Sosyal Bilimlerin Yöntemleri

Max Weber


Weber yöntem konusundaki düşüncelerini açıkça aydınlanma felsefesine borçludur. Çıkış noktası da, çözümlemelerinin temel birimi de bireydir:

"Açıklayıcı sosyoloji, bireyi [Einzelindividuum] ve bireyin davranışını temel birim ya da (tartışmalı benzetmeyi bir kez yapmamıza izin verilecek olursa) atom kabul eder. Bu yaklaşımda birey, anlamlı davranışın tek taşıyıcısı ve ust sınırıdır da... Genel olarak, "devlet", "dernek", "feodalizm" ve benzeri kavramlar, sosyoloji için, insanların etkileşimini gösteren belli kategorilerdir. Dolayısıyla sosyolojinin görevi bu kavramları "anlaşılabilir" eylemlere indirgemek, başka bir deyişle bunları, istisna tanımadan, etkileşime katılan tek kişilerin eylemlerine indirgemektir."

Bireye verilen bu önemde, klasik iktisatçıların "Robinson ~ Crusoe yaklaşımı"mn ve toplum sözleşmesi görüşünü savunan rasyonalist filozofların bakış açısının yankıları vardır. Öteki yandan, Weber'in düşüncesindeki bu vurgu, Hegel ve Ranke geleneğine aykırıdır.

Hegel ve Ranke geleneği, tek tek bireyleri, kurumları, eylemleri ya da çalışma üslubunu, belli bir veri kümesinin temelinde yatan daha geniş bir morfolojik birimin "belgesi", "belirtisi" ya da "ifadesi" olarak "yorumlamaya" çalışır. Öyle olunca da, "yorum", daha kapsamlı totaliteyle parçası arasındaki birliği anlamak demektir. Parça, bütünün niteliklerini taşır. Örneğin Sombart, Yahudiler ve Ekonomik Yaşam adlı kitabında Yahudiler'in kapitalizmin doğuşu ve işleyişindeki katkısını ve çok önemli rolünü göstermeye çalışırken Yahudiler'i de kapitalizmi ve aynı "ruh"u paylaşan şeyler olarak "anlamaya" çalışmıştır. Özeli, temeldeki bir bütünün belgesi ya da yansıması olarak görüp "anlama" geleneği, Alman romantik ve tutucu düşüncesinden kaynaklanır. Bu üslup, tüm ayrıntısıyla ve şaşırtıcı inceliklerle dolu olarak Wilhelm Dilthey tarafından geliştirilmiş ve yararlı sonuçlar vermiştir.

Max Weber "anlama" yöntemini de içeren sosyolojik yaklaşımının, çeşitli sosyolojik anlayışlardan yalnızca biri olduğunu sık sık yinelerdi. Kendi yaklaşımını "yorumcu" ya da "anlamacı" sosyoloji olarak adlandırırdı. Anlama kavramını dönüştürmesi, onun rasyonalist ve pozitivist bakış açısından kaynaklanıyordu. Yine de "anlama", onun için, başka hayvanlarla ya da canız doğayla değil insanla ilgilenen ahlak ve kültür bilimlerine ait, kendine özgü bir yaklaşım olma niteliğini korudu. İnsan kendi niyetlerini içgözlemle anlayabilir ya da anlamaya çalışabilir; başka insanların davranışlarının ardındaki nedenleri de ifade edilen ya da yakıştırılabilecek niyetler açısından yorumlayabilir.

Weber, amaçlı eylemlerin değişik "tipleri" olduğunu düşünür. En "anlaşılabilen" tip olarak da pratik rasyonellik niteliği taşıyan eylemleri görür. Buna başlıca örnek "ekonomik adam"m davranışlarıdır.

Weber'in tipolojisinde, daha az "rasyonel" eylemler "mutlak erekler" için yapılan eylemlerdir. Bunlar ya duygusal eğilimlerden ya da geleneksel tutumlardan kaynaklanır. Mutlak ereklerin sosyolog tarafından "verili" olgular olarak kabul edilmesi gerektiğine göre, bir eylem, kullanılan araçlar bakımından rasyonel, ama amaçlanan sonuçlar açısından irrasyonel bir eylem tipidir. Son olarak da, "içgüdüsel" düzeye kadar ilerleyebilen "geleneksel" eylem türü vardır; düşünmeden ve alışkanlıkla yapılan bu tür eylemin gerekçesi "hep yapılmış olduğu" için uygun kabul edilmesi gerektiğidir. "Eylem" türleri, bir rasyonellik ve irrasyonellik skalasmda sıralandırılır. Böylece, bir amaçlar "psikolojisinden çok, bir tipolojik yöntem tanımlanmış olur. Bu nominalist yaklaşım, amaçlar ve araçlar arasındaki rasyonel ilişkinin en "anlaşılabilir" davranış türü olduğunu vurgulaması yönünden, Weber'in yapıtını tutucu düşünceden ve onun bir nesnenin tekilliğini metafizikleştirilmiş bir bütün içinde eriten belgesel "anlama"cılığmdan ayırdeder. Yine de, doğa bilimlerinde yapıldığı gibi "toplumsal olgular"m salt nedensel bir açıklamasına karşı insan davranışlarının anlaşılabilirliğini vurgulayan Weber, kendi yorumlayıcı sosyolojisiyle, Comte'un sosyoloji" adını verdiği ve Dukheim'in ustaca geliştirdiği Condorcet'ci "sosyal fizik" geleneği arasına da bir çizgi çeker. Weber'in kullandığı temel sosyal yapı türlerinin "toplum", "dernek", "topluluk" tanımladığı "eylem tipleri"nin "rasyonel", "duygusal", "gelenekçi", karşılığı olduğu haklı olarak belirtilmiştir.

Weber'in kendi yapıtı üstüne yöntemsel düşüncelerini olduğu gibi kabul edecek olsak, tabakalaşma ya da kapitalizm gibi olayları incelemesine sistematik bir gerekçe bulamayız. Sözcük anlamında "anlama yöntemi", Weber'in yapısal açıklamalar kullanmasına pek izin vermez; çünkü bu açıklama türü, eylem sistemlerinin ardındaki neden ya da amaçları bunları gerçekleştiren bireylerin öznel niyetlerine göre değil, somut işlevlerine göre açıklamaya çalışır.

Weber'in kendi anlaraa yöntemi uyarınca öznel bir tabakalaşma kuramını benimsemesini bekleriz, ama o bunu yapmaz. Benzer bir örııek, Weber'in, Amerika'nın bir "atomize olmuş bireyler" ulusu olduğuna ilişkin Almanya'da yaygın klişe görüşü reddetmesidir: Yalnız geçmişte değil, bugün bile Amerika'ya özgü demokrasinin ayırdedici özelliği, bireylerden oluşan biçimsiz bir kum yığını olmayıp katı biçimde dışlayıcı ama gönüllü derneklerden meydana gelen ve arı gibi işleyen karmaşık bir bütün olmasıdır.* Aynı biçimde Weber, Atina demokrasisine varacak süreci askeri örgütlenmedeki bir değişikliğin belirlediğini düşünür: Demokrasi eski Hoplitler ordusunun yerini denizcilik almaya başlayınca ortaya çıkmıştır. Bürokrasilerin yaygınlaşmasıyla, Roma, Çin, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük içkara imparatorluklarının yönetim gerekleri arasında bağıntı kurmaya çalışırken de benzer yapısal açıklamalara başvurur.

Yapısal açıklama yöntemini kullanırken Weber, Marxist düşüncedeki analiz kurallarına oldukça yaklaşır zaten Marxizm de, metafizikçiliği yokedilmiş bir biçimde, kökeninde Hegelci ve tutucu olan düşünce biçiminden yararlanır.

Açıklamaların temel birimi olan bireyi anlamayı vurgulayan yöntemiyle Weber, hem tutucu düşüncenin organizmacıhğıyla, hem de aktörün bilincini hesaba katmaksızın sosyal eylemin nesnel anlamına önem veren Marxizm'le polemiğe girer.

Hegel ve Adam Smith gibi Marx da sosyal eylem ve etkileşim süreçlerinde anlam bulunduğunu düşünüyordu. Adam Smith'deki "görünmez el" ile Hegel'deki "düşüncenin kurnazlığı" öğeleri, dinamik kurumların bireysel aktörlerin arkasında kendi kanunlarına göre işleyen nesnel mantığı biçiminde, Marx'm sisteminde de boy gösterir, insanlar ne yaptıklarının bilincinde olmadıkları sürece, kör toplumsal güçlerin nesnesi olurlar. Bu güçler insanların eseri oldukları halde, Veblen'in deyimiyle "nüfus edilmez" olmaktan kurtulamazlar. Marx, etkileşim sistemindeki aktörlerini öznel amaçlarını, bilimsel incelemenin ortaya çıkarabileceği nesnel anlamların denektaşmda ölçer, insanların, ne yaptıklarına ilişkin sanılarıyla, eylemlerinin nesnel toplumsal işlevlerinin karşılaştırılmasında ve bunlar arasındaki tipik uyumsuzluklarda, öznenin "yanlış bilinci"nin ideolojik niteliğini bulur.

Weber, yöntem üstüne yazılarında her türlü "nesnel anlam" varsayımını reddeder. Anlamın anlaşılmasını ve yorumlanmasını aktörlerin öznel niyetleriyle ilgili bir konu olarak sınırlamak ister. Ama asıl yapıtlarında, etkileşimlerin sonuçlarının her zaman aktörün amaçladıklarıyla özdeş olmadığı paradoksuna Marx'dan daha az duyarlı değildir. Örneğin, Puritenler'in Tanrı'ya hizmet etmek istediklerini ama çağdaş kapitalizmin doğmasına yardım ettiklerini göz ardı etmez. Bu nokta, kapitalizm ve bireyle ilgili şu pasajında belirgindir.

"Kapitalizmin işçiyi ya da borçluyu içine düşürdüğü efendisiz kölelik, ahlak açısından ancak bir kurum olarak tartışılabilir, ilke olarak, ister yöneticilerin safında, ister yönetilenlerin safında olsun, eyleme katılanların kişisel davranışı ahlak açısından tartışılamaz, çünkü bu davranış esas olarak nesnel konumlar tarafından belirlenir. Aktörler buna uymazlarsa ekonomi çöküntü tehlikesiyle karşılaşırlar —bu da her yönden yararsız bir durumdur."

Weberin yönteminin nominalizmini, bir yandan maddesel ya da ideal, öbür yandan yapısal ya da bireysel faktörleri [elscıı aç ıdan öne çıkarmaktan kaçınma çabası olarak görmek olanaklıdır. Batı'nm pozitivist düşüncesine bağlılığı, sosyal bilimlerde her türlü "felsefi" ya da "metafizik" öğeye kuşkuyla bakmasından anlaşılabilir. Weber bu bilimlere, doğa bilimlerinin doğaya yaklaştıkları gerçekçi yaklaşımı kazandırmak istemiştir.

Tüm olaylan niteliksel olarak kendine özgü, benzersiz olgular gibi gören bir yaklaşımda olduğunun tersine, niceliksel yöntem bu yaklaşıma uygun düşer. Weber için tarihsel ve toplumsal tekillik, ayrıştırıldıktan zaman sayısal olarak incelenebilecek genel etmenlerin özel bileşimlerinden doğar. Dolayısıyla, "aynı" etmenler bir dizi farklı, benzersiz bileşimde yer alabilir. "Tabii, son tahlilde gerçeklikteki tüm nitelikse 1 zıtlıklar, çeşitli tekil etmenlerin bileşiminden meydana gelen salt niceliksel farklılıklar olarak düşünülebilir. VVeber, niteliğin niceliğe "indirgenebileceğim" söylemiyor; tersine, bir nominalist olarak, kültürel gerçekliğin niteliksel özgüllüğüne ve niceliksel değişikliklerden doğan niteliksel farklıklara karşı oldukça duyarlıdır. Örnekse: Bizim öznel görüşümüze göre, yaşamdan ürkmenin artması üzerine özel ekonomide mesleki uğraşlardan kaçışın ortaya Aktığı yerlerde, softalık yalnız derece farkı değil, nitelik farkı da taşıyan bir şeylere dönüşür."15

Çok tartışılan ve Weber'in metodolojisinde çok önemli bir yer tutan "ideal tip" terimi, gerçekliğin belli öğelerinin mantıksal tutarlılığa sahip bir kavram olarak soyutta inşasıdır. "İdeal" teriminin herhangi bir değer yargısıyla ilgisi yoktur. Analitik amaçlarla, din önderleri için olduğu gibi fuhuş tipleri için de ideal tipler soyutta inşa edilebilir. Bu terim ne peygamberlerin ne aşiftelerin yüceleştirilmesi anlamına gelir, ne de ideal bir yaşam biçiminin temsilcileri olarak taklit edilmeleri gerektiğini anlatır.

Weber, bu terimi kullanırken, yeni bir kavramsal araç önermek istememişti. Niyeti yalnızca, sosyal bilimciler ve tarihçiler "ekonomik insan", "feodalizm", "Gotik mimarlığa karşı Romanesk mimarlık" ya da krallık gibi sözcükleri kullanırken de yapmaktaydılar, bunun bilincine varılmasını sağlamaktı. Sosyal bilimcilerin mantık tutarlılığı olan ikirciksiz kavramlar kullanma seçeneğine sahip olduklarını düşünüyordu, ki bunlar tarihsel gerçeklikten uzaktı. Mantıksal olarak daha az kesin kavramlar  da kullanılabilirdi ve bunlar gerçek dünyaya daha yakın olurdu. Ama dünya ölçeğinde karşılaştırmalar yapma merakı, Weber'i aşırı ve "saf ornekler"i incelemeye itti. Bu örnekleri "sınırlayıcı durumlar" kabul etti ve herhangi bir özel soruna ilişkin olarak kullandığı soyutlama düzeyini bunlarla denetledi. Tarihsel olayların çoğu, sınırda bir yerde duruyordu: Weber o anda incelediği somut ve belli örnekle ilgili olarak başka tipleri de gözden geçirip özgül tarihsel durumların çeşitliğini kavramaya çalışıyordu.

Özgül kültürel bileşimlere kantita lif yöntemle yaklaşmak ve ideal tip kavramını kullanmak, karşılaştırma yöntemiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu yöntem, iki tarihsel olayın, ikisinde de bulunan bir özellik temelinde karşılaştırılabileceğini söyler. Bu da genel kavramların kullanılmasını gerektirir. Weber'in dünya dinlerini "anlamsız acı çekiş"in değişik yorumları olarak tanımlayış biçimi, onun "örnek olay"ları tipolojik bir skala üzerinde sıralama tekniğini sergiler.* Aynı teknik, kâr olanağı sağlayan değişik yolların skalasma gorc yapılmış bir kapitalizm tipolojisinde de kendini gösterir, ideal tipler, genel kavramlar olarak, Weber'in dünya tarihinin betimleyici verilerini karşılaştırmalı çözümlemeye hazır hale getirmekte yararlandığı düşünsel araçlardır. Bu tiplerin kapsamları ve soyutluk düzeyleri değişir. Weber "demokrasiyi, "siyasal gücün minimize edilmesi" diye tanımladığı zaman, en geniş ve tarihsel olarak en az somut formülasyonu vermiş oluyor. Kısa görev süreleri, denetimler ve dengeler, referandum vb. gibi siyasal gücü en aza indiren birkaç tekniğin kullanılabildiği özel tarihsel durumlar vardır. Bu durumlar, demokrasinin alttipleri olarak sınıflandırılır. Weber, seçilmiş tarihsel özellikleri genel demokrasi kavramına içerterek, bu genel tipi sınırlamayı ve tarihsel durumları daha yakından yakalamayı başarıyor.

Weber'in özgül tarihsel olaylara ilgisiyle, genellemelere varmayı amaçlayan karşılaştırmalı sosyolojiye duyduğu ilgi arasında sıkı bir bağ vardır; bunlar arasındaki fark bir vurgu meselesidir. Weber, bir sûru ideal tip kullanarak, belli bir tarihsel durumu kavramsal olarak inşa eder. Karşılaştırmalı incelemelerinde aynı ideal tip kavramlaştırmalarmı kullanır, ama tarihi bu kavramlara örnek sağlayan bir depo olarak kullanır. Kısaca, araştırmadaki amacı ne ise bir kavram geliştirmek ya da bir tarihsel durumu kavramak yöntemi ona göre belirlenir.

Weber'in genelleştirilmiş kavramlar kullanmaktaki amacı toplumun bağlı bulunduğu, kanunları olan düzenlilikleri anlamaktır. Nedensellik arayışını tatmin edecek şey, bu düzenliliklerdir. Düzenli olayların sıralamşmdaki nedenselliği anlamak için de karşılaştırılabilir durumları incelemek gerekir. Böylece, Batı'da din ile kapitalizm arasındaki nedensel ilişkiyi çözümleyişinin doğruluğunu kanıtlama girişiminde Wcber, birçok başka uygarlığı da inceledi. Başlangıç özellikleri gozlemlenebilmekle birlikte, bunlarda Batı anlamında kapitalizm ortaya çıkmamıştı. Weber, kapitalizmin doğması için birçok olumlu koşulun bulunmasına karşın, bu uygarlıklarda kapitalizmin gelişmesini engelleyen etmenleri bulmak istiyordu. Çabası, kapitalizmin yalnız gerekli değil, yeterli koşullarını da bulmak içindi. Yeterli koşullar, yalnızca Batı'da, içedönuk asetizmin belli bir kişilik tipi yarattığı Batı'da, bulunuyordu. Tabii Weber, yöntemsel çoğulculuğuyla, kapitalizmin doğmasına neden olan tek etmenin bu kişilik tipi olduğunu düşünmüyordu; yalnızca kapitalizmin on koşulları arasına bunun da katılmasını istiyordu.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült