Ruhsal Çatışmalarımız

Karen Horney


BAŞLANGIÇ noktası neresi ve yol ne kadar dolambaçlı olursa olsun, ruhsal hastalığın kaynağı olarak sonuçta kişilik bozukluklarına varmamız gerekir. Aynı şey bir başka psikolojik buluş için de geçerlidir: Bu gerçekte bir yeniden buluştur. Her çağın ozan ve felsefecileri, dingin, dengeli insanların değil, ruhsal çatışmaların ağına düşen insanların ruhsal bozukluklara kurban olduğunu biliyordu. Çağdaş terimlerle her nevroz, semptomatik (belirtisel) tablo ne olursa olsun, bir kişilik nevrozudur. Bu nedenle kuram ve tedavideki çabamızın, nevrotik kişilik yapısının daha iyi anlaşılmasına yöneltilmesi gerekmektedir.

Aslında Freud'un yol gösterici büyük çalışması kökenci yaklaşımın nevrotik kişilik yapısının kesin olarak tanımlanmasına engel olmasına karşın  giderek bu kavrama yakınsamıştır. Ama Freud'un çalışmasını sürdüren ve geliştiren diğer psikanalistler  özellikle Franz Alexander, Otto Rank, Wilhelm Reich ve Harald SchultzHencke, nevrotik kişilik yapısını çok daha net bir şekilde tanımlamışlardır. Yine de hiçbirisi, bu kişilik yapısının kesin doğası ve dinamik güçleri konusunda bir anlaşmaya varamamıştır.

Benim başlangıç noktam biraz daha farklıydı. Freud'un kadın psikolojisiyle ilgili varsayımları, beni kültürel etkenleri düşünmeye itti. Bu etkenlerin, bizim erkekliğin ya da dişiliğin içerdiği şeylerle ilgili görüşlerimiz üzerindeki etkisi açıktı ve bunları hesaba katmayı başaramadığı için, Freud'un bazı hatalı sonuçlara vardığı da benim için tam bir açıklık kazanmıştı. Onbeş yıl boyunca bu konuya duyduğum ilgi giderek arttı. Bu ilgi kısmen, derin sosyolojik ve psikanalitik bilgisiyle toplumsal etkenlerin, kadın psikolojisine sınırlı uygulanışının ötesinde bir öneme sahip olduklarının farkına varmamı sağlayan Erich Fromm'la olan ilişkilerim sırasında daha da arttı. Ve 1932 yılında Birleşik Devletler'e gelince daha önceki izlenimlerim doğrulandı. O tarihte bu ülke insanlarının tutum ve nevrozlarıyla Avrupa ülkelerinde gözlediklerim arasında birçok yoldan farklılıklar bulunduğunu ve bunlara ancak kültürel etkenlerin neden olabileceğini anladım. Vardığım sonuçlar en sonunda Çağımızın Nevrotik Kişiliği adlı kitabımda dile getirildi. Bu kitapta sunulan temel sav, nevrozların kültürel koşullar tarafından yaratıldığı daha kesin olmak gerekirse, nevrozların insan ilişkilerindeki rahatsızlıklardan kaynaklandığı anlamına gelen bir görüş yolundaydı.

Çağımızın Nevrotik Kişiliği'ni yazmadan önceki yıllarda mantıksal olarak daha önceki varsayımlarımı izleyen bir başka araştırma çizgisinin peşindeydim. Nevrozlardaki itici güçlerin neler olduğu sorusu üzerinde duruyordum. Bu güçlerin zorlanımlı itkiler olduğuna ilk dikkati çeken Freud olmuştu. Bu itkilerin içgüdüsel yapıda olduklarını, doyumu amaçladıklarını ve engellemelere karşı esnek olmadıklarını savunuyordu. Sonuç olarak bunların kendi içinde nevrozla sınırlı olmadıklarına, ancak bütün insanlarda etkinlik gösterdiklerine inandı. Ama eğer nevrozlar bozuk insan ilişkilerinin bir sonucuyduysa, bir olasılıkla bu önerme artık geçerli olamazdı. Bu çizgide vardığım sonuçlar kısaca şunlardı: Zorlanımlı itkiler özellikle nevrotiktir; bunlar yalıtılmışlık, çaresizlik, korku ve kaygı duygularından kaynaklanırlar ve bireyin bu duygulara karşın yaşamla başa çıkma yollarına karşılık gelirler; temelde doyumu değil, güvenliği amaçlarlar zorlanımlı yapılarının nedeni arkalarında yatan kaygıdır. İlk önce bu itkilerden ikisi nevrotik sevecenlik ve güç özlemleri tam bir açıklık kazandı ve Çağımızın Nevrotik Kişiliği'nde sunuldu.

Freud'un öğretilerinin temel ilkeleri olarak değerlendirdiğim şeyleri korumama karşın, o zamana dek daha iyi bir kavrayışa yönelik arayışımın, Freud'la farklı doğrultulara girmeme yol açtığını anladım. Eğer Freud'un içgüdüsel olarak değerlendirdiği bunca etken kültürel olarak belirleniyorduysa, eğer Freud'un libidoya bağladığı bunca şey gerçekte kaygı tarafından uyarlanan ve başkalarıyla güvenlik içinde olmayı amaçlayan nevrotik bir sevecenlik ihtiyacıydıysa, bu durumda libido kuramı artık nesnel bir temele sahip olamazdı. Çocukluk deneyimleri önemini korudu ama bunların yaşamımız üzerindeki etkisi yeni bir ışıkta ortaya çıktı. Bunu kaçınılmaz olarak diğer kuramsal farklılıklar izledi. Bu nedenle kendi konumunu Freud'un bulunduğu konum bağlamında belirleme, kafamda netleştirme zorunluluğu doğdu. Bu netleşmenin sonucunda New Ways in Psychoanalysis (Psikanalizde Yeni Yollar) adlı kitabım kaleme alındı.

Bu arada nevrozlardaki itici güçlere ilişkin araştırmam da devam etti. Zorlanımlı itkileri nevrotik eğilimler olarak tanımladım ve bunlardan on tanesini bir sonraki kitabımda ele aldım. O zamana kadar ben de nevrotik kişilik yapısının merkezi bir öneme sahip olduğunu anlama noktasına ulaşmıştım. O zamanlar bunu, birbirlerini etkileyen birçok küçükevrenden (microcosm) oluşan bir büyükevren (macrocosm) olarak değerlendiriyordum. Her küçükevrenin çekirdeğinde bir nevrotik eğilim vardı. Bu nevroz teorisi pratik bir uygulamaya da sahipti. Eğer psikanaliz temelde şu anki güçlüklerimizle geçmiş deneyimlerimiz arasında bir bağ kurma işinden ibaret kalmıyor, daha çok, kişiliğimiz içindeki mevcut güçlerin içetkileşimini anlamaya bağlı kalıyorduysa, birazcık uzman yardımıyla ya da hiçbir uzmanca yardımı almaksızın kendimizi tanımak ve değiştirmek bütünüyle olabilirlik sınırları içindeydi. Psikoterapiye dünya çapında ihtiyacın büyüklüğü ve bu çizgideki elde edilebilir yardımın yetersizliği nedeniyle, özçözümleme (kendi kendini psikanaliz) hayati bir ihtiyaca karşılık verme umudu sunar gibi gözüküyordu. Kitabın büyük bir bölümü kendi kendimizi analiz etme olasılıkları,bunun sınırları ve yöntemleri üzerinde odaklaştığı için, bu kitaba Self Analysis (Kendi Kendine Psikanaliz) adını verdim.

Ne var ki bireysel eğilimlere ilişkin sunularım bana yeterince doyurucu gelmemişti. Eğilimlerin kendileri hatasız bir biçimde tanımlanmıştı; ama basit bir sınırlama içinde bunların çok yalıtılmış bir yapıda gözüktükleri duygusuna kapılmıştım. Nevrotik sevecenlik ihtiyacı, zorlanımlı içtenlik ve bir "arkadaş" ihtiyacının bir arada var olduklarını görebiliyordum. Anlamadığım şey bunların hep birlikte bireyin kendisine ve başkalarına yönelik temel tutumuna ve özel bir yaşama felsefesine karşılık geldikleriydi. Bu eğilimler şimdi "insanlara yönelme" olarak tanımladığım şeyin çekirdeğini oluşturmaktadır. Zorlanımlı bir güç ve saygınlık özlemiyle nevrotik hırsın ortak şeylere sahip olduğunu da görmüştüm. Bunlar kabaca, "insanlara karşı olma" diye adlandıracağım şeylerin içerdiği etkenlerden oluşmaktadır. Ama nevrotik eğilimlerin bütün özelliklerini taşımalarına ve nevrotik bireyin başkalarıyla olan ilişkilerini etkilemelerine karşın, beğenilme ihtiyacı ve kusursuzluk itkileri, temelde kişinin kendisiyle olan ilişkileriyle ilgili şeyler olarak gözüküyordu. Ayrıca insanların kullanma (sömürme) ihtiyacı sevecenlik ihtiyacından da, güç ihtiyacından da daha az temel birşey gibi gözüküyordu; sanki ayrı bir bütünlük değilmiş de daha büyük bir bütünlükten çıkarılmış gibiydi.

Sorgulamalarım o zamana dek bir açıklamaya kavuştu. Bunu izleyen yıllarda ilgi odağı, çatışmaların nevrozlarda oynadığı role kaydı. Çağımızın Nevrotik Kişiliği adlı kitabımda bir nevrozun, farklı nevrotik eğilimlerin çatışması sonucunda ortaya çıktığını söyledim. Kendi Kendine Psikanaliz adlı kitabımda ise nevrotik eğilimlerin birbirlerini pekiştirip güçlendirmekle kalmayıp, yeni çatışmalar da yarattıklarını belirttim. Yine de çatışmalar sorunu bir yan konu olarak kaldı. Freud ruhsal çatışmaların önemini her gün biraz daha iyi kavrıyordu; ama bunları bastırılan ve bastına güçler arasındaki bir savaş olarak görmüştü. Benim gördüklerimse farklı türden çatışmalardı. Bu çatışmalar çelişik nevrotik eğilim grupları arasında etkinlik gösteriyorlardı ve başlangıçta başkalarına yönelik çelişik tutumlarla ilgili olmalarına karşın, zamanla öze yönelik çelişik tutumları, çelişik nitelikleri ve çelişik değer grupları da içlerine alıyorlardı.

Gözlemlerimdeki bir artış, bu tür çatışmaların önemi konusunda gözlerimi açtı. Dikkatimi en çok çeken şey, hastaların kendi içlerindeki açık çelişkilere yönelik körlük derecesindeki anlayışsızlıklarıydı. Bunlara dikkatlerini çektiğim zaman kaçamak yollara sapıyor ve ilgilerini yitirmiş gibi gözüküyorlardı. Tekrarlanan bu tür deneyimlerden sonra bu kaçamaklı tutumun, söz konusu çelişkilerle uğraşmaya yönelik derin bir tiksintiyi dile getirdiğini anladım. Ve son olarak, bir çatışmanın birdenbire algılanmasına gösterilen panik tepkileri bana dinamitle oynadığımı gösterdi. Hastaların bu çatışmalardan bucak bucak kaçmalarının iyi bir nedeni * vardı: Bu çatışmaların kendilerini paramparça edecek gücünden ,   korkuyorlardı.

Derken bunları "çözmeye" ya da daha kesin olarak, bunların varlığını inkar etmeye ve yapay bir uyum yaratmaya yönelik şu ya ' da bu türden umutsuz çabalara yatırılan enerjinin ve zekanın şaşırtıcı boyutlarını algılamaya başladım. Bu kitapta sunulana yakın bir düzende dört ana çözüm girişimi gördüm, ilk girişim çatışmayı karartmaya (gizlemeye) ve tersini öne çıkartmaya yönelikti, ikinci girişim, "insanlardan uzaklaşma" yolundaydı. Nevrotik coşkusal yalıtımın işlevi şimdi yeni bir ışıkta beliriyordu. Coşkusal yalıtım (insanlardan uzaklaşma) temel çatışmanın bir parçasıydı; ancak bu ayrıca bir çözüm girişimine de karşılık geliyordu, çünkü özle başkaları arasına bir uzaklık koyup bunu sürdürmekle birey, çatışmayı da devre dışı bırakmış oluyordu. Üçüncüsü oldukça değişik türden bir girişimdi. Nevrotik birey diğer insanlardan uzaklaşmak yerine kendinden uzaklaşıyordu. Güncel özün tamamı onun için bir ölçüde gerçekdışı birşey durumuna geliyor ve birey bunun yerine, bu çatışmaların artık çatışmalar olarak değil de, zengin bir kişiliğin değişik yanları olarak belirmesine neden olacak kadar yüceltilmesine neden olan ve kendisiyle ilgili ideal bir imaj yaratıyordu. Bu kavram, bugüne dek anlayamadığımız ve bu nedenle tedavide de ele alamadığımız birçok nevrotik sorunun aydınlatılmasına yardımcı olmuştur. Bu, ayrıca daha önce bütünleşmeye direnen iki nevrotik eğilimi yerli yerine oturtmuştur. Kusursuzluk ihtiyacı artık bireyin kendi ideal imajını gerçek kılmaya yönelik yaptığı bir girişim olarak görülmüştür; bu bağlamda beğenilme özlemi,bireyin gerçekten de kendi ideal imajı olduğunun dışarıdan onaylanmasına duyduğu bir ihtiyaç olarak ele alınabilecek bir duruma gelmiştir. Ve bu ideal imaj gerçeklikten ne kadar uzaklaşmışsa bu son ihtiyaç da mantıksal açıdan o kadar büyük, o kadar dayanılmaz olacaktı. Bütün çözüm girişimleri içinde ideal imajı kişiliğin tamamı üzerindeki geniş kapsamlı etkisi nedeniyle belki de en önemli girişimdir. Ama sonuçta bu ideal imajın kendisi de yeni bir çatlak yaratır ve dolayısıyla yeni yeni yamalan gerekli kılar. Dördüncü çözüm girişimi temelde bu çatışmayı ortadan kaldırmayı amaçlar, ayrıca, diğer çatışmaların tamamının göz önünden kalkmasına da yardım eder. Dışsallaştırma diye adlandırdığım şeyle iç süreçler, bireyin kendi dışında gelişen süreçler olarak algılanır. Eğer ideal imaj güncel özden bir adım uzaklaşmak anlamına geliyorsa, dışsallaştırma, daha köklü bir boşanmaya karşılık gelir. Ne var ki bu da yeni yeni çatışmalar yaratır ya da daha çok, özgün özle (kişinin kendisiyle) dış dünya arasındaki çalışmayı büyük ölçüde ağırlaştırır.

Bunları dört ana çözüm girişimi olarak adlandırmamın bir nedeni, bütün nevrozlarda değişen ölçülerde de olsa düzenli olarak etkinlik göstermeleri ve bir nedeni de, bunların kişilik içinde belirleyici değişmeler yaratmasıdır. Ama elbette bunlar olası tek girişimler değildir. Bunların arasında daha az genel bir öneme sahip olanlar, temel işlevi bütün iç kuşkuları dindirmek olan keyfi haklılık; parçalanmış bir bireyi kesin irade gücüyle bir arada tutan katı özdenetim ve bütün değerleri küçümsemekle idealler bağlamında çatışmaları devreden çıkaran inançsızlık gibi stratejik tutumları içermektedir.

Bu arada bütün bu çözülmemiş çatışmaların sonuçları benim için giderek daha çok açıklık kazanıyordu. Yaratılan çok çeşitli korkuları, enerji kaybını, ahlaki bütünlükleri, kaçınılmaz zayıflamayı, kurtuluş olanağı olmayan bir tuzağa düşmüş olma duygusundan kaynaklanan derin umutsuzluğu görüyordum.

Nevrotik umutsuzluğun önemini kavradıktan hemen sonra, sadistlik eğilimlerinin anlamı sonunda görüş alanına girdi. Şimdi bunların, her zaman kendisi olmanın umutsuzluğunu yaşayan bir insanın bir başkasının deneyimini düşsel bir biçimde (temsili olarak) paylaşarak yaşama yoluyla bir avuntu bulma girişimine karşılık geldiğini anlıyordum. Ve sadistlik eğilimlerinde çok sık gözlenebilen tüketici tutku, bu tip bir insanın doyumsuz kinci zafer ihtiyacından kaynaklanıyordu. Derken, başkalarını kullanmaya yönelik yıkıcı ihtiyacın gerçekte ayrı bir nevrotik eğilim olmadığı, ancak daha iyi bir terim yokluğundan ötürü sadizm olarak adlandırdığımız çok daha geniş kapsamlı bir bütünün şaşmaz bir belirtisi olmaktan öte birşey de olmadığı benim için açıklık kazandı.

Böylece dinamik merkezi, "insanlara yönelme," "insanlara karşı olma" ve "insanlardan uzaklaşma" tutumları arasındaki temel bir çatışma olan bir nevroz kuramı oluştu. Nevrotik birey, bir yandan parçalanma korkusu, öte yandan bir bütün olarak işlevlerini sürdürme zorunluluğu yüzünden çatışmalarını çözmek için sonu gelmeyen umutsuz çabalar ortaya koyar. Bu yolla bir tür yapay bir denge yaratmayı başarabilse de, düzenli olarak yeni yeni çatışmalar baş gösterir ve bunları ortadan kaldırmak için de sürekli olarak yeni yeni ve daha ileri çarelere ihtiyaç duyulur. Bu birlik sağlama mücadelesindeki her adım, nevrotik kişiyi daha düşmanca, daha çaresiz, daha çok korkulu, kendinden ve başkalarından daha çok yabancılaşmış bir duruma sokar ve sonuçta çatışmalardan sorumlu olan güçler giderek daha da şiddetlenir ve bu çatışmaların gerçek anlamda yeniden çözülme olasılığı daha çok azalır. Nevrotik, sonunda umutsuzluğa kapılır ve sadistçe arayışlarla bir tür avuntu bulmaya çalışabilir, bu da sonuçta bireyin umutsuzluğunu artıracak ve yeni çatışmalar yaratacak bir etkiye sahiptir.

O zaman bu, nevrotik gelişmenin ve bunun sonucundaki kişilik yapısının tüyler ürpertici bir tablosudur. Peki neden, buna karşın kuramımı yapıcı bir kuram olarak adlandırıyorum? Herşeyden önce bu kuram, nevrozların saçmalık derecesinde basit araçlarla "iyileştirebileceğimiz" inancını taşıyan ve gerçekçi bir temele dayanmayan sözde iyimserliği ortadan kaldırmaktadır. Ama bu ayrıca yukarıdakine eşdeğerde olan bir karamsarlık da taşımaz. Bu kuramı yapıcı olarak adlandırıyorum, çünkü bu kuram ilk defa nevrotik umutsuzluğu ele almamıza ve analiz etmemize olanak vermektedir. Bu kuramı yapıcı olarak nitelemenin en büyük nedeni, nevrotik ruhsal problemlerin şiddetinin farkında olmamıza karşın, hem altta yatanları dindirmemize, hem de bunların gerçek anlamda yeniden çözümüne olanak tanıması ve böylece gerçek bir kişilik bütünleşmesi doğrultusunda çalışmamıza olanak vermesidir. Nevrotik çatışmalar ussal kararlarla gerçek anlamda yeniden çözülmezler. Nevrotik insanın çözüm girişimleri boşuna olmakla kalmaz, zararlı da olur. Ama bu çatışmalar, bunları yaratan kişilik içindeki koşulların değiştirilmesiyle gerçek anlamda yeniden çözülebilirler. İyi yürütülen her analiz kırıntısı, bu koşullarda değişme­ler yaratır ve bireyi daha az çaresiz, daha az korkulu, daha az düş­manca ve kendine daha az yabancılaşmış yapar.

Freud'un nevrozlara ve bunların tedavisine ilişkin karamsarlığı, onun insanın iyiliğine ve insan gelişimine duyduğu inançsızlığının derinliklerinden kaynaklanmaktadır. O, insanın acı çekmeye ya da yok etmeye mahkum olduğunu savunmuştur. Ona göre insanı sü­rükleyen içgüdüler sadece denetlenebilir ya da olsa olsa "yüceltilebilir." İnsanın, var olan kendi potansiyellerini geliştirip onurlu bir insan olma arzusuna olduğu kadar bunu yapabilme yetisine de sahip olduğuna ve kendisiyle ve dolayısıyla başkalarıyla olan iliş­kileri bozulduğu ve bu bozukluk sürdüğü zaman bu potansiyelle­rin yozlaştığına inanıyorum. İnsanın değişebileceğine ve yaşadığı sürece bu değişmeyi sürdürebileceğine inanıyorum. Ve bu alanda­ki derin bir kavrayışla birlikte bu inanç da artmıştır.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült