Ruh Üzerine Tartışma

Carl Gustav Jung


Dr.CHARLES BRUNTON:

Burada bulunmayan bir kimsenin düşleri üzerinde konuşmak ne kadar yakışık alır bir davranıştır bilmem. Ancak beş buçuk yaşında küçük bir kızım var, bu yakında iki düş gördü ve her defasında uyanıp kalktı, uykusundan. Ağustos ortasına rastlayan ilk düşünü şöyle anlattı bize: "Bir tekerlek yoldan aşağı yuvarlanıp geldi ve beni yaktı." Bu konuda daha çok bir bilgi edinemedik kendisinden. Ertesi gün gördüğü düşün bir resmini yapmasını söyledim, ama kızım bir daha düşün sözünü etmeye yanaşmayınca üstelemedim. İkinci düşü bundan yaklaşık bir hafta önce gördü, bu kez bir böceğin kıskacıyla kendisini ısırdığını anlattı, hepsi o kadar. Bilmem, sizin bu konuda söyleyeceğiniz bir şey olabilir mi?. Yalnız şunu da ekleyeyim ki, kızım, bir böcekle yengeci birbirinden ayırmasını bilir. Hayvanları da pek sever.

C.G.JUNG:

Bilip tanımadığınız bir kimsenin düşleri üzerinde konuşmanın pek kolay ve yakışık alır bir şey olmadığını göz önünde tutmanızı rica ederim. Ancak, düşteki simgelerden çıkarabildiğim kadar, bir yorumu da sizden esirgemek istemem. Böcek, kanımca, sempatik sinir sistemiyle ilgilidir. Dolayısıyle, düşten kalkarak, şöyle bir sonuca varabiliriz: Çocuğun ruhunda sempatik sinir sistemini ilgilendirip barsak bozukluklarına ve karın ağrılarına yol açabilecek bazı süreçler gerçekleşmektedir. Burada söylenebilecek en ihtiyatlı söz, belli bir enerji birikiminin sempatik sinir sisteminde varlığını sürdürdüğü ve bunun da ufak çapta kimi bozukluklara yol açtığıdır. Ateşten çember simgesi de bunu doğruluyor. Düşteki çember güneş diskine benzemektedir; Tantra felsefesinde ise bu disk, yeri karında bulunan ve manipura chakra denilen nesneyi görüntüler. Bazan sara (epilepsi) öncesi belirtileri arasında, içte bir çember dönüyormuş hissine rastlarız. Bu da yine sempatik sinir sistemiyle ilgili bir dışavurumdur. Dönen çember imgesi, lxion'un çarmıha gerildiği tekerleği anımsatır. Küçük kızın düşü arşetipik nitelik taşımakta, kimi vakit çocukların gördüğü acayip arşetipik düşlerden birini oluşturmaktadır.

Küçüklerde karşılaşılan bu tür arşetipik düşlerin nedeni, kendi varlıklarının sezgisine varmaları, kendilerinde bir bilincin uyanmaya başlaması, öte yandan çıkıp geldikleri dünyaya, yani o derin bilinçsizlik durumuna kısa bir süre daha sıkı sıkıya bağlı kalmalarıdır. Dolayısıyle, çocuklardan bir çoğunun ortak bilinçdışı kapsamına giren içerikleri algıladığı görülür ve bu olay, bazı doğu dinlerinde öncelerde yaşanmış bir varoluşu anımsama diye yorumlanır. Örneğin, Tibet felsefesinde Bardovarlık'tan, yani ruhun ölümle yeniden doğuş arasındaki bir durumundan bahsedilir. Daha önce yaşanmış bir varlık tasarımı, erken çocukluk dönemindeki ruhsal durumun dışyansıtımından başka bir şey değildir. Küçük çocuklarda mitolojik içeriklerin algılanması sürer henüz. Bu algılamalar gereğinden uzun zaman bilinçte kaldı mı uyum yeteneği tümüyle yitirilir, o ilk vizyonlardan ayrılmamak ya da gerisin geri onlara dönmek özleminden bir türlü yakasını kurtaramaz kişi. Ozan ve gizemcilerin (mistiklerin) bu tür yaşantılarına ilişkin elimizde pek güzel örnekler bulunmaktadır.

Genellikle dört-altı yaşları arasındaki dönemde unutmaların örtüsü bu tür algılamalar üzerine çekilir. Ancak olağanüstü duyarlıkta öyle çocuklara rastladım ki, adı geçen mitolojik içerikleri şaşılacak bir güçle algılıyordu; yaşamlarını arşetipik düşlerle geçirmiş ve gerçekteki yaşama bir türlü uyum gösterememişlerdi. Bundan kısa bir süre önce on yaşında bir kızla karşılaştım, arşetipik nitelikte birkaç düş görmüştü, bayağı ilginçti düşler. Babası da bu nedenle beni aramıştı. Aklımdan geçenleri kendisine söyleyemedim, çünkü düşler çok kötü bir öntanı'yı (prognoz) içeriyordu. Kız bir yıl sonra bulaşıcı bir hastalığa yakalanıp öldü. Zaten asla tamamen doğduğu söylenemezdi.

Dr.LEONHARD F.BROVVNE:

İzin verirseniz, bugün bize sunduğunuz düşlerin yorumuyla ilgili bir iki şey soracağım. Diyelim ki hasta sizin yorumunuzu benimsemedi. Böylesi durumlarda başgösterecek güçlüğü bir başka yoldan yenme olanağı var mıdır?

C.G.JUNG:

Bir misyoner ya da bir Isa olmak gibi bir amaç gütseydim, kurnazca bir taktik uygulardım. Hastaya şöyle derdim örneğin: "Ona ne şüphe efendim, bayağı bir anne kompleksi bul" Böylesi konuşmalarla birkaç ay gibi bir süre onu oyalar, belki sonunda kendisini istediğim noktaya getirirdim. Ama tecrübelerimden biliyorum ki, böyle bir davranıştan hayır çıkmaz. Aldatılanların yararına da olsa, insanları aldatmak doğru değildir. Birtakım manevralar, çevirip, kimseyi yanlış kanılarından kurtarmak istemem. Hastanın bir yıkım içine sürüklenmesi, belki yalan dolanla kurtarılmasından daha iyidir. İnsanları girişimlerinden hiç alıkoymak istemem. Biri bana derse ki: "Şöyle oldu mu, yaşamam, canıma kıyarım," kendisine vereceğim yanıt şudur:

"Böyle bir şey tasarlıyorsanız, benim bir ekleyeceğim yok buna.

Dr. BROWNE:

Sözünü ettiğiniz dağ hastalığındaki belirtilerin düzelip düzelmediği konusunda bir bilginiz var mı?

C.G.JUNG:

Yaşamı alt üst olunca, nevroz diye de bir şeyi kalmadı hastamın. 2000 metre gibi bir yükseğin adamı değildi, yeri daha aşağılardaydı. Nevrozu silindi ortadan, yerini bir düşük değerlik belirtisi aldı. Bir ara, suça yönelik çocukların eğitimini üstlenmiş Amerika'daki büyük bir yurdun yöneticisiyle konuşmuştum; bu konuşma pek ilginç şeyler öğretti bana. Yurttaki çocuklar iki kategoride toplanıyordu. Çoğunluğu kapsamına alan kategoridekiler, yurda girişlerinde kendilerini ötekilerden hayli iyi hissediyor, zamanla çok iyi bir gelişim gösteriyor, başlangıçtaki kötü huylarını bırakarak öne geçiyorlardı. Azınlıkta kalıp öbür kategoriye giren çocuklarsa, kibar ve normal davranmaya çalıştılar mı, isterik bir durum alıyorlardı. Sonradan değiştirilemeyecek doğuştan suçlu çocuklardı bunlar; kötü davranışta bulundular mı, normal hissediyorlardı kendilerini. Hani bizler de kusursuz davranmaya görelim, kendimizi hiç de öyle büsbütün rahat hissetmeyiz. Biraz yanlış davranmak bize daha bir rahatlık sağlar. Bunun da nedeni, mükemmellik denen şeyden yoksunluğumuzdur. Hintliler bir tapınak yaptırdı mı, bir köşesini bitirmeden bırakır; bir şeyi tümüyle iyi yapmak, ancak Tanrı'ya vergidir çünkü, insanın böyle bir şeye asla gücü yetmez. İnsanın yetkinlikten (mükemmellik) uzak bulunduğunu bilmesi çok daha iyidir, çok daha rahatlık sağlar kendisine. Çocuklarda da durum böyledir, bizim hastamızda da durum başka türlü değildi. Yalan dolanlarla insanları yazgılarının sürükleyeceği yollardan çekip almak ve onların kendi aşamalarının üstüne çıkmasına yardım etmek, sağlıklı bir davranış sayılamaz. Ama İçinde bir uyum yeteneğini barındıran kişilere tüm olanakları kullanıp yardım elini uzatmak gerekir. Kişinin uyum sağlayamaması gerçekten yazgısal nitelik taşıyorsa, ne yapıp yapıp onu bir uyum girişiminde bulunmaktan alıkoymalıdır, çünkü böylesi daha hayırlıdır kendisi için. İnsanların tümü gerçek yaşama uyum sağlayabilse, dünyanın hali nice olurdu? Alabildiğine sıkıcı bir durum çıkardı ortaya. Yeryüzünde yanlış davranan insanların da bulunması gerekir; normal insanlar, şamar oğlanı gibi kullanır bunları, sırtlarından kendilerine çıkar sağlarlar. Polisiye romanlara ve gazetelere ne çok şey borçlu olduğumuzu düşünün bir kez; çünkü bu tür yayınlar, bizim: "Allaha şükür, cinayeti işleyen ben değilim, ben baştan aşağı suçsuz bir kişiyim" sözlerini kendi kendimize söylememize olanak verir. Cinayeti başkalarının bizler hesabına işlemesi rahatlatır içimizi. Kurtarıcı İsa’nın da iki kötü kişi arasında çarmıha gerilişinin içerdiği derin anlam buradan gelmektedir. Bu kötü kişiler de kendilerine göre insanlığın kurtarıcısı idiler, suç tekeliği" yapan kişilerdi.

SORU:

Pek geriye dönmek sayılmazsa, ruhsal işlevler konusunda bir şey söylemek istiyorum. Dün akşam bir soruyu yanıtlarken dediniz ki, dört işlevden birini ötekilere üstün tutmamızı gerektirecek bir ipucu yok ortada. Ve yine dediniz ki, dünya konusunda eksiksiz ve sağlıklı bir bilgi edinebilmemiz, gerçekte dört işlevden dördünün de aynı oranda gelişmesine bağlıdır. Acaba bununla dört işlevin herkeste birbirine denk ölçüde geliştirilebileceğini ya da eğitimle böyle bir işin üstesinden gelinebileceğini mi anlatmak istediniz?

C.G.JUNG:

Dört ruhsal işlevin dördünü de birbirine denk ölçüde geliştirebilme gücünün insanda bulunduğuna inanmıyorum. Bu, bizim tanrılaşmamız anlamına gelir ki, böyle bir durum kuşkusuz asla gerçekleşecek şey değildir. Kristalde her zaman bir kusur bulunacaktır. Yetkinlik aşamasına hiç bir vakit erişemeyeceğiz. Kaldı ki, dört işlevi denk ölçüde geliştirebilmemiz, bunları gereğinden çok bilinçli kullanılan işlevlere dönüştürmekten başka bir anlam taşımaz. Böylelikle işlevlerin en güçsüzü olan düşük değerli işlevden yararlanarak bilinçdışıyla sağladığımız alabildiğine değerli ilişkiden kendimizi yoksun bırakırız. Yani ancak güçsüzlüğümüz ve yeteneksizliğimizin aracılığıyladır ki, bilinçdışımızla, içdügülerimizin bu aşağı düzeydeki dünyasıyla ve insan soydaşlarımızla bir bağlantı içerisinde yaşarız. Erdemlerimiz bağımsızlık yolunda güçlendirir bizi. Bu durumda kimseye gereksinme duymayız, bu alanda

krallardan kalır yanımız yoktur. Ama düşük değerliliğimiz açısından gerek insanlıkla, gerek içgüdülerimizin dünyasıyla bağlantı içinde yaşarız. Hepsi de mükemmel işlevleri elimizde bulundurmamız bir yarar sağlamaz bize, çünkü o zaman çevremizden tümüyle soyutlarız kendimizi. Böyle bir mükemmellik çılgınlığı doğrusu uzaktır benden. Benim ilkem şudur: "Tanrı aşkına mükemmellik deyip durmayınız; eldeki tüm olanakları kullanıp, sözcük ne gibi bir somut anlam taşırsa taşısın, bir bütünlüğe ulaşmaya bakınız."

Soru:

Bütünlükle ne anlatmak istediğinizi sorabilir miyim? Bu konuda biraz daha fazla bilgi verebilir misiniz?

C.G.JUNG:

Sizin de ussal çabalarınız için geride çözümlenmemiş bir sorun bırakmak gerekir sanırım. Evlerinize dönerken örneğin bütünlüğün ne anlama geldiği üzerinde düşünmeniz, kuşkusuz pek eğlendirici bir şey olacaktır. İnsanları bir şey bulgulama zevkinden yoksun bırakmak doğru değildir. Bütünlüğe erişmek pek büyük bir sorun; üzerinde konuşmak haz verir kişiye, ama bütünlüğe gerçekten kavuşmak önemli olan budur.

Soru:

Gizemciliğin (mistisizm) sizin görüşünüzdeki yeri nedir?

C.G.JUNG: Hangi görüşümde?

Yanıt:

Ruhbilim ve ruh konusundaki?

C.G.JUNG:

İlkin gizemcilikten ne anlıyorsunuz, bunu açıklamanız gerekiyor kuşkusuz. Sizin kafanızda gizemsel olaylar yaşamış kişiler var. Gizemciler, ortak bilinçdışındaki olayları pek canlı biçimde yaşayan kimselerdir. Gizemsel yaşantılar, arşetiplere ilişkin yaşantılardır.

Soru:

Arşetipik biçimlerle gizemsel biçimler arasında bir ayrılık varmıdır?

C.G.JUNG:

Ben her ikisi arasında bir ayrım yapmam. Gizemsel yaşantının dışavurumlarını gözden geçirirseniz, çok ilginç özelliklerle karşılaşırsınız. örneğin hepiniz de bilirsiniz ki, bizim Hrıstiyan cerınetimiz erkeksi karakter taşır, dişi öğelerin bu cerınetteki varlığı bir hoş görüden kaynaklanır ancak, Tanrı'nın arınesinde tanrısallık özelliği yoktur. Meryem azizlerin azizesidir ancak, Tanrı'nın tahtı önünde bizler için yarlığama diler, ama Tanrısal bütünlüğün bir parçası değildir, baba, oğul ve kutsal ruh üçlüsü (teslis)" içinde yer almaz.

Ama, kimi Hrıstiyan gizemcileri, başka türlü gizemsel olaylar da yaşamıştır. Örneğin, bizim İsviçre'den NIKLAUS Von DER FLÜE76 adında bir gizemci çıkmıştır. Gizemsel yaşantılarının birinde bir Tanrı ve bir Tanrıça karşısında bulur kendini. Öte yandan, on üçüncü yüzyılda GUILLAUME DE DIGUILEVILLE77 adında bir gizemci görürüz; Pelerinage de lme de Jesus Christ yapıtını kaleme almıştır. 0 da DANTE gibi7» bir vizyon yaşamış, vizyonda en yukardaki gök katını "ciel d'or" olarak görmüş, buradaki bir taht üzerinde oturmuş; güneşten bin kez daha aydınlık taht le Roi", yani Tanrı'nın kendisiymiş; yanıbaşında ise kahverengiye çalan bir kristal küre varmış, burada da belki yeryüzünü simgeleyen la Reineso oturuyormuş. Bu vizyonun üçlü birlik (teslis) ile bir ilişkisi yoktur, dişisel öğeyi içeren arşetipik nitelikte gizemsel bir yaşantıdır. Ülçü birlik, salt erkeksel nitelikte bir arşetipe dayanan doğmatik bir görüntüdür. Kilisenin ilk döneminde kutsal ruh'a gnostik b!r yoruma başvurarak dişisellik özelliğinin yakıştırılması kafirlikle bir tutulmuştur.

Üçlü birlik gibi doğmatik görüntüler, soyut tasarımlara dönüşmüş arşetiplerdi. Ama kilise içinde bir sürü gizemsel yaşantı vardır ki, arşetipik nitelikleri  bütün somutluğuyla anımsayalım. Dolayısıyle, bunlar bazan dönekliği ya da kafirliğe ilişkin öğeleri içerir, örneğin Ermiş FRANZ VON ASSISIsı'yi anımsayalım. Kilisenin ermişleri arasında yer almasını, ancak Papa Bonifaz VIII82'in o büyük diplomasisine borçludur. VON ASSİSİ'nin hayvanlarla ilişkisini düşünmek, onun ermişler arasında yer alabilmesi için ne büyük bir güçlüğün yenilmesi gerektiğini anlamamıza yetecektir. Tüm doğa gibi, hayvanlar da kilise tarafından tabu sayılmıştır. Ama öte yandan kuzu ve güvercin, Hristiyanlığın ilk döneminde ise belik gibi kilisenin kendilerine kutsallık yakıştırdığı ve dinsel bakımdan üstün tuttuğu hayvanların da bulunduğunu görmekteyiz.

Soru

İsteri ve şizofrenideki bölünme (dissossasyon) konusunda ne düşündüğünüzü açıklar mısınız?

C.G.JUNG :

İsteride bölünmüş (dissosye) kişilikler arasında belli bir ilişki henüz sürdürür varlığını; dolayısıyle, hasta kendisinde bir kişilik bütünlüğü varmış izlenimini uyandırır. Bir isteriliyle hekim arasında duygu ya da söz aracılığıyla bağlantı kurulabilme olanağı vardır, hasta kişilik bütünlüğüne sahip biri gibi duygusal dışavurumlarda bulunabilir. İsteride belli anı parçaları arasında yüzeysel bir bölünmeye rastlarız ancak, temel kişilik'i ise her vakit karşımızda buluruz. Oysa şizofrenide durum başkadır. Nereye el atsak parçalarla (fragman) karşılaşır, hiç bir yerde bir bütünlük saptayamayız. Bu yüzdendir ki, iyi tanıdığımız bir dostumuzun ya da bir yakınımızın şizofreniye yakalanıp, tam bir bölünmeye uğramış kişilik yapısıyla karşımıza çıkması, üzerimizde korkunç bir şok etkisi yapar. Böyle bir bölünmede kişiliğin çok sayıda parçaları bulunur önümüzde; sanki bir cam, tuzla buz olmuş, geride kırık dökük parçalar kalmıştır. Sürekliliği içeren bir kişilik söz konusu değildir artık. Bir isterilide şöyle düşünebiliriz: Ah şu karanlığı, şu uyurgezerliğe benzer durumu bir ortadan kaldırabilsek, kişiliğin bütünlüğünü yeniden sağlayabilirdik. Şizofrenide ise kişilik iyiden iyiye bölünmüş, parçaları toplayıp bir araya getirme olanağı kalmamıştır.

Soru:

İsteri ve şizofreni arasındaki bu ayrımı, ruhbilimsel bakımdan biraz daha açık sözcüklerle dile getiremez misiniz acaba?

C.G.JUNG :

Normalin pek uzağında sayılmayacak kimi vakalar vardır; bütünden kopan ve yitip giden parçaları ele geçirip yerlerine yerleştirilebilecek gücü kendinizde görüyorsanız, parça kişilikleri birleştirip bir bütün kişiliğe dönüştürebilirsiniz. Size bir hastamdan söz açayım. Bir kadındı kendisi, şizofreniye Ö2gü tipik krizler geçirmiş, iki kez nöroloji kliniğine yatmıştı. Bana geldiğinde eskisinden iyiydi durumu, ama hl sanrıları (hallisünasyon) sürüyordu. Baktım, bir yolunu bulup kişiliğinden kopmuş parçaları ele geçirerek birleştirme olanağı var. Kendisiyle oturup klinikteki yaşantılarını ayrıntılara varıncaya dek ele aldık, kulağına gelen seslerle duyusal yanılsamaları üzerinde konuştuk; ayrıntılardan her birini açıkladım kendisine, ayrıntılarla bilinci arasında bağlantılar kurmasını sağladım; hastalığı sürerken, ruhunda kendini açığa vuran o bilinçsiz içeriklerin neyi anlattıklarını gözleri önüne serdim. Zeki bir kadındı, kitaplar verdim okudu, özellikle ruhbilim alanında geniş çapta bilgi edindi, sonunda kişiliğinin parçalarını kendisi bir araya toparlayacak yeteneğe kavuştu. Parçaların kopma yerleri henüz kaybolmadan duruyordu kuşkusuz, ilerde yeni bir kişilik bölünmesine uğradıkça, bunu yansıtan bir resim yapmasını salık verdim; böylelikle tüm varlığının bir tablosunu ele geçireceğini, bu da durumunu nesnel yoldan gözleri önüne sereceğini açıkladım. Sözümü tuttu, bir sürü resim yaparak getirdi bana; yaptığı resimler, kişiliğinde bir bölünme tehlikesi sezdiği zamanlar yardımcı oldu kendisine. İşte böyle bir yol izleyerek yaklaşık oniki yıl hastamı şizofreni nöbetleri geçirmekten kurtardım. Nöbetlerin içeriklerini nesnelleştirerek onlara karşı kendini savunma becerisini kazandı hastam. Bana anlattığına göre, ne zaman böyle bir resim yapsa, kitaplarına el atarak şizofreninin temel karakteristik özelliklerinden birine ilişkin bir bölümü yeniden okuyor, yaptığı tabloyla tüm insanlık, insanların bildikleri ve ortak bilinçdışı arasında ilişki kurmaya çalışıyor, her defasında kendini yine düzelmiş hissediyordu. Söylediğine göre, her defasında yine topluma uyum sağlama gücünü ele geçiriyor ortak bilinçdışının insafına terkedilmiş görmüyordu kendini.

Sizin de düşüneceğiniz üzere her vaka benim anlattığım gibi ele avuca gelir türden değildir. Genellikle şizofreniyi iyileştiremeyeceğimi burada belirtmek isterim. Koşullar çok umut vericiyse, bölünmeye uğramış kişiliğin parçalarını birleştirebilirim bazen. Ama can ve gönülden yaptığım bir şey değildir bu, çünkü alabildiğine çetin bir iştir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült