Sorunlu Okul Çocuğu: Çifte Dikiş

Alfred Adler


Güç eğitilebilir çocukların yaşam öykülerini irdelemede bizim için önemli olan, bu çocukların karakteristik özelliklerini saptamak değildir. Amacımız, pek fazla bir şey söylemeyen bu kısa anlatılara tipik bir gözle bakıp deneyimlerimizden yararlanarak, ilgili çocukların normalden yaklaşık ne ölçüde sapma gösterdiklerini belirlemektir. Öte yandan, ruhun gizli saklı köşelerini aydınlatma gücümüzü testten geçirmek, bireysel psikoloji yöntemiyle çalışan bir eğiticinin belli durumlar karşısında takınacağı tavrı ortaya koymaktır. Bu yaşam öykülerini okurken özellikle falan ya da filan çocuğun söz konusu edildiğinin söylenemeyeceğini görüp anlayacaksınız. İlgili yaşam öykülerinde kimi noktalar belirgin öne çıkmaktadır. Bu noktalar üzerinde duracak ve hangi yaşam biçimlerinde söz konusu güçlüklerin ortaya çıktığını araştıracağız.

"Vakamızın konusu 9 yaşındaki bir çocuktur. İkinci sınıfta çakmış, aynı sınıfı yeniden okumaktadır."

Bu gibi açıklamaları işittik mi, kafamızda hemen çocuğun geri zekalı olup olamayacağı düşüncesi uyanır. Öyle ya, kendisiyle ilgili olarak ikinci sınıfı yeniden okumasından başka bilgimiz yoktur henüz. Diyelim birinci sınıfta da dönüp dönmediğini, okulda başkaca nasıl davrandığım, özel bir kayırmayla ikinci sınıfa geçirilip geçirilmediğini bilmemekteyiz.

Bir kayırma söz konusu değil de, çocuk hakkıyla birinci sınıftan ikinci sınıfa geçmişse, geri zekalı sayılamayacağını kesinlikle ileri sürebiliriz. Geri zekalılık konusunda şunu da belirtelim ki, özellikle biz bireysel psikologlar, bir çocuğu geri zekalı ilan etmeye eğilim göstermeyiz pek; o kadar ki, bazen geri zekalı bir çocuğu normal, ama güç eğitilebilir bir çocuk saymak gibi hatalara düşebilmekteyiz. Ancak, normal çocuğa geri zekalı bakmak kadar büyük bir hata değildir yaptığımız. Bu konu üzerinde fazla oyalanmayarak, genellikle benimsenen bir saptamadan söz açmak isterim. Bir çocuğun zeka yaşı biyolojik yaşından iki yıl kadar gerideyse, geri zekalılığından kuşkulanmak haklı görülebilir; zekanın belirlenmesinde izlenecek bir yoldur ou. Ancak biz şunu da ekleyelim ki, titiz davranılıp çocuğun bedensel bir muayeneden de geçirilmesi, beynin gelişiminde bir geri kalmışlık söz konusu mudur, iç salgı bezlerinde patolojik (sayrısal) bir değişiklik başgöstermiş midir ya da bezlerde bir bozukluk var da normal çalışmıyor, dolayısıyla zihinsel gelişimde aksamalara mı yol açıyor, bütün bunların saptanması gerekir. Böyle bir muayene uzman bir hekim tarafından yapılmalıdır. Hekim, muayene sonucunda beynin gelişiminde bir bozukluk var mıdır, çocuk bir hidrosefal mi ya da bir mikrosefal midir, yoksa mongoloid bir tip midir vb. saptar. Ben, işin bu yönü üzerinde duramayacağım; zeka testiyle bedensel muayeneden oluşacak her iki işlemi dikkate alarak bizler belli bir kesinlikle çocuğun geri zekalı sayılıp sayılamayacağına karar verebiliriz. Ne var ki, hafif geri zekalılık vakalarında salt bu iki yöntemle işin içinden çıkılamaz; dolayısıyla, ben üçüncü bir teste daha başvurmayı alışkanlık edinmişimdir; işinin eri bireysel psikologlar tarafından doğru düşürt uygulanması durumunda kesin önem taşıyan bir testtir bu. Amacı da çocukta bir yaşam üslubunun bulunup bulunmadığını araştırmaktır, çocuğun bir amacı var da söz konusu amaç yaklaşık normal bir çocuğun amacına uymuyor, ama çocuk normalden çok daha değişik bir biçimde de olsa zekice davranıp ilgili amaca varmaya çalışıyorsa, zeki bir çocuk demektir; normal denemeyecek bir yaşam üslubuna sahiptir, ama ilgili üslubun gerektirdiği bir zekayı sergilemektedir. Böylesi çocuklar, "güç eğitilebilir" diye nitelediğimiz grup içinde yer alır. Bizim şimdi ele aldığımız vakada da çocuğu varolan kategorilerden hangisine sokacağımızı araştıracağız. Bir tıbbi muayenenin, hele bir zeka testinin pek sözü edilebilecek gibi değildir, çünkü bizim bu ülkede zeka testinden huylanır insanlar, böyle bir teste pek yanaşmak istemez, bunu göze alamazlar. Dolayısıyla, bize kala kala çocuğun bir yaşam üslubuna sahip olup olmadığını araştırmak kalmaktadır.

"Öğrendiğimize göre, çocuk matematik dersinde fazla zorl anmaktadır."

Deneyimlerimize kulak verirsek, bunların çokluk çevresindekilerden bağımsız iş göremeyen nazlı büyütülmüş çocuklar sayılacağını söyleyebiliriz; oysa dersler arasında matematik hepsinden büyük bir bağımsızlığı gerektirir. Matematikte çarpım tablosu dışında bir kesinlik yoktur, tüm işlemler bağımsız ve serbest kombinasyona dayanır. Böyle bir davranışın da en çok şımartılmış çocukların üstesinden gelemediğini, çünkü başkalarından bağımsızlık içinde bir kombinasyon yeteneğinin kendilerine kazandırılmadığım biliriz. Bir başka tip çocuk da vardır ki, uzunca süren bazı yaşantılar nedeniyle özellikle matematikten gözleri yılmış, bu derse iyi başlayamamış, belki ilk zamanlar öbür öğrencilere ayak uyduramamış, gereği gibi cesaretlendirilmemişlerdir. Yeterli bir temelden yoksun kalmış, hayli bir umutsuzluk da gelip tabloya katılmıştır: "Hesaba aklım ermiyor pek." Çocuğun yakın çevresinde aynı görüşü paylaşan bir aile üyesi daha varsa, kalıtım öğretisinin bir savunucusu karşınızda bulunuyor demektir. İşin kuşkusuz daha başka nedenleri de vardır; içlerinden birini burada belirtmek isterim. Kızlara karşı özellikle cesaret kinci bir önyargı egemendir toplumda. Kızlar, kadınların hesaba akıllan ermediğini çevrelerindekilerden ikide bir işitip duyarlar. Biz bireysel psikologların yetenek konusunda söyleyeceği şey bellidir; Bize göre, bir çocuk geri zekalı sayılmadıkça önüne çıkarılacak tüm ödevlerin altından kalkabilir, yeter ki gerekli cesarete sahip olsun. Geri zekalı çocukların matematiğin pek üstesinden gelemediklerini işitmek, bizim belli bir sonuca varabilmemiz için yeterli değildir. Matematiğin bazı alanlarını geri zekalılar normallerden daha iyi kavrar.

"Okul müdürü kızın zeka bakımından öğretim programının gereklerini karşılayacak durumda sayılamayacağına inanıyor ve onun geri zekalılara özgü bir okula verilmesini öneriyor."

Bu konuda bizim söyleyeceğimiz bir şey yoktur.

"Anne ve babasının görüşü, kızın zeka bakımından normal olduğu yolundadır."

Anne ve babanın görüşü hayli önemlidir. Genellikle anne ve babalar gözlemlerinde bazen haksız sayılsalar bile, çocuklarındaki bir zeka geriliğinin ayrımına varan ilk kişilerdir. Ortada geri zekalı bir çocuk olup da, anne ve babanın çocuğu normal diye gösterdiği hiç bir vakayı anımsamıyorum. Diyeceğim, şimdilik anne ve babanın ilgili görüşüne katılabiliriz.

"Anne ve babanın düşüncesine göre, güçlüklerin nedeni kızın gerekli özgüvenden yoksunluğudur."

Bu noktada anne ve babanın görüşünü desteklemek isterim. Şu ana kadar kızın hesap dersinden zayıf olduğunu öğrendik. Ama öbür dersleri şöyle böyle yapabiliyorsa, o zaman zeka testini başarmış demektir. Matematik dersinde geri kalması asla her şey demek değildir, kızı geri zekalı görmemiz için yeterli neden sayılamaz.

"Anne ve baba, kızın hesap dersindeki yeteneksizliğinden yararlanarak yakınlarının ilgi ve dikkatini kendi üzerinde toplamak istemesini olasılık dışı görmemekte. Ailesi, kızla pek yakından ilgileniyor.”

Bu sözler, konuşmamızın daha başında kızın nazlı büyütülmüş bir çocuk sayılacağı yolundaki tahminimizi bize anımsatıyor. Kız, evdeki rahat konumunu elden çıkarmamak, anne ve babasını kendisiyle ilgilenmeye zorlayıcı çarelere başvurmak gibi bir özelliği sergilemekte. Yukarıdaki açıklamaya güvenebilirsek, ki bazı noktalar açıklamanın doğruluğunu göstermekte, kızın bir yandan kendine pek güvenmediğini, öte yandan çevresinde hep kendisini destekleyecek kişiler aradığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, kendisini şımartılmış bir çocuk diye niteleyebilmemiz için bireysel psikolojinin ileri sürdüğü koşullan yerine getirmektedir. Ansızın bir yaşam üslubuna sahip olduğunu öğreniyoruz kızın; bir amacı vardır, anne ve babası tarafından desteklenmek istemektedir. Hayli bir kesinlikle geri zekalı sayılamayacağını ileri sürebiliriz. Okulun müdürüne hak veremeyeceğiz; kızın bir yardımcı okulda işi yoktur.

"Pek yetenekli kişiler olan ablası ve küçük kızkardeşi kendisine yardım etmeye çalışıyor."

Bu sözler, bağımsız çalışma gücüyle donatılmış iki yetenekli kardeş arasında kalan kızı bir başka açıdan yaklaştırıyor bize. Daha önceden olup bitenleri kafamızda aşağı yukarı tasarlayabiliyoruz. Kız, bir süre evde en küçük çocuk konumunu elde bulundurmuş, ama sonradan ilgili konumu kaybetmiştir. Peşinde bir kardeş belirmiş, kızda kendisini takıp geçecekmiş gibi bir izlenim uyandırmıştır. Ayrıca, kız kendi önündeki ablasını gölgede bırakmayı başaramamıştır. Bu noktada ailede ikinci doğan çocuklarla ilgili deneyimlerimize başvurabiliriz. İkinci doğan çocuklar, öteki kardeşlerine üstün olmak gibi bir ideali benimser. Kızın da ablasına yetişebilme umudunu yitirinceye kadar ilgili ideal doğrultusunda çaba harcadığını ve aşağı yukarı normal denebilecek bir gelişim yolunu izlemeye çalıştığını düşünebiliriz. Sonunda kızın çabası başarısız kalmıştır. Kızı, doğrudan bir hamle yaparak kendinden önce doğmuş kardeşiyle eş düzeye gelme ve onu geride bırakıp ileri geçme umudunu yitirmiş çocuk tipleri arasına katabiliriz. Bundan böyle gelişme koşullan zorlaşan kız, ablasıyla eşdeğer sayılamayacağı gibi bir duygunun içine sürüklenmiştir. Güçlü bir aşağılık duygusu uyanmıştır ruhunda. Derken üçüncü çocuk da bir düşman kişi olarak arkadan yetişince, kız çok geçmeden teslim bayrağını çekmiş, kendini çaresiz durumda hissetmiş, özellikle kısa sürede başarı elde edemediği konularda umutsuzluğa kapılmıştır. Matematik dersinde de böyle bir durum söz konusu olmuş gibidir. Dolayısıyla, kızın matematik dersindeki durumuyla ilgili açıklamalar beklentilerimize uygun düşmektedir. Kız, umudunu yitirmiştir. Matematik dersindeki tutumu böyledir ve yersiz bir tutumdur bu. Peki ama, kızdaki saygınlık eğilimi nereye gitmiştir? Saygınlık eğilimi kaybolmamıştır, şu ya da bu şekilde ikinci doğmuş bir çocuğun karakter özelliklerini içermektedir. Kız hesap dersini başaramaz, belki öbür dersleri de iyi değildir, aynı sınıfı dönüp yeniden okumak zorunda kalır. Kendinizi böyle bir çocuğun yerine koyunuz. İlerleme konusunda bir yarışı üstlenemez böyle bir çocuk; nitekim kız da yarıştan el çeker. Ama yine de ablasından ileriye geçmek için bir başka yol bulmak zoı undadır. Soru şudur: İlgili çaba, kızda kendisini nasıl açığa vurmaktadır? Kız, amacına bundan böyle yaşamın olumlu tarafında bulunmayan bir yolu izleyerek, kısaca anne ve babasını sürekli kendisiyle ilgilenmeye zorlayarak ulaşabilir. Anne ve baba kızla uğraşacaktır artık, kız sorunlu bir çocuktur, ailenin ilgi ve dikkatinin başköşesinde yer almaktadır. Böylece daha önce sorduğumuz "Kız zeki midir?" sorusu yanıtlanmış olmaktadır. Zeki sayılacağından kuşku duyan varsa, yaşamın olumlu tarafında izleyeceği bütün yollar kesilmiş kızın yerine bir an buyurup koyabilir kendini. Kızın yapacağı başka ne kalmıştır; çünkü insan ancak umut ettiği, insan olarak saygınlığa ulaşma umudunu içinde taşıdığı süre yaşayabilir Ben olsam, ben de tıpkı kız gibi davranırdım. Bütün bunlardan, hatalı bir amaca ulaşmak için kızın zekice davrandığı yolunda atak bir sonuca varmamak elde değil. Aile yaşamının odak noktasını oluşturmak hayali (fıktif) bir üstünlüktür, yaşamın yararsız tarafında belirlenmiş bir amaçtır. Gerçek bir üstünlük ancak toplumsallık duygusu, sağduyu (common sense) doğrultusunda söz konusu olabilir. Kızın davranışı sağduyuya aykırıdır, okulun müdürü de doğru olarak görmüş bunu, kızın geri zekalı sayılacağı yolunda yanlış bir sonuca varmıştır.

"Aile içinde dediği dedik ve toplumdışı bir davranışı sergilemektedir. Hep bir arada oynanan oyunlara seyrek katılmaktadır."

Bu da bizim söylediklerimize uygun düşüyor. Kızdaki üstünlük eğilimi kaybolmuş değildir; kız dediği dedik davranmakta, herkesi sultası altına almak istemektedir. Bir toplumsallığın söz konusu olduğu yerde görünmemekte, ancak başrolü oynayabileceği zaman ortaya çıkmaktadır.

Sağaltımla ilgili birkaç söz söylemek gerekirse, ben şuna inanıyorum ki, yapılması gereken, kızı anne ve babasını pek uğraştırmayacak ve matematik dersinde başarılı çalışmalarda bulunacak bir duruma getirmektir. Ne var ki, ciddi konularda kızkardeşlerine ayak uydurma ve onlarla boy ölçüşe bilme umudunu yitirmişse, kızı cesaretlendirmekten başka izlenecek yol kalmaz. Gerçekte bu, bireysel psikolojinin en önemli kuralıdır. Yaşamın yararlı tarafında ilerleyebileceği açık bir yol ele geçiremediği süre kızın davranışında, dediğini yaptırma hırsında, anne ve babasını hep kendisiyle meşgul etme isteğinde bir yumuşama beklenemez. Öyle inanıyorum ki, bu görüş açısını kavramaksızın çocuğun doğru yola çekilmesine yönelik çalışmalarda kimi başarılar elde edecek anne ve babalar vardır. Ben, kızın tamamen düzeltilebileceğinden kuşku duymuyorum. Kızla ilgili düpedüz yanlış bir görüşe varan ve belki cinsellik konusuna el atacak olan bir kimsenin de kızın doğru yola çekilmesinde başarı sağlayabileceğini belirtmiştim. Böyle bir kimse kendi kuramlarını ortaya dökse de yine kızı cesaretlendirebilir, belki ona kendi yaşam sorunlarının bir kimseyi meşgul edecek kadar ilginçliğini göstererek gerçekleştirebilir böyle bir şeyi. Bir cesaret kıvılcımının kızın ruhuna düşmesini sağlasın yeter ki, dilediği gibi boşboğazlıkta bulunabilir. Kız, kendisi de nasıl olduğunu bilmeden ileriye doğru adımlar atmaya başlayacak, sağaltımını üstlenen hekim de uyguladığı yöntemin doğruluğu üstüne yemini billah edecek, bütün olumlu sonucu ilgili yönteme bağlayacaktır. Bize göre yapılması gereken, kızın cesaretlendirilmesidir. Bunun da öyle kolay gerçekleşebileceği söylenemez. Söz konusu amaca varılması, pek çok şeyin yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Kız o duruma getirilmelidir ki, başkalarından bağımsız kombinasyon yeteneğini kazanabilsin, kendi hesap ödevini çözebileceğine inansın, kendine güven duysun, zamanla gelişiminde ortaya çıkan boşlukları doldurabilsin. Yalnız sözle kıza cesaret vermek yeterli sayılamaz; kızın, arkadaşlarının bulunduğu düzeye çıkarılması gerekir. Diyelim kız derslerine çalışmaya başladı da, 8 gün sonra okulda yazılı bir sınav oldu, sınavı başaramayacağı kuşkusuzdur. Önceki boşluklar öyle çabuk doldurulamaz, bir çocuğun bunun için ne kadar zamana gereksinme duyacağını kestirmek bir anlayış sorunudur. İlgili süre içinde çocuk kollanıp gözetilmeli, hemen sınıftaki öbür arkadaşlarının düzeyine ulaşmış gibi sınavlardan geçirilmemelidir, yoksa eğiticinin bütün çabası boşa gider ve çocuğa yeniden cesaret aşılamak umulmadık ölçüde güçlükler doğurur. Bir kimseye cesaret mi aşılamamak isteniyor, ilkin güven dolu bir ruhsal ortam yaratılarak ilgili kişi söylenilenlere kulak verecek hava içine sokulmalı, yani ilkin .sevgisi kazanılmaya çalışılmalıdır. Bir dost gibi el uzatılmalı, bir üstünlük edasıyla karşısına çıkılıp kendisinde bir eziklik duygusu uyandırılmamalı, hoyrat ve kaba bir davranışa konu yapılmamalıdır. Söz konusu çocuklar terslenip paylanmıştır hep, sonunda çaba harcamaktan haklı olarak yüz çevirmişlerdir. Kendisiyle eğitici arasında dostane bir ilişki kurularak çocuğun güven duyacağı kişilerden oluşan çember genişletilmelidir. Kız yalnız anne ve babasına güven beslemektedir, okuldaki durumu pek iç açıcı değildir. Tüm eğilimi gerçekte yalnız anne ve babasına yöneliktir. Biri çıkıp güven besleyeceği insanların çemberini genişletebildi mi kızdaki toplumsallık duygusu da güçlenecek, içindeki güven duygusu artacaktır. Kız, "Anne ve babamın oluşturduğu çevre dışında bir yerim yok artık" gibi bir inanca kapılmıştır; söylenildiği gibi davranıldı mı hepsinden kötü bu durum ortadan kalkacaktır. Kızın sevgisinin kazanılmasına bütün öbür önlemlerin başında yer verilmelidir. Bu da bizim dikkatimizi eğitimin başlangıç dönemine çekiyor; ilgili dönemde annenin işlevi çocuğun sevgisini kazanmak, onun başkalarına ve yaşamsal ödevlere ilgi göstermesini, dolayısıyla toplum içinde bir yurt yuva edinmesini sağlamaktır. Annenin ilgili işlevi yerine getirmesiyle çocuk gereken cesarete kavuşur, bağımsızlığını elde eder, kendisine başkalarına eşdeğer biri gözüyle bakar. Şimdi başımızı geriye doğru çevirip kızın görünürdeki yeteneksizliğinin kaynaklandığı hatayı öğrenmek istersek, şunu kesinlikle saptayabiliriz: Kızın aralarında yer aldığı iki kardeşi yetenekli çocuklar olarak gösterilmektedir. Bu bir kereliğine olup biten bir şey değildir, her Allahın günü, her saat kızın önünde yinelene gelmiştir. Kız, kardeşlerine eşdeğer durumda olmamanın ezikliği içinde yaşamıştır sürekli. Bu tutumunda da kızın temel yanılgısı açık seçik kendini belli eder. Öbür iki kardeşin yetenekli kişiler olarak öne çıkmalarının nedeni konusunda bir şey söyleyemem; ama şunu belirtmek isterim ki, kızın ablası bir kızkardeşe sahip olma trajedisini başarıyla atlatmış, çünkü kardeşi henüz dünyaya gelmeden sağlam bir pozisyonu elde bulundurmuştur. Beri yandan, ikinci doğmuş çocuk olan bizim kız üçüncü çocuğun, yani küçük kızkardeşinin doğumunun kendisi için oluşturduğu trajedinin üstesinden gelememiştir. ayrıca, hamarat biri sayılan en küçük kardeşin karakterini göz önünde tutarsak, zaten gerileyen kız için bir kardeşin doğumunun yeni bir darbe oluşturduğunu anlayabiliriz. Şöyle bir soruyu yöneltebiliriz burada: Peki, çocuklar karşısında annenin yeri neredeydi? Öyle görülüyor ki, anne güneşi kızın öbür iki kardeşine daha cömertçe saçmıştır ışığını. Kızın kardeşlerinden yararlanmaya çalışmasını hoş karşılamamış, kızı başkalarına, kardeşlerine ve yaşamın ödevlerine karşı ilgi duyacak gibi eğitmeyi beceremem iştir. Süt çocukluğu dönemindeki bağımlılığını kız ileride de sürdürmüştür; elinden iş gelmeyen beceriksiz küçük bir çocuk davranışını bugün bile sergilediği görülmektedir.

"II. Vaka. 9 yaşında bir kız; üçüncü sınıfta kalmış, aynı sınıfı yeniden okumaktadır."

Bu bir tek açıklamadan göreceğimiz gibi, kız hakkıyla üçüncü sınıfa kadar gelebilmişse geri zekalı sayılamaz. Herhalde arada bazı şeyler olmuş, kızı okula ayak uydurabilmekten alıkoymuştur, kız da anlaşılan bundan böyle okulu hoşa gider bir yer gibi görmemeye başlamıştır.

"Başlıca şikayet konusu: Yalan söylemeye ve çalmaya eğilim."

Yalanla onun psikolojik yapısı üstüne söylenecek bir şey varsa, kızın korktuğu bir kişinin besbelli yakın çevrede bulunduğudur. Kendilerini yeterince güçlü hisseden çocuklar hiç yalana başvurmaz. Dolayısıyla, ilgili açıklamadan çıkaracağımız sonuç, kızın kendisini iyi hissetmediğidir. Bir çocuğun yalancılığından söz açıldığını işittiniz mi, lütfen şunu unutmayınız ki, yalancılık güçsüzlük duygusunun bir dışavurumudur, karşısındaki kişiden korkan, bir başkasına kendinden daha çok değer veren çocuğun içinde barındıracağı yetersizlik duygusunun dengelenmesidir. Başlıca iki çeşit yalan vardır: 1. Korkudan söylenen yalan. Korku, aşağılık duygusunun bir yüzüdür. Kendini yeterince güçlü hisseden kimse korkmaz. 2. Bir kişinin gerçekte sandığından daha büyük görünmek için başvurduğu yalan. Bu da yine bir güçsüzlük ve yetersizlik duygusunun dengelenmesidir. Aşırı güçsüzlük duygusundan hayal kurma eğilimi doğar (fantazya). Kasıtlı yalan ve kasıtsız yalan olmak üzere bir ayrıma giden kimse yanlış yoldadır, kasıtlı yalan dışında bir başka yalan şekli yoktur çünkü. Şimdi, kızın yakın çevresindeki güçlü kişinin kim olduğunu araştıralım. Küçümsenmeyecek bir aşağılık duygusu içinde yaşadığını varsaydığımız, dolambaçlı yollara saparak başkalarının üstünlüğünden kendini kurtarmaya çalışan kızın çalıp çırpması, yakın çevredeki bir güçlü kişinin varlığıyla ilgili görüşümüzü pekiştirmektedir. Çalmanın psikolojik açıklaması, br kimsenin kendini yoksullaşmış hissetmesi ve zenginleşme yoluyla açığı kapatmaya çalışmasıdır. Ancak, ilgili kişi bunu yaşamın olumlu tarafına uygun davranışla değil, yalana olağanüstü benzerlik gösteren bir yola başvurarak gerçekleştirmeye bakar. Çalma eylemi de güçlü kişinin yolundan çekilme, ama kurnazca davranıp ondan ileriye geçme girişimidir. Çalma eyleminde asla cesaretten söz açılamayacağını daha önce belirtmiştim. Kızın karakter özelliğini belirgin olarak görebilmekteyiz: Çalma eylemiyle korkaklığını açığa vurmaktadır. Bir başka çocuğun da aynı durumda yalan söyleyip söylemeyeceğini şu an saptayacak durumda değiliz. Ama kesinlikle bildiğimiz bir şey var ki, güçlü biri olması durumunda kızın yalan söylemesine ve çalma eylemine kalkmasına pek akıl erdiremeyeceğimizdir. Güçlüyken de yine yalan söylüyor ve çalıyorsa, o zaman kendisine geri zekalı biri gözüyle bakmamız gerekecek, içindeki aşırı güçsüzlük duygusundan güçsüz kişilere özgü bütün yolları deneyerek sıyrılıp çıkmak istemesinde anlaşılmayacak bir taraf görmeyecektik. Ama kız zekice davranmakta ve bu davranışı o kadar ileriye götürmektedir ki, güttüğü amaca uygunluğu nedeniyle söylediği bir yalanı iş bitirici bir yalan sayıp bazen hoşgörebilmekteyiz. Hırsızlığa kalkışan bir insanın davranışını da yine bağışlayabiliriz; yeter ki, böyle bir yola örneğin açlıktan ölmek üzereyken başvurmuş olsun. Hatta böyle bir dununda haklı bile sayabiliriz davranışını. Her şeyi bir ilişkiler örgüsü içinde ele almamız gerekmektedir. İncelememizin başında yer alacak yalan söyleme ve çalma konusunda saptayabileceğimiz şey, kızın kendini iyi hissetmediğidir.

"Anne ve baba savaşın sona ermesinden bu yana ayrı yaşamaktadır."

Bu, güç eğitilebilir çocuklarla ilgili olarak sık karşılaştığımız bir durumdur. Mutsuz bir evlilik, hiç de bir çocuğun ilerlemesine elverişli ortam sayılamaz; istatistiklerin verilerine ve kişisel deneyimlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki, anne ve babalan boşanmış ayrı yaşayan ailelerin çocukları gereği gibi gelişip ilerleyememekte, dikkati çekecek kadar ciddi başarısızlıklarla yüz yüze gelmektedir.

"Kıza dilerse annesinin yanında kalacağı söylenmiş, ama kız istememişti.”

Burada daha önce söylediklerimizi anımsamamak elde değil. Anne kızın sevgisini kazanmanın üstesinden gelememiş, anne olarak yerine getirmesi gereken ilk görevde pes etmiştir. Bu durumda kızın, babasına yönelip yönelmediğini ilerideki açıklamalar bize gösterecektir. Kızın babasına karşı sevecen ilişkisi kesinlikle ikinci bir evreye rastlamaktadır, yani daha önce anneyle aradaki bağ kopmuştur. Böyle bir şey de, kızın, annesinin gerçek bir insan soydaş (hemcins) olmadığı duygusuna kapılması durumunda gerçekleşebilir. Çocukların haksız yere böyle bir duyguya kapıldıklarını sıklıkla görürüz. Pek çok çocuk, aile içinde bir kardeşleri dünyaya gelince bunu kendilerine karşı bir ihanet sayar ve annelerinden yüz çevirir, annelerine karşı güvensiz bir tavır takınırlar. Böyle bir şey, yaşam üslubunun kuruluşunda çokluk hatalı bir başlangıç oluşturur. Görelim bakalım, bizim kızın durumunda baba annenin işlevini üstlenebilmiş midir? Karı koca boşanmışsa, hele babanın çocuğuna ayıracak fazla vakti yoksa, böyle bir şey kolay kolay gerçekleşemez. Bu durumda annenin ikinci görevi, yani çocuktaki toplumsallık duygusunu başkalarını da kapsamına alacak gibi genişletme işi nasıl yerine getirilecektir? Öğrendiğimize göre, kız yalan söylemekte ve çalmaktadır. Bu da ondaki toplumsallık duygusunun pek gelişmiş sayılamayacağını, şimdiye kadar kızın tıpkı bir düşman ülkedeymiş gibi büyüdüğünü gösteren bir belirtidir. Çocuğun sınıfta bırakılması da, öğretmenine sevimli bir gözle bakmamasında rol oynamış olmalıdır. Görüyorsunuz, başkalarına düşman gözüyle bakması kızı tek başına asla kendini kurtaramayacağı bir kapana sıkıştırmıştır. Başkalarına karşı beslediği güvensizlik ve düşmanca duygular onun kendine arkadaşlar edinmesini, yeni başgösteren durumdan umutla karşılayıp okulda gereği gibi davranmasını önleyecektir. Bütün bu sonuçlar da kızın başarısızlıklara uğramasına yol açacak, yaşamın gerçekten düşmanlıklarla dolup taştığı yolunda içinde varolan duyguyu pekiştirecektir. Bu kızla aramızda bir diyalog kurmanın son derece güçlük doğuracağını düşünebilirsiniz. Böyle bir durum bazılarını belki ürkütüp kaçıracaktır. Ama biz bireysel psikoloji ağımızı aşağı yukarı serpmiş durumdayız; yeni açıklamaların düşüncelerimizle ilgili olarak getireceği doğrulamaları bekleyebiliriz.

"Anne öteden beri kıza pek sevecenlik göstermemiştir.''

İşte beklediğimiz bir açıklama.

"Annesi kıza nerdeyse soğuk davranıyor. Hata işledikçe kendisini cezalandırmasına karşın, kız babasına çok bağlı."

Bu, bizim söylediklerimizle bir bakıma çelişir gibidir: Doğru yolda isek, bir noktayı unutmamalıyız: Kızın dünyada az buçuk güvenebileceği yalnız bir tek kişi vardır. Bu yüzden de ilgili kişiden yiyeceği dayak gözünü pek yıldırmamaktadır. Babası da kendisinden el çekti mi, destek göreceği kimse kalmayacaktır ortada. Öyle anlaşılıyor ki, cezalandıran bir kişi olmanın yanı sıra babanın kıza annesinden daha aydınlık, daha sevimli görünen iyi tarafları da vardır.

"Babası cezalandırdıkça düzeleceğine söz veriyor, ama her seferinde yine aynı şeyi yapıyor.”

Tutalım ki kız cezalandırıldıktan sonra bundan böyle aklını başına toplayacağına söz vermiyor ya da böyle bir şeye yanaşmayacağını söylüyor, nasıl bir sonuç ortaya çıkacaktır? Kız, ilgili oyunu artık sürdüremeyecek, çünkü babası kendisini yola getirebilme umudunu yitirecektir. Çocuklar olsun, erişkinler olsun, adam olmayacağına inanılan birini adam edeceğim diye kimsenin uğraşmayacağını, her türlü toplumsallık duygusundan uzak böyle bir kimseye gerek kendisi, gerek başkaları için son derece zararlı bir gözle bakılacağını otomatik olarak bilir. Söz konusu durumun pratikte kız için, taşıyacağı anlam şudur: Beni adam edeceği konusunda babamı umutsuzluğa sürüklersem, kolumdan tutup kapı dışarı eder beni. Ama söz verip her seferinde sözümden dönebilir, aynı hataları işleyebilirim. Kızın bu durumu, bizi babası kadar şaşırtmaktadır; çünkü biliyoruz ki, kız kendisini yağmalanmış hissetmekte, dolayısıyla zenginleşmeye çalışmaktadır. Bir yetersizlik duygusu içinde yaşamakta, doğru’yu söylemeye cesaret edememektedir. Evle okul arasındaki güçlü ilişkileri göz önünde tutarak kötü bir karnenin evde nasıl etki yapacağına dikkati çekmek isteriz. Çocuklara kötü notlar, karneler verdik diyelim, iş burada bitmez, davranışımızın sürer etkisi. Kırık not alan çocuk belki evde cezalandırılır, belki de avutulmaya çalışılır ve bunun bütün suçu öğretmene yüklenir. Bütün bunlar da bireysel psikolojinin onaylamayacağı sonuçlardır. Dolayısıyla, biz bireysel psikologlar not verme sisteminin kaldırılması görüşünü savunuruz, çünkü öbür türlü ne gibi sakıncalara yol açılacağı önceden kestirilemez. Yeter ki öğretmen çocuğun evindeki durumları göz önünde tutarak buradan bir sonuca varmaya çalışsın, not verme sistemini yürürlükten kaldırmak kolaylaşacaktır. Eline sürekli kötü karneler tutuşturulan çocuk, evde hiçbir zaman rahat yüzü göremez.

"Babası iş durumu dolayısıyla kızı yanında alıkoyamayarak büyükannesiyle büyükbabasının yanına vermiş, ama kız onların yanında da uzun süre kalmamıştır."

Nine ve dedelerin torunlarına hoşgörülü ve yumuşak davranması, alıştığımız bir durumdur. Ne var ki, bizim kız talihi yaver giden biri değildir, nine ve dedesi de üzerlerine düşeni yapamamıştır. Hatta dahası var: Çocuk, kuşkusuz, kendisine alabildiğine kötü bir ün yapmıştır, hayli yaygın bu ün kızın peşini bırakmaz, kız hesabına yeni bir güçlük doğurur. Herkese düşman gözüyle bakan kız, bu düşmanlığı yaşar gerçekte. İşte kızın içine sıkışıp kaldığı kapanı görüyor, böyle bir kapandan kurtulup çıkmasının ne denli güç sayılacağını anlıyorsunuz. Erişkin bir insan için bile kolay sayılmayacağını bildiğiniz böyle bir şeyi başarmasını nasıl bir çocuktan bekleyebiliriz.

"Derken kız para karşılığı bakılmak üzere Tülin kentinde bir ailenin yanına verilir. Anne ve babası da aynı kentte yaşamaktadır."

Böyle bir davranışla da durumu düzelmiş sayamayız. Kız annesine gitmek istememektedir; babasının ise onu yanma alıp kendisiyle ilgilenecek vakti yoktur. Verildiği ailenin yanında günlerini geçirmekte, güvendiği biricik insan sayılan babasının elinden çıkıp gidişini şahsına yönelik bir yağmalanma olarak algılamaktadır. Hakkının yendiği gibi bir duygu içindedir. Bu yetmiyormuş gibi, annesiyle konuşup görüşmesi yasaklanmıştır. Çocuğu anne ve babasından biriyle ilişkisini sürdürme olanağından yoksun bırakmak ya da bunu güçleştirmek, yapılacak en ağır hatalardan biridir. Böyle bir yasağı haklı gösterebilecek diyelim yüz kızartıcı davranışlarda bulunma, ahlaka aykırı bir yaşam sürme gibi nedenler varolabilir kuşkusuz; ama çocuk üzerinde nüfuz sahibi taraf öbür tarafı lekelemeye kalkmamalı, onu küçük düşürmeye çalışmam alıdır. Böyle bir tutumun asla savunulacak yanı yoktur; çünkü çocukta soysuz bir anne ya da babanın evladı olduğu inancının doğmasına, hatta onun aşağılanıp karalanan taraftan belki de aynı kusurları devralmasına yol açacaktır.

"Ama yine de kız annesine gitmiş, annesinin çantasından biraz para aşırıp şekerleme vb. şeyler alarak arkadaşlarına dağıtmıştır.”

Çalınan para ya da yiyeceklerin arkadaşlar arasında dağıtılması, çocuklar ya da buluğ çağındaki yeniyetmeler tarafından gerçekleştirilen çalıp çırpma eylemlerinde karşılaştığımız dikkati çeker bir özelliktir. Bir kimsenin böbürlenmek, kendisine bir paye vermek istediğini kanıtlar. Aynı davranışın bir başka yüzü daha var ki, onu da saptayabilmekteyiz: Kız, beri yandan başkalarının gözüne girmeye çalışmaktadır. Kendini yağmalanmış hisseden böyle bir çocuğun başkalarına birçok şey bağışlamasını, annesinden göremediği, babasının ise ancak zaman zaman kendisine gösterebildiği bir sevecenliğin peşinde olduğu şeklinde yorumlamamız gerekir. Ne var ki, ayakları hiç de sağlam yere basmayan bir sevecenliktir bu. Kız, okulda kötü bir öğrencidir. Kendine sığınacak bir yer bulmak için ne yapabilir? Başka çocukları armağanlar yoluyla kendi tarafına çekmekten başka nasıl bir yol izleyebilir? Kız da işte şimdi bu yolu izlemekte, ilgili tutumuyla başkalarının sevecenlik ve sevgisini kazanmaya çalışmaktadır. Çalıp, çaldıklarını başka çocuklara dağıtarak onların gözüne girmek, kendini onlara sevdirmek belki de kızı ileriye iten en güçlü etken, beri yandan zayıf kişilerin başvurduğu bir çaredir. Kız yeterince özgüven duygusundan yoksundur, bir kimse gelip kendisine sevecenlik gösterinceye kadar sabredememektedir. Aynı davranışı erişkinlerde de gözlemleyebiliriz.

"Bakımını üstlenmiş ailenin yanındayken evden gizlice alıp öğretmenine götürerek sattığı yumurtaların parasıyla yine çeşitli öteberiler almış ve arkadaşlarına dağıtmıştır."

Bu tutumuyla kız öğretmenine besin maddeleri sağlayan biri pozunu takınmaktadır. Kimbilir, yumurtaları öğretmenine hediye etmek istemiştir belki; belki de karşılığında gerçekten para almıştır, ama yine de yaptığı şeyle bir hizmette bulunmuştur. Öğretmen gerçekten yumurta almak istediğini söylemese, kız onun böyle bir şey istediğini bilemezdi kuşkusuz.

"Kızın işlediği kabahatlerin öğrenilmesinden sonra, okulda herkes kendisinden kaçmaya başlamıştı. Kıza bakan aile de onu daha fazla yanında alıkoymak istememiş, çünkü kızın en başta evdeki yiyeceklerle ilgili olarak küçük çapta çalıp çırpmaları habire yinelenip durmuştu."

Yiyeceklerin nereye gittiğini söyleyemeyeceğiz. Belki de kendisini yağmalanmış hisseden kız çok açlık çekmekte, çünkü normal açlık duygusuna bir de öksüzlük duygusu gelip katılmaktaydı. Boş bir tabağın önünde oturan kimsenin duyacağı açlık, yemek dolu bir tabağın önünde oturan aç kimseninkinden daha büyük olacaktır kuşkusuz.

"Kızın Tülin'daki durumu berbattır, babası kendisini bir ailenin yanına evlatlık vermek istemektedir."

Kızın kapana kısılmasının ne gibi sonuçlara yol açtığını görüyorsunuz.

"Babasının elinde avucunda yoktur."

Burada, beslenme bakımından da kızın durumunun parlak sayılmayacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Derken son derece önemli bir açıklama işitiyoruz:

"Annesinden sevecenlik göremeyişi ve yaşadığı çevrenin kendisini tümden dışlaması, kızı bu çevreye karşı cephe almaya zorlar. Kızın işlediği kabahatleri bir yere kadar içindeki başkaldırı duygusunun dışavurumu sayabiliriz belki. Ancak, ortadaki koşulların kızın topluma uyum sağlamasını güçleştirdiği kesindir."

Üçüncü tipte yer alıp ağır bir aşağılık duygusunu ruhlarında barındıran sevgi yüzü görmemiş, yasadışı evliliklerden doğmuş, istenmemiş çocuklar, öksüzler ve sakatlar için işte bulunmayacak bir örnek size. Bütün bu çocuklarda sık karşılaştığımız şey yüreklerinde haklı ya da haksız olarak sevilmedikleri duygusunu taşımalarıdır. Yapılması gereken, söz konusu yanılgıyı yoketmek, tutumunda haklı sayılsa bile, başka türlü insanların bulunmadığına inanması için ortada bir neden olmadığını çocuğa anlatmaktır. Bizim kızda ilgili duygu pek derinlere kök salmış değildir, çünkü babası yanıbaşında yer alır; ama babasının fazla bir şey de gelmez elinden, düşünür taşınır, kızı bir ailenin yanına vermeyi en iyi çare görür. Kız da herhalde durumu hissetmiştir. Babasının kendisi için fazla bir şey yapamayacağı duygusu hiç kaybolmamıştır içinden. Dolayısıyla, kendisini herkese karşı düşman gibi davranmaya zorlayan kapana sıkışıp kalmıştır. Toplumsallık duygusu bir olanak bulup gelişememektedir. Bu yüzden de, ilerideki suça yönelik eylemlerin kökenleri olarak yalan söyleme ve çalıp çırpma gibi özelliklerin kızın yaşamında ön plana çıktığı görülmektedir. Ayrıca, kızda saptadığımız bir başka özellik, duruma biraz daha olumlu açıdan bakmamızı sağlamaktadır: Kız sevecenlik peşindedir, güvenini kazanmanın yolu belki pek güçlük doğurmayacaktır. Annenin çocuğuna karşı yerine getireceği ilk görev, onun sevgisini kazanıp başkalarına karşı ilgi duymasını sağlamaktır. İnsanın yaradılıştan kötü olduğu yanılgısını kızın kafasından söküp atmak gerekmektedir. Zamanında yerine getirilmeden kalmış bu ödev şimdi yerine getirilecektir. Kızın üzerinde uygulanacak sağaltım sürecinin temel çizgilerini böylece belirledikten sonra şunu da ekleyelim ki, kızın içinde yaşadığı pek güç durumdan bir an önce kurtarılması zorunludur.

"Kız, sevgiye enikonu gereksinme duyan ve kendisini koruyup kollayacak birini arayan bir çocuk izlenimini uyandırmaktadır."

Böylece, kızla ilgili ilk açıklamadan çıkardığımız sonuçları doğrulayan son açıklamayı işitmiş oluyoruz. Kız bir arayış içindedir, aradığını henüz bulamamıştır. Ama cesaretini tümüyle yitirdiği söylenemez. Nihayet, yukarıdaki açıklamayı okurken aklıma gelen bir düşünceyi de size bildirmek isterim. Diyelim ki yoksul bir aileden gelen, üşümeler, açlıklar ve umutsuzluklar içinde çırpınan, ileride tutacağı iş güç konusunda geleceğe pek güvenle bakamayan bu kız hep sevgi ve sevecenlik arayarak büyüdü, sonu ne olacaktır? Çevresinde kendisini kollayıp gözetecek ne kimse vardır, ne başını sokacağı emin bir yer: Bu durumda kötü yola düşecektir isler istemez. Diyelim aradığı kimseyi bulabileceği umudunu yitirdi; yaşı ilerlediği zaman belki karşısına bir adam çıkacak, kendisine kur yapacak ve aradığı sevecenliği ona verecekmiş gibi davranacak, kız da fahişelikten elini ayağını çekecektir; doğrusu seyrek rastlanmayan bir durumdur bu. Tutalım ki kız bir kimsenin gelip kendisine sahip çıkacağına olan en son inanç kırıntısını da yitirdi; bir kimsenin kendisine sevecenlik göstereceğine inanmıyor artık. Okulda başarısız, dışarıda başını sokacağı bir yuvadan yoksundur; bu durumda ister istemez sağda solda sürtecek, kolaycacık bir haydut çetesinin ağma yakalanacak, suça yönelik eylemleri talim etmeye başlayacaktır. Bir çeteye girmedi diyelim, kolay kazanç sağlayacak bir yolu tek başına aramaya koyulacaktır. Belli bir suç şekli için önceden idmanlıdır nasıl olsa, bunu sürdürebilecektir. En sonunda, başka çare bulamayarak meslekten bir hırsız olup çıkacaktır. Böyle bir durumda yargıçlar ve adli tıp bünyesinde çalışan psikiyatristler suçluların "ıslahı nefis" etmelerinin çok güç olduğu sonucuna varacak, daha sert cezalara başvurmanın gereğine inanacaklardır. Kendisi için başka bir çıkar yolun varlığına inanmayan kız, enselendiğinde kodesi boylayacağını bile bile çalıp çırpma eylemlerine kalkışacak, yakayı ele vermeme düşüncesiyle adeta ipnotize olmuş biri gibi davranacaktır. Yakalandı diyelim, cezaevini boylayacak, başka suçlularla bir arada yaşayacak bir süre, onlardan ileride ne gibi yeni suçlan işleyebileceğini öğrenecek, cezaevinden salıverildiğinde de belki eskisinden berbat durumda bulunacaktır. İlgili koşullar altında doğru yolu bulma denen şey nasıl gerçekleşecektir? Bir kimsenin moralinin bu şekilde düzeltilebileceğine inanan biri var mıdır? Sanmam. Kıza yardım elinin uzatılabilmesi için onu cesaretlendirip hataları konusunda kendisini aydınlatacak bir otoritenin varlığı zorunludur. O zaman kıza yardım edilebilir ancak. Ama, bakarsınız kız öyle bir eğiticinin eline düşer ki, bu kişi eğiticilik görevini pek beceremese de, yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu kavrar, kızı cesaretlendirip moralini güçlendirebilir.


 
 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült