Sanatçının Bilinçli Güdüleri

Anthony Storr


Yaşamda en talihli insanın bile hiçbir zaman doyuma kavuşamayan arzuları vardır; bu bakımdan, hepimizin hayal kurduğu olmuştur. Halbuki, her yıl yayımlanan bir yığın kitaba karşın, aramızdan çok az kişi düşkırıklıklarını telafi etmek için edebiyata ya da başka bir yaratıcı etkinliğe yönelir. Birisi, gerçekleştiremediği bir dileğinin farkına varabilir de, bunu aktarma ya da başkalarına iletme arzusu duymayabilir.

Kişinin şu ya da bu yaratıcılık alanlarında dışavurum yeteneğine sahip olmasının, fantezilerini dışavurmak için bir sanattan yararlanıp yararlanmayacağını belirlediği tartışma götürür; belli bir yeteneğin keşfinin de buna sahip olanı becerisini uygulamaya özendireceği doğrudur. Kil ya da boyayla haşır neşir olmak, demek istediğini dile getirmek için doğru sözcüğü seçmek ya da yeni bir ezgi bulmak zevklidir. Dahası, yaratıcı yetenek genellikle daha çocuklukta kendini belli eder; bir de, çoğu kez olduğu gibi, ana ve babanın övgüsüyle desteklenirse, otoritenin onayını kazanan öbür etkinlikler gibi, kendi başına bir ivme kazanır. Bir çocuk resim ya da beste yapmanın ya da yazı yazmanın başlı başına değerli etkinlikler olduğu fikri kabul ettirilerek eğitilebilir ve kendine nedenini sormaksızın bunlardan birini ya da ötekini sürdürebilir. Sözgelimi, daha dört yaşındayken beste yapmaya başlayan Mozart, bu çabalarının babası Leopold’un poşuna gittiğini hemen fark etmiş olmalıdır. Kuşkusuz içinde taşıdığı başka güçler de vardı, ama ilk bestecilik girişimlerinin onca ilgi ve onay bulması da bunu sürdürmesi için yeterli neden sayılır.

Oysa Handel’de bunun tam tersi sözkonusuydu. Gerçi Handel’in yaşlı cerrah babası belki de geleneksel olarak betimlendiği gibi bir canavar değildi, ama oğlunun müzik tutkusuna başlangıçta karşı çıktığına ve Handel’in epeyce cesaret kırıcı koşullarda yeteneğinin sesine uyduğu konusunda da hiç kuşku yok. Handel’in, coşkunluk ve depresyon arasında gidip gelen, oldukça belirgin ruhsal değişimlerinin, erken yaşta babasından onay görememesine bağlı olması olasılıkdışı değil.

Halbuki yüksek bir yeteneğin varlığı bile, bunun ille de yaratıcı ya da özgün bir biçimde kullanılacağı anlamına gelmez. Açıkça yaratıcı olabilecekken böyle olmaya aldırmayan yetenekli kişileri hepimiz tanımışızdır. Conan Doyle, Sherlock Holmes’un erkek kardeşi karakterini çizerken böyle bir kişiyi betimledi. Mycroft Holmes, detektif tarafından entelektüel üstünlüğü kabul edilen, hatta bir iki yorucu vakada danıştığı bir karakterdir. Oysa Mycroft gerçekten koşuşturup bir şeyler yapmaktan ürküyordu; yüksek yetenekli çoğu kişi de, özgün herhangi bir şeyin üretiminde kaçınılmaz olarak gerekli çabayı göstermekten, kendini bu işe adamaktan ve ketlenmeye uğramaktan korkup kaçar. Sözgelimi, yasaların kaleme alınmasından sorumlu parlamento görevlileri ve karmaşık vasiyet ya da vekaletnameleri yazmada uzmanlaşan avukatların üstün sözel beceriye sahip olmaları gerekir. Kastedilen anlamı yanlış yorumlanamayacak kadar kesin bir biçimde söze dökebilme herkese nasip olan bir yetenek değildir. Oysa bu yeteneğe sahip olan kişiler ille de özgün yazılar kaleme alma zorunluluğu duymayabilirler.

Başka alanlarda, kullanılmayan becerilerin varlığını saptamak daha güçtür. Sözcükler bizim günlük iletişim araçlarımızdır ve sözcükleri kullanabilmek herkesten bir ölçüde beklenir. Resim ya da müzik alanında ise aynı şey geçerli değildir. Gene de, birtakım koşutluklar da yok değildir. Bir besteci için vazgeçilemeyecek kadar değerli sayılabilecek ölçüde müziğe yetenekleri olan, ama beste yapma zorunluğu duymayan birtakım kişiler mutlaka vardır. Bu gibi kişiler, bu yetenekten yoksun olanları kıskandıracak kadar kolaylıkla, bir ezgiyi zihinlerinde notalara dönüştürebilirler. Notaları çoğu zaman kolayca okuyup perdesini değiştirebilir, başkalarının bestelerindeki yanlışları düzeltebilir ve bir besteyi büyük bir duyarlıkla yorumlayabilirler. Başka bir deyişle, beste yapmak için gerekli her türlü beceriye (pek sık rastlanmayan birtakım yetenekler bileşimine) sahiptirler de, özgün olma zorunluluğu duymazlar. Sözgelimi, Emin Nyiregyhazy’nin adını kim duymuştur? İnanılmayacak derecede yetenekli bu müzik dehası, Amsterdam’daki bir psikoloji laboratuvarının yöneticisi olan Revesz’in yürüttüğü yoğun bir incelemeye konu oldu.1 Dört yaşından önce beste yapmaya başlamış, olağanüstü bir piyano çalma yeteneği ve müzik belleği varmış. Oysa 1920’li yıllarda konser dünyasından elini eteğini çekerek ondan bekleneni yerine getirememiş. (Çocuk dahiler arasında yalnızca yaklaşık yüzde 1.0’u yetişkin virtüözler olarak karşımıza çıkar.) Dokuz kez evlendikten sonra, 1973’te Los Angeles’in bir kenar mahallesinde tek bir odada yaşarken bulunduğunda bir piyanosu bile yokmuş. Tüm zamanını beste yaparak geçirmiş ve ona ait elyazması 700 yapıt bulunmuş. Resitaller vermeye ve bir iki plak doldurmaya razı edilmiş.

Aynı şekilde, resim yeteneğine ya da özel bir renk anlayışına sahip olan, ama bu yetenekleri tatilde karaladıkları bir iki resim ya da ev dekorasyonundan daha ilginç bir üretim için kullanma zorunluluğu duymayan kişiler mutlaka vardır. Kuşkusuz, hepimiz gibi, bu yetenekli kişiler de doyumsuzluklar duymakta ve hayal kurmaktadırlar. Oysa, yeteneklerine karşın, kurdukları hayalleri yaratıcı bir dışavuruma kavuşturmamaktadırlar. Freud’un açıklaması, yaratma girişiminin bazı tipleri bakımından geçerli olsa da, yetinemeyeceğimiz derecede eksiktir. Zira bazı kişiler fantazilerini dile getirme zorunluluğu duyarken, eşit ölçüde yetenekli ve hayal kurmaya yatkın öbürlerinin niçin bu zorunluluğu duymadıklarını açıklamamaktadır.

Dahası, bunun tam tersi olan tabloyu gösteren kişiler de vardır. Özellikle psikiyatristler, özgünlüğe sahip olan, ama bu özgünlüğü bir medya yoluyla dışavuruma kavuşturacak yetenekten yoksun birtakım talihsiz kişilerle karşılaşmışlardır. Sözgelimi, şizofrenler çoğu kez özgün bir görüye sahiptir. Dünyadan kısmen uzaklaşmış olmaları ve töresel etkilere karşı duyarsız olmaları nedeniyle, dünyaya öylesine olağandışı bir açıdan bakarlar ki, insan keşke bu görülerini bir sanat yapıtına dönüştürebilselerdi diye düşünür. Oysa bunu başarabileni pek yoktur. Hatta, eğer başarabilseler belki de şizofren olmazlardı; bunun nedeni, bir bakıma, ilerde göreceğimiz gibi, yaratma etkinliğinin kişiyi akıl bozukluğundan koruyabilmesi, bir bakıma da sanatsal etkinlikte bulunmak ya da özgün bir fikri algılanabilir bir biçime aktarmak için gerekli becerilerin kazanılmasının "güçlü bir ego", yani birçok şizofrenin yoksun bulunduğu aktif girişimci kişilik özelliği, gerektirmesidir. Jung’un buna verdiği bir örnek, ondokuz yaşında tedavi edilemez bir akıl hastalığına yakalanan bir çilingir çırağıdır:

Zeka ona hiçbir zaman nasip olmamıştı, ama dünyanın, canı istediğinde sayfalarını çevirebileceği bir resim kitabı olduğunu düşünüyordu. Bunun kanıtı ortadaydı; yeni bir sayfaya bakmak istediğinde, yalnızca başını çevirmesi yetiyordu.

Schopenhauer’in "irade ve tasarım olarak dünya"sının gösterişsiz, ilkel bir sezgi somutluğuyla dile getirilmesidir bu. Aşırı yabancılaşma ve dünyadan kopma sonucu gelişen, ama öylesine saf ve yalın bir biçimde dile getirildiği için insanı adeta gülümseten korkunç bir fikir bu. Gel gelelim, Schopenhauer’in dünya görüşünün özünde bu ilkel bakış açısı yer alır. Ancak bir dahi ya da deli dünyayı, kendi resim kitabı olarak görecek kadar gerçeklikten kopabilir.

Hiçbir görünür anormallikleri olmasa da, özgünlükle suskunluğu kendilerinde birleştiren kişiler de vardır. Yayımcılar, kendilerine özgün ve değerli metinler içeren elyazmaları veren, ama söylemek istediklerini herkesin, ya da herhangi bir okuyucunun anlayabileceği bir biçimde dile getiremeyen kişiler tanımışlardır. Böyle bir kişinin yazdıklarını, görüşlerine değer kazandıracak bir biçimde dile getirmesine yardımcı olabilmek, onu saatlerce sabırla dinleyip yazdıklarını düzeltmeyi gerektirir.

Sanatsal etkinlik gösteren kişilerin, belli bir beceriye sahip oldukları ve bunu uygulamaya koyma gereksinimi duydukları için bunu yaptıkları görüşü ileri sürülemez. Böyle bir beceriye sahip olanlar bundan ille de yararlanmamaktadır. Bundan yoksun olanlar ise içlerinde bir yaratma tutkusu duyabilmekte ve herhangi bir düzeyde epeyce özgün olabilmektedirler. Buna karşın, yardım görmezlerse, değerli hiçbir şey üretememektedirler. ,

Yukarda gördüğümüz gibi, Freud psikanalizin sanatçının tekniği ya da yeteneği konusuna hiçbir ışık tutamayacağını belirtmişti. Gene de, sanatçıların, başka herkes gibi, yalnızca birer insan olduğunu ve hepimizi kıskacına alan çatışmalar ve düşkırıklıklarının sanatçıyı da etkilediğini doğrulayacak ilk kişi Freud olurdu. Psikanalizin, sanatçının yeteneğinin doğasını açıklayamasa da, sanatçının bundan yararlanmaya yönelmesinin nedenlerini açıklaması beklenir. Yukarda gördüğümüz gibi, son derece yetenekli kişiler bile, hayal kurmalarına karşın, ille de yeteneklerinden yararlanmamaktadırlar.

Freud’a bakılırsa, sanatçının amaçladığı, ama yalnızca fantazi yoluyla kavuştuğu hedefler onur, iktidar, servet, ün ve kadınların sevgisidir. Gel gelelim, bu hedeflere yönelirken düşkırıklığına uğradığı için yaratıcı etkinliğe başvurduğunu söylemek her zaman doğru mudur? Yeteneğinin farkına vardığı için, bilinçli olarak amacına ulaşmaya karar verdiğini söylemek daha doğru olmaz mı? Gerek bilimde, gerek sanatta, yaratıcı başarı yirminci yüzyıl batı kültüründe çok saygın bir yer tutmaktadır. Sanattan hiç anlamayanlar bile, başkalarının sanatçıya verdiği değeri tanırlar; bu arada, edebiyat, sanat ve müzikten hoşlananlar (son otuz yıl süresince böyle kişilerin sayısı epeyce artmıştır), sanatçının papazlardan, krallardan ve politikacılardan daha yüksek düzeyde Mana’ya(*) sahip olan çok özel bir kişi olduğu kanısındadırlar. Kimi sanatçı onur ve üne, birkaçı da servete kavuşmayı ister. Bildiğimiz kadarıyla da, sanatçılar kadınların sevgisini kazanma konusunda başka erkeklerden daha az başarılı sayılamazlar. Çoğunun pek iktidar elde edemediği doğruysa da,' gerek piyanist-besteci Paderevvski, gerek roman yazarı Disraeli ülkelerinde başbakan olmuşlardır. Eğer kişi hem yetenek, hem de yatkınlık sahibiyse, sanat dallarından birinde ya da öbüründe etkinlik göstermesi, bir düşkırıklığının ya da Freud’un belirttiği hedeflere ulaşamamanın ürünü olmaktan çok, bu hedeflere ulaşmanın gerçekçi ve dolaysız bir yolu sayılmaz mı? Ne de olsa, miras yoluyla servete kavuşmamışsa, insan bir meslekte etkinlik göstermek zorundadır.

Dr. Johnson, kendi dehasına uygun bir çalışma (açıklamalı bir Shakespeare derlemesi) yaptığı için Hawkins tarafından kutlandığında şu yanıtı vermiştir: "Buna, tıpkı hazırladığım Sözlük’e baktığım gibi bakıyorum; yalnızca bir çalışma; başlama nedenim de ne heves, ne de üne kavuşma arzusu; para için yaptım; zaten yazarlığın bildiğim yegane nedeni de budur."3 Acaba kendi daha özgün yapıtları için de aynı şeyi söyler miydi? Belki de söylerdi, ama o zaman ne yazık ki psikolojik algılama gücü yetersiz sayılırdı. Elbette ki yazarlar paraya karşı kayıtsız değildirler. Yazarlar Derneği’nin yayımladığı bir dergi olan The Author incelenecek olursa, yazarları idealize edenler düşkırıklığına uğrayabilir; zira bu yayının büyük bir bölümünde, yazarların kazançlarını nasıl artırabilecekleri, yayımcılarından daha çok para nasıl isteyecekleri, yan ödeme haklarından nasıl yararlanabilecekleri ve benzeri konular tartışılmaktadır. Oysa, eğer başlıca hedef büyük miktarlarda para kazanmak ise, o zaman yazarlık hiç de salık verilecek bir meslek sayılamaz. Yazarların parayla aşırı ilgilenmelerinin bir nedeni, çoğu için, yapıtlarına parasal ödül alma olasılığının güvenilemez olması ve ellerine çok az para geçmesidir. Birkaç yıl önce, Londra’daki Times dergisinde yayımlanan bir yazışma, ünlü ve son derece saygın roman yazarlarının bile kitaplarından elde ettikleri gelinle geçinemediklerini ortaya koyarak pek çok kişiyi şaşırttı; bu olgu daha sonra The Book VVriters4 adlı kitapta Richard Findlater tarafından da doğrulandı. Çoğu yazar, ancak radyo ve TV yayınları hazırlayarak, eleştiri, senaryo ya da gazete makaleleri yazarak geçinecek kadar para kazanmayı başarmaktadır. Aralarında çok azı, yalnızca basımdan aldıkları paylarla gösterişsiz bir yaşam standartı sağlayacak kadar para kazanabilmektedir. 

Çok yakın zamanlara kadar, en azından İngiltere’de, bir bestecinin yapıtlarının geliriyle geçinmesine olanak yoktu. Geçenlerde yayınlanan bir TV programında, besteci Gustav Holst’un niçin yaşamının sonuna kadar ders vermeyi sürdürdüğü sorulduğunda, Imogen Holst babasının öğretmekten zevk aldığını söyledikten sonra, sırf parasal nedenlerle, beste yapmak dışında bir etkinlik göstermek zorunda olduğunu sözlerine ekledi. Eğer, en iyi tanınan Gezegenler, Egdon Kırları ve İsa’nın İlahisi gibi yapıtların bestecisi beste yaparak hayatını kazanamıyorduysa, onun daha az yetenekli ve daha az ünlü çağdaşları ne umabilirlerdi? Miss Holst’un belirttiği üzere, bugün birtakım yayın şirketlerinin beşte gereksinimleri dolayısıyla, durum biraz daha kolaydır. Dahası, teknik beceriye sahip uzman, sinema için müzik yapma gibi son derece karlı bir uğraşa da yönelebilir; oysa bunun karşılığında yaratıcılığından ne kadar ödün vereceğini de belirlemek güçtür. Sir William Walton, Malcolm Arnold ve öbürleri sinema için çok iyi besteler gerçekleştirmişlerdir; gene de, müzikle eylem arasında bağ kurmanın getirdiği kısıtlamalar, bestecinin yapıtının yaşamsal bir boyutuna, yani süresine karar verememesi demektir. Dolayısıyla, çoğu besteci film müziğini "rastlantısal" müzik olarak değerlendirir ve bunu kendi yaratıcı kişiliğini gerçekten yansıtan özgün kompozisyonlardan kesinlikle farklı tutar.

Görsel sanat dalında, bir iki genç ressam ve heykeltraş erken bir ün ve bu yoldan servet de kazanmaktadır. Oysa bunlar, her yıl sanat okullarından mezun olan ve yeteneklerini sanayi tasarımı ve "reklam" sanatında kullanmak zorunda kalan bir sürü zeki ve yetenekli genç arasında küçük bir oran oluşturmaktadır. Alt düzeydeki geçici nitelikte yaratıcılık ürünleri bol bol ödüllendirilirken, daha yüksek yaratıcılık ürünleriyle parasal ödüllendirme arasında olumsuz bir korelasyon bulunması kültürümüzün üzücü bir özetidir. Gazetecilik, reklamcılık, "popüler" müzik ve çizgi roman gibi ürünlerin hepsi roman yazmak, senfoni bestelemek ya da resim yapmaktan daha çok para getirmektedir. Dr. Johnson’un ileri sürdükleri hiç de doğrulanamamaktadır. Yetenekli kişiler için, sanatsal etkinlikten daha kolay para kazanma yolları vardır. Ayrıca, bir sanatçı gerçekten para için yaratıcılığa yönelmiş olsa da, başlangıçta para kazanma yolu olarak bu yaşama biçimini benimsemiş olması zayıf bir olasılıktır ve böyle olsa bile yanıldığını anlar.

Sanatçının servet ve iktidar kazanması öylesine olasılık dışıdır ki, sanatsal etkinlikte bulunurken birincil güdüsünün bunları elde etmek olduğu görüşünü bir kenara bırakabiliriz. Ya Freud’un "aşırı derecede güçlü içgüdüsel gereksinimlerin" ürünü olarak gösterdiği öteki hedefler? Gerçi sanatçılar, yukarda belirtildiği gibi, kadınların sevgisini kazanma konusunda öbür erkeklerden daha az başarılı değillerdir, ama daha başarılı oldukları konusunda da pek kanıt yoktur. Kendisini "femme inspiratrice"(*) olarak gören ve dolayısıyla yaratıcı erkeğin dehasını besleyeceğine inanarak sürekli bu tip erkeklerle birlikte olan bir kadın tipi bulunduğu doğrudur. Rilke’nin sevgilisi, Nietzsche’nin akıl hocası, Freud’un sırdaşı Lou Andreas Salome bu tip kadına bir örnektir. Alma Mahler de başka bir örnektir. Önce besteci Gustav Mahler’le evlenmiştir. Onun ölümünden sonra ressam Kokoschka’nın sevgilisi olmuştur. Kısa bir süre mimar Walter Gropius ile evli kalmış, sonra yazar Franz Werfel’in karısı olmuştur. Kuşkusuz, bu gibi kadınların kalbini kazanmak için bir erkeğin yaratıcı olması şarttır; ama bir erkeğin sırf bu uğurda sanatsal etkinliğe koyulacağını düşünmek biraz güçtür. Sanatçıların birçok erkekten daha çapkın oldukları ve dolayısıyla, kadınların sevgisini değilse de, cinsel yaklaşımlarını elde etmede çoğu erkekten belki de daha başarılı oldukları varsayılır; ne var ki, bu görüşü destekleyecek kanıt yoktur. Eskiçağdan Fransız Devrimi’ne kadar uzanan bir süre içinde ressamlarla ilgili bir inceleme yapan sanat tarihçileri Rudolf ve Margot Wittkower şöyle yazıyorlar: "Bu bölümde ele alınacak konu sanatçıların aşk ilişkileri bilim adamları arasında birbiriyle çelişen görüşlere yol açmıştır. Sanatçıların bekarlığa belirgin bir eğilim gösterdiklerine inananlar olduğu gibi, aşık olmaya yatkın, hatta çapkın karakterli olduklarını ileri sürenler de vardır. Ondokuzuncu yüzyıl yaşamöyküsü yazarları çoğu zaman geçmişteki sanatçıları yalın ve sadık aile babaları olarak betimlerler. Bunun tersini gösteren öykülere ise ya kuraldışı, ya da kötü niyetli uydurmalar gözüyle bakılıyordu. Oysa modern yazarlar, ister geçmişteki, ister günümüzdeki sanatçılarda eşcinsellik eğilimi bulmaya yatkındırlar."

"Meselenin can alıcı noktası, her bir görüşün yapıttan bölüm ve dize alıntısı yapılarak desteklenebilmesidir. Bekar sanatçılar, hangi sayıda olursa olsun, karşılarında aynı sayıda mutlu evli sanatçılar bulunmakta ve her bir Don Juan karşılığında bir kadın düşmanı bulmak güç olmamaktadır."

lan Fleming’in örnek oluşturduğu yazar tipinin gerek gerçekte, gerek fantazide gerçekten de bir Don Juan olabileceğini ve hem erotik davranışının, hem de yaratıcılığının, Freud’un belirttiği gibi, bir bakıma cinsel doyumsuzluğunun ürünleri olabileceğini gördük. Oysa bütün sanatçıların aynı motivasyonla hareket ettiklerini ileri sürmeye olanak yoktur. Eissler’in Leonardo’yu konu alan kitabından, deha ürünlerinin yalnızca cinsel mutluluğu feda etme pahasına üretilebileceği yolunda bir alıntı yapmıştım. "Yalnızca kalıcı bir nesne ilişkisinin blokajı, yoğun bir nesne açlığı yaratarak bunun yerini alan yetkin sanat yapıtının oluşumuyla sonuçlanır." Leonardo’nun kendisinin çilecilik eğiliminde olduğu, "şehvet uyandırıcı zevkler" adını verdiği şeyleri kınadığı ve kendi tensel yönünü elinden geldiğince bastırdığı doğrudur. Oysa çok farklı tipte olsa da genellikle bir dahi olarak kabul edilen Raffaello’nun bir sürü aşk ilişkisi olmuş; Rubens ve Bernini ise örnek kocalar olarak mutlu birer evlilik yaşamı sürdürmüşlerdir. Dr. Eissler Leonardo’yu, Michelangelo’yu ve birkaç başka sanatçıyı "yetkin sanat yapıtını" üretebilecek yegane sanatçılar olarak görmediği sürece, Eissler’ın ileri sürdüğü üzere, sanatın mutlaka, en azından o andaki, doyurucu bir sevgi ilişkisi yoksunluğundan kaynaklandığı yolundaki görüş desteklenemez. "En azından o andaki" sözlerinin eklenmesinin nedeni, 1. Bölüm’den hatırlanacağı gibi, sanatçının bazı durumlarda çocukluk düşkırıklıkları ve doyumsuzlukları nedeniyle yaratıcılığa yönlenmesinin tartışma götürmemesidir; bunlar arasında, ana ve babayla sevgi ilişkisi kurma başarısızlığı ya da yoksunluğu da büyük önem taşımaktadır. Eissler büyük bir olasılıkla böylesine yoksunluk çeken birisinin "kalıcı bir nesne ilişkisi" kuramayacağını öne sürecektir; oysa bu bazıları için geçerli olsa da, hepsi için kesinlikle geçerli değildir. Burada tartışılan mesele, birincisi, kalıcı bir nesne ilişkisinin, ne kadar doyurucu olursa olsun, aslında mutsuz bir çocukluğa tümüyle telafi sağlayabileceği görüşüdür; bunu başka bir yoldan dile getirecek olursak, kişinin tüm "pregenital" cinselliğinin yetişkin bir "genital" ilişki kapsamında düşünülmesi olasılık dışıdır. İkincisi, Eissler’in sanat yapıtlarının, basit ve dolaysız bir biçimde, sevilen kişilerin yerini tuttuğu yolundaki görüşü de yadsınmaktadır. Ne yaratıcı kişilerin yaşamları, ne de Freud’un kendisi bu görüşü desteklememektedir.

İlk kaleme aldığı yazılardan birinde Freud şöyle yazıyor:

Mümkün yüceltme niceliğiyle gerekli cinsel etkinlik niceliği arasındaki ilişki, haliyle, kişiden kişiye ve hatta bir meslekten ötekine değişkenlik gösterir. Cinsellikten elini eteğini çeken bir sanatçı pek düşünülemez; oysa cinsellikten elini eteğini çeken genç bir aydın hiç de seyrek rastlanan bir şey değildir. Bu İkincisi kendini kısıtlayarak çalışmak için gerekli güçleri serbest bırakırken, birincisi belki de sanatsal başarılarının cinsel deneyim yoluyla güçlü bir uyarım kazandığını düşünür. Cinsellikten elini eteğini çekmenin enerjik ve kendine güvenli eylem adamları ya da özgün düşünürler ya da gözüpek özgürlük önderleri ya da reformcular yarattığı izlenimini edinmedim. Bu tutum çok daha sık olarak, sonradan güçlü kişilerin buyruklarını istemeyerek izleyen büyük insan yığınları arasında kaybolan akıllı uslu ve silik kişiler yaratmaktadır.

Burada, sanatçının iktidar, servet ya da sevgi arzularını gerçekleştirme yolunda, bunların yerine fantaziyi koymaktansa, sanat dallarından birinde ya da ötekisinde etkinlik göstermesinin etkili olup olmayacağını tartışıyorum. Servetin başka yollardan daha kolay elde edildiği, sanatçının çok ender olarak iktidara kavuştuğu ve sevgi elde etmede sanatçıların büyük bir olasılıkla başka erkeklerden ne daha fazla, ne de daha az başarılı olmadıkları sonucuna varmış bulunuyorum. Ya onur ve ün için ne demeli? Acaba bazı sanatçılarda tanınma dürtüsü mü sözkonusu? Sanatsal etkinlik kişiyi buna götürür mü?

Bu noktada dikkatli olmak gerek. Onur ve ün peşinden koşmanın sanatsal etkinlik için birincil bir güdü olması pek olası değilse de, bunun ikincil bir güdü olması oldukça olası. Tıp ya da hukuk gibi birçok meslekte başarı, onur ve bir ölçüde ün kazandırabilir; ama bunlardan İkincisi genellikle ufak bir meslek çevresiyle sınırlı kalacaktır. Kamunun öğrenim görmüş kesiminde bile kaç tane doktorun ya da avukatın adı bilinir? Oysa başarılı bir yazarın adı evlerde dillerden düşmeyebilir; birçok ressam geniş bir kamu kesimi tarafından tanınır; kamunun müzisyenler konusundaki bilgisi daha çok yorumcuları kapsamakla birlikte, birkaç besteci de aynı ölçüde ün kazanabilir. Sanatta başarı oldukça seyrek olarak ün ve bazen onur getirmektedir. Acaba sanatçı tanınmaya özel bir gereksinim duyar mı? Onu sanatsal etkinliğe iten bu güdü müdür?

Papaz olmaya heveslenen ama okuldan çıkarılan Fr. Rolfe, papa olma fantazisini dile getirdiği romanında büyük bir saflıkla onur ve ün arzusunu dışavurmuştu. Acaba büyük bir yazar olma fantazisi de var mıydı? Mutlaka vardı denebilir; gerçi ne kadar tanınırsa tanınsın, bu onun acı çeken ruhuna merhem olmazdı, ama işin tuhafı, yazar olarak değerinin ancak ölümünden sonra dikkatleri çekmiş olmasıdır. Ün kazanmaya çok az kişi kayıtsız kalır; yalnız etkinliğini tanınmadan ve ödüllendirilmeden sürdüren sanatçı da çok seyrek görülen bir durumdur. Gene de buna birkaç örnek vardır. Bunlardan/biri, yapıtları hala seyrek olarak yorumlanan, ama giderek ünlenmeye başlayan, Yunanlı besteci Nikos Skalkdttas’tır. Skalkottas 1904’te doğdu. Keman virtüözü olmasına karşın, bu kariyeri bıraktı ve Schoenberg’in öğrencisi olarak 1927’den 1931’e kadar onunla çalıştı. Yaşamının bu aşamasında derin bir psikolojik değişime uğraması, toplumdan hemen hemen tümüyle kopmasına yol açtı. Skalkottas’la ilgili bu bilginin yer aldığı makalesinde, J. G. Papaioarınou,7 bu değişimi "yaşamın maddi güçlüklerine bağlamaktadır; ama bu gibi güçlüklerin, Skalkottas’ın dostlarıyla hiç müzik tartışması yapmaksızın, 1933’ten sonra bestelenen hiçbir belli başlı müzik yapıtı dinlemeksizin toplumdan kopuk ve "kendi dünyasına çekilerek" yaşadığı ve beste yaptığı bir yaşam biçimi benimsemesini açıklamasına olanak yoktur. Şizofrenik bir hastalığa tutulmuş olması çok daha olasıdır.

Ne olursa olsun, öylesine tutkuyla ve sürekli olarak beste yapmıştır ki, 1949’da öldüğünde geride bıraktığı yapıtların miktarı Schoenberg, Berg ve Webern’in yapıtlarının toplamına eşittir. Adı geçen son bestecinin toplam yapıt sayısını aşmak pek zor sayılmazsa da, Schoenberg verimli bir sanatçıydı, Berg de tembel sayılamaz. Sonuçta Skalkottas geriye oniki senfoni, ondört konçerto, elliden fazla oda müziği parçası ve daha bir sürü başka yapıt bıraktı. Ölümüne kadar, bu çok sayıda yapıttan hiçbiri yayımlanmadı ve yorumlanmadı. Oysa, uzmanlara bakılırsa, Skalkottas’ın müziği hem özgün, hem de niteliklidir. Bir yaratıcı sanatçının, dostlarının bile haberi olmaksızın, anlaşılan yeteneğinin tanınması için istek duymaksızın, böylesine yalıtlanmış bir durumda bu kadar çok yapıt üretmesi son derece seyrek rastlanan bir durum olsa gerek. Yaratıcılık yalnız başına sürdürülen bir etkinlik olsa da, birçok durumda aynı zamanda bir iletişim biçimidir; gene de, ilerde görüleceği gibi, yeni bulgularını gizli tutan bilim adamları da yok değildir. Çoğu sanatçı üne kavuşmak için can atar, kimisi de hiç kuşkusuz bundan şımarır.

Zamanımızda ün, geçmişteki herhangi bir dönemde olduğundan daha kolay yaratılıyor ve daha geçici bir nitelik taşıyor. Televizyon, radyo ve modern reklamcılık teknikleri insanların, eski kuşaktakilerin ulaşamayacakları bir biçimde üne kavuşmalarına olanak veriyor. Hazırcevaplık ve kalabalık karşısında bir ölçüde rahat davranabilmekten başka hiçbir beceriye sahip olmayan "televizyon kişisi", eskiden hiçbir zaman varolmamış modern bir olgudur. Artık kişi, sırf herkes tanıdığı için, başka hiçbir nedeni olmaksızın, ünlü olabiliyor. Üne kavuşma yolu olarak, zahmetli sanatsal etkinlik bir televizyon kişisi olmaktan o kadar daha zordur ki, üne kavuşma arzusu duyanların ikinci "meslekten" çok, birincisine rağbet etmeleri beklenir. Ama durum böyle değildir; halbuki sanatçılar sık sık çoğu kişiden daha yoğun bir üne kavuşma arzusu duymaktadırlar. Anlaşılan, ün ve onur arzusu kısmen, yalnızca kısmen, sanatçının motivasyonunu oluşturmaktadır. Bu onun kişiliğinin ve sanatsal yaratıcılığının bir parçasıdır; böylece, bir televizyon kişisi ya da modelde olduğu gibi, başlı başına gerçekleştirilebilecek bir arzu değildir. Ün, birçok sanatçıyı sanatsal etkinliğe iter; ama kendi sanatlarında başarının sonucu olan bir ün, ayrı bir olgu olarak, başlı başına ün kazanmak değil.

*Mana: Nesne ya da kişilerin sahip oldukları varsayılan, kalıtsal ya da edinsel doğaüstü güç. (Çev.)

*femme inspiratrice: esin veren kadın.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült