Şizofreniklere Özgü Düşünme Yolları

Silvano Arieti


Psikiyatrist olmayan birinin şizofrenlerin komplekslerini ve fikirlerini desteklemek için kullandıkları, bize sanrısal görünen tüm mantık kurallarını ve yasalarını bilmesine gerek yoktur. Ancak bize saçma görünen bir inanış veya cümle hasta tarafından büyük bir içtenlikle söylendiğinde, hatta savunulduğunda, bunun nedeni inatçılık, kapris, düşmanlık, engelleme veya basitçe hastanın zor veya mantıksız olma isteği değildir. Ona göre, kendi fikri mantıklı, tartışılmaz ve onun gerçekliğinin mutlak inancına dayalıdır. Kontrol edilemeyen veya kaçamadığı bilinçsiz motivasyonu hastayı alışılmamış düşünme yollarını kullanmaya zorlar. Bu olguyu çok güzel açıkladığı için çoğu zaman kullandığım örnek Meryem Ana olduğunu sanan genç bir kadın hastamdır. Neden olduğu sorulduğunda çünkü ben bakireyim, ben bakire Meryem'im şeklinde cevap vermektedir. Bunu anlamak için genç kadının hastalığının görüntüsünü oluşturan her iki akıl mekanizmasını da anlamak gereklidir. Hasta kendi içinde yetersiz ve değersiz olduğunu hissetmektedir. Yaşam koşullan onun kendi olma duygusunu, özgüvenini yıkmıştır. Kendi görüntüsü kendi kendine bile kabul edilemez ve korkunç gelmektedir. Öyle ki kendisi olmama, bunu telafi edici bir şekilde kendini çok yakın hissettiği ve ruhsal bir yakınlık duyduğu dişi mükemmelliğindeki ideali olma gereksinimindedir. Bu insan Meryem Ana'dır. Ancak mantığını kullanmaya devam ederse, sadece Nancy olduğunu başka kimse olduğuna dair hiçbir kanıtı olmadığını hatırladığından kendini Meryem Ana olduğuna tam olarak inandıramamaktadır.

Hastalığı onun ilkel bir mantık şekline kaymasına neden olmuştur. Bu mantığa göre A'nın B ile en az bir ortak niteliği varsa A, B haline gelir. A (bu vakada hasta Nancy) B (Meryem Ana) haline gelir çünkü A’nın B ile ortak bir özelliği vardır ki bu da bakireliktir. Hasta bu tip bir düşünceyi benimser benimsemez arzusu yeni mantığıyla desteklenir. Meryem Ana olduğuna kesinlikle inanır.

ilkel mantık şekilleri; normal aklın otomatik olarak uyduğu klasik Aristoteles düşünce yasalarını değil, von Domarus adlı bir psikiyatrist tarafından ortaya konan bir prensibi izlerler. Biraz değişmiş haliyle bu prensip, normal bir insanın benzerliği (yani iki nesnenin veya insanın aynı olduğuna karar vermeyi) sadece özdeş nesnelerin (nesnenin tamamı) varlığında kabullendiğini, ilkel mantık kullanan birinin ise özdeşliği benzer hükümlerin yani ortak bir parça veya niteliğin olması durumunda kabul ettiğini söylemektedir. Benzerlik için tamamen aynı olmak gerekli değildir.

Diğer bir örnek de Bleuler tarafından bahsedilen ve kendini İsviçre zanneden bir hastadır. Böyle tuhaf bir düşünceyi nasıl açıklayabiliriz? Bir insan nasıl bir ülke olabilir? Bleuler'in zamanında bile İsviçre dünyanın bir iki özgür ülkesinden biriydi ve hasta bu ülkenin ismini kendisiyle özdeşleştirmek için zorlayıcı bir gereksinim duyduğu özgürlük kavramı için seçmişti. “İsviçre özgürlüğü sever. Ben özgürlüğü severim, Ben İsviçre'yim.”

Doğumu izleyen akut ,bir şizofren epizod sırasında kızıl saçlı bir kadının parmaklarından birinde bir enfeksiyon olmuş, parmak şişmiş ve kızarmıştı. Hasta terapistine bu parmağın kendisi olduğunu söylemişti. Parmağını işaret ederek “Bu benim kırmızı ve çürümüş kafam” demişti. Enfekte olmuş parmağının kendisini temsil ettiğini söylemek istememişti ama bizim tarafımızdan anlaşılamayan bir' şekilde onun gerçekten kendi veya kendinin gerçek bir kopyası olduğuna inanıyordu.

Başka bir hasta biri Mexico City'de, diğeri New York’da yaşamasına rağmen, sevdiği iki adamın da aynı kişi olduğuna inanıyordu. İkisi de gitar çalıyorlar ve onu seviyorlardı. Von Domarus'un prensibini izleyen bir düşünce tarzına başvurarak, sevmek istediği adamın görüntüsünün birliğini sağlayabiliyordu.

Ufak bir farklılık gösteren bir diğer hastaysa ilk kez ofisime geldiğinde, bekleme salonunda bir magazin dergisinde çıplak bir bebeğin olduğu bir reklam görmüştü. Kendisinin de küçük bir çocukken bu şekilde bir fotoğrafı çekildiğini ve ‘piç' babasının yakın bir zaman önce bu resmi hastanın kız arkadaşına göstermekle tehdit ettiğini hatırlamıştı. Bu resmi benim bekleme odamda görmesi ona göre bir rastlantı değildi. Bu olguyu, aynen şizofrenlerin her yerde tesadüfi olmayan rastlantılar görmeleri biçiminde ortaya koymuştu. Hiçbir açıklaması bulunmayan berbat rastlantılar onu her yerde izlemekteydiler.

Rastlantı olgusu da Vona Domarus'un prensibiyle ilgilidir. Bir rastlantı benzer bir unsurun veya olayın aynı zamanda iki veya daha çok kere ortaya çıkması veya hastanın yaşamındaki önemli olaylarda görülmesidir. Hasta yaşadığı karmaşanın ortasında düzenlilikleri bulmaya çabalarken, deneyimlerinin benzer bölümlerini kaydetmeye ve bu benzer bölümlerden düzenli bir sistem oluşturmaya eğilimlidir. Bu varsayılan düzen sistemi onun komplekslerini ve sanrılarını destekleyecektir.

Çoğu zaman benzerlikten bahsetmek tahmin edilemeyen sanrısal düşünüş doğurmaktadır. Örneğin hasta şizofren epizod geçirmeden önce işte birtakım sorunlarla karşılaşmıştır. Epizod sırasında sokaktaki çoğu insanın onun çalıştığı firmadakilere tıpatıp benzediğini düşünmüştür. Meslektaşlarının pek çok ikizi veya kız veya erkek kardeşleri olduğunu ve onların da varlıklanyla kendisini rahatsız etmek için orada bulunduklarına inanmaktadır. Eskiden çıktığı kıza benzer genç bir adam görür. Kızın erkek kardeşi olmadığını bilmesine rağmen, hemen bu genç adamın onun kardeşi olduğunu düşünür. Hasta gelişme gösterdiğinde bile terapistine insanları veya nesneleri benzerlikleri yüzünden birbiriyle birleştirmeye karşı eğilim duyduğunu söylemiştir. Ancak bundan sonra böyle anormal özdeşimler kurma eğilimine karşı gelmeyi başanr. Bir ‘zalim'le ortak bir özelliği olan örneğin sakalı, kızıl saçı veya özel bir kılığı olan kişi zalimin kendisi veya bir akrabası veya onu çağrıştıran biri haline gelebilir. Bu örneklerden, hastaların bu durumdayken ‘özdeşimler cümbüşü' adı verilen bir durumda olduklarını anlayabiliriz.

İlkel düşünme mekanizmaları veya ileri basamaklan şizofrenler tarafından bilinmez. Çünkü nasıl normal bir insan Aristoteles’in mantık kurallarını bilmeden bunları uygulayabiliyorsa veya Moliere'in karakterlerinden Bay jourdain nasıl hiç bilmeden sürekli düzyazı halinde konuşabiliyorsa, onlar da otomatik olarak yukarıda bahsedilen şekilde düşünürler. Örneğin şizofrenik bir kadın hasta neden olduğunu bilmeden koğuştan sorumlu doktorun babası, diğer hastaların da kız kardeşleri olduğuna inanmaktadır. Ortak hüküm olan ‘yetkili adam' babasıyla doktor arasındaki benzerliğe neden olmaktadır. Diğer bir ortak hükümse, koğuştaki diğer kadınların da kendisi gibi bağımlı olmalarıdır. Bu, kadının onları kız kardeşleri gibi görmesine neden olur. Şüphesiz ki, bu özdeşimler hastanın otoriter bir erkek şovenist (babası) tarafından yürütülen aile düzenine dayanmaktadır.

Bazen bu şekilde düşüncelerin yorumlanması daha fazla özen ister. Örneğin Von Domarus'un hastalarından biri İsa’nın, puro kutularının ve seksin benzer olduğunu düşünmekteydi. Bu sanrının incelenmesi, bu özdeşime neden olan ortak hükmün çevrelenmiş olma durumu olduğunu ortaya çıkardı. Hastaya göre, İsa’nın kafası bir haleyle, puro kutusu bir vergi bandıyla ve bir kadın da erkeğin cinsel bakışlarıyla çevrelenmişti.

Şizofrenlerin sanrısal düşüncelerinde kullandıkları tanımladığım akli işlemler Freud'un normal insanların rüyalarında kullandıklarına benzerdir. Rüyalarda göründüğü' kadarıyla, yapısal açıdan Freud sembolizminin tümü Von Domarus'un prensibine dayanmaktadır. X'in bir sembolü X'in yerine geçen bir şeydir ama bunun aynı zamanda X'le benzerliği de vardır. Ortak bir özellik veya hüküm gibi. Bir rüyada bir yılan veya dolmakalem bir penisi sembolize edebilir. Bunun nedeni uzayan şekillerdir. Bir kral babayı, bir kraliçe anneyi ailede sahip oldukları güç yüzünden sembolize edebilir. Bir kutu vajinayı sembolize edebilir çünkü ikisinin de içinde bir şey saklamak olasıdır. Rüya gören kişinin karısı, rüyada patronunun fiziksel görünümüne sahip olabilir. Bu iki insan rüyada özdeşleştirilmiştir çünkü rüyayı gören kişi ikisinde de ortak olan bir hükümle (Baskın tavırları) ilgilenmektedir. Patron sembol olarak seçilmiştir çünkü rüya görenin kendi özel psikolojisi çerçevesinde karısı tarafından yönetilmektense patronu tarafından yönetilmek daha kabul edilebilirdir.

Öyleyse rüya gören kişinin rüyasında veya bir şizofrenin sanrısında bize alegori veya metafor olarak görülen bir düşünüş şekli vardır. Şizofren, sanrılarında metaforik bir dünyada yaşıyor gibidir. Ancak bu dünyanın sadece bizim için metaforik olduğunu, hastanın bunu gerçek olarak kabul ettiğini aklımızda tutmalıyız. Daha sonra Freud'dan fikir açısından ayrılan ünlü İsviçreli psikanalist Carl jung, uyanık yaşamında da rüyalardaki gibi düşünen ve hareket eden birinin şizofren olacağını açıkça ifade etmiştir.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült