Savunma Mekanizmaları Ve Kaygı

Yıldız Burkovik


Her bireyde farklı mekanizmalar bulunur; kimi ilerletici, kimi dondurucu, kimi kaygıyı arttırıcı savunmalar olarak kendini gösterir. Aslında yapılmaya çalışılan endişelerin savunmalarla giderilmesidir. Savunma mekanizmalarına geçmeden önce ruhsal yapıyı iyi anlamak gerekir. Freud, ruhsal yapının id, ego ve süper egodan oluştuğunu savunmuştur. Tüm içgüdüler İd’den yani biyolojik yapımızdan kaynaklanır. İd’de haz ilkesi hakimdir,

kişi her şartta haz duymak ister. Cinsel haz ve saldırganlık dürtüleri ön plandadır. Kurallar, ilkeler idin umurunda bile değildir, göze göz, dişe diş ilkesi hakimdir. İd, ben yaptım oldu, ötesi beni ilgilendirmez der. Anında doyum sağlamak ister. Ego ise dengeyi sağlar, idi denetler. Gerçek ilkesiyle hareket eder, bu nedenle gerçekte id ile çatışma içindedir. İd zorlar, egonun görevi ise kendi içinde ve dışında uyum sağlamaktır. Kişiliğine asla dokundurtmaz. Ego olayları kendince algılar ve kendine uygun düşeni seçip alır. Seçiminde kendi içgüdüleri, istekleri, tutumları, inançları önemli rol oynar. Eğer gerçekler çok acı gelirse, korunmak için kendini dış dünyaya kapatabilir. Çok sevilen bir kişinin ölümünün inkar edilmesi, görmezden gelinmesi gibi. Egonun güçlü olması kişiyi çare aramaya yöneltir, zayıflaması ise rahatsızlıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Zayıf ego zemininde oluşan ruhsal rahatsızlıklar kişinin kendine güvenini zedelediğinden öncelikle egonun güçlenmesini ve özgüvenin yerine gelmesini sağlamak gerekir. Egonun zayıflamasıyla kişi kendisini bırakır ve kaygı yavaş yavaş artmaya başlar. Eğer ego kendi bütünlüğü içine girerse hızlı bir şekilde iyileşme ve ayağa kalkma görülür. Malum olduğu üzere ruhsal rahatsızlıklar kişiyi kendini çaresiz, güçsüz, bitmiş, tükenmiş hissetmeye kadar götürür. Ego kuşkuluysa, iç çelişkilerden ötürü endişeliyse, algı da etkilenir ve savunmaya geçer. Algılanması gerekeni algılamaz, algılanmaması gerekeni görür. Gerçek olayla ilgisi olmayan bir sürü uyarıyı alır veya o anki gerçekle ilgisi olanları algılamaz; ya da görülmemesi gerekeni görür. Yani bir nevi paranoya dediğimiz kuşkuculuk hastalığı kendisini gösterebilir. Egonun yıkılması artık içgörünün bozulmasına sebebiyet verir ve içgörüsü yerinde veya yeterli olmayan kişiler gerçeği test edemez, gerçekçi davranışlar içine giremezler. Toplumun yasalarına ise süperego denir, süperego insanın içinde, yapılması ve yapılmaması gerekenleri bilen yargıçtır. Gökçe Cansever’in “İçimdeki Ben” adlı kitabında (s. 8) bu üç yapı için söylenen şudur: Bu üç yapı arasındaki uyumu ve birliği korumak egonun görevidir. Biyolojik yapımızla gerçekler çoğu kez sürtüştüğünden, çatışma ve endişe egonun, yani insanın kaçınılmaz çilesidir. Uyumu aksatan idin isteklerinden ve süperegonun kırıcı cezalarından endişelenen ego, ruhsal dünyadaki bütünlüğünü koruma uğruna savunmaya geçer. Endişeyi gidermek için girişilen çabaların tümüne Freud savunma çareleri der.

Kaygıda Kullanılan Savunma Mekanizmaları

Savunmalar başarılı ve başarısız olabilir. Başarılı olan savunmalar çatışmayı hemen keser, başarısız olanlardaysa sürekli gerginlik ve yeni yollar bulma çabası vardır. Ego her an, her dakika tetiktedir, hep bir şey olacak diye bekler ve yoğun endişe hisseder. Tüm savunma mekanizmalarının temelinde “bastırma” mekanizması vardır. Bastırmaya, kısaca anı ve deneyimlerin bilinçdışına itilmesi ve orada tutulmasıdır diyebiliriz. Bilinçdışına itilen ve orada tutulan dürtü, istek, anı ve duyguların bilinç düzeyine çıkması genellikle benlik tarafından kabul edilmez. Yani bunlar üstbenlikçe (süperego) yargılanarak yasaklanan ve benliğe acı, bunaltı veren öğelerdir. Bu nedenle bastırılırlar, bilinçli ya da yarı bilinçli kararlarla bilinçdışı dürtü ve çatışmalarını bekletebilme, erteleyebilme yetisidir bastırma. Bastırılan bazı dürtüler ve çatışmalar yetişkin yaşamda çok değişik davranış örüntülerine ya da bozukluklarına yol açabilir, ayrıca günlük yaşamda dil sürçmeleriyle kendisini gösterebileceği gibi rüyalarla da ortaya çıkabilir. Sevdiği birinin ölümüne ağlamamaya çalışan, başkalarının yanında sürekli kendini tutan ve duygularını bastıran biri mutlaka bir zaman sonra artık duygularına mani olamaz hale gelir. Bastırılan, başkasına söylenmeyen düşünceler veya dışarı vurulması gereken noktada yutulan lokmalar kişiyi evde, aile ortamı içinde patlamaya götürecektir. Ya da bir anda en iyi bilinen bir olay ya da en sevilen kişi unutulup ismi akla gelmeyecek, insan “Nasıl da unutabildim, bende bir tuhaflık var galiba, yoksa bunuyor muyum?” diye düşünüp hemen kendisine bir hastalık yapıştırmaya çalışacaktır. Oysa kişinin iç dünyasına o olaya ya da kişiye ait yoğun bir duygu seli vardır. Ancak bu duygular bilince gelince yaşananın bir tür savunma olduğu anlaşılacaktır. Önemli olan, o olay ya da kişiyle ilgili durumun çözülmesidir. Çözülme olmadıkça rahatsızlık sürer. Unutmak egonun işine gelir, bu nedenle bastırır. Eğer kişi güçlü değilse bu hatırlamadan rahatsız olur, güçlüyse kendi gerçeğiyle yüzleşmek cesaretini bulur. Bunu kişi bazen kendisi de yapabilir ancak her zaman kendi kendisinin uygulaması doğru olmayabilir. Egonuz güçlüyse aşağıdaki uygulamayı yapabilirsiniz, ancak bilinçdışınızın kapısını açmak ciddi bir durumdur, benim önerim bunu psikoterapi konusunda gerçekten usta bir kişi ile uygulamanızdır. Zaten terapistiniz bu uygulamaya ihtiyacınızın olup olmadığına kendisi karar verecektir. (Bu uygulama Gökçe Cansever’in “içimdeki Ben” adlı kitabından alınmıştır, s. 355.)

Güneşli bir günde bir dağ tepesinde bir mağara gördüğünüzü düşünün. Yalnızsınız. Mağaradan içeri girer misiniz?

Cevabınız bayırsa, gerisini okumanıza gerek yok. Evetse:

Mağaradan içeri girdiniz. Dışarısı güneşli olduğundan gözleriniz ilk anda karanlığa uyum sağlayamadı ve hiçbir şey görmediniz. Sonra etrafı seçebilmeye başladınız ve çevrenize bakındınız. İleride ama çok ileride bir aydınlık var gibi geldi. Oraya doğru gider misiniz?

Cevabınız hayırsa, burada durabilir, mağaradan dışarı çıkabilirsiniz. Evetse:

İleride aydınlık varmış gibi geldi ve oraya doğru yürüdünüz. Meğerse aydınlık yokmuş, mağara daha karanlık olmaya başladı. Gözleriniz de karanlığa uymaya başladığı için etrafı yarım yamalak görebiliyorsunuz. Mağaranın içlerine doğru yürüyorsunuz; her taraf karanlık; küf kokuyor ve tabii ki dokunulmamış. Yürüdünüz, yürüdünüz, nihayet mağara bitti ve bir merdivene geldiniz. Merdivenin aşağı doğru indiğini görür gibi oldunuz. İner misiniz?

Cevabınız hayırsa, geri dönün ve mağaradan çıkın. Evetse:

Merdivenlerden inmeye başladınız, hafifçe dönen merdivenler. Eskimiş, yosun tutmuş, kaypak, kaygan. Etraf iyice karanlık. Basamakları bile göremiyorsunuz. Soğuk, nemli, yapışkan duvarlara tutunarak inmeye çalışıyorsunuz. Basamaklar çokmuş, epeyce indiniz. Basamakların bittiğini ve bir boşluğa geldiğinizi hissettiniz. Bekliyorsunuz. Şimdilik hiçbir şey göremiyorsunuz. Çok karanlık. Zamanla gözleriniz bu karanlığa da biraz alıştı ve ileride, uzakta bir kapı belirdi. Demir bir kapı. Paslı, ağır ve sağlam. Açar mısınız?

Cevabınız hayırsa geri dönün. Evetse, bilinçdışınızın kapısına yani sansüre geldiniz. Kapıyı açınca (sansürü kaldırmaya çabalayınca) karşınıza neler çıkacağını henüz bilmiyorsunuz ama araştırmaya, tanımaya, bilmeye yatkınsınız.

Bir diğer savunma mekanizması inkardır (yadsıma). Ego (benlik) için tehlikeli, bunaltı doğuran gerçekler yok sayılır. Televizyonda bir dizi seyretmiştim. Sonradan zengin olmuş bir evin hanımı son derece lüks içinde yaşayan, paraya para demeyen, geldiği yeri unutan biriydi. Oğlu da oldukça şımarık, çalışmayı sevmeyen, baba parasıyla yaşayan bir gençti. Baba, her ikisine de ders vermek için iflas ettiğini, elde avuçta hiçbir şeyleri kalmadığım söylemişti. Mütevazı bir eve taşındılar, çalışmak durumundaydılar. Evin hanımı bir müddet olanlara inanamamıştı, eşini evden kovmuş, ardından da sanki değişen hiçbir şey yokmuş, eski günlerdeymiş gibi yaşamaya çalışmıştı. Çeşitli toplantılara çağırıldığını varsayarak, her gün kıyafetlerini kürklerini giyip orta halli mahallelerinde yürüyordu. Eski hayatlarının devam ettiğini sanarak hareket ediyordu. Tam bir inkar mekanizması örneğiydi bu. Kişi eğer kaygı uyandıran bir hal içindeyse, hayal dünyasına kaçıp kendini orada daha güzel bir durum içinde düşünerek, içinde bulunduğu halin ortaya çıkardığı kaygıdan kurtulmuş olur. Ancak bu kaçış bir yerde son bulacaktır; bulmalıdır da. İşte bu noktada psikoterapi devreye girmelidir.

Yapboz diye adlandırılan savunma mekanizması da, birbirine karşıt dürtülerin etkisiyle birbirine karşıt duygu ve davranışları aynı anda gösterme durumudur. Çatışmayı bir hareketle engellenir, törensel ritüeller yapılır. Kapıyı üç kere eliyle itmezse içeriye hırsız girecek düşüncesiyle kapıyı kilitledikten sonra üç kere itmek, havagazını açıp kapamak, yolda yürürken çizgilere basarsam sevdiğim kişi ölecek düşüncesiyle asla çizgilere basmamak, dua ederken sevdiklerinin isimlerini hep aynı sırayla söylemek (“önce annem sonra babam” ya da “önce çocuğum, eşim, annem, babam” gibi), “eğer sırayı şaşırırsam mutlaka o kişiye bir şey olacak” düşüncesinden kendini kurtaramamak, “tek sayılar dengesizdir bölünemez, çiftler dengelidir simetriktir” gibi sürekli dengeyi bulabilmek için işleri tekrar tekrar yapıp bozmak vs... Nihayetinde obsesif kompülsif bozukluk denilen hastalık kendini gösterir.

Yön değiştirme adlı mekanizmada ise istekler ve kızgınlıklar, isteğin ve kızgınlığın gerçek kaynağına değil, yönelinmesi halinde daha az zarar gelecek birine yöneltilir veya o tepki yerine başka bir tepki gösterilir. Çoğu danışanım terapi için başvurduğunda “Çocuğumu azarlıyorum, bazen de dövüyorum. Sonra da çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilemiyorum. Oysa daha çok küçük, bana bir zararı da yok ama kendimi engelleyemiyorum” diye gelir. İç dünyasına indiğimizde içte yatan bir başka kaygı ortaya çıkar. Bambaşka bir olaya yönelik duygularıyla başa çıkamadığı için çocuğuna yönelmiş, öfkesini farklı bir alana yansıtmıştır.

Kaygılarla başa çıkılamadığında başvurulan bir başka mekanizma ise regresyondur (gerileme). Kişi o andaki gereksinimleri yaşına uygun bir biçimde doyuramazsa, daha önceki gelişim aşamalarına döner. Örneğin, yeni bir kardeşin dünyaya gelişiyle kendisine gösterilen ilginin azaldığını fark eden çocuk, daha çok ilgi gördüğü dönemlere dönerek parmağını emebilir, bebeksi konuşmaya başlayabilir veya altını ıslatabilir. Bir danışanım, 21 yaşında olmasına karşın endişe hissettiğinde, strese girdiğinde biberonla su veya süt içiyor, bunun kendisini rahatlattığını söylüyordu. Kimi yetişkinler sevgiden yoksun kaldıklarında ya da zorlamalı durumlarda aşırı yemek yiyerek oral döneme gerilerler. Birçok genç kız ya da erkek hoşlandığı kişinin yanında olgunluğunu yitirir, çeşitli mimikler yapar, yersiz zamanlarda güler, kekeler, kelimeleri birbirinin içine girer, elini nereye koyacağını bilemez, daha çocuksu, beceriksiz, şaşkın bir hale girer. Bunlar da kaygıyı giderme uğruna başvurulan gerilemelerdir. Bazen olmadık yerde dikkati üzerine çekenler, sükûnetle halledilecek bir olayı büyük bir kavgaya dönüştürenler de olgun davranmayı bırakıp son derece çocuksu hareketlerle ya da gereksiz şiddet davranışlarıyla kendi egolarının zedelenmesine sebep olabilecek şekilde gerileme içine girebilirler. Böylesi hallerde büyük ihtimalle dipte yatan bir endişe vardır. Yaşlı insanlarda da regresyon, sık sık geçmişten söz etme ve anılarda yaşama biçiminde görülür.

Bazen bu gibi kaygılı durumlarda çeşitli bedensel tepkiler de ortaya çıkabilir. Bu da dönüştürme adlı savunma mekanizmasıdır. Zorluk çıkaran şeyin yön değiştirmesi ve bedensel olarak yaşanması diye açıklanabilir. Dönüştürme, kaygı yaratabilecek bilinçdışı duyguların bilinç düzeyine erişmesini engelleyebilmek ya da zorluk çıkaran çevresel durumlardan kaçabilmek amacıyla “histerik kişilik” denilen karakter özellikleri gösteren kişiler tarafından kullanılan ve gerçekte organik bir nedeni olmayan bedensel hastalık belirtileri düzeyinde ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır. Baş ağrısı, nefes alma güçlüğü, yürüyememe, kas gevşekliği, belde bükülme, boyun çarpılması, dil tutulması, tikler, organik nitelikte olmayan bayılmalarla kendisini gösterir. Psikiyatri kliniklerinde en çok gördüğümüz vakalardandır. Eğer fiziksel bir neden bulunmadıysa kişi direkt olarak psikiyatri kliniklerine gönderilir. Ortada bir sebep yokken ağlayarak bayılmaların ardında pek çok endişeli düşünce ve yaşantı görülmektedir. Genelde anlaşılamayan eşlerde, üzerlerine atılan iftiraları hazmedemeyenlerde, aldatılanlarda, geçmişte büyük bir iflas durumu yaşayıp yeniden hafif bir maddi zorluk karşısında yine aynı şeyler yaşanacak kaygısı duyanlarda görülür. Kaygının azalmasıyla birlikte bu tepkiler de azalır. Önemli olan,. kaygıyı kontrol edebilmeyi öğrenip duyguları bedensel tepkilerle değil sözcüklerle dışa vurulabilmektir. Elbette ki doğru ve yerinde sözlerle, kendisini ifade edebilen, karşıdaki kişi ya da kişilerin de anlamasını sağlayacak bir şekilde.

Ancak bazen kişiler endişelerini bedensel tepkilerle de gösteremez ve içinde oldukları durumu çözümleyemeyebilirler. Kaygının böyle çok yoğun olduğu durumlarda, kişilik düzeni o denli bozulabilir ki savunma mekanizmaları bilinci, belleği ve hatta bazen kişinin tüm varlığını egemenliği altına alır ve psikozu andıran dramatik belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Kişi bir düş dünyasının içindeymişçesine aşırı duygusal tepkiler gösterir, şaşkındır ve dramatik davranışlarda bulunur, saçma ve bağlantısız biçimde durmaksızın konuşur, gerçeği kesinlikle test edemiyordur, realiteden tamamen uzaklaşmıştır. Bu tür çözülme tepkileri, kişinin bazı isteklerini bir düş dünyasında gerçekleştirme çabasının veya geçmişteki sarsıcı bir yaşantının yeniden canlandırılmasının anlatımı olabilir. Bazen de, kişinin duygusal doyumdan yoksun yaşamına duygusal bir öğe katmak çabası olarak ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda kişi, genellikle kendisine ilişkin romantik ve dramatik nitelikte, olağandışı öyküler geliştirir ve anlatır.

Neden Arama: günlük yaşamda herkesin kullandığı bir mekanizmadır. Bu mekanizma, geçmiş, şu an veya gelecek için tasarladığımız davranışlara, mantıklı ve toplumun onayladığı açıklamalar getirme biçiminde işler. Neden bulma mekanizması, gerçekleştirilememiş isteklerin getirdiği düş kırıklığını yumuşatmak amacıyla kullanılır. Hayal kırıklıkları ve endişeler, kişiyi hep bir neden bulmaya doğru götürür ama bazen nedenler sadece genetiktir ve “Neden bu genetik duruma maruz kaldım?” demek de kişiyi çok farklı noktalara taşıyabilir. “Neden doğdum, neden bu ailenin evladı oldum, neden başıma bunlar geldi..?” gibi bir düşünce silsilesi içine düşer kişi. Gerçekte yapmamız gereken, neden dünyaya geldiğimizi ve yaşama amacımızı bulmak ve hedefimize doğru gitmektir. Bu hedef her kişiye göre değişir. Ancak neden sözcükleri hayatın tamamını işgal eder hale geldiyse, düşünce engellenemiyorsa, uykuyu bozuyorsa artık farklı bir rahatsızlık başlamıştır ve mutlaka bir psikiyatristten yardım almak gerekmektedir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült