Seçilmiş Diktatör Adolf Hitler'in Psikolojik Analizi

O.S.S Raporu


Dünya, Adolf Hitler’i, güce karşı duyduğu doyurulmaz açlığı, acımasızlığı, gaddarlığı, duygusuzluğu, yerleşik kurumlara karşı nefreti ve ahlaki kısıtlamalardan yoksun oluşu ile tamdı. Birkaç yıllık zaman zarfında, öylesine korkunç bir güç elde etti ki birkaç üstü kapalı tehdit, suçlama ve ima dünyayı titretmeye yetti. Yapılan anlaşmalara açıkça meydan okuyarak büyük topraklan ele geçirdi ve tek bir kurşun bile sıkmadan milyonlarca insana hükmetti. Dünya korkutulmaktan bıkıp her şeyin blöf olduğunu anlayınca, bu kez tarihin en vahşi ve en yıkıcı savaşma girişti. Neredeyse yaratılan uygarlığı bir anda tamamen yıkacak bir savaştı bu. Hitler, yazgısı uyarınca önceden belirlenmiş olduğuna inandığı bu yola girdiğinde, insan yaşamı ve acılan onu etkilemez duruma geldi.

Kariyerinin başlarında dünya onu alay ederek izliyordu. Birçok kişi “bu işleri sürdürmesi olanaksız,” diyerek onu ciddiye bile almıyordu. Ancak birbirini izleyen inanılmaz başarılar bir bir ortaya çıkıp Hitler’in çapı anlaşılmaya başladıkça bu alaycı tavrın yerini şaşkınlık almaya başladı. İçinde yaşadığımız modem uygarlıkta böyle şeylerin yaşanması gerçekten pek çok insan için anlaşılır gibi değildi. Tüm bu eylemleri yöneten Hitler, insanlık dışı biri değilse de tam bir manyak olmalıydı. Düşmanının doğasına ilişkin böyle bir sonuca varmak sokaktaki adam açısından tatmin edici olabilir belki. Anlaşılması güç birini belli bir kategoriye sokmak onda bir tatmin duygusu uyandırır.

Bunu yaptığında sorunun tamamen çözüldüğünü zanneder. Artık tek yapmamız gereken, bu adamı sahneden indirmek ve yerine aklıselim birini bulmaktır. Bunu halledince, dünya yine eski huzuruna ve normal haline dönecektir.

Ancak bu naif bakış açısı, Almanya’ya karşı savaş yürütmek ve savaş sona erdiğinde düzeni yemden sağlamakla görevlendirilenler için tümüyle yetersizdi. Hitler’i bir şeytan gibi görüp, onu cehennemin dibine göndermekle arkada kalanların barış ve huzura kavuşacaklarına inanmak onlar için tatmin edici değildi. Çünkü Alman ulusunu delirten Hitler’in deliliği değil, Hitler’i delirten Alman ulusunun deliliğiydi. Onu lider ve sözcüleri haline getiren Almanlar, onun hızıyla ve yarattığı enerjiyle, ilk olarak varmak istedikleri noktanın çok ötesine geçtiler. Aklı başında olan her insanın çizilen bu yolun sonunda kaçınılmaz bir yıkım olacağım tahmin etmesi gerekirken, Alman ulusu aynı yolu izlemeye devam etmektedir.

Eylemleri ne kadar akıl almaz olursa olsun Hitler’i ya da Führer’i insan kılığında bir şeytan olarak görmek yerine, bilimsel olarak, Almanya'nın yanı sıra tüm uygar ülkelerde de var olan milyonlarca insanın ruh hali temelinde değerlendirmemiz gerekir. İlk olarak Hitler’i ortadan kaldırmak akla gelebilir, ancak bu sorunu çözmez. Bu çözüm frengiyi tedavi etmeden, onun sebep olduğu bir yarayı tedavi etmeye benzer. Gelecekte benzer yaraların oluşmasını engelleme imkanı varken hastalığın görünen belirtilerini yok etmekle yetinmek tatmin edici değildir, öncelikle istenmeyen durumlara sebep olan faktörlerin temeline inip bunları düzeltmeliyiz. Bu yıkıcı zihniyeti besleyen psikolojik eğilimleri keşfetmeliyiz ki onları uygarlığımızın daha da gelişmesine imkan verecek kanallara yönlendirebilelim.

Bu bölüm Hitler'in gelişim döneminde onu etkileyen ve bugün tanıdığımız adamı ortaya çıkaran toplumsal güçleri ele alacaktır. Şayet içinde bulunduğumuz savaş, uygarlığımıza karşı bir ulusun başkaldırması ise, tek bir kişinin psikolojik analizinin ne işe yarayacağı sorulabilir. Gerçekten de bir kişiyi anlamak, milyonları anlamaya yetmez. Bu bir bakıma kesinlikle doğrudur. Yetişme sürecinde kendine özgü birçok deneyim yaşarız ve çeşitli sosyal etkilere maruz kalırız. Psikolojik açıdan bunun anlamı yetişkin iki insanın birbirinin aynı olmamasıdır. Ne var ki çalışmamızın mantığı gereğince tek tek bireyleri incelemekten çok bütünüyle bir kültürel grubu ele alacağız. Bu grubun üyeleri, genel olarak aynı tür sosyal etkilere maruz kalarak benzer aile yapılarına, eğitime ve gelişim fırsatlarına sahip olmuşlardır ve belli kültürel katmanlar içinde bu özellikler oldukça homojen dağılmıştır. Sonuç olarak aynı toplumun belli bir kültür seviyesinde bulunan mensupları, hemen hemen aynı davranış ve tutundan sergilerler veya en azından farklı toplum ve kültürlere kıyasla aynı düşünür ve hissederler. Bu durum, bir noktaya kadar, genel bir toplumsal kültür ve karakterden söz etmemize haklılık kazandırır, öte yandan, eğer belli bir kültürün büyük bölümü geleneksel kalıplara karşı başkaldırmışsa, yeni toplumsal etkilerin oluştuğunu ve eski kültür çerçevesi içinde sağlıklı gelişimini sürdüremeyecek bir karakter yapısının ortaya çıkmış olduğunu varsaymak gerekir.

Bu yapıldığında gruptaki tek tek bireyleri etkileyen toplumsal güçlerin doğasını anlamak oldukça kolaylaşır. Bu, bütün bir toplumu anlamaya, toplum içindeki bu tür güçlerin sıklığını ve yoğunluğunu bir bütün olarak ele almaya ve bunların bireyler üzerindeki etkilerini analiz etmeye yarayan ipuçları sağlayabilir. Analiz edilecek kişi bir liderse, bu durumda, elde edeceğimiz değerler, sıradan bir bireyinkinden daha uç ve abartılı olabilir. Bu koşullar altında toplumsal güçlerin etkinliği daha kolay yalıtılabilir ve gerek bir bütün olarak kişilikle gerekse genel olarak kültürle ilişkili daha ayrıntılı bir araştırmaya tabi tutulabilir. Dolayısıyla araştırmamızın mesele edindiği şey, Hitler’in deli olup olmadığı değil, Hitler’i Hitler yapan toplumsal etkilerin ne olduğudur.

Hakkındaki yığınla bilgi ve belgeyi tarayacak olursak, Hitler’in neden Hitler olduğunu açıklayan çok az şey buluruz. Tabii ki isteyen, pek çok yazarın yaptığı gibi genellemeler yapabilir ve örneğin Viyana’da geçirdiği beş yıktı onun için büyük bir hayal kırıklığı olduğunu, oranın sosyal yapısından nefret ettiğini ve uğradığı haksızlıkların öcünü aldığım söyleyebilir. Bu tip açıklamalar ilk bakışta beğeni de toplar, ama belli olguları açıklayamaz. Örneğin biz onun genç bir delikanlıyken ve eline fırsat geçmişken neden çalışmaya direndiğini bilmek zorundayız. Veya tembel bir Viyana dilencisiyken, kısa bir zaman içinde, onu hiç ara vermeden saatlerce çalışan, bir mitingden diğerine deh gibi koşturan enerjik bir politikacıya dönüştüren şeyin ne olduğunu da bilmemiz gerekir.

Şu anki çalışma alışkanlıklarının ya da kendi misyonuna olan sağlam inancının da nereden geldiğim öğrenmek isteriz. Ancak mevcut belgeler üzerinde ne kadar çakşırsak çalışalım, gene de şimdiki davranışlarını açıklayacak mantıklı sebepler bulamayız. Belgeler çeşitli olguları betimler. Bize, onun çeşitli durum ve koşullarda nasıl davrandığım, neler düşündüğünü ya da ne hissettiğini gösterebilir, ama bunların neden ve nasıl böyle olduğunu açıklamaz. Şüphesiz, Hitler bazen kendi davranışları hakkında açıklamalar da yapmıştır ama bunlar ya mantıken dayanaksız temeller üzerine kurulmuştur ya da sorunu daha da geçmişe atmaktan başka bir işe yaramazlar. Dolayısıyla bu aşamada ilk kez kapımızı çalan bir nevrotik hastayla karşılaştığımız anda nasılsak o durumdayız.

Ne var ki böyle bir hasta kapımıza geldiğinde ona ilk elden cevaplayacağı pek çok soru sorma imkanına sahibizdir. Bu sorular bizim hastanın geçmiş tecrübelerini ve bu tecrübelerin onun problemli davranışları üzerinde yaptığı etkiyi anlamamızı ve bu sayede kişinin gelecekte ne yapabileceğim kestirmemizi sağlar. Pek çok vakada, hasta bu eski tecrübelerini hatırlamıyor olacaktır ama yine de geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki etkileşim göz ardı edilemez. Geçmiş şimdinin ve geleceğin temelini oluşturur. Bu temeller ortaya çıkarıldığında, onun akla aykırı davranışları da anlaşılır hale gelir.

Aynı bulgu ve izlenimlerden, Hitler’in durumunu aydınlığa kavuşturmak için de faydalanılabilir. Ne var ki onunla ilgili olarak çalışmamıza yardım edebilecek bilgileri ilk elden edinme olanağına sahip değiliz. Hitler’in karakterini şekillendiren geçmiş yaşamı çok titiz bir şekilde gizlenmektedir. Hitler yaşamının bu yıllan konusunda pek dikkatli davranmakta, bize ancak bilgi kırıntıları sunmaktadır. Bu kadar az bilgi kırıntısı bile aslında onun hakkında birçok şey anlatır. Ama yine de bu çalışmadaki amacımız açısından yetersizdir.

Neyse ki başka kaynaklara da sahibiz. Bu kaynaklardan biri Hitler’in kendisidir. İnsan her konuşmasında farkında olmadan kendisiyle ilgili pek çok şey söyler. Hitler’in de konuşmalarında seçtiği konular çoğu zaman bunları kendisi açısından başka şeylerden daha önemli kılan bilinç dışı faktörleri açığa vurur. Konuşmasını zenginleştirmek için başvurduğu örnekler geçmiş yaşantısından izler taşır. Konuşma biçimi bilinçaltındaki çatışmaları dışa vurur.

Bilinçli veya bilinçsiz olarak tecrübe edilen zihinsel yaşantıların geçerliliğini ölçmek için, psikanalitik ve psikiyatrik çalışmalardan elde edilen bulguların dışında da pek çok deneysel yöntem kullanılmıştır. Dolayısıyla karşımıza Hitler’de karşılaştığımız zorluklardan pek de farklı olmayan zorluklar çıkaran hastaların analizinde belli bir pratik deneyime sahibiz. Yaşanan zorlukların çözümündeki yaklaşımımız çelişen bilgileri değerlendirme, elde olanlardan çıkarsamalar yapmaya da eldeki bilgilerin işe yaramaması durumunda boşlukları doldurma biçimindedir. Bu bilgiler Hitler’in bugünkü davranış ve karakter yapısına temel oluşturan geçmişteki önemli olayların sentezlenmesine yardımcı olabilir. Ne var ki araştırmamız doğası gereği spekülatif nitelikte olduğundan bu yetersiz kalacaktır. Bu çalışma, Hitler’in zihinsel süreçleri hakkında birçok şeyi aydınlatabilse de kendisiyle işbirliği halinde bire bir görüşerek sağlanacak bilgilerin vereceği sonuçlan ve açıklığı sağlayamaz. Yine de bu tip bir dolaylı çalışmalım bile çok işimize yarayacağı açıktır.

Freud’un psikiyatriye ve bilhassa insan davranışının genel olarak anlaşılmasına ilk ve en temel katkısı, insanın çocukluktaki yaşamının gelecekteki yapı ve karakterini belirlemede ne kadar önemli olduğunu keşfetmiş olmasıdır. Çocuk dünyayı bu dönemde tanımaya başlar ve çevresini anlamlandırmaya çakşırken hatalar yapma ihtimali yüksektir. Çocuğun zihni karmaşık bir kültürün kendisinden talep ettiklerini ve maruz kaldığı karmaşık deneyimleri anlamakta yetersiz kalır. Dolayısıyla, birçok kez belirtildiği gibi, çocuk yaşamının ilk yıllarında çevresinde olup biteni yanlış yorumlar ve kişiliğini yanlış varsayımlar üzerinde temellendirir.

Hitler bunun doğru olduğunu Mein Kampfta şu şekilde vurgular:

“Şimdi, iki odalı bir evde yedi kişiden müteşekkil bir ailenin oturduğunu düşünelim. Beş çocuktan biri üç yaşındadır. Bu yaş, çocukta bilincin oluştuğu dönemdir. Hiç kimse, bu dönemin hatıralarım ihtiyarladığı zaman bile unutamaz.”

Durum böyle olunca Hitler’in o yaşlarına inerek o dönemde ne gibi izlenimler edindiğini araştırmak faydalı olacaktır. Aslında yaşamının bu bölümüyle ilgili neredeyse hiçbir bilgiye sahip değiliz. Onun Mein Kampfta yaratmaya çalıştığı izlenim, evlerinde huzur, uyum, sevgi ve hoşgörünün egemen olduğudur. İşini iyi yapan gümrük memuru bir baba ve kendisini evine ve çocuklarına adamış bir anne. Eğer aile ve ev hayatı bu kadar düzgünse, neden bunu gizlemek istediğim de anlamak zordur. Yüzlerce sayfalık kitabında, annesinin diğer çocuklarla da ilgilendiğine dair tek anıştırma küçük bir paragraftan ibarettir. Ne bir kız ne de bir erkek kardeşten söz edilir. En yakın arkadaşlarına bile üvey kardeşi Angela dışında bir kardeşi olduğundan bahsetmemiştir. Hem yazılarında hem de konuşmalarında annesinden çok az bahseder. Bu tutum, yukarıda alıntıladığımız cümlelerin doğru olup olmadığı hakkında bizi şüpheye düşürür. Hitler’in kitabında tarif ettiği türden sakin, düzenli bir ailede yetişmiş hiçbir has taran onun yapısal özelliklerini göstermediğini düşündüğümüzde içimizdeki kuşku daha da artar.

Mein Kampf’ı okumaya devam ettiğimizde, Hitler’in bize anlattığı ailenin alt sınıfa mensup olduğunu anlarız:

“Çocuklar arasındaki kavgalar pek önemli değildir. Kısa bir zaman sonra unutulur. Fakat anne ile baba arasındaki kavga bazen adi haller alır. Sarhoşluğun ve fena davranışların ne derece ileri gidebileceğini tasavvur edebilmek için böyle çevrelere girmek gerekir. Altı yaşında bir çocuk büyük adamları dahi hayrete düşürecek ve onları titretecek birtakım ayrıntılara şahit olur. Ahlaken ve fiziken zehirlenen çocuk, okula başladığı zaman, orada yalnızca okuyup yazmayı tahsil eder. Evinde, okulundan ve hocasından bayağı bir dille bahsedilir.”’

Bugün Hitler’in beş çocuklu bir ailede büyüdüğünü, babasının vaktinin çoğunu meyhanede geçirdiğini, bazen fazla sarhoş olup karısı ya da çocukları tarafından eve getirildiğini biliyoruz. Dolayısıyla Hitler’in yukarıdaki pasajda bahsettiği ailenin kendi ailesi ve bu çocuğun da kendisi olduğu konusunda şüphe duymadan edemiyoruz.

Hitler’in ortalama bir alt sınıf aileden bahsederken aslında kendi ailesinden bahsettiği varsayımını kabul ettiğimizde aile çevresiyle ilgili daha fazla bilgi elde etmemiz mümkündür.

“Eğer erkek hafta başlan kendi kafasına göre hareket ederse işler değişir. Karısı, çocuklan için onunla kavgaya başlar. Evde kavga eksik olmaz. Erkek kansından uzaklaştığı nispette alkole yaklaşır. Artık koca, her hafta sonu sarhoştur. Kadın, kendi ve çocuklan için bir yemek parası temin edebilmek için, fabrikadan meyhaneye giden yolda kocasının arkasına düşer. Pazar veya pazartesi geceleri erkeği sarhoş, fakat cepleri boş bir durumda eve gönderdiğinde, çocukların gözleri önünde acınacak sahneler cereyan eder. İnsanın kemiklerini sızlatan bu sahnelere yüzlerce defa tanık oldum, ilk önceleri içimde isyankar bir duygu vardı. Fakat sonunda bu acı olayların derin sebeplerinin feci yönlerini teşhis ettim. Fena bir çevrenin bahtsız kurbanlarına acıdım.”

Hitler’in yaşamı boyunca gerçekten çok az sayıda arkadaşlık kurduğunu ve bunların hiçbiriyle de yalan bir dostluk ilişkisi geliştiremediğini göz önünde bulundurursak, bu sahneye, hem de “yüzlerce kez”, evinde değilse nerede tanık olduğu insanın merakım uyandırır, Okumaya devam edelim:

“Bu küçük çocuğun evde duyduğu diğer şeylerin hiçbiri onda çevresindeki şeylere karşı bir saygı uyandırmaz. İnsanlık namına iyi özelliklerin zerresine bile rastlanmaz. Okuldaki öğretmenden, devletin başındaki kişiye, dine, ahlaka, topluma ve devlete kadar bütün kurumlar saldırılardan nasibini alır. Her şey en iğrenç şekilde yozlaşmış bir zihniyetin pisliğine batmıştır.”

Bunların tümü, ne kadar doğru olup olmadıklarım bilemesek de, başka kaynaklardan elde edilen bilgilerle uyum içindedir. Birbiriyle uyumlu olein bu delilleri ele alacak olursak, yukarıda alıntıladığımız bu bölümlerin Hitler’in ev ve aile yaşantısının gerçek resmini yansıttığım düşünmekte haksız sayılmayız. Aynı zamanda bu sahnelerin, onda, daha küçük yaşlardan itibaren tiksinti ve nefret uyandırdığım da anlarız.

Hitler’in bu nefret duygulan, babasının ayık olduğu zamanlarda, insanlar üzerinde bambaşka bir izlenim oluşturma çabasıyla daha da perçinlenir. Baba, böyle zamanlarda kendinden emin, onurlu, bulunduğu memurluk konumuyla gurur duyan biri gibi davranır. Emekli olduktan sonra bile, halk araşma karışacağı zaman üniformasını giyer ve öyle dolaşır. Giyim kuşamı konusunda çok titizdir, başı dik, kasılarak yürür kasabanın sokaklarında. Tanıdıklarıyla, komşularıyla karşılaştığı ve onlarla konuştuğu zamanlarda, onlara tepeden bakan bir tavır sergiler, kendisine hitap ederken adım, unvanıyla tam olarak telaffuz etmelerim ister. Eğer bir kişi bile unvanım eksik söyleyecek olursa buna dikkat çeker, uyanda bulunur. Bilgi aldığımız kişilerin anlattığına göre bunu öyle bir seviyeye vardırmıştır ki, kasabadaki pek çok kişinin, özellikle de çocukların alay konusu olmuştur. Hitler’in babası çocukların evde kendisine sıklıkla kullandıktan takma isimlerle değil de, Herr Vinter (Almanca: Bay Baba) diye seslenmelerim isterdi.

Babasının Hitler’in Karakteri Üzerindeki Etkileri

Çok sayıda vaka incelemesinden biliyoruz ki, çocuğun, özellikle de erkek çocuğun karakterinin şekillenmesinde babasının etkisi çok büyüktür. Oğlunun saygı duyabileceği nitelikte, kendi içinde davranış bütünlüğü gösteren, dengeli ve tutarlı bir baba figürü çocuğun kendisine örnek aldığı model kişi olur. Çocukta oluşan baba imgesi, onun kişiliğinin temel yapıtaşını oluşturur ve bunun yardımıyla çocuk, toplumca kabul edilen doğrular çerçevesinde, kendi kişilik bütünlüğünü oluşturur. Kişilik gelişiminde atılan bu ilk adımın önemi asla göz ardı edilemez. Bu, ileriki yaşlarda edinilecek dengeli, düzgün ve güvenilir bir karakterin ört koşuludur.

Hitler’in durumunda, onun gibi pek çok nevrotikte olduğu gibi, bu basamak aşılamamıştır. Hitler’in babası onun rol modeli olarak kabul edebileceği, dengeli, tutarlı, toplumla uyumlu ve takdir edilen bir örnek oluşturmak yerine, kendisini bir çelişkiler yumağı olarak ortaya koyar. Bazen, işine ve hizmet ettiği topluma saygı duyan, işine sadık, güvenilir bir memur rolüne bürünür ve herkesin kendisi gibi olmasını ister. Böyle zamanlarda dünyanın en asil, adil, düzgün ve katı insanıdır. Dış dünyaya karşı, herkesin saygı göstermesi ve sözünü dinlemesi gereken önemli biri gibi görünür. Ne var ki evde, hele içki içip sarhoş olduktan sonra bunun tam tersi biri çıkar ortaya. Acımasız, adaletsiz ve düşüncesizdir. Hiç kimseye, hiçbir şeye saygısı yoktur. Dünya, ona göre yaşamak için doğru ve uygun yer değildir. Bazen, böyle zamanlarda bir kabadayıya dönüşerek, ona güçleri yetmeyen karısını ve çocuklarım kırbaçla döver. Bu sadist davranışa bazen köpekleri bile maruz kalır.

Bu koşullar altında çocuğun kafası karışır ve kendini özdeşleştirebileceği doğru düzgün bir modelden yoksun kalır. Bu durum yalnızca kendi içinde büyük bir sorun olmakla kalmayıp, aynı zamanda çocuğun dış dünyayı da yanlış ve çarpık algılamasına sebep olur. Hepsinin sonucunda da, içinde yaşadığı dünya ona tamamen güvensiz, çarpık, adaletsiz ve tehlikeli görünür. Çocuk, bunlardan kendisini sakınmak için elinden geldiğince uzak kalmak ister, çünkü bu sorunlarla baş edemeyeceğini düşünür. Kendini güvende hissetmemesinin en temel sebebi de babasının davranışlarındaki tutarsızlıktır. Akşam eve geldiğinde nasıl davranacağım, neler yapacağım önceden tahmin edemez. Ona sevgi, destek, güven vermesi gereken en önemli kişi, aksine onu tedirginlik, huzursuzluk ve güvensizlikle besler.

Yetkin Bir Örnek Arayışı

Hitler, çocukluğunda bu eksikliği çok derinden hissetmiş ölmedi ki sonraki yıllarda da saygı duyup örnek alabileceği güçlü erkek modeller aramıştır. Çocukluğu boyunca yanında yaşadığı adam, anlaşılan o ki, onun bu konudaki açlığını doyuramamış, onun için bir örnek rol modeli sağlayamamıştır. Elimizdeki bazı verilere göre, birkaç öğretmenine bir rol modeli bulmak umuduyla yaklaşmış ancak öğretmenleri onunla bu tip bir yetkinlik kurmamıştır. Sonraları, bu ihtiyacı karşılamak için tarihten birilerini aramaya koyulur. Sezar, Napolyon, Büyük Frederick gibi isimler bunların yalnızca birkaçıdır. Böyle önemli karakterler hemen her çocuğun hayatında önemli rol oynar, ancak yine de bir rol modeli oluşturmada yetersiz kalırlar. Çünkü çocuğun aklında geçmişten gelen sağlam bir temel yoksa kurulan ilişki tek yanlı olacağından bu kahramanlar somutluk kazanamazlar. Bu durum, Hitler’in Viyena’da geçirdiği yıllar boyunca kendisini özdeşleştirmek istediği politik şahsiyetler için de geçerlidir. Bu süre zarfında, kahramanları Schenerer ve Lueger olmuştur. Onların politik tavır ve inançtan bir süre Hitler’in duygularına yön verip ona bir örnek model oluştursa da, bu böyle devam etmemiştir. Hitler, askerlik yıllarında güçlü erkek liderlerle, onu yönlendirecek ve koruyacak insanlarla tanışır. Bu sırada kurallara boyun eğmesi, sadakati, taşıdığı sorumluluk duygusuyla örnek bir asker olmuştur. Bu yıllarda, asker ocağım psikolojik açıdan hep özlemini duyduğu yuva sıcaklığını bulduğu tek yer olarak benimser. Bu yüzden görevini istek ve bağlılıkla yerine getirir. Askerliği o kadar sever ki, 1916’da yaralandıktan sonra bile istirahat süresi dolmadan kumandanına mektup yazarak görevine dönmek istediğini bildirir.

Savaş bittikten sonra da ordudan ayrılmaz ve subaylara karşı itaatkar tavrı devam eder. Ondan istedikleri her şeyi yapmaya hazırdır. Arkadaşlarım gammazlayıp öldürülmelerine sebep olmaya bile... Hitabet yeteneğini keşfeden subaylar, onu özel propaganda konuşmaları yapmakla görevlendirdiğinde, Hitler bu iş için kendisini seçtikleri için sevinçten havalara uçar. Bu onun siyasi kariyerinin ilk adımı olmuştur. O zamanlarda bile, bir önder arayışı içinde olduğu açıktır. Başlangıçta kendisini bir liderin gelişini “müjdeleyen" bir haberci olarak görmüş olmalı. Şurası kesindir ki, kariyerinin başlangıç yıllarında, bir rehber bulma umuduyla önemli şahsiyetlere aşın derecede boyun eğme tavrını sürdürmüştür. Von Kahr, Ludendorff ve Hindenburg bunlardan sadece birkaçıdır.

Sonraları hepsiyle arasını bozduğu, onlara kötü davrandığı doğrudur. Ancak bu değişim, Hitler’in onlardaki kusurları ve yetersizlikleri fark etmesiyle başlamıştır. Rol modelinden talep edilen şeylerin gün geçtikte daha da artması, Hitler gibi kendinden büyük birinden emir ve ders almaya meraklı pek çok nevrotikte görülen bir durumdur. Bunlar aradıktan olgunluğa erişene kadar, kendi gözlerinde bir “üstün insan” olan, her bakımdan mükemmel birine boyun eğerler. Sonuç olarak, yüksek kademeden üstün insanlarla, kendilerine ülküsel bir örnek olacakları umuduyla ilişki kurarlar. Bu insanlarda en ufak bir kusur ya da yetersizlik gördükleri anda, hayallerini karşılamakta başarısız olan bu yenik kahramanlarına atfettikleri tüm değerleri silerek, onları yükselttikleri yerden aşağı çekerler ve intikam almak için kötü davranmaya başlarlar. Aynı şekilde Hitler de hayatım her yönden yeterli bulacağı bir önder arayarak geçirmiş, her seferinde bulduğuna inandığı kişinin kusurlarım yakalayarak sonunda aslında hiçbirinin kendinden üstün olmadığı inancına ulaşmıştır. Bu tür kişilerin unvan ya da adlarım eksiksiz söyleme takıntısı, çocukluğunun ilk yıllarında edindiği bu alışkanlıktan kaynaklanır ve bu yıllarda üzerine düşen babasının gölgesidir.

Bu dönemde Hitler’in tercih edebileceği unvanlar arasında yalnızca “Führer” unvanından tatmin olmuş olması da gerçekten ilginçtir. Onun gözünde bu unvan hepsinden üstün, hepsinden büyüktür. Hayatım kendisine önder olabilecek doğru kişiyi aramakla geçirmiş ve sonunda bu role uygun olanın ancak kendisi olduğunu keşfetmiştir. Artık, başkasından beklediği bu görevi, milyonlarca insan adına kendisi yerine getirecektir. Onun bu unvanı benimseyip bu rolü üstlenmesine Alman halkının da rıza gösterip onu “Führer” olarak kabul etmesi, Alman halkının da düşünce yapısının Hitler’inkine benzediğim ortaya koyar. Alman halkı bu rolü üstlenmeye hazır bir insana boyun eğmeyi yalnızca istememiş neredeyse buna can atmıştır. Bunun sebeplerim araştırdığımızda, Alman aile yapısından kaynaklanan bazı özelliklerle karşılaşırız. Babanın evde başka, dışarıda başka biri olması bu açıdan önemli bir etkendir. Gerçi bu ikilik, genele vurulduğunda Hitler’in evinde görüldüğü kadar belirgin değildir. Ama belki de Hitler’in kendine has özellikleriyle toplumun bir rol modeli işlevim yerine getiren bir baba figürüne duyduğu ihtiyaçla kendini özdeşleştirmesini ve bu ihtiyacı başkalarının kolayca anlayıp kabul edebileceği şekilde dile getirebilmesini sağlayan tam da bu olgudur.

Öyle anlaşılıyor ki, önderlik rolü açısından günümüz dünyasında, Hitler’e meydan okuyabilecek tek kişi Roosevelt’tir. Yakınında bulunanlar Hitler’in Churchill’den de Stalin’den de hiç çekinmediğim ifade etmişlerdir. Hitler, bu ikisinin kendisine benzediğini düşünerek, onları kolayca alt edeceğinden şüphe etmez. Fakat Roosevelt onun için bir muammadır. Yüz elli milyon inşam bağırıp çağırmadan, azarlamadan, tehdit etmeden yöneten, bu şekilde onlara söz geçirebilen nasıl bir insandır? Hitler Roosevelt'in bu kadar büyük bir kalabalığı yönetmesine karşın nasıl olup da beyefendiliğinden hiçbir şey kaybetmediğine akıl erdiremez. Bu nedenle, kamuoyu önünde Roosevelt hakkında ne derse desin, aslında içten içe ona hayranlık duymaktadır. Belki de bu hayranlığın altında yatan sebep hareketlerim önceden kestiremediği için ondan çekiniyor olmasıdır.

Annesi ve Hitler Üzerindeki Etkisi

Ne var ki Hitler’in babası onun çocukluk yıllarının sadece bir parçasıdır. Bir de, görüştüğümüz kişilerin hep çok nazik biri olduğundan bahsettikleri bir annesi vardır. Hitler annesiyle ilgili çok az şey yazmış, halkın karşısında ondan söz etmemiştir. Bilgi aldığımız kişilerin anlattıklarına göre, annesi çok azimli ve çalışkan biridir ve hayatının merkezine evini ve çocuklarım yerleştirmiştir. Mükemmel bir ev hanımıdır; evde tek bir toz zerresine bile rastlanmaz. Her yer son derece düzenli ve temizdir. Aynı zamanda yaşanan olumsuzlukları ve başlarına gelen belaları koyu bir Katolik olarak Hıristiyanca bir boyun eğmeyle karşılar. Aylarca süren hastalığı yüzünden çektiği büyük acılara bile hiç şikayet etmeden katlanmaya çalışmıştır. Bütün çektikleri arasında herhalde en çok o aksi kocasından çekmiştir. Çocuklarının iyiliği için kocasına kafa tutmak zorunda kalmış olması bile mümkündür. Anlaşıldığı kadarıyla fedakar kişiliği nedeniyle bütün bunlara sabırla katlanmıştır. Kendi çocuklarına karşı her zaman aşırı derecede sevecen ve cömert davranmıştır. Buna karşılık iki üvey çocuğuna kimi zaman daha mesafeli ve katı davrandığım varsaymak için elimizde yeterince sebep vardır.

Her durumda açıkça kendini gösteren bir şey vardır ki o da annesiyle Adolf arasında çok güçlü bir bağ olduğu gerçeğidir. Daha önce belirtildiği gibi, bu Adolf doğmadan önce annesinin iki, hatta üç bebeğini kaybetmiş olmasıyla ilgili olmalıdır. Hitler de kardeşleri gibi zayıf bir bebek olduğundan, o yapıda bir anne, bu bebeğinde de aynı acılan yaşamaktan korkarak onu korumak için elinden geleni yapmış olmalıdır. Bu yüzden annesi onun tüm kaprislerine sabır gösterir, hatta onu şımartacak derecede fazla koruyucudur. Adolf un beş yaşma kadar annesinin göz bebeği olduğunu söylemek yanlış olmaz. Anne, tüm ilgi ve sevgisini onun üzerine odaklamıştır. Kocasıyla arasındaki 23 yıllık yaş farkı ve aralarında bir aşk ilişkisinin olmayışı düşünüldüğünde bu ilgi aslında çok normaldir.

Bu sıkı bağlılığın sonucunda anne oğul arasında güçlü bir libidinal bağ oluşmuştur. Adolf’un bu süre içinde tantrum (öfke nöbetleri) geçirdiği kesindir. Ancak durumunun pek de ciddi olduğu söylenemez. Anlaşılan o ki bu nöbetlerin amacı, annesinden istediklerini elde etmektir. Sonunda başardı da olur. Böylece Hitler hem annesine istediklerini yaptırmakta, hem de bunları elde edemezse babası gibi biri olacağı mesajım vermektedir. Bu yüzden anne, babanın onaylamadığı davranışlara, baba evde yokken göz yumar, hatta bu yaramazlıklara ortak olur. Bu dönemde Hitler’in yaşamı, babası gelip de annesiyle arasındaki ilişkiye müdahale etmediği, onların oyunlarım bozmadığı sürece adeta bir cennet gibidir. Baba, eline sopasını almadığı zamanlarda karısından ilgi ve hizmet beklediği için de, anne oğul arasındaki mutlu ilişki ister istemez zarar görür. Böyle zamanlarda Adolf’un yaşadığı çocuksu cennetin bozulmasına tepki göstermesi, bunun da babasının kendisinde yarattığı korku ve güvensizlik duygularım pekiştirmesi doğaldır.

Yıllar ilerleyip Adolf büyüdükçe ve annesine karşı duyduğu libidinal bağlılık daha da güçlendikçe gücenme ve korku duygulan da şüphesiz artmıştır.

Annesiyle ilişkisinde çocuksu cinsel duygular ve fanteziler ortaya çıkmaya başlar. Bunlar Hitler’in kişiliği üzerinde araştırmalar yapmış olan psikologların sözünü ettikleri Oedipus kompleksidir. Anneden yoğun ilgi ve sevgi görmesine karşın, babanın uygunsuz davranışlarına maruz kalması bu kompleksin gelişimini hızlandırmıştır. Böylece babaya duyduğu nefret arttıkça, annesine duyduğu bağlılık ve sevgi de artmaktadır. Ve annesini daha çok sevdikçe, babasına karşı duyduğu nefret ve öç alma duygularının ortaya çıkmasından daha çok endişe etmeye başlar. Böyle durumlarda, küçük erkek çocukları genellikle, dışarıdan gelen müdahalelerden kurtulmanın yollarını ararlar, bunu hayal ederler. Küçük yaşlarda aynı şeyi Hitler’in de yaşadığım tahmin etmek anlamsız olmaz.

Hitler'in Kutsal Görev İnancının Kökeni Ve Ölümsüzlük Özlemi
Hitler’in Almanları özgürlüğe kavuşturup büyük bir Almanya kurma hayaline kapıldığı yer, işte tam da histerik körlük ve dilsizlik sorunlarından mustarip halde günlerini geçirdiği bu hastane odasıdır. Onun gelecekteki siyasi kariyerine rengini veren ve bütün dünyanın kaderini etkileyen gelişmelerin temelinde bu hayal vardır. Dahası Tanrı tarafından Almanları kurtarmak için kutsal bir görevi ifa etmek üzere seçildiği inancının ortaya çıkış sebebi de bu hayaldir. Büyük ihtimalle bu inanç onun yetişkin kişiliğinin en çarpıcı özelliğidir. Ona bir uyurgezerin sakınmazlığını veren işte bu özelliktir.

Başka pek çok vakarım incelenmesinden çıkarttığımız sonuçlara göre şunu söyleyebiliriz ki bu tür inanışlar hiçbir zaman büyük yaşta yaşanan tecrübelerden kaynaklanmaz. Bu inancın devam ettirilmesi için, kişilerin, kökeni çocukluklarına dayanan eski yaşantılarının tekrar diriltilmesi gerekmektedir. Tabii ki, bir çocuk için kendisine özgü, özel bir varlık olma, ölmeden önce büyük işler yapma isteği gayet doğaldır. Büyüme çağında her çocuk bu süreçten geçer. Çoğu da kader, şans, Tarın ya da başka doğaüstü güçler tarafından birtakım işleri yerine getirmek için seçilmiş olduğuna inanır. Ancak yetişkin insanlar bu inancı destekleyen birçok olayla karşılaşsalar bile yine de seçilmiş olduklarına tam olarak inanmazlar. Yetişkinlikte bu tip bir kesin inanca nadiren ve ancak bunu mazur gösteren çocukluk yaşantılarına sahip kişilerde rastlanır.

Hitler’in durumunu ele alırsak, bu yaşantıların neler olduğu bellidir. Daha önce belirtildiği gibi, annesi ondan önce iki ya da üç çocuk doğurmuş ve hepsini bebekken kaybetmiştir. Hitler de narin, zayıf bir çocuktur. Durum böyle olunca, annesi onu hayatta tutabilmek için elinden gelen en büyük çabayı göstermiştir. Onun hayatta kalması hem aile hem de yakın çevre için önemli bir konudur. Hitler’in durumu ev içinde sürekli ölen kardeşlerle karşılaştırılır. Bunun Hitler’de bir psikolojik rahatsızlığa sebep olmaması düşünülemez.

Çocuklar daha küçük yaşlarda ölümün farkına varırlar. Hitler’in ölüm üzerine düşünmesi ise daha öncelere gider. Ölüm, küçük çocuklar için anlaşılmaz bir şeydir. Bu yüzden, çocuklar ölüm olgusunu daha sonra kafa yormak üzere kafalarından çıkarmadan önce, onun ne anlama geldiğine ilişkin muğlak da olsa bir fikir sahibi olmaya çalışırlar. Hitler’in durumundaysa ölüm daha gerçek, somut bir olgu olmuştur. Annesinin korkulan mutlaka ona da yansımış olmalıdır. Daha aklı neyin ne olduğuna tam ermezken bile, neden kardeşlerinin ölüp kendisinin hayatta kaldığım sorgulamış olmalıdır. Çocuk aklıyla bakılırsa, bu durum ancak kendisinin sevildiği ve bazı bilinmeyen nedenlerle yaşamasına izin verildiği şeklinde değerlendirilebilir. Hitler’in bu akıl yürütme sonucunda kendisinin ‘seçilmiş çocuk’ olduğuna inanması, annesinin üvey kardeşlerine karşı takındığı tutumla daha da pekişmiş olmalıdır.

Doğaldır ki Hitler’in bu inancı beş yaşındayken bir kardeş sahibi olmasıyla daha da güçlenmiştir. Bu çocuğun Hitler’in yaşamında oynadığı rol, hiç şüphe yok ki, biyografisini yazan kişilerin kabul ettiğinden daha büyüktür. Ne var ki bu çocuk da altı yaşma basmadan ölür. Adolf’un ölüm kavramı ile gerçek anlamdaki ilk karşılaşması olan bu acı olay sonucunda ölüm problemi daha canlı bir şekilde yeniden karşısına çıkmış olur. Hitler bu sırada, kendisi hayatta kalırken ötekilerin neden öldüğü sorusunu kendisine yemden sormuş olmalıdır. O yaşta bir çocuğun bu soruya verebileceği tek cevap, Tanrı’nın koruması altında olduğudur. Hitler Almanların kurtarıcısı olduğuna dair fanteziler kurmaya henüz başlamadığı askerlik günlerinde bile cephede savaşırken bu inançta olduğunu belirtmiştir. Arkadaşları bir bir ölürken, kendisinin sağ kalmasının nedeni ona göre Tanrı’nın koruması altında olmasıdır. Cephede ulak olarak yerine getirdiği tehlikeli görevlerde gösterdiği üstün cesaretin altında da bu güven duygusu yatıyor olmalıdır. Mein Kampf’ın her satırında bu inanca rastlarız. Onu Alman sınırına bu kadar yakın bir yerde dünyaya getiren, Viyana'ya gönderip muazzam acılar çekmesine sebep olan ve birçok işe kalkışmasına yol açan işte hep bu kaderdir. Aynı kader askerlik günlerinde de karşısına çıkar. Cephede yemek yerken içinden gelen bir ses onu yerinden kalkıp başka bir yere gitmeye yönlendirir, kalkıp gittikten kısa bir süre sonra tam oturduğu yerde bir bomba patlar ve bir arkadaşı hayatım kaybeder. Bu olay Hitler’in Tanrı tarafından korunduğu yönündeki inancım daha da güçlendirmiş ve daha sonraki yanılsamalarının temelini oluşturmuştur.

Mesih Kompleksi

Bu inancın Hitler’de kökleşmesinde başka şeyler de etkili olmuş olabilir. Hastalarda çok sık rastladığımız olgulardan biri de küçük yaşlarda fazlaca şımartılarak anne ile çok güçlü bağlar kuran çocukların kendi babalarım sorgulamaya başlamalarıdır. Aile içindeki en büyük çocuk bu tarz şüpheler duymaya daha yatkındır. Ayrıca babası annesinden yaşça oldukça büyük olan çocuklarda bu duruma daha sık rastlanır. Hitler’in durumunda, baba, anneden tam yirmi üç yaş büyüktür, yani babanın yaşı neredeyse annenin yaşının iki katıdır. Bu durumdaki çocuklar babalarının gerçek bir baba olmadığına inanmaya yatkındır. Bunlar dünyaya gelişlerini bazı olağanüstü etkenlere dayandırırlar. Bu tür duygular, çoğunlukla büyüme çağında kaybolur. Buna karşın küçük yaş grubundaki çocuklarda ve bu duyguyu yaşamaya müsait yetişkinlerde aynı durum gözlemlenebilir. Hitler’in babasını öz babası olarak kabullenmeyişini ve kendine başka bir köken arayışı içine girmesini babasının antipatik ve kaba tutumlarıyla da açıklamak mümkündür. Ancak başka etkenleri de araştırmak gerekir.

Bu problem ancak Hitler’in kutsal bir misyona sahip olduğuna ve doğaüstü bir güç tarafından çeşitli durumlarda ne yapıp ne yapmaması gerektiği konusunda uyarıldığına neden inandığım açıkladığı ölçüde değer taşır. Yirmili yaşlarda Viyana’da kaldığı yıllar boyunca sakallı olması, savaş bittikten hemen sonra yeniden İsa'nınkine benzer bir sakal bırakması yukarıdaki varsayımı doğrular niteliktedir. Ayrıca daha Benedikt okulunda öğrenciyken kiliseye girip rahip ya da başrahip olmayı istediğini de hatırlamak gerekir. Tüm bunlar, onun daha siyasi kariyerine başlamadan ve Almanların sevgisini kazanmak için İsa’ya bariz bir şekilde rakip olmaya girişmeden önce bile Mesih kompleksine kapılmış olduğunun göstergeleridir.

Ölüm Korkusu Ve Ölümsüzlük Arzusu
Bu tür inançlar aslında çocukluk döneminde yaygın olsa da, kişi büyüyüp olgunlaştıkça ve tecrübeleri artınca kaybolur ya da değişime uğrar. Hitler’in durumunda ise bunun tam tersi söz konusudur. Yaşı büyüdükçe, bu kam daha da güçlenmiş ve sonunda şu an olduğu gibi düşünce sisteminin temeli haline gelmiştir. Bu durumda bazı kuvvetli psikolojik akımların bu çocuksu düşünce yapılarım beslemeye devam ettiği söylenebilir. Bu psikolojik güç, diğer pek çok durumda karşımıza çıktığı gibi, muhtemelen ölüm korkusudur. Ölümle ilk yüzleşmesinde, yani kardeşlerinin ölümlerini düşündüğünde, vardığı ilk sonucun başkaları nasıl ölüyorsa bir gün kendisinin de öleceğim idrak etmek olduğunu söylemek mantıksız olmaz. Annesinin üzerine titremesi bu korkuyu dindirmemiş, hatta bu özel ilgiyi ölümünün yakın olduğunun bir işareti olarak görmesine yol açmıştır. Bu sonuca varmak, bu koşullar altında bulunan bir çocuk için geçerli ve normaldir.

Ne var ki küçük bir çocuk için kendi ölümünü düşünmek dayanılmazdır. Kendisinin yok olacağı düşüncesi kadar üzücü, moral bozucu bir şey yoktur. Bu düşünce gece gündüz içini kemirir ve hayattan zevk almasını engeller. Bu kahreden korkudan kurtulabilmek en büyük hedefi haline gelir. Bunu başarmak hiç de kolay değildir, hele ki eldeki bütün deliller bu korkuyu geçerli ve haklı çıkarırken. Bu korkunun gücünü ve üzerindeki etkisini biraz olsun bastırabilmek için, varlığının ilahi bir kökene dayandığım, ilahi kaderin kendisini tüm kötülüklerden koruduğu fikrini benimser ve böylece ölüm gerçeğini reddetmeye çalışır. Yalnız bu yöntemle çocuk kendini ölmeyeceğine inandırabilir. Ayrıca Hitler’in bu duruma gelmesinde, sadece arka arkaya ölen kardeşlerinin etkisi yoktur; bunun yanında bir de babasının ondaki korkuyu daha da körükleyen bitmez tükenmez kötülüğü ve şiddeti söz konusudur. Anne babasına karşı hissettiği suçluluk duygusu, babasının Hitler'in onlar hakkında bildiği o kirli sim ortaya çıkarması halinde onu cezalandıracağı düşüncesi, bu tehlikenin, Hitler’in kafasında daha da büyüyüp abartılmasına sebep olmuştur. Aynı zamanda bu hisler ölüm korkusunu daha da artırmış ve babasını tümüyle reddetme isteğini doğurmuştur. Tüm bu etkenler birleşerek, onun ilahi bir varlık olduğu ve bir güç tarafından korunduğu inancım beslemiştir.

Benim fikrim, Hitler’deki bu temel ölüm korkusunun halen karakterinde etkin olarak varlığını sürdürdüğü yolundadır. Bu tip insanlar yaşlan ilerledikçe bu çocuksu korkuyu daha belirgin bir şekilde hissederler aslında olgun, akıllı bir birey, ölümün, her canlının fiziksel varlığı için kaçınılmaz son olduğunu bilir. Ama Hitler gibi biri öleceğini asla kabul edemez. Onun psikolojik yapısında ölümsüzlüğü arzulayan bu yöndür. Pek çok yetişkin insan, ölüm korkusundan, ölümden sonra hayat olduğu inancıyla, dini birtakım bağlılıklarla kurtulabilir. Veya ölseler bile, en azından çocuklarının kalbinde yaşamaya devam edeceklerini düşünürler. Bu normal avuntuların ikisi de Hitler için geçersizdir. Bu da onu ölümsüzlüğü bir başka yerde aramaya mecbur kılar. En azından binlerce yıl Alman halkının yüreğinde yaşamayı başarmalıdır. Bunu gerçekleştirebilmek için de o insanların kalplerinden İsa'yı söküp atması ve yerine kendisinin geçmesi gerekir.

Çeşitli hasta profillerinin incelenmesinden bu varsayımı geçerli kılacak kanıtlar elde edilmiştir. Ayrıca bizzat Hitler’in kendi korkulan ve bunlarla baş etme yollan da bunu destekleyecek niteliktedir. Öldürülme, zehirlenme, vakitsiz ölme gibi korkularından daha önce bahsedilmişti. Hitler bu örneklerin hepsinde ölümle kamufle edilmemiş haliyle yüzleşmektedir. aslında bulunduğu konum göz önüne alındığında bu korkuların pek de haksız olmadığı düşünülebilir. Gerçekten de bunların pek çoğunun bir dayanağı vardır. Yine de gözden kaçırılmamalıdır ki zaman ilerledikçe Hitler’in tehlikelerden korunmak için aldığı önlemler aşırıya kaçmaya başlamış, kendisinden önce aynı makama gelmiş kişilerin aldığı önlemleri kat be kat aşmıştır.

Her fırsatta referanduma başvurup halkın kendisini sevdiğinden ve lideri olarak görmek istediğinden emin olmadan kendini iyi hissedemez. Bunun mümkün olmadığı zamanlardaysa korkulanımı önüne geçemez, gelecek onun için giderek belirsizleşir. Halk oylamalarına güveni neredeyse tamdır. Aldığı yüzde 98’lik oyun Alman halkının gerçek hissiyatım ve fikirlerini yansıttığı konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Hitler’in kafasını rahatlatmak, kendine güvenini tazelemek ve hezeyanlarına devam edebilmek için bu inanca ihtiyacı vardır.

Hitler’deki kanser korkusuna bakacak olursak, bu korkuyu haklı çıkaracak hiçbir tam veya delilin mevcut olmadığım görürüz. Kanser uzmanları bu korkusunun yersiz olduğu konusunda Hitler’e güvence vermişlerdir. Ama o yine de bu kuruntularından vazgeçmez. Annesinin göğüs kanserinden ölmesi üzerine, bu korkuyu haklı çıkarabilecek bir durum ortaya çıkar, ölüm korkusuyla ilgili olarak, ona geceleri soğuk terler döktüren ve sanki birisi onu boğuyormuş gibi can havliyle uykusundan uyanmasına sebep olan o korkunç karabasanları da unutmamak gerekir. Varsayımımız doğruysa, yani Hitler’in çılgınca davranışlarına yön veren bilinçaltındaki dürtü ölüm korkusu ise, savaş sürdükçe ve Hitler yaşlandıkça bu korkunun dozu artacaktır. Olaylar şu an olduğu gibi devam ederse, kutsal misyonunu yerine getirdiğine ve ölümü alt edip Alman halkının gözünde ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanması daha da zorlaşacaktır. Asıl büyük yıkım, Hitler ölümsüzlüğü ‘Büyük Kurtarıcı’ kimliğiyle elde edemediğim anlayınca bu kez Alman ulusunun kafasında binlerce yıl yaşayacak bir ‘Büyük Yıkıcı’ olma yollarım aramaya kalkıştığında yaşanacaktır. Rauschning’e bu ihtimalden şöyle bahseder: “Asla teslim olmayacağız. Belki bizi yıkabilirler, biz biz isek, dünyayı da kendimizle birlikte alevlerin içine sürükleyeceğiz.”

Bu tür pek çok hastada söz konusu olduğu gibi, Hitler için de ölümsüzlük ne pahasına olursa olsun elde edilmesi gereken bir şeydir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült