Sorunlu Çocuk Ve Çocuk Yuvası

Alfred Adler


Okul yaşındaki çocukların eğitiminin taşıdığı son derece büyük öneme dikkatinizi çekmem gerekmez sanırım. Benim temsil ettiğim yeni psikoloji, yani bireysel psikoloji, çocukların okula başladıkları dönemin, yaşamlarının en önemli dönemi sayılacağım kesinlikle vurgulamıştır hep. 45 yaşından sonra bir çocuğun yaşam biçimi öylesine bir sağlamlıkla belirlenir ki, bundan böyle dış etkenler bu yaşam biçimini değiştiremez. Eskiden bir çocuğun değişik koşullar ve değişik yaşlardaki davranışının sözde değiştiğine inanılmıştır. Ham bir meyve olmamış bir meyveden değişik bir görünüm taşır. Ne var ki, bilen biri ham meyveye bakınca ileride onun nasıl bir durum alacağını söyleyebilir. Bu ham meyvenin gelişen bir varlıktan daha fazla bir şey sayılacağını belirtmek isterim. Yaşayan, çaba harcayan bir şey, ideal bir biçime ulaşmaya uğraşan, yaşamın ödevleriyle hesaplaşmak isteyen ve hesaplaşmak zorunda bulunan ruhsal bir devinim söz konusudur. Daha bu ilk yaşam yıllarında çocuktaki bütün devinimlerin otomatikleştiği görülür. İlgili devinimler durumdan duruma belirlenip saptanmaz, yaşamın bütün sorunlarında belli bir yaşam üslubuna uygunluk içinde verilen yanıtlardır hepsi. Çocukları ruhsal davranışlarına göre birbirlerinden ayırabiliriz. Bu işlerden iyi anlayan kimse, bir çocuk ürkek ya da dışa kapalı mıdır? Karşılaşacağı ödevlerle kendisi arasına büyük bir uzaklık koyuyor mu? Duraksayan ya da gözü kaçmakta olan bir çocuk mudur? İlgili konularda karar verirken pek yanılgıya düşmez. Küçük ödevlerdir bunlar, ama bize çok şey öğretebilir. Okul öncesi çocuğu insan toplumundan soyutlanmış olarak ele alamayız. Yaşamın ilk 45 yılı içinde bireysellik ve kişiliğin ilk temeli atılır. Söz konusu dönemde yapılacak bir yanlışlığı dış önlemlere başvurarak düzeltmenin bundan böyle yolu yoktur.

İnsanın ruhsal yaşamı, çeşitli ilişkilerden başka bir şeyi içermez. Fizyoloji ve biyolojide tek tek parçalan ele alıp inceleme, örneğin dürtülerin ne olduğunun, içgüdülerin ne anlama geldiğinin araştırılması ilginçtir. Ama ilgili tutumun psikolojide yeri yoktur, psikolojide yalnızca ilişkiler önemlidir. Örneğin, bir çocuğa gerekli soruyu yöneltemedik mi, ondan pek bir yanıt alamayız. Çocuğa ancak bir soru yönelttiğimiz, karşısına ancak bir ödev çıkardığımız zaman nasıl yanıt verdiğini öğrenebiliriz. Çocuklar rahat durumda bulundukları süre, neyin nesi olduklarını asla ele vermezler. Ancak bir ödevle yüzyüze geldiklerinde anlaşılır nasıl kimseler oldukları. Ancak o zaman sergileyecekleri davranış, ruhsal durumlarını açığa vurur. Ruhtan anladığımız, toplumsal bir ilişki ve bunun toplumsal devinimidir. Bu toplumsal ilişkinin de nereden kaynaklandığı ve neden o kadar fazla değişiklik gösterdiği üzerinde konuşacağız. Kendisinde gözlemleyebileceğimiz her etkinlik için şu ya da bu olanağı, çocuk doğarken beraberinde getirir. Bir çocuğun geleceğe ilişkin ne gibi yeteneklerle donatıldığını belirleyebilecek durumda değiliz. Bu gibi yetenekleri ne ölçüde geliştirebileceğimizi önceden söylemek olanaksızdır. Yeter ki uygun bir yönteme başvurulabilsin, küçük bir güç geliştirilip son derece büyük bir güce dönüştürülebilir. Örneğin, Helen Keller görme ve işitme gücünden yoksunluğuna karşın seçkin bir insan olup çıkmıştır. Bir çocuktaki birazcık yeteneğin elverişli bir yöntem sayesinde çok büyük boyutlara ulaşabildiğini görmüşüzdür. Yeteneklerin geliştirilmesinde önemli olan, insanın doğarken beraberinde getirdiği güçlerden çok yapılacak egzersizdir. Örneğin, bir benzetme yaparak şöyle diyebiliriz: Bir kimsenin çok parası vardır, ama onu nasıl kullanacağını bilmez, idare edemez bu parayla, hepsini har vurup harman savurur; bir başkası da vardır, fazla değildir parası, ama onu çok iyi kullanır.

Siz anaokullarında çalışanlara düşen, bu yaşam üslubunun ilk 45 yıl içinde, çocuğun ileride karşılaşacağı tüm ödevleri çözmesini sağlayacak gibi hazırlanmasına götüren yolu açmaktır. Çocuğun önünde bir idealin varlığı gereklidir; ama kendisine erişilmek için saptanmış bir ideal olmayacaktır bu, yalnızca yol göstericilik işlevini yerine getirecektir. Çocuğun toplumun bir üyesi olarak yetiştirilmesi, salt boş bir düşünce değildir. En büyük hatanın, toplumsallığa karşı işlenecek hata olduğu çocuğun kafasına sokulmalıdır. Çocukta ilk toplumsal ilişki nasıl gelişip ortaya çıkmaktadır? Çocuk, toplumun ilk üyesi olarak annesini görür karşısında, ancak annesinin aracığıyla toplumun öbür üyelerine ilgi duymaya başlar. Bu ilk yaşantı, çocuk için hayli önemlidir; dolayısıyla, çocukla anne arasındaki ilişkinin niteliği çok büyük önem taşır.

Sizler, annenin yerini alacaksınız. Annenin işlevini görecek, annenin yaptığı hataları düzelteceksiniz. Çocuklan etkileyecek, kendilerine toplumun başka üyeleriyle ilişki kurma olanağını sağlayacaksınız. Ben'in sen’le ilişkisi, bütün önemli, becerilerin edinilmesinde başlıca rolü oynar. Örneğin, dil ben ile sen arasında bir ilişkidir. Ses, bir insanı ötekisine bağlayan bir bağdır. Bu bağ gereği gibi kurulamamışsa, dil de doğru dürüst gelişemez. Dil gelişimleri organik bir bozuklukla engellenmemiş çocukların hepsi ben'in sen'le ilişkisine yeterince hazırlanmamıştır. Bir kimsenin dilinin ve sözcük dağarcığının yoksulluğundan, o kimseyle ilgili birtakım yargılara varabiliriz. Dil, ancak çocuğun başkalarıyla ilişki kurabildiği ortamda öğrenilebilir, yeterli bir dil hazinesi ancak böyle bir ortamda sağlanabilir.

Us, kişisel bir nesne değildir. Anlamak demek, aklı başında her insanın düşündüğü ve yargılara vardığı gibi düşünmek, yargılara varmak, sonuçlar çıkarmak vb.dir. Mantık dediğimiz şey, bir genel geçerliği içerir. İnsanın kendi kişisel görüşleri doğrultusunda bir mantık kotarıp ortaya koyması olanaksızdır. Güç eğitilebilir çocukların kendilerine özgü düşünceleri vardır, bizim akla uygun diyemeyeceğimiz düşünceler yaşatırlar kafalarında. Güç eğitilebilir çocuğun düşünce sistemi, toplumun düşünce sistemiyle (common sense) uyuşmaz. Aynı şey güzel ve çirkin için de söz konusudur. Bizim güzel dediğimiz şeyde de bir genel geçerlik vardır. Annenin ilk işlevi, çocuk karşısında toplumun bir üyesi rolünü oynayarak ondaki toplumsallık duygusunu geliştirmektir. Bir sürü çocuk görürsünüz, annelerinden böyle bir toplumsallık duygusunu edinmemişlerdir, kendileri gibi başka insanların da bulunduğundan habersiz yaşarlar. Bu grupta öksüzler ve yasadışı evliliklerden doğmuş çocuklar yer alır daha çok; hepsi de bir toplumsallık duygusundan habersiz büyür. İstenmemiş, özürlü ve çirkin çocukların da gereği gibi bir toplumsallık duygusuyla donatılmadıklarını gözlemleriz.

Asla kimseden tatlı bir söz işitmemenin, sağa sola itilip kakılmanın bir çocuk üzerinde nasıl bir etki yapacağım düşünebilirsiniz. Tıpkı düşman bir ülkedeymiş gibi büyür böyleleri. Sizlere düşen, toplumun doğru dürüst bir üyesinin nasıl olacağını kendilerine göstermektir. Yüklendiğiniz bu görev pek yücedir. Böyle bir temel düşünceden yola koyulmanız durumunda yapacağınız hatalar pek fazla olmayacaktır. Bir annenin, çocuğunun ilk yaşam yıllarında yerine getireceği önemli bir görev daha vardır: Çocukta toplumun bir üyesi olarak kendisine karşı uyandırdığı ilginin kapsamını genişletip başkalarını da bu ilgi kapsamına almak, söz konusu ilginin salt kendi şahsına bağlı kalmamasına çalışmak. Örneğin, şımartılmış çocuklar yalnızca annelerine ya da kendilerini şımartan kişiye karşı ilgi duyar, başkalarım umursamaz, kendi dışındaki kimseleri dışlamak isterler. Böyle davranan bir çocuk gördünüz mü biliniz ki, şımartılmıştır, her şeyi kolaycacık ele geçirmek, kendi yapacağı işleri hep bir başkasına yaptırmak ister.

Göreviniz, toplumsallık duygusunun kapsamına başkalarını da alacak gibi çocuğu eğitmek, annenin dikkatini çekerek çocuğun babasına karşı da ilgi duymasını ve babayla uyum içinde çocuğun kendi yaşam üslubunu kotarmasına çalışmaktır. Ayrıca, çocuğu kendinden küçük kardeşlerinin doğumuna hazırlamak da yine size düşen bir görevdir; çocuğun yaşam üslubunu etkileyen önemli bir konudur bu ve bu noktada pek çok hata yapılmaktadır.

Anaokulu ailenin uzatılmış koludur; sorunları gereği gibi kavrayamadığı ve eskimiş geleneklere bağlı kaldığı için ailenin üstesinden gelemediği ödevleri yerine getirir, bu konuda işlenmiş hataları düzeltir. Çocuklar, üzerine hiç bir şey çiziktirilmemiş boş bir kağıt parçası gibi gelmez size; bir çocuk size geldiği zaman bir kişilik kazanmış durumdadır, ilerde tüm yaşayacakları artık bu kişiliği değiştiremez. Çocuğu ussal üstünlüğünüzle şu ya da bu amaç doğrultusunda devinmekten alıkoyabilirsiniz, ama eski yaşam üslubu şu ya da bu fırsatla el altından yine boy gösterecektir. Bir çocuğun hatalarını düzeltmek ve ortadan kaldırmak istiyorsanız, annenin her iki işlevini de üstlenmeniz gerekir. Kendisine yardım edilen çocuk genellikle hatalarım görür ve bunları düzeltebilir. Beri yandan, öyle çocuklar da vardır ki, hatalarına dikkatleri çekilmeye görün, yaşam üsluplarından yola koyularak sizin tüm nedenlerinizi çürütmeye kalkar, durumdan kendilerine özgü birtakım sonuçlar çıkarırlar; ama bunlar, sağduyu ve mantıkla bağdaşan sonuçlar değildir asla. Size gelecek şımarık bir çocuk, bütün ilgi ve dikkatinizi kendi üzerinde toplamaya çalışacak ya da okuldan kaçıp uzaklaşacaktır. Şımarık büyütülmüş çocuk, karşılaşacağı güçlükleri yenecek gücü gösteremez; kendisini herhangi bir şeyden yoksun bıraktınız mı, "Burası benim yerim değil. Annemin yanında daha rahattım" gibi bir yargıya varır hemen. Böylesi çocuklar, sizin yanınızda kendilerini rahat hissetliklerini bütün davranışlarıyla açığa vuracaktır. Bir anne gibi davranıp kendileriyle gereken ilişkiyi kurar ve annenin her iki işlevini yerine getirir ya da sürdürürseniz, ilgili çocukların eğitiminde dikkate değer başarılar sağlayabilirsiniz. O zaman söz konusu çocuklar, karşılarına çıkacak güçlükleri herhangi bir sarsıntıya uğramadan göğüsleyebilir, olumlu yoldan yenmeye çalışır. Sizler de çocuğun asla korkak sayılamayacağını anlarsınız böylelikle. Cesaret toplumsal bir özelliktir, kendisini bütünün bir parçası gibi görebilen kimse cesur olabilir ancak. Bir çocuğun iyimserliği, aktifliği, cesaret sahibi olması ve toplumsallığı, kendisinin gereken zamanda toplumsallık doğrultusunda eğitilip eğrilmediğine bağlıdır. Bir bireyin gereği gibi gelişmesini sağlamanın tek koşulu, onun yeterince güçlü bir toplumsallık duygusuyla donatılmasıdır. Başkalarının rahatlık ve esenliğine ilgi göstermekle kendi kişiliğimi sağlam temeller üzerinde oturtur, böylece başkalarına da yararlı olabilirim. Ama yalnız kendimi düşünürsem, karşıma çıkacak sorunları asla çözemem. Dikkatinizi henüz şimdiye kadar yeterince anlaşılmamış bir nokta üzerine çekmek isterim: Her sorunun çözümü, gelişmiş bir toplumsallık duygusunu zorunlu kılar; bir kardeşinin doğumunu çocuğun karşılayış biçimini bile yine ondaki toplumsallık duygusunun derecesi belirler.

Bir anaokulun ödevlerinin yerine getirilmesi de toplumsal nitelik taşır. Okul, arkadaşlık, sevi, evlilik, politik tutum, sanatsal uğraş, bunların tümü de yine toplumsal ödevlerdir. Sanatsal, bilimsel vb. uğraşlar deyince toplum için yararlı çalışmaları anlarız. Bir kimse toplumsallık duygusundan yoksunsa, önünde izleyeceği bir yol da bulunmuyor demektir. Dolayısıyla, çocuklarda toplumsallık duygusunu geliştirmek zorundayız. Peki, bu kadar çocuk ve bu kadar erişkinde rastladığımız toplumsal duygu yetersizliği nereden kaynaklanmaktadır? Bireysel psikoloji, toplumsallık duygusunun doğru dürüst gelişmesini engelleyen güçlükleri bulup ortaya çıkarmıştır.

Bir kez şunu saptamış bulunuyoruz ki, gerek sevilmemiş, gerek şımarık yetiştirilmiş çocuklar kendileri için fazla ağır bir yükü sırtlanmak zorundadır. Sevgi ve sevecenlikten yoksun büyümüş çocukların omuzlarında böyle bir yükün bulunmasını anlıyoruz. Peki ama, şımarık büyütülmüş çocuklarda söz konusu yük nereden geliyor? Bizim tümüyle toplum düzenimiz, yaşamlarının ilk yıllarında aşın ölçüde şımartılmış çocukları zamanla bu şımartılmadan uzak tutmaya yöneliktir. Çocuğu şımartan annenin kendisi de ileride bu davranışından yavaş yavaş el çeker ve çocuğun isteklerini pek aşın bulmaya başlar. Böylece çocuk şımartılma konusunda dört bir yandan kısıtlamaya uğrar, ama önceki rahat durumunu da elden çıkarmaya yanaşmak istemez. Düşmanca gördüğü bir atmosfer içinde büyümeye başlar. Böyle bir durumun ilk akla gelen sonucu da, çocuğun başkalarından çok kendisiyle ilgilenmeye koyulmasıdır. Örneğin anaokulunda öyle çocuklara rastlarsınız ki, bazen kendilerini bir panik havasına kaptırır, bir şey yemek istemez, yediklerini çıkarır, içlerinde ki adeta hastalık derecesine varan güçlü bir gerilimin açık seçik belirtilerini sergiler, o zamana kadar ellerinde bulundurdukları pozisyonu bir tehlikenin beklediğini sezerler. İlgili çocuklar bencildir ve bu da sağlıklı bir durum değildir; karşılaşacakları toplumsal ödevleri çözebilecek hazırlıktan yoksun bulunur, kendilerine nasıl dost ve arkadaş edineceklerini, öğretmenlerine nasıl yaklaşım sağlayacaklarını bilemezler, çünkü böyle bir şeyi daha önceden talim etmiş değillerdir. Cezalandırma yoluna başvurmanız böyle bir çocuktaki tehlike sezisini güçlendirecek, onu daha büyük bir sıkıntıya sokacaktır. Arsızca davranmaları, kendilerini küçük ve güçsüz hissettiklerini gösteren bir belirtidir. Bu gibi çocuklar, olduklarından daha büyük görünmek için adeta ayaklarının ucuna basıp yükselmek ister gibidirler.

Bir üçüncü tip çocuklar da vardır ki, başkalarına karşı aynı şekilde pek ilgi gösteremezler. Dünyaya yeterli güçten yoksun olarak gelmiş ya da güçsüz ve yetersiz organlarla donatılmışlardır. Güçsüzlük ve organsal bozukluk ağır bir yük gibi çöker üzerlerine ve öbür iki tipteki çocuklar gibi onları aşın yük altında kıvrandırır. Organizmalarının güçsüzlüğü nedeniyle gerekli özgüven duygusundan yoksundurlar. Bedensel özürlerine karşı büyük bir ilgi gösterirler. Bir bölüğü güçsüzlüğünü yenmeye çalışır bunların, bir bölüğü ise umutsuzluk batağına gömülür. Örneğin görme özürlü çocuklar, gözle görülebilir nesneler konusunda gözleri sağlamlardan çokluk daha geniş çapta bir antrenman sahibidir. Nesneleri şu ya da bu şekilde daha iyi algılamaya özen gösterir, renklere, gölgelere, perspektiflere daha çok dikkat eder, görme özürlerinden büyük bir gücü geliştirip ortaya korlar. Aynı şey öbür organsal özürler, örneğin işitme duyusuna, solunum ve sindirim sistemine ilişkin yetersizlikler için de söz konusudur.

Cesaret dereceleri birbirinden değişik düzeydeki çocuklar sizlerin anaokullarına gelecektir. Öyle vakalarla karşılaşacaksınız ki, bir çocuğun ruhunda geçenleri anlayabilmek için her duygudan, her düşünceden bir yol gösterici gibi yararlanmak zorunda kalacaksınız. Bir çocuğun geri zekalı sayılıp sayılamayacağını belirlemeniz, alabildiğine önemli bir konudur. İdiyot ve İmbezil'lerin vb. normal bir çocuğa dönüşmeleri beklenemez, ilgili çocukların normal çocuklardan tamamen değişik biçimde eğitilmeleri gerekir. Ama ne kadar eğitilseler yine de normal bir çocuk düzeyine çıkamazlar. Bir çocuğun geri zekalı sayılıp sayılmayacağına karar vermek pek güçtür. Ancak öğretmenin, psikologun ve hekimin el ele verip çalışmasıyla bu konuda bir karara varılabilir. Öyle yetersizlikler vardır ki, ilgili kişilerin geri zekalı olabileceği konusunda kuşku uyandırır. Hafif yetersizlik vakalarında da bir karara varılması, yine hekimin enikonu deneyim sahibi olmasını gerektirir. Bedensel özürlü bir hayli çocuk vardır ki, özürleri zeka durumlarını asla olumsuz yönde etkilememiştir. Bir çocuğun kocakafalı (hidrosefal) olması ya da gereğinden küçük bir kafasının bulunması, geri zekalılığına karar vermek için yeterli neden değildir; çocuğun aile içi eğitimden kaynaklanan birtakım hatalı davranışları sergileyip sergilemediğinin de saptanması zorunludur. Belki bir test sınavından da geçirilmesi gerekir çocuğun. Geri zekalılarda doğru dürüst bir yaşam üslubuna rastlanamaz. Ancak, kendisine egzersiz yaptırılmış konularda geri zekalı çocuğun ileride nasıl davranacağını önceden kestirebilirsiniz. Geri zekalı bir çocuk tutarlı bir yaşam üslubu doğrultusunda etkinlik gösteremez, insan ruhundaki tutarlılıktan yoksundur, oysa normal çocukların yaşam biçimlerinde böyle bir tutarlılığı saptayabiliriz. Kısaca, ilkin bir çocuğun geri zekalı sayılıp sayılmayacağını belirlemek zorundasınız, çünkü geri zekalı çocukların eğitiminde bambaşka bir yol izlemeniz gerekir. Çocuğun ruh yaşamı inceden inceye gözlemlenip anlaşılmaya çalışılmalıdır. Böyle yapıldı mı, hangi yöntemler dikkate alınarak çocuğun eğitileceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Yine sizin anaokullara gelecek çocuklar arasında solakların yer aldığını göreceksiniz. Öyle çocuklar ki, o zamana kadar kimse solaklıklarını farketmemiştir. Sakar ve beceriksizdirler, okuyup yazmasını kolay öğrenemezler. Böyle çocuklarla karşılaştınız mı, solak olup olmadıklarını araştırmayı unutmayınız. Bu konuda anne ve babaların diyecekleri önemsizdir. Solak bir çocuk kolay yılgınlığa kapılabilir, beceriksiz elinin güçsüzlüğünü yaşar ve kendini sevecenlikten yoksun bırakılmış hisseder. Sık sık alay ve sataşma konusu yapılan çocuk da yılgınlığa kaptırabilir kendini, cesaretini kaybeder, ürkek bir çocuğa dönüşebilir. Beri yandan, sert bir.eğitimin çocuğun gelişimine hayli zarar vereceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Cesaretini kaybeden çaresizlik ve güçsüzlük içindeki çocuk, herhangi bir kimseye yanaşmayı göze alamaz. Ve yine anaokullarınıza öyle çocuklar gelecektir ki, o zamana kadar kendileri susmuş, onların yerine hep anneleri konuşmuştur. Anneleri her türlü çabadan kendilerini esirgemiş ve çocuk tümüyle bağımsızlığını yitirmiştir. Konuşması birtakım özürleri içerir belki, belleği doğru dürüst gelişmediği için dikkatini belli bir konu üzerine toplayamaz. Öyle çocuklar da vardır ki, bir cümleyi konuşmaya başlasalar sonunu getiremezler; anneleri habire konuşur, ama çocuğa bir türlü konuşma fırsatı vermez. Söz konusu çocuklar, aile içi eğitiminin bu olumsuz damgalarını hep üzerlerinde taşırlar. İşte sizler, bütün bu dışavurum biçimlerini anlayacak, çocukların cesaret ve iyimserlik derecelerini saptama becerisini göstereceksiniz.

Kardeşler arasındaki rekabet de çocukların gelişiminde pek büyük rol oynar. Bir çocuğun ailede bulunan öbür çocuklar arasındaki konumunu bilmek çok önemlidir. Çocuk, kardeşlerden en büyüğü müdür? Ortancası mıdır? En küçüğü müdür? Ailede tek çocuk mudur? Oğlanlar arasında tek kız mıdır? Yoksa kızlar arasında tek oğlan mıdır? vb., bütün bu durumların da yine gözden uzak tutulmaması gerekir.

Kardeşler topluluğundaki bir kardeşi, bir küme ağaç arasındaki bir tek ağaca benzetebiliriz. Ağaçların tümü de küme içinden fırlayıp güneşe doğru yaklaşmak ister.

Kardeşler topluluğunda en büyük çocuğun konumu, kendinden küçük ikinci doğmuş kardeşin konumundan düpedüz değişiktir; aile içinde bir süre tek çocuk konumunu elinde bulundurur. Derken ikinci çocuğun gelip kendi etkinlik alanını daralttığını görür ve bir trajediyi yaşar. Bu gibi çocuklar ileride öyle davranır ki, sanki bir başkası onları geride bırakıp öne geçecektir. Acaba bir başkası kendilerine yeğ tutulmuyor mu? Hep bunu kollayıp durur, ön planda yer almaya çalışırlar. Oysa ikinci doğan çocuk hiçbir zaman tek çocuk konumunda yaşamamış, asla çevresinin bütün ilgi ve dikkatini kendi üzerinde toplamamıştır. Ağabeyinden daha olumlu bir pozisyona sahiptir, arkasından gideceği bir kılavuz, bir yol gösterici vardır önünde. Bu da az buz şey değildir, ikinci doğan çocuğun durumunu pek çok bakımdan kolaylaştırır. Önlerindeki ağabeylerini sanki bir koşuda takıp geçecektir böyle çocuklar. Yeter Ri bazı koşullar kendilerine engel olmasın, , tıpkı bir yarıştaymış gibi bir davranışı sergilerler. En küçük kardeşe gelince,’onun da durumu ötekilerden değişiktir. Arkasından gelecek kimse yoktur. Önünde ise pek çok ağabey ya da abla vardır. Genellikle kendinden büyük kardeşlerden daha elverişli bir pozisyonu elinde bulundurur, onları geride bırakmak için açıktan açığa çaba harcar. Başa geçmeden rahat etmeyeceğini gösterir davranışıyla (Tevrat'taki Yusuf buna bir örnektir; kardeşler arasında en küçüğüdür Yusuf). En küçük kardeşin, öbür kardeşleri aşmaya yönelik yoğun çalışmaları da başarısız kalmaz. En küçük kardeş, zorlukları yenme konusunda alabildiğine büyük bir güçle donatılmıştır.

Yenen kazanır! Ne var ki, yenilmemelerini sağlayacak silahları ellerine teslim etmemiz gerekiyor çocukların, kendilerini cesaretle donatmamız gerekiyor, çocuk eğitiminde dikkate alınacak en önemli kuraldır bu. Bir çocuk için en tehlikeli şey, umudunu yitirmektir. Yaşamında bir sürü çetin durumlarla karşı karşıya kalabilir çocuk, ama asla umudunu yitirmemesi gerekir.

Son olarak şunu söyleyeyim ki, asla çocuklarla bir savaşa girişilmemelidir; bunun da basit bir nedeni vardır, o da çocukların daha güçlü olmasıdır. Çocuklar sorumlu tutulamaz. Bir kimse ki sorumluluk denen şeyi üstlenir, sorumluluk taşımayana göre daha güçsüz durumdadır.

Bizim asıl çalışmamız pratiğe yönelik olacaktır. Boş bir mekanda bir eğitimin sözü edilemez. Yenmeniz gereken bir güçlük de, araştırmaların ortaya değişik sonuçlar koymasıdır. Biz bireysel psikologlar hoşgörülüyüzdür, bizim psikolojinin verileriyle öbür psikoloji akımlarının verilerini birbiriyle karşılaştırmanızı isteriz. Bizimkilerden başka görüş ve savlan da öğrenip tanıyınız. Çeşitli görüşler arasında çok titiz karşılaştırmalar yapınız ve ben de dahil kimsenin sözüne kolay kolay kanmayınız!


 
 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült