan saptırılmaz biçimde kendini açığa vurduğu herkesçe bilinmektedir.Mademki çocuğun kendisi başka çocuklara üstün tutulmamaktadır, hiç değilse başkalarına da kendisinden farklı davranılmamasını ister. Aynı olay sonradan daha başka koşullar altında yeniden karşımıza çıkmasaydı, başlangıçtaki kıskançlığın çocuk odasında ve okulda böyle bir dönüşüm geçirerek yerini bir kitle duygusuna bırakmasına pek ihtimal veremezdik. Okuduğu şarkıdan ya da çaldığı parçadan sonra bir şarkıcı ya da piyanistin çevresini saran gönülleri romantik sevgi dolu bir küme kız ya da kadın düşünelim. Elbet her biri için en akla yakın davranış, ötekileri kıskanmaktır; ne var ki, sayılarının çokluğu sevisel amaçlarına ulaşmayı engellediği için bu amaçlarından el çeker ve sevgileri yüzünden kalkıp saç saça baş başa geleceklerine bütünlük içinde bir kitle gibi davranır, ortak eylemlerle gözdelerine hayranlıklarını bildirirler; her biri gözdelerinin başını süsleyen buklelerden biri olsa sevinecektir hani. Yani başlangıçta birbirlerine rakip bu kız ve kadınların aynı objeye karşı duydukları aynı sevgi, aralarında bir özdeşleşmenin doğmasını sağlamıştır. Bir içgüdüde normal olduğu üzere değişik sonuçlara ulaşabilme yeteneği bulunduğundan, örneğimizde ortaya çıkan sonucun belli ölçüde doyum imkanı sağlayan bir sonuç niteliği taşıması, oysa çok olası bir başka sonucun realitedeki koşulların engellemesi sonucu gerçekleşmeden kalması bizi şaşırtmayacaktır. Ayrıca toplumda ortak zeka, esprit de corps vb. olarak etkinliğini sürdüren gücün de yine başlangıçtaki kıskançlıktan kaynağını aldığı açıkça ortadadır. Toplumda hiç kimsenin ötekilerden öne çıkmak istememesi, herkesin aynı durumda olması, aynı durumu elinde bulundurması gerekmektedir. Sosyal adaletle anlatılmak istenen, bireyin birçok şeyleri kendi kendisinden esirgemesi ve böylelikle başkalarını da aynı şeylerden el çekmeye ya da bir başka deyişle aynı şeyleri ele geçirmek istemeye zorlamasıdır. Eşitlik koşulu, toplumsal vicdanın ve görev duygusunun köküdür. Bu kökün, frengililerin hastalıklarını başkalarına bulaştırma bakımından duydukları korkuda şaşılacak tarzda açığa vurduğu görülür kendini. Psikanalizin tanıtladığı gibi gerçekte bu zavallıların içlerindeki korku, hastalıklarını başkalarına bulaştırma yolunda bilinçaltında besledikleri isteğe karşı gösterdikleri şiddetli diretişten alır kaynağını, çünkü bu gibi kimseler ne diye yalnız kendileri frengiye yakalansınlar da bu kadar çok şeyden yoksun kalsınlar, oysa öbür insanların başına böyle bir hal gelmesin diye kendi kendilerine sorup dururlar. Hazreti Süleyman’ın adaletiyle ilgili o güzel anlatımda yine aynı öz saklıdır. Kadınlardan biri. mademki kendi çocuğu ölmüştür, öteki kadının da çocuğunun diri kalmamasını ister, bu istek de çocuğun gerçek sahibini açığa çıkarır. Buna göre, toplumsal duygu, düşmanca duygunun özdeşleşme karakteri taşıyan olumlu bir bağlamına dönüşümüdür. Gelişim sürecini görebildiğimiz kadar, bu dönüşüm, kitle dışındaki bir kişiye karşı ortak bir sevgi bağlantısıyla gerçekleşiyorsa benzemektedir. Özdeşleşmeyle ilgili çözümlememize biz kendimiz de dört başı mamur gözle bakıyor değiliz; ancak, kitledeki bir özelliğe, yani kitle bireyleri arasında eşitliğin hiç şaşmaksızın sağlanması isteğine dönmemiz, incelememizde şimdilik güttüğümüz amaç bakımından bize yetecektir.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült