Sorusu Olmayan İnsanlar mı Yetiştiriyoruz?

Ahmet Cemal


Sevgili Ayla Algan’ın bir süre önce söylediği bir söz, bugünlerde kulaklarımdan hiç silinmiyor: “Sorusu olmayan insanlar, her zaman korkutur beni!”

Sorusu olmayan insan hiç kimse her şeyi bilemeyeceğine göre, kimdir bu sorusu olmayan insan i Tüm bildiklerini artık kesin ve değişmez doğrular olarak benimseyip, bir daha onları hiç sınamayan, böyle bir gereksinimin varlığını yadsıyan, bu bağlamda tartışmaya girmeyi bile zaman kaybı sayan kişi.

Buna karşılık sürekli soruları olan insan ise, bilmeyi her zaman bir kesin sonuç değil, fakat sadece süreç sayan, dünyanın ve yaşamın sürekli değişkenliği karşısında bir zamanlar bilinenlerin de eskimesini, değişime uğramasını, en kesin gözüyle bakılmış doğruların yerini başka doğruların almasını çok doğal sayan insandır. Bu anlamda hep sorusu olan insan, sorduğu sorulara aldığı yanıtların her zaman yeni sorulara kaynaklık edeceğinin bilincinde olan insandır.

İnsanların bilmekten herhangi bir şeyi yalnızca bir kez öğrenmeyi ve o dosyanın kapağını bir daha açmamayı anladıkları ortamlarda, sorusu olmayanların sayıları da her zaman kabarıktır. Bu gerçek karşısında bizim kendi ortamımızda sormamız gereken ise, genç kuşaklara soru sormanın bilincini ve gerekliliğini mi, yoksa sormamanın, bir kez öğrenilenleri artık değişmez saymanın gafletini mi aşıladığımızdır.

Eğitimin hangi aşamasında olursa olsun, öğrencilere bilginin ve bilmenin yolu olarak ezberlemeyi göstermek, öğrencilerden gelebilecek: “Peki, ya şöyle olursa nasıl olur?" sorularına o şöyle için tartışma zemini hazırlayarak değil, fakat bir kez doğru diye anlatılmış böyle’nin karşısında hiçbir şöylenin söz konusu olamayacağı tarzında yanıt verilirse, elde edilecek sonuç, sorusu olmayan insanlar yetiştirmek olacaktır. Çünkü o öğrenciler de, eğitimlerini tamamladıktan sonra artık yalnızca kendi böyle’lerini doğru sayıp, hiçbir şöyle olasılığına kulak vermeyeceklerdir.

Batı, Rönesans ile birlikte antikçağ mirasının en değerli mirası olan sistemli düşünme biçimine dönüş yaptığı andan başlayarak, her türlü böyle’nin kesinlik ve değişmezlik savına son verme sürecine girmiş, Aydınlanma ile birlikte de bu süreci doğal düşünme ve yaşama biçimine dönüştürmüştür. Batının mutlak anlamdaki laikliği anlamına gelen Aydınlanmanın belki de en önemli niteliği, Enis Batur’un deyişiyle, ‘inancın evrimi yoktur, yalnızca düşüncenin evrimi vardır’ ilkesini insanın tinsel varoluşu bağlamında en güvenilir rehber saymış olmasıdır. Çünkü neye yönelik olursa olsun inanç olgusu, aynı zamanda herhangi bir şeyi inancın çizdiği sınırın ötesinde tartışmamakla, tartışamamakla eşanlamlıdır. Bu ise, hangi alanda olursa olsun, soruların bir noktada bitmesi gerektiğini öngören bir tutumdur.


Oysa gerçek anlamda aydınlanmanın en sağlıklı yollarından biri de, artık soru sorma gereğini duymayan bir insanın çevresine kendi eliyle duvarlar ördüğünün bilincine varabilmekten geçer. 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült