Seçmek Bizi Niye Kaygılandırır?

Renata Salecl


BİR SÜRE ÖNCE, vereceğim bir akşam yemeği için peynir almak üzere Manhattan'ın lüks marketlerinden birine girdim. Hepsi oradaydı: raflar dolusu klasik süt ürünleri, kusursuz bir olgunlukta üretilmiş örnekler — yumuşak peynir, rokfor, sert Hollanda peyniri, kolay ufalanan İngiliz peyniri, üst kalite Fransız peynirleri... Hepsi de dikkatim ve cüzdanım üzerinde eşit hak talep ediyordu. Seçeneklerden şımarmıştım.

Sorumluluk sahibi öğrenci mekanizması devreye girdi: Etiketleri okumaya başladım. İlk hatam hangi peyniri istediğime dair belli bir fikrim olmadan dükkana girmekse, bu da İkincisi oldu, zira seçeneklerin baş döndürücü bolluğuna bir de ambalajların üzerindeki retorik eklendi. Bir peyniri etrafını çeviren diğer yüzlercesinden ayıran şey neydi? Her biri incelik ve hassasiyetle kendi meziyetlerini terennüm ediyordu. Başım dönmeye başlamıştı — üstelik sadece Kamember kokusundan da değil. İşin tuhafı doğru dürüst bir peynir almanın doğurduğu lüzumsuz zahmete içerlemektense (bu noktada, beni ayartan "kaymak gibi" ve "tütsülenmiş" çeşitler yerine sadece "sürülebilir" ya da "kızarmış ekmekle iyi giden" peynirlere şükredecek haldeydim) çok geçmeden kararsızlığım yüzünden kendime kızmaya başlamıştım. Daha önce tattığım o müthiş peynirlerin adları neydi ki? Fransa'da geçirilen onca zaman neye yaramıştı?

O günkü üçüncü hatam, peynir reyonundan sorumlu olan adama danışmak oldu. Ellerini ciddiyetle arkasında tutan, tertemiz üniformamsı önlüğü içinde süzülen bu adam, otorite rolünü memnuniyetle üstlenirken gayet bilgili görünüyordu; ama yine de bende bir şüphe uyandırdı, belki de asıl amacı başka türlü satamayacağı bazı pahalı peynirleri elden çıkarmaktan ibaretti. Kafa karışıklığım, işkillenme ve içerlemeye dönüştü. Sonunda adamın tavsiyelerine aldırmadan, Brie ve Çedar korosunun siren düdüklerine de kulaklarımı tıkayıp, güzel görünen ya da isimleri kulağa ilginç gelen rasgele beş çeşit peynir almaya karar verdim.

Gayet burjuva bir hikaye belki, ama bunaltıcı derecede çok seçeneğin kaygımızı ve yetersizlik duygularımızı artırabilmesinin arkasında yatan bazı sebepleri resmediyor. Italo Calvino, benzer bir deneyim —kahramanı Bay Palomar’ın Paris'te bir peynirciye uğraması— hakkında yazarken, kahramanının yüz yüze kaldığı bunaltıcı seçenekleri varoluşsal bir ikilem olarak aktarır:

Palomar’ın ruhu birbirine karşıt iki dürtü arasında gidip geliyor: İlki, tam, eksiksiz bir bilgi bekliyor ve karar vermeden, her türün tadına bakmak istiyor; öbürü ise kesin bir seçimden yana, yalnızca kendisinin olan bir peynirle, o daha seçmeyi (kendisini onda tanımayı) başaramamış olsa bile hiç kuşkusuz var olan bir peynirle özdeşleşme eğiliminde.

Yaşadığı müzevari deneyimden ve devasa peynir dizisinin arkasında yattığını sezdiği ansiklopedik bilgiden bunalan Bay Palomar, önce bilmediği peynirlerden ilerde hatırlamayı umduklarının adlarını yazmaya çalışır; ama sonunda seçimini yaptığında gayet alelade bir peynir seçer:

Vermeyi tasarladığı özenli ve zengin sipariş belleğinden uçup gidiyor; kekeliyor, kitle uygarlığının tekdüzeliği kendisini yeniden egemenliği altına almak için bu kararsızlık anım bekliyormuş gibi, en bilinende, en sıradanda, en çok tanıtılanda karar kılıyor.1

Calvino'nun karakteri için her bir peynirin hikayesini —"her peynirin ardında, değişik bir gök altındaki değişik yeşilli bir otlak" (s. 64)— hayal etmek bunaltıcıdır. Dolayısıyla, en sonunda yaptığı bayağı seçim, sırf çok fazla bilgi içeriyor diye ansiklopedinin kapağını kapatmayı andıran bir harekettir. En çok tanıtımı yapılan peynir teselli olur, çünkü yeni bir şey keşfetmenin belirsizliğini ortadan kaldırır.

Italo Calvino, Mr. Palomar, New York: Vintage Books, 1994; Türkçesi: Palomar, çev. Rekin Teksoy, İstanbul: YKY, 2013, s. 63; 65.

Peynir reyonunda kendi ufak sınavımla yüzleştiğimde, her bir peynirin ardındaki "değişik gökyüzü" ve "değişik yeşil"e ilişkin bir kaygı yaşamadım ben; daha ziyade, başkalarının arzusuna göre kendi arzumu sorguluyordum. Öncelikle, yaptığım seçimi başkalarının nasıl değerlendireceği sorusu kafama takılmıştı. Arkadaşlarımın ne tür peynirlerden hoşlanabileceklerini ve onları ne tür acayip peynirlerle şaşırtabileceğimi tahmin etmeye çalışıyordum; üstelik tezgahın arkasından kibirli bir şekilde bana bakan, belli ki kendi uzmanlık alanındaki bilgisizliğimden eğlenen adamdan rahatsız olmuştum. İkincisi, kendime dair algım konusunda kaygılıydım — daha bilgili bir tüketici olmadığım için kızıyordum kendime. Tüm bunlar sona erdiğinde, tanınmış bir hukuk profesörü olan arkadaşımın restoranlarda şarap seçmesi istendiğinde hissettiğini söylediği kaygıyı anlayabilmiştim. Başkalarının, seçimiyle alay edeceğinden korkuyordu. Bu kaygı yüzünden genellikle çok pahalı bir şarap sipariş edip, yemeğin sonunda ödemeyi kendisinin yapması için ısrar ediyordu.

İnsanlara seçim yapmak konusunda sarsıcı olanın ne olduğu sorulduğunda, çoğunlukla şunlar sıralanır:

•        İdeal seçimi yapmak istiyorlardır (bu yüzden de mesela telefon servis sağlayıcılarını değiştirip dururlar).

•        Seçimleri hakkında başkalarının ne düşüneceğini, başkalarının ne gibi seçimler yapabileceğini merak ediyorlardır.

•        Toplum genelinde direksiyonda kimsenin olmadığını hissediyorlardı. (Mesela elektrik şirketlerini kendileri seçmeyi gerçekten isteyip istemediklerini merak ederler. Kendi kendilerine şunu sorarlar: Bu bir kişisel tercih meselesi mi olmalı?)

•        Aslında özgür bir seçim yapmadıklarından korkuyorlardır (zira diğer insanların, hatta firmaların pazarlama stratejileri yoluyla kendileri yerine çoktan "seçim" yaptığından şüphelenirler).

Birkaç yıldır mutluluk hakkındaki kitap ve yazılarda, gelişmiş kapitalist toplumlardaki seçenek bolluğunun neden memnuniyet getirmediği ve zenginleşmenin insanları neden hala daha mutlu etmediği sorusu soruluyor.[1] Bu argümanlar çoğunlukla mevcut sisteme eleştirel bakıyorsa da, yine de toplumun temel itikadını, yani öncelikli hedeflerimizin mutluluk ve kendini gerçekleştirmek olması gerektiğini kabul ediyor.

Oysa kapitalizm bu hedefleri pek de umursamaksızın büyüyüp serpiliyor. Kanadalı yazar Will Ferguson Mutluluk™ adlı romanında, Batı'daki insanlar hep birlikte sahiden mutluluğu yakalayacak olsa neler olacağını hayal ederken bu fikirle oynar.[2] İnsanların doyuma giden hakiki ve kolay bir yol sunan bir kişisel gelişim kitabının büyüsüne kapıldığı bir toplum tarif eder. Romanda bu ufak kitap virüs gibi yayılır. Okuyan herkes arımda eski hayatını terk eder, daha sade giyinmeye başlar, makyaj malzemesi almayı bırakır, estetik ameliyattan vazgeçer, spor salonu üyeliğini iptal eder, arabasını bir kenara bırakır ve işinden ayrılır. Her yerde, ofis kapılarında aynı not asılıdır: "Balığa çıktı!" Yeni aymış bu insanlar mutlulukla dolup taşıyordur — fiziksel olarak rahatlamışlardır, sürekli gülümseyip zarafetle ve neşeyle hareket ediyorlardır, yüzlerinden huzur akıyordun Fakat kitleler sahiden mutlu olduğunda, kapitalizm temellerinden sarsılır. Sanayiler domino taşlan gibi devrilmeye başlar. Kişisel gelişim kitabının yayıncıları endişeye kapılıp kendi hissedarları ve dünyanın kapitalist liderleri adına bu mutluluk hareketini durdurmaya karar verir. Kitabın yazarını aramaya başlarlar. Çok geçmeden yazarın, kitabın kapağında yazanın aksine, Hintli bir guru değil de karavan parkında yaşayan yaşlı, yalnız bir adam olduğu anlaşılır. Kanser teşhisi konulan adamın bu kitabı torununa biraz para bırakmak için akıl ettiği ortaya çıkar. Bu amaçla, mevcut kişisel gelişim kılavuzlarında bulunan fikirleri bir araya getirmekten başka bir şey yapmamıştır. Hikaye, yayıncının yaşlı adamı yazdıklarının toplumun ilerlemesine yarardan çok zarar verdiğine ikna etmesiyle sona erer. Yayıncı adamı yeni bir kitap, kapitalizm bir kez daha gelişebilsin diye bu defa nasıl sefil olunacağı hakkında bir kitap yazması için cesaretlendirir.

Kapitalizm yetersizlik hislerimiz kadar, gelecekte hangi yolu izleyeceğimize karar vermekte ve böylece yaşamımızı iyileştirmekte özgür olduğumuz algısından da faydalanmıştır daima. On yedinci yüzyıl sonlarından itibaren Aydınlanma projesi seçim fikrini öne çıkarmış, bunun sonucunda da zihin ile beden, seven ile sevilen, çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkiye ve siyasal özgürlüğe dair modern kavrayışlarımızın doğmasına yol açmıştır. Kapitalizm de elbette, sadece tüketici tercihi fikrini değil, kendi kendini yaratan insan ideolojisini de teşvik etmiş, bu da bireyin kendi yaşamını seçenekler ve muhtemel dönüşümlerden oluşan bir silsile olarak görmeye başlamasını sağlamıştır.

Seçim fikri bu bağlamda ilk önce, bireyin meslek hayatında olabildiğince ilerlemesi fikri ile dini fikirlere bağlılığı ilişkilendirme girişimi olarak ortaya çıkmıştır. Daha on yedinci yüzyıl başı Britanyasında, kişinin hala İsa'ya hizmet etmeyi ve cemiyet içinde faydalı bir rol oynamayı sürdürürken, aynı zamanda yeteneklerinden nasıl en iyi şekilde faydalanıp varlıklı ve başarılı olabileceği üzerine tavsiyelerde bulunan kitaplar vardı.[3] Fakat "kendi kendini yaratan insan" (self-made man) terimi çoğunlukla bizatihi kendi kendini yaratmış bir insan ve Amerika'nın önde gelen ilk sanayicilerinden olan Henry Clay'e atfedilir. (Tuhaftır, Clay aynı zamanda "Amerikan Sistemi"nin, yani eleştirmenlerine göre her işçinin eğitimli maymunlar düzeyine indirgendiği bir planlı ekonomi modelinin destekçilerinden olmuştur.) Kendi kendini yaratan insan fikrine gönülden bağlı olan Benjamin Franklin de, tarihte en başarılı insanların mütevazı köklerden geldiğinin ve çoğunlukla kendi kendini yetiştirmiş olduğunun altını çizmiştir. Bu adamları diğerlerinden ayıran şey, yaşamdaki güçlüklerin üstesinden gelme, dürüst ve kıymetli bir amaç uğruna her fırsatı değerlendirme becerileridir. Kendi kendini yaratan insan idealinin altında, zengin olmanın, insanın kendisine özgü meziyetlerini gerçekleştirmesinin doğal bir sonucu olduğu inancı yatar. "Hayatta geçinip gitmekten başka bir şey istemeyen biri, içinde' ki dehanın hakkını veremez," diye yazar Emerson.5

On sekizinci yüzyılın kendi kendini yaratan insana dayalı Amerikan rüyası, Horatio Alger’ın on dokuzuncu yüzyılın ikinci yansında yazdığı hikayelerin temelini oluşturur. Bunlar ayakkabı boyacılarının, işportacıların, sokak çalgıcılarının ve yoksul tabakalardan gelen diğer karakterlerin orta sınıf saygınlığına yükseldiği o meşhur sıfırdan zengin olma hikayeleridir. Burada "kendi kendini yaratmış" olmak, başarı merdivenini tırmanmış olmak demektir. Kendi kendini yaratan insan her şeyden önce toplumsal kısıtlamalardan azadedir. Sırf azim ve çalışkanlıkla, içine doğduğu toplumsal ve ekonomik koşulların üzerine çıkabilmiştir. Fetihçi bir iradeyle dünyanın karşısına çıkar ve önündeki engeller olsa olsa onun şekillenmesine yardımcı olur. Zorluklarla kahramanca yüzleşip başa çıkan bir insan gerçek bir fatih, kendisinin ve dünyanın fatihi olabilir.

Devletin yurttaşına ve yurttaşın yurttaşa ne borçlu olduğuna ilişkin uzun soluklu ve hala bir sonuca bağlanamamış olan tartışma on dokuzuncu yüzyılda doruğa çıkmıştır. Bu tartışmada som şuydu: Her bir birey herkesin refahını göz önüne almalı mı, yoksa kendi ihtiraslarını sonuna kadar takip mi etmeli? "Bırakınız yapsınlar" yaklaşımını eleştirenler, ekonomik olaylarda düzenleyici mevzuat ve devletin etkin müdahalesi konusunda ısrar ederken, serbest ticareti savunanlar, iyi niyet, kişisel dürüstlük ve evrensel ahlaki ceza yasalarının yeterli koruma sağladığı inancına tutunmuştur. Kişisel gelişim üzerine on dokuzuncu yüzyıl sonlarından —hala fazlasıyla dini bir tonu olan bazı kitaplarda, kendi kendini yaratan bir adamın fazladan ahlaki rezerve ihtiyaç duyduğuna ve başarısının da bu rezervi bulup kullandığının kanıtı olduğuna işaret edilmiştir. Bu kitaplarda işadamlarının birbirlerinin refahından sorumlu olduğu da vurgulanır ve tek bir işadamının olağanüstü başarısının birçoklarının muhtemel başarısızlığı anlamına geldiği görüşü reddedilir. Dolayısıyla iyimserler, işlerde dürüst olunduğu sürece, kazanılan her zaferi başka zaferlere giden bir yol olarak görmüşlerdir.

Gelgeldim Kalvinist bir çizgi tutturan Hıristiyan kişisel gelişim kitapları, okurlarını hayatta paylarına düşenle uzlaştırmaya çalışmıştır: Nasıl ki cennette sınırlı yer varsa, herkesin dünyevi başarıya ulaşması da imkansızdır. Kazananlar ve kaybedenler olacaktır, ama aslında insanlar birbirleriyle savaşıyor değildir; kendi aşağı benlikleriyle mücadele halindedirler.

Fakat yirminci yüzyıl dönemecinde, ticarete ilişkin kişisel gelişim rehberlerinin birçoğunda yavaş yavaş bir ton değişimi baş göstermiştir. Rakipleri teker teker devirip kelle isteme anlayışı adım adım kabul görmeye başlamıştır. Bu yaklaşıma göre, hayatta başarılı olmaya çalışan bir adam sadece kendi iç benliğiyle ya da içine doğduğu koşullarla mücadeleye girişiyor değildi; kendi başarısının peşinde olan diğerlerini alt etmeye de odaklanması gerekiyordu. Böylece, yaşamının doğrultusunu seçmek, post-Darwinci "güçlü olan hayatta kalır" fikriyle bağlantılandırılıyor ve hayat, ancak en güçlü ya da en kurnaz olanın başarıya ulaşacağı bir tür savaş alanı olarak algılanmaya başlıyordu. Yüzyılın devamında kadınların işgücüne dahil olması, kendi kendini yaratan insan fikrini biraz daha değiştirdi: "Kendi kendini yaratan" kadınlar da olabilir miydi? Eğer öyleyse, kendi kendini yaratmanın hala nesi o kadar erkeksiydi?

"Kendi kendini yaratmak" günümüzde o kadar basit değil. Gelişmiş dünyada genç bir adam ya da kadın, toplumsal ya da ekonomik merdivende sabit bir yoldan gitmiyor: Hayatta kalmak, hatta göreli bir refah elde var bir sayılabilir. Dolayısıyla vazife "kendini icat etmek" haline geliyor. Postmodern profesyoneller yaşamın kendisini işlenecek, gözden geçirilecek, geliştirilecek bir tür sanat eseri veya proje olarak görüyor ve başarı, bu eserin olabildiğince eksiksiz bir ifadesinden oluşuyor. Dolayısıyla seçme fikri radikalleşmiş durumda; artık yaşamdaki her şey, toplumun öne çıkardığı mutluluk ve kendini gerçekleştirme idealine yaklaşmak amacıyla dikkatle verilmesi gereken kararlardan ibaret gibi görülüyor.


[1]        Özellikle bkz. Greg Easterbrook, The Progress Paradox: How Life Better While People Feel Worse, New York: Random House, 2004.

[2]        Will Ferguson, Happiness™, New York: Harper Perennial, 2003; Türkçesi- Mutluluk™, çev. Neşfa Dereli, İstanbul: Agora. 2004.

[3]        On yedinci yüzyıl Oambridge teologu William Perkins, A Tnatise af the Vot aıion, ar, Callingi af Men, with the sorls and kindness of them, and the right use there of {1603) adlı eserinde kişisel gelişim akımına benzer bir düşünce geliştirmiştir. Aynı tema üzerine aynı döneme ait eserler arasında Abraham Jackson ııı The Ptom Ptenlice'i ve lmmanuel Boume'un The Godly Man s Guıde da vardır Bu eserlere dair bir «analiz için bkz Louis B. Wright. Middie-Class Culture in Elizabethan England, Chapel Hill. NC; University of North Carolina, 1935.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült