Sahte Benlik Dizgesi

Ronald David Laing


"İçsel benlik" fantezi ve gözlemle meşguldür. Algı ve eylem süreçlerini gözlemler. Deneyim, bu benliğin üzerine doğrudan çarpmaz (ya da her durumda yönelim budur) ve bireyin edimleri onun kendisinin dışavurumları değildir. Dünyayla doğrudan ilişkiler bir sahte benlik dizgesinin alanıdır. Şimdi incelenecek olan işte bu dizgenin özellikleridir.

Şu husus açık olmalıdır: Aşağıda verilen sahte benlik tasvirini tartıştığımız dünya içinde varolmanın tikel şizoid tarzı sorununa bağlamayı amaçlıyorum. Her insan kişisel olarak, "hakiki doğasına sadık" olup olmadığıyla ya da ne ölçüde sadık olduğuyla ilgilidir. Klinik pratikte örneğin histerik ve hipamanik kişiler kendileri olmamanın kendilerine özgü yollarına sahiptirler. Burada betimlenecek sahte benlik dizgesi, aşkınlaşarak, cisimleşmeyerek kimliğini ve özgürlüğü idame ettirmekle uğraşan ve böylece asla kavranılamayan, saptanılamayan, kıstırılamayan, sahip olunamayan bir "içsel benliğin" tümleyicisi olarak var olur. Onun ereği, herhangi bir nesnel varoluşun dışında saf bir özne olmaktır. Bu yüzden birey, belli olası güvenli anlar dışında, nesnel varoluşunun tümünü sahte bir benliğin ifadesi olarak görme çabası içindedir. Elbette, daha önce işaret edildiği ve daha sonra ayrıntılı olarak görüleceği gibi, eğer bir insan, kendisi için kimliği ve başkaları için kimliğinin birlikteliğiyle tesis edilen iki boyutlu bir kimliğe sahip olması anlamında iki boyutlu değilse, öznel olarak var olduğu kadar nesnel olarak da var olmaz, ama sadece öznel bir kimliğe, kendisi için kimliğe sahip olursa, o zaman gerçek olamaz.

Aslında "maskesiz insan" çok enderdir. Hatta böylesi bir insanın olup olmadığı bile şüphelidir. Herkes şu ya da bu ölçüde maske takar ve kendimizi tam olarak içine koymadığımız birçok durum vardır. "Olağan yaşamda" başka türlü olması pek de mümkün görünmemektedir.

Bununla birlikte şizoid bireyin sahte benliği, "normal" kişinin taktığı maskeden de histerik tarafından bürünülen sahte çehreden de belli bakımlardan önemli ölçüde farklıdır. Sahte benliğin bu üç biçimini kısaca birbirlerinden ayırt ederek olası karıştırmalardan sakınabiliriz.

"Normal" kişide eylemlerinin büyük bir bölümü gücül olarak mekaniktir. Ama bu gücül olarak mekanik davranış alanları, yaptığı her şeyin her veçhesini zorunlu olarak işgal etmezler, kendiliğinden ifadelerin ortaya çıkışını mutlak anlamda men etmezler; onlar, bireyin, yapısına yerleşmiş yabancı maddeler olarak inkar etmek üzere etkin olarak aradığı, doğasına tamamıyla karşıt olan şeyler değildir. Dahası onlar, bireyin onları yaşamaktan çok, onların onu "yaşadığını" veya öldürdüğünü hissetmesine neden olacak ölçüde, kendilerine ait özerk bir zorlanımlı biçime bürünmezler. Her durumda mesele, bireyin, neredeyse ayrı bir (kişisel) varoluşa sahipmiş gibi görünen kendi içindeki bu yabancı gerçekliğe saldırmasını ve yok etmesini gerektirecek ölçüde acı verici bir yoğunlukta ortaya çıkmaz. Ama "normal"de bulunmayan bu özellikler, şizoid sahte benlik dizgesinde fazlasıyla bulunur.

Histeriğin karakteristik özelliği kendisini yaptıklarından büyük oranda ayırmasıdır. Bu eylemden kaçma tekniğinin bildiğim en iyi tasviri, Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'inin "kötü niyet" üzerine olan bölümünde bulunur; bu bölümde Sartre, kişinin kendisini yaptığı şey "içinde" değilmiş gibi yapma yollarının parlak bir görüngübilimsel tasvirini verir. Bu, histerik karakterin, tüm bir yaşama tarzı olarak kurduğu, eylemlerinin tüm kişisel gereklerinden kaçmasının bir biçimidir. Sartre'ın "kötü niyet" kavramı, elbette, bundan çok daha geniş kapsamlıdır.

Histerik, anlamlarını inkar ediyor olsa da, eylemleri aracılığıyla doygunluk elde etmeye çalışmaktadır. Histeriğin eylemleri, o anlamlarını onaylamayı kendine tanımasa da başka kişilere yönelik libidinal ve/veya saldırganlık isteklerinin doyurulması konusunda ona "kazançlar" sağlar. Böylece gelsin o güzel kayıtsızlık, söylediği ve yaptığının içermelerinden rastlantısal kopma. Bu durumun şizoid bireyin varlığı içindeki bölünmeden oldukça farklı olduğu görülebilir. Onun sahte benliği, benliğin doygunluğu ya da doyumu için bir araç olarak hizmet etmez. Şizoid bireyde sahte benlik, görünüşte genital olarak uyumlu olabilirken, benlik, en ilkel anlamda aç kalıyor, açlık çekiyor olabilir. Sahte benliğin eylemleri "içsel benliğe" "doygunluk" vermez.

Histerik, kendi arzuları, bazı etkinlikler içinde ve vasıtasıyla gizlice doyurulurken, son derece doygunluk verici bu etkinliklerin yalnızca mış gibi yapmak olduğu ya da onların hiçbir anlamı ya da özel içerimleri olmayan şeyler olduğu tavrını geliştirir; ya da bunları yapmaya zorlanmış gibi yapar. Şizoid kişinin sahte benliği zorlanımlı bir şekilde başkalarının istencine uyar; kısmen özerk ve kontrol dışıdır; yabancı olduğu hissedilir; onun algılarına, düşüncelerine, duygularına ve eylemlerine sızan gerçekdışılık, anlamsızlık, amaçsızlık ve ölülük sadece ikincil savunmaların ürünleri değil, ama bireyin varlığının temel dinamik yapısının doğrudan sonuçlarıdır.

Örneğin bir hasta okulda matematikten hoşlandığım edebiyattan ise hoşlanmadığını hatırlamıştı. Okulda On İkinci Gece1 oynanmış ve öğrencilerden konu hakkında bir deneme yazmaları istenmiş. O zamanlar bu oyundan nefret ettiği halde, otoritelerce ondan ne beklendiğini hayal ederek oldukça parlak bir deneme

2 W. Shakespeare, çev. Sevgi Şanlı, Türkiye İş Bankası Yayınları, Aralık 2004.

yazmış. Ve bu deneme ödül kazanmış. "Bu denemenin tek bir sözcüğü bile hissettiklerimin ifadesi değildi. Tümüyle benden hissetmemin beklendiğini nasıl hissettiğimden oluşuyordu." Ya da o zaman böyle düşünmüştü. Aslında, daha sonra kendisine itiraf ettiği gibi, oyundan gerçekten hoşlanmış ve denemesinde betimlediklerini gerçekten hissetmişti. Ama bu olasılığı kendine itiraf etmeye cesaret edememişti, çünkü bu onun, kendisine aşılanmış tüm değerlerle şiddetli bir çatışmaya girmesine ve kim olduğuna ilişkin kendi fikrinin tamamıyla dağılmasına neden olabilirdi. Bununla birlikte bu şizoid değil, nevrotik bir olaydı. Bu hasta, kendisini yalnızca başka kişilerin istediğini yaptığına inandırırken, başka yollarla istediği şeyi yapmayı gizlice sürdürmüştü. Her ne kadar o zamanlar kendisine itiraf etmekte zorluk çekse de, bu şekilde arzularını gerçekleştirmeyi başarıyordu. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Nevrotik, şizoidinkine kabaca benzeyen bir sahte benlik dizgesine sahipmiş gibi yapabilir, ama yakından bakıldığında, durumun, büyük ölçüde farklı olduğu görülür.

Histerik çoğunlukla gerçekte kendisini eylemleri içinde gerçekleştirdiği halde sanki eylemleri içinde değilmiş gibi yaparak başlar. Eğer aşırı yoğun suçluluk karşısında bu içgörüyle tehdit edilirse eylemleri engellenir, mesela suçluluk hissi uyandıran doygunluk verici eylemleri durduran, "histerik" paraliz geliştirir.

Herhangi bir kişide, sahte benlik dizgesi hep çok karmaşıktır ve birçok çelişki içerir. Bu bölümde genel olarak uygulanabilir önermeler oluşturmaya çalışacağız, ama bunu yaparken resmi, birçok bileşenden oluşan bu dizgenin her defasında bir bileşenini ele alarak geliştirmemiz gerekiyor.

James, hatırlayalım, kendi istencine sahip bir kişi değildi. Davranışıyla kendisini başka kişiler için bir "şeye" dönüştürmeyi kabul etmişti. Onun hissettiğine göre, annesi onun varoluşunu hiç tanımamıştı. Sanırım, birinin bir başka kişinin varoluşunu Woolworth'ta[1] kusursuzca tanıyabildiği söylenebilir, ama onun zihnindekinin bu tür bir tanınma olmadığı açıktı. Annesinin, eylemlerinin özerk ve bütünsel benliğinin varlığının ifadesi olarak ortaya çıktığı kendisine ait öznel bir yaşama sahip olma hakkını ve özgürlüğünü kendisine hiç tanımadığını hissediyordu. Aksine o sadece annesinin kuklasıydı: "Sadece onun gerçekliğinin bir simgesiydim." Ortaya çıkan sonuç şuydu: Öznelliğini ona nesnel bir şekilde dışa vurmaya cesaret edemeden sadece içten geliştirmişti. Onun durumunda, bu tam değildi, çünkü "hakiki" benliğini açık ve güçlü bir biçimde sözcüklerle ifade edebiliyordu. Bunu biliyordu: "Yalnızca sesler çıkarabiliyorum." Ama "onun" başka da bir şey yaptığı yoktu; çünkü diğer tüm eylemleri onun istenciyle değil, onun varlığı içinde kendisini oluşturmuş yabancı bir istenç tarafından yönetiliyordu; o, artık onun kendi varlığı içindeki bir kaynaktan işleyen annesinin yabancı gerçekliğinin istencinin yansısıydı. Öteki, elbette, ilk elde daima annedir, yani "annelik eden"dir. Bu sahte benliğin eylemlerinin illa ki ötekinin kopyası veya taklidi olması gerekmese de eylemleri yine de büyük ölçüde başka kişiliklerin kişiliğine bürünme veya karikatürü olarak ortaya çıkar. Burada ayırmak istediğimiz bileşen, ötekinin kendisine ilişkin yönelimlere veya beklentilere ya da öteki kişinin yönelimleri veya beklentileri olarak hissedilen şeylere ilksel uyma eğilimidir. Bu genellikle asla kendisine söylenenin dışında bir şey yapmamaya, asla "dert" olmamaya, asla kendi karşı istencini öne sürmeme veya hatta bu istenci açığa vurmamaya, aşırı "iyi" olmaya denktir. Ama iyi olma, başkaları tarafından iyi olduğu söylenen şeyleri yapmak için bireyin kendi tarafındaki olumlu bir istekle gerçekleşmez; bu kendisinin değil ötekinin standardı olan bir standarda olumsuz bir uygunluktur; "gerçekten kendisi olsaydı ne olurdu" korkusuyla harekete geçirilir. Böylece bu itaatkarlık, bu uyarlık, kısmen bireyin kendi gerçek imkanlarına bir ihanettir; ama aynı zamanda da kendi gerçek imkanlarını gizleme ve koruma tekniğidir; ancak bu da eğer bu imkanlar bütünü kendisi için her şeyin imgelemde mümkün olduğu ama olguda hiçbir şeyin mümkün olmadığı bir içsel benlikte toplanırsa, bu imkanların asla fiiliyata dönüşememesi riskini taşır.

Sahte benliğin, ötekinin yönelimlerine (niyetlerine) veya beklentilerine ya da ötekinin yönelimleri veya beklentileri olduğu imgelenilen şeye uymaktan doğduğunu söyledik. Bu illa ki sahte benliğin "saçmaca" iyi olduğu anlamına gelmez. "Saçmaca" kötü

de olabilir. Sahte benlik içindeki itaatkar bileşenin özsel özelliği James'in şu sözlerinde ifadesini bulur: "Ben başkalarının olduğumu söylediklerine bir cevabım." Bu ne veya kim olmayı istediğine ilişkin kendi tanımını eyleme geçirmek yerine onun ne olduğuna ilişkin başka kişilerin tanımına göre eylemde bulunmaktan ibarettir. Bu sadece imgelemde veya ayna önü oyunlarında "kendisi" olurken, esas olarak öteki kişinin kendisinden beklediği veya istediği kişi olmaktır. Böylece kişi öteki kişinin gözünde olduğu şey olarak algıladığı veya tahayyül ettiği şeye uyarak var olur; dolayısıyla da sahte benlik bu şeye dönüşür. Bu şey, sahte bir aziz olabileceği gibi sahte bir günahkar da olabilir. Bununla birlikte şizoid kişide, onun varlığının tümü bu şekilde bir uyum ve uyarlık göstermez. Varlığı içindeki temel bölünme, dışa yönelik uyarlığı ile içsel olarak bu uyarlıktan sakınışı arasındaki yarılma hattı boyunca gerçekleşir.

Iago olmadığı şeyi olmuş gibi yaptı; aslında bir bütün olarak Othello, "bir şey olarak görünme, ama başka bir şey olma"nın ne anlama geldiğiyle ilgilidir. Yine de, Shakspeare’de, ne bu oyununda ne de başka bir yerde, burada üzerinde odaklandığımız kişi tarafından yaşandığı türden bir görünme ve olma ikileminin ele alındığını göremeyiz. Shakspeare’deki karakterler kendi amaçlarına ulaşmalarını desteklemesi için "görünürler". Şizoid birey "görünür," çünkü başka birinin zihninde onun için taşıdığı amaç olarak imgelediği şeyi destekliyor görünmemekten korkar. Sadece negatif anlamda, yani bu dışa yönelik uyarlığın onu bütünüyle tükenmekten koruyan bir çaba olduğu ölçüde, kendi amacını yerine getirmektedir. Ama kendi uyarlığına saldırarak "öcünü de alabilir" (bkz. s. 120).

Sahte benliğin ifadesi olan gözlenebilir davranışlar çoğunlukla tamamen normaldir. Bir model çocuk, bir ideal koca, bir çalışkan memur görürüz. Ama bu dış cephe genellikle gittikçe stereotipleşir ve bu stereotip içinde çok tuhaf özellikler gelişir. Yine her defasında yalnızca birinin sonuna kadar izlenebileceği birçok kol vardır.

Sahte benliğin uyarlığının en açık olan veçhelerinden biri bu uyarlığın içerdiği korkudur. Bu korku açıkça ortadadır, yoksa neden biri kendi yönelimlerine göre değil de bir başkasının yönelimlerine göre hareket etsin? Nefret de zorunlu olarak bulunur, zira birinin benliğini tehlikeye sokan şeyden daha uygun bir nefret nesnesi ne olabilir ki? Bununla birlikte, benliğin maruz kaldığı anksiyete, onun nefretinin doğrudan açığa vurulması imkanını engeller; daha sonra göreceğimiz gibi, psikozdaki durum bunun dışındadır. Aslında, psikoz denilen şey bazen sadece çok zaman önce gizli benlikteki durumun yansıması olmayı başaramayan dışsal davranış normalliğini idame ettirme hizmeti görmüş sahte benliğin peçesinin aniden kaldırılmasıdır. O zaman benlik, sahte benliğin yıllarca uyarlık gösterdiği kişinin elinden zulüm gördüğü suçlamalarına başlayacaktır.

Birey, bu kişinin (anne, baba, koca, kan) onu öldürmeye çalıştığını; ya da "ruhunu" veya zihnini çalmaya uğraştığını; onun bir tiran, bir işkenceci, bir cani, bir çocuk katili, vb. olduğunu söyleyecektir. Şu andaki amaçlarımız açısından bu tür "hezeyanların" doğru olduğu anlam bağlamlarını tanımak onları saçma olarak görmekten çok daha önemlidir.

Buna karşın bu nefret, bir noktaya kadar, akıl sağlığıyla tamamıyla bağdaşabilir olan başka bir yolla açığa vurulabilir. Sahte benliğin, uyarlığını üzerinde temellendirdiği kişi ya da kişilerin özelliklerinin gittikçe daha çoğunu üstlenme eğilimi vardır. Öteki kişinin özelliklerinin bu şekilde üstlenilmesi neredeyse tamamen ötekinin kişiliğine bürünme noktasına varabilir. Bu kişilendirmeden duyulan nefret ancak bu kişilendirme bir karikatüre dönüştürülmeye başladığında netleşir.

Sahte benliğin ötekinin kişiliğine bürünmesi bireyin ötekinin istencine uyarlığıyla tam olarak aynı değildir, çünkü bu canlandırma ötekinin istencine doğrudan karşı olabilir. Kişilendirme, David'in oynadığı bazı rollerde olduğu gibi, kasıtlı olabilir. Ama gene David'in vakasında olduğu gibi, kişilendirme zorlanımlı da olabilir. Birey eylemlerinin başka birini kişilendirdiğinin farkında olmayabilir. Kişilendirme görece değişmez ve sürekli olabildiği gibi, tamamıyla geçici de olabilir. Son olarak üstlenilen kişilik gerçek bir kişinin kişiliğinden ziyade bir fantezi figürünün kişiliği de olabilir; tıpkı gerçek bir kişiden ziyade bir fantezi betisine uyarlık gösterilmesi gibi.

Kişilendirme, bireyin bir kısmının olmadığı bir kişinin kimliğini üstlendiği bir özdeşleşme biçimidir. Kişilendirmede, kişileştirenin tümünün işin içinde olması gerekmez. Genellikle bu bir başka kişinin ayırt edici özelliklerinin,çalımlarının, hareket tarzlarının, ifadelerinin; genel olarak görünüşünün ve eylemlerinin üstlenilmesiyle sınırlı, bütünsel olmayan bir özdeşleşmedir. Kişilendirme ötekiyle çok daha bütünsel bir özdeşleşme içinde bir bileşen olabilse de onun işlevlerinden birinin ötekiyle daha kapsamlı bir özdeşleşmeyi (ve böylece bireyin kendi kimliğini daha fazla yitirmesini| önlemek olduğu görünmektedir.

Tekrar David'e dönersek, onun eylemlerinin yaşamının başlangıcından beri anne babasının istekleri ve beklentileriyle neredeyse bütünüyle uygunluk ve uyarlık içinde olduğu görünmektedir; yani o asla sorun olmamış kusursuz bir model çocuktu. Davranışının en erken kökenlerine ilişkin anne babasının öyküsünü, yani onda hiçbir kusur görmeyen, aksine ondan hep gururla bahseden öykülerini özellikle hayra alamet saymamaktaydım.

On yaşındayken annesinin ölümünün ardından David annesiyle kapsamlı bir özdeşleşme içine girdi; aynanın önünde annesinin elbiselerini giyiyor ve babası için evi, tıpkı annesi gibi, yönetiyordu; babasının çoraplarını yamıyor, örgü örüyor, dikiş dikiyor, nakış işliyor, koltuk yüzlerinin ve perdelerin seçilmesi dahil tüm ev işlerini yapıyordu. Dışarıdan bir gözlemci için açıkça ortada olmasına rağmen, David'in ne denli annesine dönüştüğü ne hasta ne de babası için açıktı. Çocuğun bu şekilde davranarak, babasının tarafındaki asla doğrudan ifade edilmemiş ve babasının farkında olmadığı bir isteğe uyduğu da açıkça ortadadır. Bu okul çocuğunun sahte benliği daha on dört yaşında oldukça karmaşık bir dizge halini almıştı. Annesiyle özdeşleşmesinin kapsamının farkında olmasa da kadınsı davranışlarda bulunmaya yönelik zorlanımlı eğilimi ve Lady Macbeth rolünden kurtulmakta çektiği zorluğun güçlü bir biçimde farkındaydı.

Şu ya da bu kadın personanın içine dalmaktan kendini sakınmak için hesaplı bir şekilde başkalarını kendine bağlamak zorundaydı. İnsanların sevebileceği normal bir okul çocuğu kişiliğine bürünme işini (uyarlı sahte benliğin idealini| sürdürmek için çok uğraşmasına rağmen sahte benliği artık bazılar toplumsal olarak "mümkün olan", bazılar olmayan, bazılar zorlanımlı, bazılar kasıtlı geliştirilmiş tam bir personalar dizgesiydi. Ama bütün bunların üstünde de, davetsiz bir şekilde devreye girerek huzuru bozan öğe olmadan sürdürmenin zor olduğu kişileştirme yönünde inatçı bir eğilim vardı.

Genelde, ilk kusursuz normallik ve uyumluluk görünüşüne, onu bir karikatüre dönüştüren, başkalarında belirli bir rahatsızlık ve tedirginlik, hatta nefret yaratan alışılmışın dışındaki yönlerde belli bir zorlanımlı aşırılık, belli bir tuhaflık sinsice sızar.

Mesela, James bazı bakımlardan babasına çekmişti. Babasının öfke uyandıran bir özelliği vardı: Yemek masasında kişilere doyup doymadıklarını sorar; onlar çok açık bir şekilde doyduklarını söyleseler bile onlara biraz daha yemeleri için baskı yapardı. James işte bu bakımdan babasına "çekmişti": Masadaki konukları daima nazikçe sorgudan geçiriyordu. Başlangıçta bu davranış herkesin sahip olması gereken başkalarına yönelik cömert bir ilgiden başka bir şey değilmiş gibi görünüyordu. Ama bir süre sonra ısrarları zorlayıcı oldu ve tahammül sınırının ötesine taşındı; böylece kendisini tam bir baş belasına dönüştürerek genel bir sıkıntıya yol açmaya başladı. Bu davranış biçimiyle, babasının eylemlerinin saldırganlık içerdiğini hissettiği yönleri alıyor ve kendi uyarlaması içinde bunları abartarak onları bir alay ve öfke konusu haline getiriyordu. Aslında babasına karşı beslediği, ama onun yüzüne karşı asla doğrudan ifade etmediği hislerini başkalarında uyandırıyordu. Hislerini doğrudan iletmek yerine, babasının zorlanımlı bir karikatürü aracılığıyla onun üzerine alaycı bir yorum üretiyordu.

Çoğu şizoid davranışın eksantrikliği ve tuhaflığı bu temele dayanır. Birey kölece bir uygunluk ve uyarlıkla başlar ve bu uygunluk ve uyarlık vasıtasıyla kendisinin olumsuz istencini ve nefretini ifade ederek bitirir.

Sahte benlik dizgesinin başkalarının istencine uyarlığı, katatoniğin mum esnekliğinde, otomatik itaatkarlığında, yansıcasında ve yankıcasında en uç biçimine ulaşır. Burada söz dinleme, itaatkarlık, taklit ve kopyalama öylesine uç noktaya taşınır ki ortaya çıkan grotesk paradi muayeneyi yürüten kişinin örtük bir şekilde suçlanmasına dönüşür. Hebefrenik çoğunlukla korktuğu ve nefret ettiği kişileri işletir ve taklit eder; bunu onlara saldırmanın tek yolu olarak görür. Belki de bu hastaların özel şakalarından biridir.

Özdeşleşme nesnesi olan kişinin en nefret edilen yanları, kişilendirme vasıtasıyla, alaya, küçümsemeye ve nefrete açık hale getirilmek üzere öne çıkarılır. David'in annesiyle özdeşleşmesi, huysuz bir kraliçenin zorlanımlı kişilendirilmesine dönüşmüştü.

"İçsel" gizli benlik sahte benliğin özelliklerinden nefret eder. Ama ondan korkar da, çünkü yabancı bir kimliğe bürünme daima kişinin kendi kimliğine karşı bir tehdit olarak yaşantılanır. Benlik, bu özdeşleşmenin yayılımıyla yutulmaktan korkar. Bir dereceye kadar, sahte benlik dizgesinin, içeri giren tehlikeli maddeleri ayrı ve içinde tutarak bu yabancı maddelerin bedende daha çok yayılmasını önleyen bedenin retikuloendotelyal dizgesine benzer şekilde çalıştığı düşünülebilir. Ama eğer onun savunma işlevi buysa, bunun bir başarısızlık olduğuna hükmetmek gerekir. İçsel benlik, dışsal benlikten daha hakiki değildir. David'in içsel gizli benliği, sahte benliğini, tıpkı David'in annesinin karşısındaki konumu olarak hissettiği gibi, bir kukla gibi kontrol eden, güdümleyen bir faile dönüşmüştü. Yani annesinin gölgesi, dışsal benliğinin olduğu kadar içsel benliğinin de üzerine düşmüştü.

Bu sorunun öğretici bir versiyonu yirmi yaşında bir kızda ortaya çıktı. Çirkin bir yüzü olduğundan ve bunun getirdiği "öz farkındalıktan" yakınıyordu. Yüzüne beyaz pudra ve parlak kırmızı ruj sürüyordu; bu durum sahip olduğu özellikleri sergilemesini kesin bir şekilde önlüyor, ona çirkin demesek bile, son derece sevimsiz, palyaçoları ya da mask takmış kişileri andıran bir hava veriyordu. Ona göre bu ağır makyajı ne kadar çirkin olduğunu saklamak için yapıyordu. Tedavide yol aldıkça bu kızın yüzüne yönelik bu tutumunun yaşamının merkezi meselesinin özünü içinde taşıdığı ortaya çıktı: annesiyle ilişkisi.

Aynada yüzünü incelemeye çok düşkündü. Bir gün ne kadar nefret uyandırıcı göründüğünü fark etti. Aklının bir köşesinde yıllardır annesinin yüzüne sahip olduğu vardı. "Nefret uyandırma" sözcüğü belirsiz anlamlarla yüklüydü. Aynada gördüğü yüzden (annesinin) nefret ediyordu. Ona karşı o denli nefret dolu olanın, aynadan ona bakan yüz olduğunu da görüyordu; aynaya bakan o, annesiyle özdeşleşmişti. Bu açıdan o, kızının yüzünde nefret gören annesiydi: yani annesinin gözleriyle, aynadaki yüzdeki annesine yönelik nefretini görüyor ve nefretle annesinin kendisinden nefret etmesine bakıyordu.

Annesiyle ilişkisi annesinin tarafında aşırı koruma, onun tarafında ise aşırı bağımlılık ve uyarlık üzerinde temellenmişti. Gerçeklikte ne annesinden nefret etmesi olasılığını hoş görebilirdi ne de annesinin ondan nefret ettiğini kabul edebilirdi. Kendi içinde doğrudan ifade edilemeyen ve açıkça kabul edilemeyen her şey, şimdi açığa çıkan semptomu içinde yoğunlaştırılmıştı. Burada merkezde yer alan şey, gerçek yüzünü nefret uyandırıcı (nefretle dolu) olarak görmesi gibi görünüyordu. Kendi yüzünden annesinin yüzüne çok benzediği için nefret etmişti. Gördüğünden korkmuştu. Yüzünü saklayarak hem kendi nefretinin kılığını değiştirmiş hem de annesinin yüzüne ikame bir saldırı düzenlemiş oluyordu. Benzer bir ilke yaşamı boyunca yürürlükte olmuştu. Onda, çocuğun normal söz dinleme mecburiyeti ve itaatkarlığı, yalnızca annesinin her dileğini edilgin bir şekilde kabul etmeye dönüşmekle kalmamış, ayrıca kendisinin tam bir silinişine ve annesinin kızından bilinçli olarak istemiş olabileceği her şeyin bir parodisine dönüşerek sürmüştü. Uyarlığını bir saldırıya dönüştürmüştü; her şeyi, hem annesinin grotesk bir karikatürü hem de kendi söz dinlerliğinin alaycı "çirkin" bir versiyonu olan hakiki benliğinin bu gülünç taklidini görmek uğruna sergilemişti.

Böylece öteki kişiye yöneltilen nefret, onun bireyin kendi varlığının doğasına dahil ettiği özellikleri üzerinde odaklanır; ama aynı zamanda bir başkasının kişiliğinin geçici ya da uzun dönemli üstlenilişi, güvenlik sağlar görünen bir kendisi olmama yoludur. Başka birinin kişiliğinin kisvesi altında kişi çok daha yetkili, pürüzsüz ve "güvenli" bir şekilde davranabilir Bayan D.'nin ifadesini kullanmak gerekirse, birey, kendisi olmak için bir hareket noktası oluşturacak korkutucu çaresizliğin ve şaşkınlığın samimi deneyimini göze almak yerine kendisi olmamanın zorunlu eşlikçisi olan tekinsiz yararsızlık hissine maruz kalma bedelini ödemeyi yeğleyebilir. Sahte benlik gittikçe daha çok ölüye dönüşme eğilimi gösterir. Bazı kişilerde, bu durum, yaşamlarını kendisini (görünüşte) kaçınılmaz bir şey gibi sunan bir robota havale etmiş gibi bir his bırakır.

Sahte benlik tarafından sergilenen az çok kalıcı "kişilik" yanı sıra, değindiğimiz gibi, küçük çapta sayısız geçici özdeşleşimlerin avı olunabilir. Birey birden başka bir eda, bir çalım, bir konuşma değişikliği, "kendisine" değil başkasına ait olan sesinde bir ton farklılığı edindiğini keşfeder. Çoğunlukla bilinçli olarak özellikle haşlanmadığı "özentili" üslup değişikliğidir. Başka kişilerin davranışlarının küçük kısımlarının sahiplenilişi, elbette, tamamıyla şizoid bir sorun değildir; bununla birlikte, bu durum, şizoid sahte benlik dizgesi içinde özel bir inatçılıkta ve zorlanımlı bir şekilde ortaya çıkma eğilimindedir. Bazı şizofreniklerin tüm davranışı, yeniden üretildikleri çerçevenin uygunsuzluğundan dolayı daha da tuhaf hale gelen başka kişilerin tuhaflıklarının yamalarından başka bir şey değildir. Aşağıdaki örnek tamamen "normal" bir kişiyle ilgilidir.

Macallum adında bir kız öğrenci, Adams adındaki erkek öğretmenine yönelik zıt değerli yoğun duygular geliştirmişti. Bir keresinde dehşet içinde kendisini "Adım Macadams," diye yazarken buldu. "Tiksintiyle elimi kesebilirdim."

Başkalarının bu küçük parçaları bireyin davranışının içine, bedenin içindeki şarapnel parçaları gibi gömülmüştür. Dış dünyayla görünüşte mutlu, pürüzsüz bir ilişki sürdürülürken birey (yaşantıladığı gibi) açıklanamaz şekilde kendinden çıkıp duran bu yabancı parçalarda sürekli kusur bulur. Bu davranış parçaları, kız öğrencinin durumundaki gibi, özneyi çoğunlukla tiksinti ve dehşetle doldurur ve bunlara saldırılıp, bunlardan nefret edilir. "Elimi kesebilirdim." Kuşkusuz bu yıkıcı tepki, aslında, kendi eline karşı yöneltilmiştir. Bu küçük "içe atılmış" eylem parçası ya da parçacığına, öznenin kendi varlığına yöneltilmiş şiddet olmadan saldırılamaz. (Jean kendi yüzündeki annesine saldırırken kendisinin çehresini ortadan kaldırıyordu.)

Eğer bireyin bütün davranışları tamamen zorlanımlı taklide, kişilendirmeye, karikatürleştirmeye ve bu türden geçici davranışsal yabancı bedenlere havale edilecek kadar gizli benliğinden yabancılaştırılırsa, birey, o zaman, kendisini bütün davranışlarından ayırabilir. Bu katatonik çekilme biçimidir. Bu genel bir deri enfeksiyonunu tüm deriyi soyarak tedavi etmeye çalışmaya benzer. Bu imkansız olduğu için, şizofrenik, bir bakıma, davranış derisini yırtıp atar.

 

[1] Woolworth, ucuz şeylerin satıldığı bir Amerikan mağazalar zinciri.

*Sahte benlik, kendisi olmamanın bir yoludur. Aşağıdakiler otantik olmayan yaşamanın bir yolu olarak sahte benliğin anlaşılmasıyla ilgili varoluşçu gelenek içindeki önemli çalışmalardan birkaçıdır: Kierkegaard, The Sickness Unto Death (Ölümcül Hastalık; 1954); Heidegger, Sein und Zeit (Varlık ve Zaman; 1953); Sartre'ın Varlık ve Hiçlikteki ( 1956) “kötü niyet" üzerine tartışması; Binswanger Drei Formen missglückten Daseins (Başarısız Var Olmanın Üç Türü; 1952) ve The Case of Ellen West (Ellen West Vakası; 1958); ve Roland Kuhn, La Ph6nom6nologie de masque (Maskenin Görüngübilimi; 1957). Psikanalitik gelenek içindeki en ilgili çalışmalar şunlardır: Deutsch, "Some Forms of Emotional Disturbances and Their Relationship to Schizophrenia" (Bazı Duygusal Rahatsızlık Biçimleri ve Şizofreniyle İlişkileri; 1942); Fairbairn, Psychoanalytic Studies of the Personalitiy (Psikanalitik Kişilik İncelemeleri; 1952); Guntrip, "A Study of Fairbaim's Theory Schizoid Reactions" (Fairbaim'in Şizoid Tepkiler Kuramı Üzerine Bir Aceleme) (1952) Wirınicot, Collected Papers (Toplu Yazılar; 1958); Wolberg, "The 'Borderline' Patient" ("'Sınır' Hasta"; 1952); Wolf, Schizophrenia in PsychoAnalytic Office Practice (Psikanalitik Ofis Uygulamasında Şizofreni; 1957, s. 1359).

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült