Sosyopati Kol Geziyor

Erol Göka


Türklerin davranışlarının tarihin derinliklerine uzanan kökenlerini araştırırken amacım hiç de Türkleri “vur abalıya!” haline getirmek değil. Tam tersine, “Türk grup davranışı”nı bilimsel bir tema olarak akademinin ilgi alanına katmayı ve eğer bu bilimsel çalışmalardan “kendine özgü Türk modernleşmesi”nin nasıl olması gerektiği hakkında ipuçları ortaya çıkarsa, bunları karar alıcıların dikkatlerine sunmayı hedefliyorum. Ama şimdi görüyorum ki, sokakta gördüğü her olguyu Türklere mal ederek ve oracıkta uyduruverdiği ironik bir dilin arkasına gizlenerek, hatta bu ucube dili yaratıcılık diye sunmaya kalkarak ekmek parası kazananlar, bir “anti-Türk” söylem tutturmuş gidiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde görülen her türlü olumsuzluğu, “Türk olmak” gibi aslı astarı olmayan, tuhaf bir nedenle açıklamaya çalışan, tuhaf insanlar belirdi.

Yok, o kadar basit değil. Ne “Türk grup davranışı”nın izini bu kadar kolay sürebilirsin, ne de yalnızca ironiye sığınarak, dilini eleştiri yeteneğinle bileyerek yazdıklarınla “aydın” olmaya hak kazanırsın! Yaşadığı toplumu tiye almak; ekonomik, siyasal, konjonktürel birçok nedeni olan toplumsal davranışlarla, toplumun inançlarıyla alay etmek, kendini toplumun içinden çıkartıp üstüne yerleştirmek, insanı “aydın” değil, olsa olsa “maskara” yapar. Aydın, sorumluluk sahibidir; sorumluluk ise, nedenlere yönelik bir çabayı ve çözüm üzerine düşünmeyi gerektirir.

“Sosyopati” konusuna yıllardır dikkat çekmeye çalışıyorum; sergilediğimiz sosyopatik toplumsal manzara konusunda oldukça eleştirel sözler söyledim:

“Türkiye’de yerinden oynamış devlet-toplum ilişkilerindeki en bariz görünüm, devletin sanıldığı gibi güçlü ve büyük oluşu değil, hantal ve zayıf oluşudur. Bırakın güçlü olmayı vergi bile toplayamaman, uluslar arası finans çevrelerinin isterlerini attığı her adımda kollamak zorunda kalan zayıf devlete, kendi bedeninin ne kadar sağlam olduğuna dair gövde gösterisinden başka bir seçim şansı bırakılmamıştır. Devletin bıraktığı boşluğu, her güç odağı kendi tarzınca doldurmaya çalışmaktadır. Toplum karşıtı sosyopatik çeteler, kendi başlarına adaleti temin işinden gelir temin etmeye çalışırlarken, toplumun en yoksul kesimleri adaletin hiç değilse öbür dünyada gerçekleşeceğini umarak dinsel inançlara tutunmakta, egemen ekonomik çevreler ise, girişim ruhundan yayılacak yardımın topluma refah ve huzur getireceği inancını, özellikle ‘birtakım medya’ aracılığıyla yaymaktadır. Devletin otoritesi, sosyopatinin otoritesi, geleneğin otoritesi ve paranın otoritesi, boş buldukları yeri kapma tarzında toplumun dokularına dağılmışlardır. Toplum hayatında bu çoklu otorite dağılımından kaynaklanan, acıklı manzaralar görünmekte; tıpkı kaldırımlarına sahip çık(a)mayan belediyelerin yollarından zifos fışkırması gibi, basılan yerden otoriteryanizm fışkırmaktadır.”

Bunları söylerken aklımdan bir an bile sosyopatinin Türklere özgü bir durum olduğu geçmedi. Her ne kadar Türklerin grup davranışlarının bazılarına zemin teşkil eden mafiyöz-segmenter toplum yapısı, sosyopatik davranışlara daha kolay izin veriyorsa da sosyopati, evrensel bir olguydu.

Sosyopatlar, her toplumda, her tarihsel dönemde azımsanmayacak bir yüzde oluştururlar. Toplum karşıtı fikir ve davranışlarıyla kendilerini hemen belli ederler. Başkalarına verdikleri zarardan dolayı hiç acı duymazlar; vicdansızdırlar. Yaptıkları her davranışta kendilerini haklı görürler. Kriminoloji tarihinin hemen tamamını onlar işgal ederler. Eğer suçu, “başkalarına zarar verici, zulümkar tutumlar” şeklinde tanımlarsak, adeta doğuştan suça eğilimlidirler.

Sosyopati ne kadar evrenselse her siyasal kültürün en önemli misyonlarından birisinin, sosyopatinin topluma entegrasyonu olduğu gerçeği de evrenseldir. Sosyopatiyi dizginleyebilmek, sessiz yığınların haklarını sosyopatiye karşı koruyarak güvence altına almak, toplumsal yaşamın vazgeçilmezlerindendir. Devletin varlığını meşrulaştıran ana nedenlerden birisi de, toplumun yaşamını tehdit eden bu unsurlara karşı bir güven hattı oluşturmak istemesidir. Aksi halde, kendi iradesiyle ve yaşama kültürüyle bir hukuk oluşturamayan toplumlarda, meydan vicdansız sosyopatlara terkedilmiş olacaktır ki, orada bir süre sonra toplumsal yaşam diye bir şey kalmayacak, kaos ve kargaşadan göz gözü görmeyecektir. Böyle toplumsal kaos, daha doğrusu “toplumsal”ın yok olması nedeniyle ortaya çıkan vakum altında yaşamak mümkün olmadığından, kendi özdenetim yollarını yaratamamış topluluklar, tez zamanda, bunu başarabilenlerin denetimleri altına girer ve kendi grup varlıklarını sürdüremezler.

Siyasal kültürler, sosyopatiyi entegre etmede, genellikle sosyopatların bir niteliklerinden yararlanırlar. Sosyopatlar, ortalama insanla kıyaslanamayacak ölçüde risk alma eğilimi gösterirler. Onların bu nitelikleri, çok cesur, atak tavırlar olarak da değerlendirilebilir. Eğer cesur ve atak, risk alan tutumlarını toplum yararına kullanmaya zorlanan bir kültürel baskı meydana getirilirse, bu zalimlerden gerçek kahramanlar çıkabilir. Büyük dinlerin ilk dönemlerinde, toplumların büyük devrimci dönüşümler yaşadıkları zamanlarda, daha önceki devrin açık veya örtük kriminallerinin birden bire kahraman kesilmeleri bu yüzdendir.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde, devletin egemen ekonomik çevrelerle ve sivil toplumla ilişkisi, birçok gerilim hattına rağmen, sözleşmeye dayalı olarak kurulmuş, insan haklarına dayalı bir hukuksal çerçeveye kavuşmuştur. Bu sürecin sonucunda ortaya çıkan, çok güçlü organizasyonel bir yetenektir; organizasyon yeteneğinin kendisi adeta otorite timsali haline gelmiş, otorite içselleşmiştir. Kamu görevlisi de sivil yurttaş da toplam organizasyon yeteneğinin kendilerinden daha güçlü olduğunu bildiğinden, yasalardan, o yasaları üreten sistemden korku duymaktadır. Bu toplumlarda sosyopati elbette vardır ama toplumsal dinamiği oluşturan asıl dokuda değil, çeperlerdedir; toplum dışına, marjlara itilmiştir. Bu nokta, gelişmiş kapitalist ülkelerin en büyük açmazlarından birisidir. Zira liberal despotik düzenek, sosyopatlarla birlikte tüm düzen karşıtlarını, yoksulları, marjinalleri, yabancıları, zencileri toplum dışına püskürtmektedir.

Bize gelecek olursak, siyasal kültürümüzdeki garabetler böylesine ortadayken sosyopatinin dizginlenmesi konusunda ondan bir başarı bekleyemeyiz ama mafiyöz-segmenter toplumsal yapımıza rağmen, özellikle siyasal kalıcılığı sağlayabildiğinde, son yıllara kadar sosyopatiyi dizginlemekte oldukça başarılı olan bir kültürel geleneğimiz olduğunu söyleyebiliriz. Bu kültürel gelenek sayesinde örneğin sosyopatlarla aynı kişilik özelliğini gösterenler, dün mahallenin namusunu koruyan, kötülüğe karşı çevresine kol kanat geren delikanlı kabadayılar olabilmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme döneminde olduğu gibi, bu kültürel gelenek tahrip olduğunda, delikanlı ve kabadayılar, kendileri bizzat kötülük kaynağı, toplumsal haşere kimliğine bürünmüşlerdir. Toplumumuz benzeri bir tabloyla şimdi de karşı karşıyadır.

Sağlıklı bir siyasal kültür oluşturamama derdimizin yanına kültürel geleneğimizdeki modernleşmeyle gelen çözülmenin ve henüz modern olamamanın getirdiği sorunlar eklenince, sosyopatinin serpilip gelişmesi için bulunmaz bir vasat ortaya çıktı. Her yerden sosyopatlar fışkırıyor: Televizyonlardan, gazetelerden, dergilerden, partilerden, sokaklardan, caddelerden, meydanlardan, stadyumlardan ille de stadyumlardan, insanların toplu olarak bulunduğu her yerden... Önceleri televole simgesiyle anlatmaya çalışırdık sosyopatiyi, şimdi bir simgeye lüzum kaldı mı ki! Her nereye, hangi kanala, hangi programa baksanız sosyopati kol geziyor. Televizyon hızla televoleleşiyor; özellikle Pazar günleri olan futbol programları, çoktan çocuklar için zararlı hale geldi! Her yerde o adamlar, o kadınlar. “Kabadayılık”, “delikanlılık”, “mertlik”, “şeref” kılığında bit pazarından ucuza sosyopati satılıyor. Herkes, kendisi dışındaki tüm diğer insanların “şerefsiz” olduğunu haykırıyor. Bu kelimeleri her duyuşumuzda midemiz bulanıyor. Kuşatma sürüyor. O kadar ortalıktalar ki, bazıları onların tutumlarını tüm Türklere mal etmekte beis görmüyor.

Eğer böyle devam ederse, sayıları sessiz yığınlar yanında okyanusta damla misali kalsa da, sosyopatik çeteler baskın çıkacak, toplum, kendisini hukuk tanımayan bu insanların insafına terk edecek, yasal düzenlemeler sözde kalacaktır. Bugün tam da öyleyiz. Toplumumuz kendine özgü bir modernleşme, yenilenme, değişme çabası içinde. Ama önceki yaşama kültürümüzün referanslarını da büyük oranda yitirmiş durumdayız. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş yıllarını andırıyoruz. Sosyopati, her yere korku salıyor; toplum giderek içine kapanıyor, kendisini göç psikolojisiyle korumaya çalışıyor. Olağandışı hiçbir şey yokmuş gibi yapıyor; herkes işinde gücünde, maişetini temin ile uğraşıyor; kimsenin yüzünden bir dehşet ve panik hali okunmuyor. Sanki bu ülkenin yollarında günde onun üzerinde insan ölmüyormuş gibi insanlar otomobil kredilerine hücum ediyorlar, trafikten eser olmayan yollara fırlatıyorlar kendilerini. Yabancı yatırımcılar, yolları kan gölüne dönmüş bu ülkeye daha güçlü girebilmek için can atıyorlar. Sanki bu ülkenin sözüm ona toplumsal düzeninin sağlanmasında yasadışı güçler, şebekeler, çeteler ‘zor kullanmanın meşru yetkisini haiz tek varlık’ olması gereken devletin yerine söz sahibi olmaya kalkışmamışlar gibi, insanlar susuyorlar, alış verişlerini yapıyorlar, hastalarını tedavi ettiriyorlar, çocuklarını okula yolluyorlar, cenazelerini toprağa veriyorlar.

Bu göç psikolojisi dediğimiz şaşırtıcı olgunun üzerinde biraz durmalıyız. Göç psikolojisi, tüm hayat projelerinin kısa vade üzerinden yapılarak, orta ve uzun vadeli hayat projeleriyle ilgilenmeyerek toplumsal çözülmeyle baş edilmeye çalışılmasının adıdır. Yarın ne olacağının, borsanın mı yoksa dövizin mi, altının mı yoksa gayrimenkulün mü daha fazla kazandıracağının belli olmaması, ekonomik stabilizasyonun sağlanamaması yüzünden üretime yönelik motivasyonların azalması, orta ve uzun vadeli hayat projeleri yapamamanın, yalnızca ekonomideki bir yansıması. Gerçi ihracatın artması, yaşam boyu ödeme yapılabilecek kredi sistemiyle ev almaya girişilmesi sanki bu dediklerimize ters gibi duruyor ama ihracatçının ve ev kredisi alan insanların ruh hallerine bakıldığında, bunların hiç de göründüğü gibi uzun vadeli girişimler olmayıp hayata tutunma çabaları oldukları anlaşılacaktır. Ekonomi dışında da yaşamın her alanında, hemen hiç kimse orta ve uzun vadeli projeler yapamıyor. Yarın buralardan çekip gidi verecekmişiz, denklerimiz sarılı, kervanımız her an hazır gibi....

Bunca sise ve kaosa rağmen, toplumun çıt çıkarmaması, biraz da bu göç psikolojisiyle savunmaya geçmesinden. Tüm olup bitenlere programlarını daha kısa zaman dilimleri için yaparak cevap veriyor toplum. Nasıl her mevsimde başka diyara göç eden topluluklar, hareket vaktinin gelmesini heyecansız, telaşsız bekliyorlarsa ve yapılması gerekeni kendiliğinden, doğal bir seyir içinde yapıyorlarsa, insanlarımız da öyle yapıyor. Belki de tarih boyunca kaos zamanlarında gerçekten hep göçe zorlandığı için toplumumuz bu yeni kaosa karşı da alıştığı, bildiği bir tepkiyle karşılık veriyor ve zaten büyük ölçüde gerçek anlamda da göçüyor, oradan oraya, oradan oraya.,.. Acıya ve kaosa alışıklar, bu yüzden sabır ve tahammül kazanmışlar yoksa her şeyin farkındalar. Onlarınki umursamazlık değil, sabrederek direnen bir tutum...

Mücadele sürüyor, bir yandan toplum kendine özgü modernleşme ve değişme çabası içinde, bir yandan da toplumsal çözülmenin çatlaklarından sosyopati fışkırıyor. Trafikten rüşvete, acımasız cinayetlerden köşe dönmeciliğe sosyopatik kaosun tüm doğal sonuçlarına karşın, toplumun büyük çoğunluğu yeni bir yaşama kültürü oluşturabilmek için çırpınıyor. Kimin kazanacağı henüz belli değil. Tek bildiğimiz, bu topraklarda ve Türk kültüründe aslolanın, zalim azınlığın zulmü değil, büyük çoğunluğun eninde sonunda yeni bir yaşama kültürü oluşturabilen iradesi olduğudur. Bakalım bu kez yine Türk toplumu kazanacak, yeni yaşama kültürü oluşturarak onun üzerine gerçek bir hukuk devleti bina edebilecek mi?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült