Psikozun Nedenleri

Darian Leader


Psikozun nedenleri nelerdir? Neden bazı insanlar psikotik olurken, diğerleri olmaz? Psikoz hayatın çok başlarında, muhtemelen ilk birkaç yılında tesis edilen bir zihin yapısıdır. Kişi mutlaka delirecek demek değildir bu elbette. Daha önce gördüğümüz gibi, psikotik yapıda olmakla psikotik hasta olmak arasında bir fark vardır. Psikozun tetiklenmesi için, bir sonraki bölümde tartışacağımız başka faktörlerin devreye girmesi gerekir. İlk yıllarda psikotik yapının yerleşmesine yol açan nedir peki? Bu soru üzerine devasa literatürde bambaşka yanıtlar ortaya çıkmıştır: genetik arızalar, kimyasal dengesizlikler, kötü ebeveynlik, bunalımlı anneler, ortalıkta olmayan babalar, toplumsal mahrumiyet, iletişim sorunları, vb.

Bu fikirlerin ne ölçüde ciddiye alındığı, zamanın kültürel iklimine göre değişmektedir. Her şey için suçlandıkları dönemde, çocuklarda psikozun nedeninin de ebeveynler olduğu kabul edilmiştir. Genler moda olduğunda belki günümüzde de olduğu gibi sorumluluk bu biyolojik unsurlara atfedilmiştir. Manik depresyon veya şizofreniden sorumlu genin bulunduğu iddiasıyla manşet olan araştırmaların çoğunun yıldızı çabuk sönerken, olumsuz sonuçların veya geri çekilen görüşlerin ayrıntıları medyada hemen hiç yer bulamamaktadır. Haber olan diğer biyolojik “ilerlemelere” bakılacak olursa, psikotikte karaciğer, beyin, böbrek ve dolaşım sistemi hasarları; hemen hemen tüm vitaminler bakımından yetersizlik; hormon dengesizliği ve enzim sorunları bulunur. Bu heyecan hüsran döngüsü ta 1950’lerin ortalarında oturmuştur. Science dergisine yazan bir psikiyatrist, biyologlar içinde her yeni kuşağın, endoktrinasyondan ve hayal kırıklığından geçmek zorunda kaldığına işaret etmişti. Ne var ki yeterince ders alınmamıştır ve günümüzde biyolojik açıklamalar konusunda doymak bilmez bir iştah mevcuttur.

Bu açıklamalarda genellikle iki temel yanlış anlama söz konusudur. Birincisi, ailelerde farklı kuşaklardan insanların aynı “akıl hastalığına” sahip oldukları sık gözlenmiştir. O halde hastalık genetik olmalıdır. Ne var ki, iyi de olsa kötü de olsa, genlerini miras aldığımız ebeveynlerimizin kendilerini de miras alırız. Genç bir paranoid hasta, “Bunlar hep fizik kimya” cümlesinden başka pek bir şey söylemiyordu. Psikiyatristi anne babasıyla tanışıp onlara oğullarının durumu hakkında ne düşündüklerini sorduğunda, anne uzun bir sessizlikten sonra şöyle yanıt vermişti: “Biz bir şey bilmiyoruz. Bize göre bunlar hep fizik kimya.” Ardından hastayla babası da yumuşak bir tonda aynısını tekrarlarlar: “Evet, fizik kimya bunlar.” Sorunları olan bir ebeveynle büyümenin çocuk üzerinde elbette etkileri olur, çocuk da pekala sorunlar yaşayabilir. Genetik çalışmalarda bu ailevi aktarım boyutu, sanki hayatımızın ilk yıllarını soyut bir koza içinde, sevdiklerimizle günlük temastan uzak geçiriyormuşuz gibi, çoğu zaman tümüyle ihmal edilmektedir.

Keza biyolojik bir sorun da yalıtılmış bir şekilde düşünülemez. Konuşmasını ya da görme veya işitme duyusunu etkileyen genetik ya da nörolojik bir sorunla doğmuş bir çocuk düşünün. Bu durum, anne babanın fantazilerinin çocuğa hazırladığı yeri bir parça etkileyecektir şüphesiz. Gebelik öncesinde ve esnasında anne baba, çocuklarının kim olacağı, neye benzeyeceği, onlarla nasıl ilişki kuracağı konusunda bilinçli ve bilinçsiz fikirlere sahiptir. Annemizin ya da babamızın bizi sevdiği gibi sevecek midir bizi? Kendi anne babamızın bize göstermediği saygıyı gösterecek midir bize? En temel beden imgesi düzeyinde bile, anne babanın önceden belirlenmiş fikirleri olacaktır. Mesela fetüsün neye benzeyeceğini hayal ettikten sonra, ultrason esnasında farklı bir görüntüyle karşılaşıp şaşkınlık yaşayabilirler.

Anne baba ne kadar sevecen ve nazik olursa olsun, biyolojik bir sorun çocuklarına nasıl yanıt vereceklerini etkileyebilir; duygusal etkileşimler konusunda ne kadar hassas olduğunu iyi bildiğimiz çocuk da bunu hemen tespit edebilir. Bu çocuk sonradan psikoz geliştirdiğinde, bir araştırmacı, psikozu anne babanın söz konusu biyolojik soruna verdikleri tepkinin muhtemel bir sonucu olarak görmek yerine, psikozun nedeninin o biyolojik sorun olduğunu düşünebilir. Anne babanın çocuklarına ilişkin fantazi imgeleri ile biyolojik sorunun damgasını vurduğu fiili gerçeklik arasındaki bu gerilim, ilk etkileşimlerde önemli etkiler doğurabilir; büyükanne ve büyükbabanın, tıbbi personelin, vs. sözleri çoğu zaman bunu daha da şiddetlendirir.

İkinci yanlış anlama, genin kendisinin nelerden oluştuğu konusundadır. Birçok araştırmacının açıklamalarına rağmen, popüler bakışta gen bir “birim özellik” olarak görülmektedir: belli fizyolojik ve davranışsal özelliklerden sorumlu olan tek bir unsur. Soybilim kuramcıları yirminci yüzyıl başında belli genlerin göçebeliğe, suça, issizliğe, uyuşukluğa ve sefih hayat tarzlarına yol açtığını savunmuş, daha sonra da bunlar Yahudilerin, siyahların ve ruh sağlığı yerinde olmayanların “kötü kanlarıyla” ilişkilendirilmiştir. Birim özellik anlayışı bu kalıtım teorilerinin temel bir bileşenidir ve görünür bir özellik ile onu üreten gen arasında birebir ilişki bulunmadığının keşfedilmesiyle birlikte, yüz yıl kadar önce çürütülmüştür. Aksine, belli bir özellik, bir sistem içinde yer alan ve hem birbirlerine hem de çevreye yanıt veren birçok farklı genin ürünüdür. 1920’lere gelindiğinde, farklı genlerin aynı özelliğe yol açabileceği, keza tek bir genin de farklı özellikler doğurabileceği artık biliniyordu.

Bu gerçeklere karşın, birim özellik teorisi günümüzün genetik nedensellik anlayışına nüfuz etmeyi sürdürüyor. 1990’ların başmda bazı biyologlar, yanlış anlaşılmaya yatkın olan “gen” teriminin yerine başka bir terim bulmayı önermişti. Genler, çevrede olup bitenlere büyük ölçüde bağımlı olan karmaşık biyolojik etkileşim ağlarının parçaları olarak değil, yalıtılmış nedensel failler olarak görülüyor çoğu zaman. Birçok biyolog eskinin tabiat/terbiye karşıtlığının artık aynı şekilde muhafaza edilemeyeceğini fark etmiştir. Hatta denebilir ki tek bir geni insan hayatını ilgilendirebilecek diğer her şeyden koparıp sorumlu gösterme çabası da belli bir psikotik özellik arzetmektedir; tek bir failin sorunların nedeni addedildiği paranoyada olduğu gibi, burada da sanki bütün suç tek bir varlığa yükleniyor.

Böyle bir nedensel faktörün sıkı sıkıya konumlandırılması, psikotik düşüncenin alameti farikalarındandır. Paranoyada suçlu zulmedici yegane fail, melankoli vakalarında ise kişinin kendisidir: geçmişte gerçekleştirilmiş ya da gerçekleştirilmemiş bir eylemdir; tek bir eylem, tek bir ayrıntı, tek bir neden, bir tür felsefe taşı gibi, her şeyi açıklar sanki. Tabii bu tarz akıl yürütmelere birçok bilimsel araştırma türünde rastlanabilir ve tıp dergilerinde yine çok sık karşılaştığımız daha takıntılı bir tarzın karşısına konulabilir. Bu diğer tarz çalışmaların sonuç bölümünde, yazarların kararsızlığını gösteren bir paragraf bulunur: bitmek bilmez bir erteleme ve şüphe döngüsü içinde, sebep şu da olabilir, bu da, vb. Tek bir nedene sabitlenen psikotik katiyet nasıl çekici görünüyor olmalı! Bu durum, bilim haberciliğinde ve ödenek komitelerinde psikotik söylemlerin popülerliğini de açıklar şüphesiz.

Lacan’ın perspektifi farklı olmuştur; zamanının birçok psikiyatristi gibi o da psikozun koşullarını psikotik tetiklenmenin nedenlerinden dikkatle ayırmıştır. Temel koşul baba metaforunun başarısızlığıyken, birçok farklı faktörün de katkısı söz konusudur. Psikozun ortaya çıkışı asla önceden öngörülebilir değildir ve ancak sonradan geriye doğru çalışmak, psikozun nasıl oluştuğunu gösteren ipuçlarını bulmak için o kişinin kendine özgü geçmişini incelemek mümkündür. Acaba ne gibi faktörler söz konusudur? Baba metaforunu zora sokan ya da imkansız hale getiren ne olabilir? Bu soruları inceledikten sonra, izleyen bölümde psikozu tetikleyebilen belli durumlara bakacağız.

Her kişinin çocukluğunda iki hayati dönem bulunduğunu görmüştük. Birincisi, çocuğun annenin yokluğuna ilişkin soru sorduğu zamandır. Anne nereye gidiyor? Geri dönecek mi? Niye beni bırakıp gidiyor? Çocuklar bu yoklukları, 2. Bölümde incelediğimiz, Freud’un anlattığı meşhur “Fort/Da” gibi oyunlarla simgeselleştirirler çoğu zaman. Geliş gidişleri, varlık yoklukları düzenleyen çocuk, görünme ve kaybolma sekanslarını canlandırmak için oyuncak bebekler, çıngıraklar, kuklalar veya başka nesneler kullanabilir. Çok geçmeden, saklambaç ve “ce” gibi oyunlarla, bu temalar daha ayrıntılı bir muamele görecektir.

İlk dönemde annenin geliş gidişleriyle ilgili sorular soran çocuk,ikinci dönemde bu ritimleri yorumlamaya başlar. İlk aşama bir baştan çıkarma safhasıdır; çocuk annesinin neyle ilgilendiğini düşünüyorsa o olmaya çalışır. Bu çok uslu yahut çok yaramaz olmak, dışa dönük yahut utangaç olmak, anneye takılmak yahut itaatkar olmak anlamına gelebilir. Ama çok geçmeden çocuk bunun işe yaramayacağını, annenin ötesinde kendisinin asla ulaşamayacağı bir şey bulunduğunu ve anneyi tatmin etmenin hem yasak hem de imkansız olduğunu fark eder. Annenin ötesindeki bu bölge babayla ya da benzer bir rol oynayan herhangi bir aktörle bağlantılıdır ve mesela büyükanne yahut büyükbaba, herhangi bir akraba, aile dostu, hatta daha önce gördüğümüz gibi bir meslek bile olabilir.

Bunu idrak etmeni çocuk üzerindeki etkisi bir dolayımdır, annenin her şeyi olamayacağın: gösterir ona; anneyi kendine çeken, onun üzerinde gücü olan başka bir şey vardır. Baba için annenin, anne için babanın ne olduğunu düşünme çabası, çocukluk döneminin sancılı ve hayati bir bölümünü oluşturur. Kimi zaman çocuk daha önce gördüğümüz gibi aile dışından bir unsurun yardımına başvurur: mesela fobide görülen totem hayvanlarının. Bu, çocuğun üç konum (çocuk, anne ve annenin hayal edilen ilgi nesnesi) içeren bir dünyadan toplumsal dünyaya kapı açan daha karmaşık bir uzama geçiş yapmasını sağlar. Annenin bir ötesi olduğu gerçeği bir gedik doğurur; parçaları kaydırıp belli bir şekil veya imge oluşturmaya çalıştığımız oyunlardaki o eksik parça gibidir bu. Böyle bir gedik olmadığında parçalar donakalır, hareket imkansızdır. Dolayısıyla çocuğun bu öteyi nasıl idrak edip kayda geçirdiği, hayati bir önem taşır ve büyük ölçüde, annenin o bölgeyi nasıl aktardığına, kendi dünyasından nasıl bahsettiğine ve o dünyada babayı nasıl konumlandırdığına bağlı olacaktır.

Önemli olan babanın gerçekte ne kadar güçlü kuvvetli olduğu değil, annenin söyleminde nasıl temsil edildiği, annenin onu nasıl konumlandırdığıdır. Annenin konuşmasında babaya diğer şeylerle aynı değer mi veriliyor, yoksa ayrıcalıklı bir yeri mi var? Saygı mı görüyor, yoksa sürekli küçümseniyor mu? Daha önce gördüğümüz gibi, çocuğun annenin her şeyi olmadığına ve dışsal bir aktörün anne üzerinde bir hükmü veya gücü olduğuna işaret ettiği sürece, bu referans noktasını başka figürler de işgal edebilir. Çocuğun annenin eksik olduğunun farkına vardığı süreç, sorun çıkabilecek ayrıcalıklı noktalardan biridir. Anne kendisini yasayla özdeşleştirdiğinde, çocuk onun da bir yasaya tabi olduğunu nasıl görebilir?

Bir hastam, çocuklarının doğumunu ilahi doğumlar gibi anlatmıştı: babanın bahsi geçmiyordu. Gebelikler hakkında sorular sorduğumda bolca ayrıntıya girmiş, ancak kendisini hamile bırakan adama bir kez olsun değinmemişti. Çocukları kendi başına yaratmış gibiydi. Psikotik çocukların annelerinde sık görülen bir şeydir bu, gebeliğin ve doğumun sorumlusu kendi bedenleri gibidir. Bu bir bakıma biyolojik bir hakikattir elbette, ancak babanın biyolojik rolü dışarıda bırakıldığı gibi, aynı derecede önemli bir husus da, çocuğun dünyaya gelişinden önceki düzenlenişte babanın sahip olduğu simgesel işlevin de dışarıda bırakılmasıdır.

Günümüz psikolojisinde revaçta olan “Başka Zihinler” teorisinin bu temel meseleye bakışı isabetli değildir. Annenin kendine ait farklı bir zihni olduğunun, farklı şeyler düşünebildiğinin çocuk tarafından anlaşılması, çocuk gelişiminin ana ekseni sayılmaktadır. Meşhur bir deneyde, çocuklara bir şeker paketi ve içinde neler olduğu gösterilmiştir. Çocukların bazıları odadan çıkmış ve geri kalan çocukların önündeki şeker paketinin içine plastik bir timsah konulmuştur. Deneyi gerçekleştirenlerin ele aldığı sorular şunlardır: Odaya geri dönen çocuklar paketin içindekileri görünce şaşıracak mı? Diğer çocuklara da kendi inançlarını atfedecekler mi, yoksa aksine, onların “zihinlerinin başka” olduğunu anlayacaklar mı?

Böyle bir deneyde sembolizmin rolüne timsahın denekler için neyi temsil ediyor olabileceğine hiç dikkat edilmediğini söylemeye gerek yok. Ama asıl değişim, çocuğun annenin kendine özgü bir zihni olduğunu değil, annenin zihninin ötesinde bir şey bulunduğunu, annenin başka birinin düşüncesinin nesnesi olabileceğini ya da çocuktan başka birini düşünebileceğini fark etmesiyle birlikte gelir. Bu üçgenleme psikozun bazı türlerinde çoğu zaman açıkça eksiktir. Kişi her şeyi kendisine bağlayabilir: arkadaşlarının telefon etmemesinin sebebi, yapacak işleri olması değil, onun yaptığı bir şeydir. Hayatının her anında, kimle birlikte olursa olsun, sadece o ve diğer kişi vardır. İnsan ilişkilerini dolayımlayan üçüncü bir terim, diğer kişinin bir ötesi yoktur. Onun için bu öznelerin birçoğu diğer insanlardan tümüyle uzak durmayı tercih eder. Yakınlığın daima fazla yakın olacağını biliyorlardır.

Hezeyanlar bazen bu soruna bir çözüm getirmeyi deneyebilir. Schreber’in sistemi sadece kendisi ve Tanrı hakkında değil, aynı zamanda Dünya Düzeninin bir parçasını oluşturan ışınlar ve sinirlerden meydana gelmiş karmaşık bir şebeke hakkındaydı. Derdi sadece ışm ve sinirlerin kendi bedenine nasıl bağlandıkları değil, aynı zamanda bu iki iplik dizisi arasındaki bağlantılardı. Dolayısıyla, kendisiyle Tanrı adını verdiği o devasa Öteki Zihinden ibaret bir dünyada yaşamanın getirdiği katlanılmaz durumu hafifletebilecek üçgenlemeler oluşturuyordu.

Bu noktada kabaca üç gruba ayrılan üçgenleme sorunlarını aydınlatmak iyi olabilir. Birinci grupta sadece anneyle çocuk vardır, başka hiç kimse ve hiçbir şey yok gibidir. Çocuk anne için salt bir nesneye indirgenme tehlikesi altındadır. İkinci grupta anne, çocuk ve annenin ilgi nesnesi vardır, yani asgari bir üçgenleme yaratılmıştır. Çocuk anneyi tatmin edeceğine inandığı bu bölgeyi doldurmaya çalışabilir. Üçüncü grupta ise anne, çocuk, annenin ilgi nesnesi ve bir de gerçek bir üçüncü terim, her zaman babaya ilişkin temsillerle bağlantılı olmayabilecek bir üçüncü terim vardır. Bu yapıların her biri kendine özgü sorunlar doğurur, ama ilk ikisi psikozun özelliğidir.

Paranoyanın sonucu olan şiddet eylemlerinde, bu üçüncü terimin yokluğu çoğu zaman barizdir. Devamlı zulüm gördüğü bir dünyada yaşayan paranoyak, zulmedici figür söz konusu olduğunda, “Ya o, ya ben” hissine kapılabilir. Ayna evresinin sağladığı simgesel aracılık bu kez geçerli değildir; sadece kişi ve onun karşısındaki imge, hem ona kimliğini veren hem de onu kimliğinden eden imge vardır. Psikanalist Sophie de Mijolla-Mellor’un belirttiği gibi, olan bitenden habersiz ve silahsız, hatta katilinin varlığından bile habersiz olabilen zulmediciyi öldüren kişinin, meşru müdafaa sınırları dahilinde hareket ettiğini iddia edebilmesinin sebebi budur.

Üçüncü terimin konumlandırılamaması, çocuğun anne için nesne konumunda kalması anlamına gelebilir. Bu nesne, temel ihtiyaçlarından ötesi hemen hiç karşılanmayan salt biyolojik bir varlık şeklini de alabilir, aşırı duygusal yatırıma maruz kalan, adeta annenin her şeyi olan kıymetli ve değerli bir yoldaş şeklini de. Çocuğuyla doyan bir annede eksiklik olmaz, onunla ilişkinin ötesine geçmenin imkansızlığı değilse bile zorluğu buradan gelir. Çocuğun bedeni anneliğe özgü tatminin konumu haline gelebilir; bunu bazı çocukluk psikozlarında gördüğümüz gibi, öznenin kendine zarar verme, bedenini delme, hatta bedeninden parçalar çıkarma yoluyla libidoyu düzenlemek ya da ondan kurtulmak için uğraşıp durduğu yetişkin vakalarında da görebiliriz.

Özne, kendisine yapışık kalan anne libidosundan kurtulmaya, bedeninin bu yabancı ve istilacı mevcudiyeti barındıran kısımlarına mesafe almaya çalışıyordun Hastalarımdan biri, çocukluğunda annesinin okşamayı çok sevdiği saçlarını düzenli olarak kesmek zorunda olduğunu söylemişti. Ancak bu sayede kendini güvende hissedebiliyordu. Kendi eylemlerini, düşüncelerini ve hislerini başkalarının ürünü olarak tarif edip bunu telkin, ele geçirilme, hipnotik etki veya kendilerini etkisi altına alan bir tür makineyle açıklayan şizofren özneler, Ötekinin bu mevcudiyetinden bahsetmiyorlar mı aslında?

Psikoza ortam hazırlanmasında babanın da rolü olabilir. Küçük Hans ve Marcel Pagnol örneklerinde, gerçek babanın sembolik bir ölçüte göre değerlendirilip eksik bulunabildiğini görmüştük. Her iki vakada da çözüm dışsal bir unsur sayesinde bulunmuştu: Hans için bu bir attı, Marcel içinse kaya keklikleri. Bunlar çocuğa bir intibak ve doğrultu kazandırmış, sembolik baba işlevinin çalışmasını sağlayan kanallar olarak iş görmüşlerdir. Peki ama baba mecburi zaafını kabul etmek yerine, sembolik aktörle aşık atmaya, onu gaspetmeye, kendisi yasa olmaya çalıştığında ne olur? Hastalarımdan biri, gençliğinde babasıyla birlikte bir tiyatro kuyruğunda beklerken kendisini rahatsız hissettiğini anımsıyordu. Hemen yanlarında bir bariyer vardı, babası niye o bariyeri aşıp gişeye daha çabuk ulaşmıyordu? Bu hatıra hastam için, babasının erkekliğine ilişkin bir soru doğurmuştu; peki babanın bariyerler yokmuş gibi davrandığı bir durumda ne olur?

Birçok psikoz vakasında, yasayı kendi ötesinde bir aktör olarak konumlandırmak yerine, kendisini yasa yerine koyan bir baba görürüz. Burada babanın sosyal konumu önemli olabilir de, olmayabilir de: hakim ve polis çocuklarında psikoz vakaları görülmekle birlikte, mesleki konum kendi başına asla yeterince bilgi vermez. Önemli olan babanın bu rolle ilişkisi, bu rolü nasıl üstlendiği, ne ölçüde onunla özdeşleştiği, kendisinin de sembolik bir yasaya tabi olduğunu kabul edip etmediği ve bunu çocuğa aktarıp aktarmadığıdır.

Kimi vakalarda baba kendini düpedüz yasa yerine koyar, diğerlerindeyse yasa bir ideale, mesela adalet, hayırseverlik ya da hakkaniyete indirgenir. Burada belirleyici olan, idealin içeriğinden ziyade, babanın o idealle ilişkisidir. Tutkulu bir şekilde o idealle özdeşleşiyorsa şayet, babanın ötesindeki sembolik yasanın erişilmez kalması yahut çelişki ve uyuşmazlıkların sarsıcı, aşırı bir ağırlık kazanması mümkündür. Schreber babasını, “bir havari gibi, kitlelere sağlık, mutluluk ve neşe getirme misyonu” üstlenmiş biri olarak tarif eder. Babanın dayattığı katı ve son derece idealist sistemle Schreber’in psikozu arasında bağ kurmamak zordur. Moritz Schreber çocuk yetiştirme, pedagoji, ortopedi ve beden eğitimi alanlarına ilişkin buyrukların kaynağı olunca, oğlunun hezeyanında Tanrı yasanın kaynağı olmak şöyle dursun, kendisi Dünya Düzenine tabidir. Bu “yasalı ilişki”, Tanrının insan işlerine pek fazla karışmaması anlamına gelir: uygun bir mesafede kalır Tanrı. Dolayısıyla Schreber’in hezeyanında amaç, babasının yasayı gasp edişini tersine çevirmektir.

Lacan ayrıca kendisini fazlasıyla erdemli biri, bir inanç abidesi, dürüstlük ya da bağlılığın kusursuz örneği, hayırsever bir davaya, ulusa ya da bir tür güvenlik idealine hizmet eden biri olarak sunan babaya da değinir. Soyut bir ideale başvuruda bulunan bir ebeveyn, zayıflık gösterip veya hile yapıp da o idealin gerisine düştüğünde, çocuk daha fazla acı çekebilir. Burada kilit nokta, ebeveynin söz konusu ideali dünyanın düzenleyici ilkesi olarak sembolik boyuta yerleştirmesidir. Dolayısıyla o ideal sorgulanacak olduğunda meydana gelen kısmi bir rahatsızlık değildir, kişinin tüm varoluşu sarsılır. Büyüme esnasında besin ve barınaktan çok daha fazlasına ihtiyaç duyarız: sembolik düzenle aramızda güvene dayalı bir bağ gereklidir bize. Yetişkinlerin konuşurken bizi kandırmadığını bilmeye ihtiyacımız vardır; bu sayede kendimize sürekli “Böyle böyle diyorlar, ama aslında ne kastediyorlar?” diye sormak zorunda kalmayız. Bateson ve çalışma arkadaşları, bu sorunun nevrotiklerde bastırıldığını, psikozun birçok türünde ise güncel olduğunu öne sürmüşlerdir. Konuşmada temel bir güven tesis edilemediğinde, dünyadaki varlığımızı başka ne temellendirebilir?

Sembolik düzene yerleştirilmiş ideallerin sonradan yalan oldukları ortaya çıktığında, kişinin temelleri yerinden sökülür. Baba konusunda düş kırıklığına uğramakla kalmaz, dünyasıyla bağları sarsılır. Bir vakada baba, çocuklarına doğdukları andan itibaren kendi eğitim sistemini dayatmıştır. Çocukları aynen onun istediği şekilde yemeye, uyumaya ve dışkılamaya zorlar; bu zalim dayatmaları anlamlandıran kendine özgü bir felsefe oluşturmuştur. Dört çocuğunun da bir yaşına gelene kadar tuvalet eğitimi almış olması için uğraşmıştır. Olumsuz duygular yasaktır, baba onları döverken bile çocukların gülümsemeleri, uygulanan cezanın adil olduğunu kabul ettiklerini göstermeleri gerekir. Babanın ötesinde olan ve onun aracılığıyla öyle veya böyle aktarılan bir yasadan ziyade, babanın özdeşleştiği, kendi felsefesi aracılığıyla bizzat dile getirdiği bir yasa vardır burada. Saygın bir hakim olan baba önemli bir iktidar konumundadır ve evdeki hizmetçiler veya dadılar ona karşı çıkmaya cesaret edememişlerdir. Anne de bu çocuk yetiştirme sistemini itirazsız kabul etmiştir.

Babanın sisteminin zalimliğine rağmen, hasta onu tutkuyla sevmişti. “Babam ne olmamı istiyorsa oydum. Benim hakkımda ne düşünüyorsa ben oydum işte.” Ne zaman bir lokantaya gidecek olsalar, gözlerini kapatıyor ve duyduğu mutlak güvenin bir işareti olarak, babasının yeni bir yemeği ağzına koymasına izin veriyordu. Hiçbir şey bu sevgiyi azaltamamıştı, ta ki yıllar sonra, babasının evlilik dışı hayatının sefih ayrıntılarını öğreninceye kadar. Şimdi babasının ahlak, mastürbasyonun tehlikeleri, sadakatin önemi hakkında verdiği dersleri sorgulamak durumundaydı. Tam bu noktada etrafındaki kedileri gözlemlemeye, onların hareketlerini ve çıkardıkları sesleri hayatta ne yapacağını söyleyen mesajlar olarak yorumlamaya başladı. Babanın sözünün katiyeti şüphe konusu olunca, yeni bir pusula oluşturmuştu: kendi deyimiyle, “kedilerin yasası”.

Yetiştirilme tarzı ne kadar sarsıcı olursa olsun, kişinin dünyayı nasıl anlamlandırmayı seçtiği konusunda belli bir sorumluluğu vardır. Aile ortamında çocuğa bazı fikirler ve yorumlar dayatılabilir, ancak ne kadar ufak da olsa, çocuğa ait bir seçim payı daima mevcuttur. Bu da bizi psikozda çocuğun payının ne olduğu meselesine getirmektedir. Baba fikrinin, yani gerçek ve ampirik babanın değil de, baba metaforunun iş görmesi için şart olan o sembolik üçüncü terimin kabulünde veya reddinde, bir seçim unsuru bulunmalıdır. Babalık, kuşaklar arasında sembolik bir tanıma edimi, temel bir güven gerektiriyorsa şayet, her bireyin geçmişine özgü ve şahsi nedenlerle bu edim reddedilebilir.

Çocuğun annenin ötesinde herhangi bir şeyin, dolayımlama ve yatıştırma görevi görecek üçüncü bir terimin varlığını kabul etmeyi reddettiği vakalar da görülmektedir. Paranoid-şizoid ve depresif konumlara dair teorisinde Melanie Klein bunu yakalamıştır. Kleina göre bebeklikte temel bir safha, tatmin eden meme ile hüsran yaratan memenin Klein’ın terimleriyle, “iyi” ve “kötü” memenin bir ve aynı olduğunun kavrandığı dönemdir. Çocuk, annenin çelişik özelliklerin mahalli olduğunu anlar, bu da üzüntü yaratır. Bazı psikotik çocuklarda bu tür duyguların çoğunlukla mümkün olmadığını görürüz. Onların yerine salt sadist saldırı vardır. Mesela sevgi konusunda yaşanan bir hüsran, herhangi bir depresif duygu yerine, şiddetli saldırganlık doğurabilmektedir.

Bu üzüntüsüzlük, annenin ötesinde üçüncü bir terim bulunduğunu kabul etmeyi reddetmenin bir sonucu olabilir. Ne de olsa bu kabul depresif bir etki doğuracak, anneyi kendi başına tatmin etmenin mümkün olmadığını ve onun için asla yeterli olunamayacağını gösterecektir. Bu noktada, öznenin kendisini insanlığın kurtarıcısı biçiminde olsun, kamusal bir figürün ya da dini bir grubun sevgi nesnesi biçiminde olsun eksik parçanın yerine koymaya çalıştığı birçok psikotik yaratımda karşımıza çıkan mantığa dair bir ipucu yakalıyoruz yine.

Üçüncü terimin reddedilmesinin altında anneyle kaynaşmış bir hali bozmaya mecbur kalmaktan duyulan sancının yattığı çocuğu bundan dolayı baba işlevine ya da bunun eşdeğerine kayıtsız kaldığı düşünülebilir. Ne var ki psikotik öznelerin çocukluğunu incelediğimizde, annenin babayı değersizleştirmesinin ya da babanın yasanın yerini gasp etmesinin pek söz konusu olmadığı durumlarda, anneyle ilk ilişkinin kaynaşımdan ziyade süreksizlik ve sarsıntı içerdiğini görürüz. Bu tür durumlar, çocuğun anneyi tatmin etme çabasını daha da şiddetlendirip dışarı atmaya [foreclosure] yol açıyor olabilir.

Diğer bazı vakalarda ise, reddetme doğruca sembolik düzene inançsızlıkla bağlantılıdır; “Tanrı” sözcüğüne ilişkin bir aydınlanma yaşayan adamla ilgili vakada ve Loughnerin sözcüklerin temellendirilmesine inanmayışında bunun örneklerini görmüştük. Sembolik babalık merciinin ya da üçüncü terimin reddi, annenin sözlerinde destek bulan bir karar olabilir de, olmayabilir de. Ancak dikkatle dinleyecek olursak, yığınla vakada baba işlevinin tesisindeki bu eksikliğin meydana gelmiş olduğunu görürüz. Annenin konuşmasında babaya yer vermemesi, babanın yasanın yerini ilhak etmesi, çocuğun babaya ya da simgesele inanmamaya karar vermesi ya da bu faktörlerin bir araya gelmesi de etkili olabilmektedir.

Sevgi dolu ebeveynlere sahip olmanın ve gerçek babayla ilişkinin iyi olmasının bütün bunlara ters düşmediğini belirtmeliyiz. Lacan psikoza neden olarak gerçek babayı değil, sembolik baba işlevinin eksik kalması sonucunda annenin arzusunu sembolleştirme sürecinin aksamasını göstermiştir. Sembolik işlevin reddedilmesi veya içerilmemesinde, gerçek babaya yeterince yatırım yapılmaması da söz konusu olabilir, fazla yatırım yapılması da. Yukarıda tartıştığımız vakada, gerçek baba Tanrı konumuna çıkarılmış, daha doğrusu çocuk babanın kendi kendini yukarı taşımasını kabul etmiş ve bunu daha da ileri götürmüştü. Başka vakalarda ise babanın hiç hükmü yoktur. Hastanın çocukluğuna dair sorulara kestirme yanıtlar verilir, baba aile tarihinden silinip atılmış gibidir. Bu noktada kanlı canlı aile ile aile üyeleri arasındaki sembolik ilişkiler, yani konuşmayla kurulan ilişkiler arasındaki farkın ayırt edilmesi önemlidir. Babalık merciinin reddi, gerçek babayla çocuğun arası gayet iyiyken, sevgi dolu bir ilişkileri varmış gibi görünürken bile meydana gelebilir.

Bu noktayı unutmamak gerekir, zira o bildik “ailenin suçu” argümanına kolaylıkla yol açılabilir. Burada belirleyici unsur, anne baba arasındaki ilişkiye ya da ilişkisizliğe çocuğun nasıl bir yanıt verdiğidir. Dolayısıyla psikolojik yapısının seçiminde çocuğa düşen bir sorumluluk vardır; aile geçmişlerindeki çeşitliliğe uygun düşen bir gerçektir bu. Bunun farkına varmak, tam olarak nasıl bir aile türünün psikoz doğurduğunu bulma yönündeki nafile çabaların önünü kesecektir. Psikozdaki aile kümeleri hakkında inceleyip öğrenebileceğimiz şeyler vardır muhakkak, ancak tek bir yüzeysel özellik kümesine odaklanmanın faydası olmaz.

Psikotik öznelerin anneleriyle ilgili genellemelerin büyük çoğunluğu yetersizdir; “şizofren annesi” ya da “paranoyak annesi” diye bir şey yoktur. Bazı özelliklere birçok vakada rastlıyor olabiliriz, ama her vakada değil. Ana rahmindeyken bebeğe narsist bir yatırımda bulunmamış ya da bebeği kendi yaratımı olarak görmüş ya da doğum sonrası depresyon yaşamış birçok “şizofren annesiyle” karşılaşabiliriz, ancak bu olgularla çocuktaki psikoz arasında tek bir nedensel çizgi yoktur. Çok sayıda faktör iş başındadır ve hastanın çocukluğu ve aile ortamını her vakada ayrıntısıyla incelememiz gerekir.

Bununla birlikte, anne-çocuk ilişkisinde tekrar tekrar kendini gösteren belli dinamikler vardır ve bunları nedenselliğin felsefe taşını bulma mecburiyeti hissetmeden göz önüne alabiliriz. Gisela Pankow bir şizofrenin annesinin çocuğunu bağımsız bir varlık olarak göremediğini öne sürmüştür. Kadının birinin kızını ihmal ettiği, beslenmeden ve temel bakımdan mahrum bıraktığı bir örnek görülmüştür. Yıllar sonra şöyle bir açıklama getirir kadın: “Kendimden ayrı bir şey doğurduğuma inanamıyordum.” Bebeğinin “gerçek olmadığını”, dolayısıyla ona bir nesneymiş gibi davrandığını söylemiştir. Anne için bağımsız varoluşu olmayan bir çocuk, kendi varoluşuna inanarak büyüyebilir mi? Keza, anne çocuğuna bakabileceği konusunda kendine güvenmediğinde ya da çocuğunun ona bu konuda güvenmediğine inandığında, anne-çocuk ilişkisinde önemli güçlükler doğabilir, bazı analistlerin paranoyayla ilişkilendirdiği Ötekine inanmama haline yol açılabilir.

Piera Aulagnier bu tür erken güçlüklerin, çocuğu kendi kökenini düşünemez hale getirebileceğini, dolayısıyla köken konusunu akla getirebilecek her şeyden kaçınılabileceğini düşünmüştür. Bu fikirler dışarıda bırakılmakta, hayat akıp gitmektedir. Tehlike, köken mevzusuna dokunulan anlarda, en barizi ebeveynlik esnasında ortaya çıkacaktır. Bu noktada psikoz tetiklenebilir. Aulagnier’ye göre diğer çözüm, kökenlere ilişkin, adeta ebeveynlerin söyleminde hiç dile getirilmemiş olanın yerini almak için ortaya çıkan hezeyanlı erken bir düşüncenin gelişmesidir. Ebeveynlerin bilinçsizce düşünceye yasak getirdiği yerde, çocuk bir hezeyan oluşturur. Bu da normal hayatla gayet uyumludur, dış olaylar o hezeyanlı düşünceyi şüpheye düşürmedikçe sorun yaratmaz.

Aulagnier şizofreni ve paranoyadaki aile kümeleri arasında ilginç karşıtlıklar da oluşturmuştur. Paranoyakların annelerinin çoğu zaman, çocuklarını yetiştirirken yaptıkları fedakarlıklardan ve gösterdikleri cesaretten bahsettiklerini, babanın arzusunun ise zararlı veya tehlikeli addedildiğini gözlemlemiştir. Annenin çektiklerinin ağırlığını üzerinde hisseden çocuk, anneye dönük eleştirel ve saldırgan düşüncelerini üstlenemez hale gelir; psişeden atılan bu düşünceler daha sonra zulüm hezeyanları halinde dışarıdan geri döner. Annenin çocuğun babaya olan bağlığına çoğu zaman bir suç muamelesi yaptığını da ekleyebiliriz: çocuğun böylesine habis birini sevmeye hakkı yoktur. Aulagnier şizofrenide ise, annelerin çoğunlukla çocuğun özerkliğini reddeden ya da tümüyle temellük eden bir tavır gösterdiklerini belirtmiştir.

“Hamile olduğumu hiç bilmiyordum,” der Joey’nin annesi, doğum esnasında “onu bir kişi olarak değil, bir nesne olarak düşünmüştüm.” Buna karşılık başka bir anne oğluna doğruca şunu diyebilmiştir: “Sana ne istediğini sormam gerekmiyor. Sen bensin.” Bu koşullarda çocuğa ne gibi bir düşünme alanı kalır? Kendisine hiçbir özerklik atfedilmeyen bir çocuk nasıl benlik sahibi olabilir ya da neyin kendi deneyimi, neyin başkasının deneyimi olduğunu nasıl bilebilir? Başkaları ne düşünüyorsa onu düşünmeye mecbursa şayet, başka bir şey mümkün değil gibidir. Bunu klinikte, annenin sözleriyle çocuğunkiler arasında insanı çoğu zaman afallatan özdeşlikte görüyoruz: ayrı ayrı görüşüldüğünde bile aynı hayat hikayesi anlatılmaktadır, başka türlüsü adeta mümkün değildir.

Bu düşünceler paranoyada karşımıza çıkmayan, şizofreniye mahsus bir özelliğin, kişinin bedeni ve düşüncelerinin başka birinin kontrolünde olduğu inancının açıklamasını sunar gibi görünüyordu. Keza anne-çocuk ilişkisinin erken dönemindeki sorunlar, şizofreninin diğer özelliklerini de açıklayabilirdi. Örneğin “Cagpras sendromu” diye bilinen, psikotik öznenin etrafındaki insanların kopyalarıyla değiştirildiği inancını ele alalım. Nadir rastlanan bir şey olarak görülmesine rağmen, aslında çok yaygındır; benim zaman zaman bir kopyayla “değiştirildiğime” inanan hastalarım var. Bu fenomene Schreber vakasında da rastlarız: babasını ziyaret etmek üzere dört günlük bir seyahate çıkıncaya dek sürekli yanında olmuş olan karısı için şöyle der Schreber: “Ona baktığımda artık canlı birini göremiyordum, ‘anlık yaratılmış insanlar’ tarzında mucizevi bir insan figürüydü sadece.”

Bunun bariz açıklaması, sevilen kişinin davranışlarının değişmesinin katlanılmaz olması, o kişinin davranışlarındaki tutarsızlık üzerine öznenin, gidiş gelişleriyle hem memnun eden hem hüsran yaratan tek bir kişidense, iki farklı kişi bulunduğuna inanmayı tercih etmesidir. Çocukluktaki görünüp kaybolmaların nasıl anlamlandırılacağı ya da anlamlandırılamayışı meselesinin bir yankısını buluruz burada. Erken tarihli araştırmalarda annelik kalıpları üstünde durulmuştur, oysa bu diğer sorun, yani çocuğun varlık-yokluk ritimleriyle nasıl meşgul olduğu sorunu, klinik sahayı bölümlendirmemize yardımcı olabilir: hasta türleriyle anne türlerini eşleştirmeye çalışmaktansa, bir çocuğun annenin arzusunu hangi yollardan sembolize edebildiğini ya da edemediğini inceleyebiliriz.

Capgras örneklerini tutarsız anneliğin bir sonucu saymak yerine, anlamlandırmanın tesisinde ve dolayısıyla sembolik işleyişte temel bir güçlük bulunduğunu söyleyebiliriz. Burada Von Damorus ilkesinin tersine çevrilmesi söz konusudur: paylaşılan tek bir özellik zemininde iki öznenin özdeşleştirilmesi yerine, özdeş özelliklerden oluşan tek bir kümenin iki özne gerektirmesi. Görünüşü aynıdır, konuşması aynıdır, ama farklı bir kişidir o. Annenin aynı olduğu, gelip gittiği varsayımı yerine, anne ikiye bölünür. Psikotik hastalarımdan biri şöyle demişti: “Tadım, nesne korunumu hiç bana göre değil.”

Her ne kadar şizofrenlerin annelerine ilişkin bu ince tarifler, anneyle çocuk arasındaki etkileşimin karmaşık ve çoğu zaman neredeyse gözle görünmeyen düzeylerini ayırt etmemizi sağlasa da, diyelim ki paranoyadan ziyade şizofreni doğuran annelik tarzı diye bir şey yoktur. Annenin çocuğunu koşullu mu koşulsuz mu sevdiği, çocuğa bir misyon mu yüklediği yoksa onu ihmal mi ettiği, onu kişilikten mahrum mu bıraktığı yoksa çocukta kendi fantazisinin bir yansımasını mı gördüğü, bütün bunların etkileri olur şüphesiz, ancak tek bir gelecek garantisi vermezler. Psikozun farklı gruplara ayrılmasının sebebi farklı annelik tarzları değil, anlam dünyasında bebeğin erişimine açık olan kaynaklardır.

Daha önce, çocuğun annenin varlık-yokluklarını nasıl onun ötesinde bir şeyle, çoğunlukla babayla özdeşleştirilen bir şeyle ilişkilendirmesi gerektiğini görmüştük. Bu süreç, çocuğun varlık-yokluk ritmini kayda geçirmiş olduğu anlamına gelir ve Colette Soler’in öne sürdüğü gibi, bu arkaik işlemde çıkan sorunlarla bağlantılı bir psikoz grubu vardır. Varlık-yokluk kayda geçirilmediyse, bazı otistik çocuklarda karşılaştığımız gibi, selamlama veya veda anlarında çocuk hiç tepki vermeyebilir. Odaya biri girip çıktığında hiçbir şey olmamış gibi davranır, varlık-yokluk ritmi hiç sembolize edilmemiş gibidir. Dolayısıyla, bu temel nöbetleşmeyi cisimleştiren herhangi bir şeye takılıp kalabilir mesela yanıp sönen bir lambaya. Sembolik düzenin kalbinde yatan en temel ikili karşıtlıkları içselleştiremeyen çocuk, bunlara deyim yerindeyse ancak dışarıdan ulaşabiliyordun

İlginçtir, bazı “bunama” türlerinde bu noktaya bir geri dönüş görebiliriz belki; kişi sanki tüm dünyası bu tek soruya indirgenmişçesine, sürekli olarak “Tekrar ne zaman görüşeceğiz?” diye sorar. Başka bir örnekte hasta, “Onunla birlikte olmadığımda annemi düşünemiyordum,” der. Annenin varlık-yoklukları sembolize edilmediğinde, yokluğu ortadan kaybolmasına eşdeğer olabilir; ebeveynlerin yokluğunun bazı psikotik çocuklarda yarattığı dehşette bunu görürüz: annenin gidişi, geçici bir ayrılık olarak anlaşılmaz, çocuğun gerçekliğinde bir delik açar adeta. Tatilimin yaklaşmasından dehşete kapılan şizofren bir hastanın dediğine göre, “Bir deliğin içinde kaybolacaksınız, sonra o delik de kaybolacak ve artık hiç varolmamış olacaksınız.” Bir kadın hasta bir buçuk yaşındayken anne babası onu bir akrabalarına bırakıp seyahate çıkmıştı. Geri döndüklerinde onları tanımayı reddetmiş ve sonradan bu noktayı kendi “ölüm” tarihi olarak belirlemişti. Anne baba onun için düpedüz yok olmuştu; evden ayrıldıktan sonra, onlarla tüm teması kesmişti. Onu göremediğim ya da tatilde olduğum günler onun için işkenceydi: her ayrılış bir ihanet olduğu gibi, geri dönüşü olmayan bir kayboluştu aynı zamanda. Bu psikoz grubunda merkezi etiyoloji, babanın reddedilmesinden ziyade, annenin sembolizasyonu sürecinde ortaya çıkan bir soruna dayanır.

Annenin yokluklarından doğan bölgenin kaydı sembolize edilmemiştir, dolayısıyla öznenin elinde bu geliş gidişleri anlamlandıracak bir şey yoktur. Kayda geçirebildiği tek şey, “bir şeylerin” kötü yönde değiştiği gerçeğidir ve bu da bir yandan bir kişinin gidiş gelişlerinin farklı kişilerin eylemleriymiş gibi görüldüğü Capgras sendromu gibi fenomenlere, diğer yandan nihayetinde işlerin farklı olduğunu, bir değişim olduğunu imlemenin bir şekli olan hipokondriye yol açabilir. Burada başlangıçtaki sorun, annenin yerini işaretleme sorunu, daha önce gördüğümüz gibi, şizofren özne için dünyada bir yerde bir eksiklik imal etmenin neden bu kadar hayati olduğunun açıklamasıdır. Bu eksikliği, daima fazla yakın olan Ötekiyle araya mesafe koymak ve bir güvenlik noktası bulmak için kullanabilir.

Burada psikanalizin “yabancılaşma” ve “ayrılma” arasında yaptığı ayrım, bu psikoz türleri arasındaki farkı formüle etmemizi sağlayabilir. Ebeveynlerimizden gelen imleyenlerde, içine doğduğumuz ve hayatımızın erken dönemini şekillendiren düşünce ve fantazilerde yabancılaşmış haldeyizdir. Onlardan belli özellikler, özlemler ve varolma tarzları alırız. Bizatihi dil bizi yabancılaştırır, onun parametreleri ve yapılan içinde varolmak zorundayızdır. Ama aynı zamanda bu imleyenlerden ayrılmamız, kendimizi onlardan ayrı kılmamız, bir mesafe yaratmamız da gerekir; zira aksi halde bedenimiz ve ruhumuzla Ötekine ait oluruz. Vaktiyle Kari Popper’in belirttiği gibi, çocuklar sözcükleri telaffuz edebildiklerinde değil, yalan söyleyebildiklerinde konuşmayı öğrenirler: yani Ötekinin bilmediği şeyleri büip yapabilir hale geldiklerinde. Ayrılma sürecinin bir örneğidir bu.

Ayrılma sayesinde kendimizi dile, düşünce zincirine tam anlamıyla dahil edebiliriz, zira aksi halde sözün kuklalarından ibaret kalırız, kendimizi başkalarının sözlerinden kopartamayız. Üzerimize dayatılan düşünce ve imgelerin kopyalarından ibaret oluruz, bedenimiz ve zihnimizle Öteki arasında doğrudan bir hat söz konusu olur. Anne babası durmasını söyledikten sonra davula bir kez daha vuran çocuk örneğinde bu sürecin bir metaforunu görebiliriz: o tek vuruş, kurallara uyacak olsa bile, bunun kendi seçimi olduğunu gösteren eylemdir.

Annenin yokluklarına ilişkin arkaik sembolizasyonla bağlantılı olan psikoz grubunda yabancılaşmayla ilgili bir sorun söz konusudur: kişi ebeveynden gelen düşünce zincirinde yer alan başlangıçtaki yabancılaşmaya dahil olmaz. Kelimelerin bir etkisi yok gibidir, bu da Ötekinden gelene dair temel bir ret olduğuna işaret eder. Bu tür vakalarda çoğu zaman istifleme veya biriktirmeye rastlarız; kişi bir takım kağıt parçalarından, tenekelerden veya gündelik döküntülerden ayrılamıyor gibidir, hatta bunları ceplerine koyup yarımda taşıyor olabilir.

Diğer psikoz grubunda yabancılaşma kesinlikle vardır, ama ayrılma olmamıştır; bu yüzden kelimelerin etkisi yok değil, tersine çok fazladır. Özne bazı imleyenler tarafından değil de, tüm imleyenler tarafından temsil ediliyor gibidir. John Custance’ın dediğine göre: “Neye baksam eylem itkisi doğuran bir fikre kapılıyorum.” Kelimeler özneyi sürekli itekler; bir mürekkep hokkasına baktığında gözünün önünde “hokka” [inkpot] harflerinin imgesi oluşur, bu da onu tuvalete, lazımlığa [pof] gitmeye iter. Bir defasında bir hastamla konuşurken “tweet” (cıvıltı) kelimesini kullandığımda, o bunu Twitter’a girmesi yönünde bir emir olarak anlamış ve emri hemen yerine getirmişti. Kelimeyle etkisi arasında hiçbir bariyer yoktu. Bazı şizofreni türlerinde karşılaştığımız otomatik itaattir bu. Kişi dile mıhlanmıştır, bir ayrılık yaratamıyordur.

Bu ayrılmanın sembolik düzeyde gerçekleştirilememesi, psikotik özneyi başka bir düzlemde ayrılma yaratmaya zorlayabilir. Kendisini bir yere tutturmak için elinden geleni yapabilir, bazen bunu düz düz anlamıyla yapmaya girişir ve etraftaki nesnelere dokunarak, ayaklarını yere vurarak, kendine zarar vererek dildeki o başıboş yabancılaşmasının sağlayamadığı bir yer, bir sabitlik arar. Sembolik/Simgesel içindeki bu konumsuzluk sürüklenmeye yatkın olabileceği anlamına gelir; sokaklardan, demiryolu istasyonlarından ve toplu taşıma duraklarından uzak duramayabilir. Ayırıcı bir nokta olmadığından pusulasızdır ve kendini bir yere tutturmanın yolunu kendisi bulmalıdır.

İmleme zincirinden ayrılmanın bir diğer yolu intihardır. Bir hasta intihar girişimini şöyle tarif etmiştir: “Ani bir sessizlik oldu, atom bombasından önceki sessizlik gibi, sonrasında ilaçlar mideye inmişti.” İlaçlan yutma eylemi öznel bir faillikten ve istemden kopuktur. “Bir dakika filan geçtikten sonra, boş ilaç kutularını görünce şaşırdım. İlaçları almış olduğumu, beni öldürecek kadar almış olduğumu fark ettim. Ama sonra hiçbir şey hissetmedim, hiç kimseyi, hiçbir şeyi düşünmedim, hiç kaygı yoktu.” İntihar eyleminde düşünce zincirinden ayrılma olmuştur, bu örnekte hapların yutulması kadar “sessizlik’ın tuhaf konumu da buna işaret etmektedir: beklenebileceği gibi atom bombasının ertesine değil, öncesine yerleştirilmiştir; adeta öznellik hissinin, düşünce sahipliğinin ortadan kayboluşunu işaretlemektedir. İntihar eyleminin getirdiği zorunlu ayrılma, tümüyle Ötekinin merhametine kaldığını, ya tümüyle ona yapışık olduğunu ya da düpedüz düşürüldüğünü hisseden bir kişiye tek çıkış yolu gibi görünür çoğu zaman.

Ötekiyle arada mesafe olmaması, her şeyin fazla yakın, fazla sokulgan olabileceği anlamına gelir. “Her kelime,” diye devam eder Custance, “şöyle bir göz attığım bir gazetedeki hemen her harf, feci kötücül bir mesaj içeriyordu.” Ötekinden ayrılma yolu olmadığında, onun imleyenlerine yapışık kalırız. Gerçeklikteki her unsur bize seslenen bir işaret haline gelir. Buna karşılık, yabancılaşmanın olmadığı psikozlarda, bize seslenen hiçbir şey yoktur, bizi temsil eden hiçbir işaret yoktur.

Dille ve işaretler dünyasıyla ilişkilerdeki bu tuhaflık nasıl ortaya çıkıyor olabilir? Bu farklı pozisyonların nedenleri nelerdir? Bu noktada dilin bebek üzerindeki etkisini ve bu etkinin öznenin psikozdaki deneyimini hangi yollardan etkileyebileceğini daha ayrıntılı incelemememiz gerekiyor.

Anne-bebek etkileşimleri üzerine erken dönem Batılı araştırmalarda, yeni doğmuş bebeğe, beslenme isteği dışında pek öznellik atfedilmemiştir. Annenin tanınması ve diğerlerinden ayırt edilmesinin bile doğumdan epey sonra gerçekleştiği varsayılır. Fakat özenli çalışmalar, bebekle anne arasında ana rahminde başlayan, bilhassa faaliyet döngülerine ilişkin karmaşık etkileşimler bulunduğunu göstermeye başlamıştır.

Bir zamanlar bebeklerin doğumdan ancak birkaç ay sonra doğru dürüst işitebildiğine inanılırken, yapılan yeni çalışmalarda fetüsün gebelikten daha dört ay sonra sesleri ayırt edebildiği kanıtlanmıştır. Mesela anne konuştuktan veya şarkı söyledikten sonra fetüste belli hareketler olmakta, sonrasında anne devam ettiği halde bu hareketler kesilmektedir. Bu araştırmada anneyle bebeğin birbiriyle etkileşim halinde olan faaliyet döngüleri içinde olduğu gösterilmiştir: basit bir değiş tokuş içinde, iki taraf da diğerine yer bırakıyordun

Bu döngülere ne anlam verilebileceği belirsiz olsa da, esas olan değiş tokuşların zamanlamasıdır. Kendi payım yerine getiren katılımcı, çekilip diğerinin yanıt vermesine olanak tanır. Konuşmanın yolunu yapan bu temel değiş tokuş, insan diyalogunun asgari yapısı olarak görülebilir. Bu noktada Batılı ve Doğulu araştırmalar arasında önemli bir uyuşmazlık olmuştur. Batılı psikologlar konuşma kabiliyetini genelde doğuştan gelen bir düşünce ifade etme potansiyeli, kişinin çevresi sayesinde etkinlik kazanan bir potansiyel olarak görürken, Rus geleneğinde düşünmenin kendisi dışarıdan alman bir şey olarak görülmüştür: etrafımızdakilerin diyalogunu içselleştiriyoruzdur, düşünme yapısını tesis eden de budur. Bu modele göre düşünceler önce dışarıdan gelir ve diyalog biçimine sahiptir: bazı psikotik öznelerin kendi yaşantılarından bahsederken söylediklerine birebir uyar bu.

Böylesi araştırmalar düşünme ve konuşmanın belli bir düzeyde daima diyalogla ya da en azından başka birinin konuşması fikriyle bağlantılı olduğunu ima eder. Çocuk kendi başına konuşurken, etrafta başka kimse yokken bile, diyalogun bazı biçimsel özellikleri oradadır. Beşik konuşması, yani bebeklerin uykuya dalarken çıkardıkları sesler üzerine yapılan çalışmalar bunu kesin bir şekilde göstermiştir. Beşik konuşması bebekler var olduğundan bu yana var olmuştur şüphesiz; ancak 1960’larda dilbilimcilerin ilgisini çekebilmiş olması hayret vericidir. Temellerin atıldığı çalışma, 1962’de Ruth Weir’ın iki buçuk yaşındaki oğlu Anthony’yi denek olarak kullanmasıyla gerçekleştirilmiş ve dilbilimci Roman Jakobson’ın yazdığı bir önsözle birlikte yayımlanmıştır. Weir, küçük Anthony’nin yatağının yanına bir kayıt cihazı koymuş, sonra da birkaç ay boyunca kaydedilen verilere dilbilimsel bir analiz uygulamıştır. Sonuçlar çarpıcıdır.

Oğlunun beşik konuşmasını dinlerken, her şeyden önce, sonraki çalışmalar tarafından da onaylanacak bir şey dikkatini çekmiştir: çocuğun sözlerinde emir cümlelerinin sıklığı. Yatağında kendi başına yatan çocuk kendi kendisine emirler veriyordur ve çocuğun konuşması içindeki bu “diğer” konuşma kayıtların tamamında mevcuttur. Bu emirler kimi zaman mesela “Sarı battaniyeye atla” ya da “Çok gürültü çıkar” gibi deyişlerde bildirim deyimleri olarak da görülebilecek durumdadır ve Weir’ın bu örneklerin nasıl sınıflandırılacağı konusunda yaşadığı tereddütten öğrenilecek şeyler vardır. Belki de bu, büdirim halini alan şeyin kökeninin emirde yattığını göstermektedir: yani Ötekinden gelen ve özneye hitap eden konuşmada.

Dilbilimci Paul Guillaume, özel isimlerin salt nesne adlandırmasından ibaret olmayıp çağrı olduklarını, söz konusu kişinin çocuk için taşıdığı duygusal anlamı içerdiklerini, bundan dolayı ilk dilsel biçimlerin yetişkinlerin gramer kategorileriyle sınıflandırılamayacağını savunmuştur. “Anne” ve “Baba” mesela isimden ziyade emirdir, somut eylemin dilsel katılımcılarıdır. Konuşmanın tamamı bu emir kökünü taşıyor olabilir; dilbilimcilerin bir zamanlar insan konuşmasının ilk kipinin emir kipi olup olmadığım kurcalamış olduklarını da hatırlayalım.

Oğlunun akşam monologlarını inceledikçe bir başka önemli sonuca ulaşır Weir: bu monologlar hiç de monolog değildir, diyalogdur aslında. Anthony, Weir’ın tabiriyle, “tek bir kişinin konuştuğu diyaloglar” üretiyordu. Sanki sürekli kendi kendisine hitap etme süreci içindeydi ve uyuklama konuşması bunun ayrıcalıklı bir uğrağıydı. Gün içinde ufak pelüş oyuncağı “Bobo’ya hemen hiç yüz vermiyor, başka bir yerde bırakıldığında onu pek aramıyorken, uyku zamanı geldiğinde Bobo beşik konuşmasındaki muhataplardan biri, bir yığın emir ve çağrının muhatabı haline geliyordu. Diyalogların uyku eşiğindeyken gerçekleşiyor olması, bu noktanın konuşmanın içselleştirilmesinde ayrıcalıklı olduğunu akla getirmektedir. Sonraki araştırmacılar da benzer bulgulara ulaşmıştır; fakat Weir’ın vardığı sonuçları anlamdırmadan önce, çocuk dili çalışmalarından bir temayı daha devreye sokabiliriz.

Muhataplarının olması küçük Anthony’nin ilgisini özellikle çekiyorken, anneler ise vakitlerinin büyük bir bölümünü doğrudan yanıt verecek durumda olmayan bebekleriyle diyalog halinde geçirirler. Farklı kültürler içeren çalışmalarda, annelerin bebekleriyle yaptıkları konuşmaların yaklaşık yüzde 70’inin soru biçimlerinden oluştuğu görülmüştür: “Aç mısın?”, “Bir şey içmek ister misin?”, “Sıcakladın mı?” Buradaki muamma, bu sözdizim biçimlerinin sıklığından ziyade, konuşmaya başladıklarında bebeklerin konuşmasına aksetmiyor olmalarıdır. Anne konuşmasındaki ve çocukların konuşmalarındaki soru biçimlerinin sıklığı arasında ispatlanmış bir bağıntı yoktur. Hatta bazı dillerdeki soru biçimlerinin özelliği olan ters çevrilmiş söz dizimi, o dili anadili olarak konuşanların ilk dilsel üretimlerinde hemen hiç görülmez.

Taklit kalıpları hakkında bildiklerimizi düşününce bu şaşırtıcıdır; araştırmacıların, çocukların anne konuşmasını taklit ettiğini bulmakla kalmayıp, anne onları taklit ettiğinde çocukların daha fazla taklit ettiğini bulmuş olmaları da ilginçtir. Çocukların annelerinin konuşmasını taklit etme (göreli) sıklığı ile annelerinin çocuklarının konuşmasını taklit etme (göreli) sıklığı arasında bağıntı bulunmuştur. Çocukların annenin yaptığı taklitleri taklit etme ihtimalinin diğer konuşma edimlerine kıyasla daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. Bu da bebeklerin sadece annelerini taklit ederek öğrenmekle kalmayıp bir bakıma taklit sürecinin kendisini de öğrendiklerini göstermektedir.

Annelerin “bebek konuşmasında” bu tür soru biçimlerinin sıklığı, konuşamıyor olsa bile bebeğe annenin dilsel dünyasında potansiyel bir yer verildiğine işaret etmektedir. Sözcüklerle yanıt verebilecek durumda olmasalar da, bebeklere yanıt verme imkanı tanınmaktadır; bu yanıt bir el kol hareketi ya da ağlama biçimini alabilir ve sonradan, çocuk büyüyüp annesinin dil kodlarını öğrendikçe, sözcüklere dönüşür. Ama annenin ilk aylardaki sorularının işlevi, sözün içinde konuşan öznenin doğacağı bir yer hazırlamak olsa gerektir. Anne konuşmasındaki soru biçimleri, agulamaların anlamlı hale geldiği bir bağlam yarattığı gibi, özneye de bir yer sunar. Bu verili bir şey değildir kesinlikle: bakımını üstlenen kişinin çocuğa hiçbir soru sormadığı, aksine ona sıcakladığını, üşüdüğünü, acıktığını veya susadığını söylediği durumları düşünün. Burada ebeveyn her şeyi biliyordur ve çocuğu ayrı bir öznelliği olmadığına inandırmaya çalışabilir. Benliğin ortaya çıkacağı bir yer bırakılmıyordun Bebek Öteki için bir nesneden ibarettir.

Anne konuşmasındaki soru biçimlerini, uyku eşiğinde karşılaşılan tuhaf dilsel fenomenlerle ilişkilendirmek de mümkündür. Hipnogojik [uykuya dalmadan hemen önceki] ve hipnopompik [uyanıştan hemen önceki] hallerde işittiğimiz kelimeler bir zamanlar psikiyatrinin, bilhassa Kraepelinin ilgisini çekmiş bir konudur. Uykuya dalma ve uyanış hallerinde ortaya çıkan dilsel fragmanlar genellikle tamamlanma veya işlenme gerektiriyor gibidir. Önemli görünen ama hiçbir anlam verilemeyen bir söz parçasıyla kalakalmak ya da uyku esnasında bir muammayı veya bulmacayı çözdüğünü bilip de bunu nasıl yaptığını hatırlayamamak, çoğu insanın uyanırken yaşadığı bir şeydir herhalde. Bertrand Russell’ın Tanrının var olduğunun ispatını bulması gibidir bu: bulduğunu fark edip neşeyle tütün kutusunu havaya fırlatmış, ancak maalesef sonradan tek hatırlayabildiği şey kutuyu havaya fırlatma görüntüsü olmuştur.

Yeniden oluşturulamayan ispattan geriye sadece bu imge ve bir şeyi çözmüş olduğundan emin olma hissi kalmıştır. Keza uykumuzda hayati bir problemi veya bulmacayı çözdüğümüz hissine kapıldığımızda da, geriye çözümün kendisi yerine, ona eşlik eden duygudan ve belki bir cümle parçasından başka bir şey kalmaz çoğu zaman. Bu tuhaf ısrar niye peki? Hem eksik dil parçalarının, hem de bunların tamamlanması gerektiği ya da önemli oldukları ve bizi ilgilendirdikleri hissinin ısrarı?

Bu sorunun yanıtı klasikleşmiş dil modelinin kapsamını genişletmeyi gerektirir. Yirminci yüzyılda birçok dönüşümden geçmiş olmasına rağmen dilbilim, on dokuzuncu yüzyılın hakim dil modeline büyük ölçüde sadık kalmıştır; bu modelde dilin üç temel işlevi vardır: gönderme işlevi, duygusal işlev ve istemsel//etkileme [conative] işlevi. Gönderme işlevi düz ve yan anlam boyutlarıyla birlikte dilin nesnelerle nasıl ilişki kurduğunu; duygusal işlev konuşmacının kullandığı sözcüklerle tavrını açığa vuran ilişkisini; etkileme işlevi ise muhatapla ilişkiyi mesela soru sorma ya da emir verme konu alır. Can alıcı noktaya geliyoruz böylece: dil üzerine tüm bu perspektiflerde muhatapla ilişki incelenirken, muhatap olma deneyimi ele alınmamaktadır, oysa kendisine hitap edilen bebeğin ve uyku eşiğindeki yetişkinin deneyimi, dilin tam da bu işlevini göstermiyor mu?

Hitap edilmek, bebek için hem esas hem de sorunlu bir şeydir ve bunun çok basit iki nedeni vardır: birincisi, yetişkinin çağrısı ilk başta

esrarengizdir; İkincisi, bebekte bu çağrıya doğrudan karşı koyabilecek bir kalkan yoktur. Yetişkinle diğer etkileşimlerin hemen hepsi bir mücadeleye konu olabilir, kişinin öznelliğini göstermesine fırsat doğabilir. Çocuk, yetişkinin sunduğu ya da talep ettiği şeye karşı çıkabilir. Yemeyi, içmeyi, lazımlığa gitmeyi, vb. reddedebilir. Ama Ötekinin kendisine hitap edişini öyle kolay kolay reddedemez. Bunu önemsiz bir ayrıntı olarak görmemeli, dilin ve bebeğin deneyiminin merkezi bir işlevi olarak önemini azımsamamalıyız. Karşı durmanın mümkün olmaması, ona zulüm potansiyeli kazandıran şeydir tam da.

Burada bakışla koşutluk kurulabilir; yetişkinin kolayca karşı konulamayan diğer tek varlık biçimi bakıştır belki de. Bebekler yetişkinin bakışını takip etmeyi reddebilir, açık olması gerekirken gözlerini kapatabilir, ancak bakılma gerçeğinin önüne geçemezler. Çocukların sık sık gözlerini kapatarak başkalarına görünmez olabilecekleri fantazisini kurmaları da buradan kaynaklanıyor olabilir. Ötekinin bakışı ve hitap edilme olgusu, “dışarıdan” dayatılan ve çocuğu doğrudan ilgilendiren, ancak karşı konulması mümkün olmayan deneyimler olma özelliğini paylaşırlar. Bu durumlarda, Öteki için özne değil, nesne konumundayızdır. Ve tam da bundan dolayı, bakış ve ses istilacı ve tehditkar hale gelebilmektedir.

Burada bir koşutluk daha kurulabilir. Ötekinin bakışma karşı çocuk kendini nasıl savunur? Lacan’ın tarif ettiği bir çözüm, Ötekinin dikkatini dağıtacak perdeler oluşturmaktır. Dikkatler öznenin bakışı kendinden uzak tutmak için kullandığı bir imge veya perdeye çekilir. Nazarlıkta geçerli olan ilkedir bu: bir nesne, kem gözleri başka yöne çekip kişinin güvenliğini sağlasın diye vücudun yakınında tutulur. Ötekinin bakışı ile öznenin sunduğu perde arasında bir yarık açılır böylece. Ses sahasında da benzer bir yarığın iş başında olduğunu göremez miyiz? Hitap edilme deneyimine karşı kendini savunması gereken bir öznenin ses çıkarmasının, perdenin (mesela bir tablo) görüş alanında gördüğü işleve benzer bir işlevi yok mudur?

Bunun en temel örneği bebek çığlığı olabilir: bir sancının veya talebin ifadesi olmayıp Ötekinin çağrılarını bastıran ve kimi zaman Öteki’nin söylediklerine devam etmesini çok güçleştiren çığlık. Schreber bu deneyimi son derece berrak bir şekilde anlatır. Kimi zaman “feryat” ediyordur, bilhassa geceleri, “sesli konuşmak, piyano çalmak, vb. gibi diğer savunma önlemlerini uygulamak pek mümkün olmadığında. Bu şartlar altında feryat etmenin, çıkan gürültüyle, seslerin kafama söylediği her şeyi boğmak gibi bir faydası oluyordu.” İşine giden birçok yolcu da aynı eyleme başvurmaktadır. iPod’larında dinledikleri müzik, metrodaki ya da otobüsteki sesleri boğmakla kalmayıp, canlarını sıkan istilacı düşünceleri de boğmaktadır bunlar ses biçimi alsın veya almasın. Sesler duyan hastalarımın hemen hepsi iPod’ları veya kulaklıkları bu amaç için kullanmaktadır.

Annesinin sesinin ve bunun uzantısı olarak, İngilizce dilinin tamamının içine sokulduğunu hisseden Louis Wolfson, kendini savunmak için vücudundaki tüm delikleri tıkıyordu. Gün boyunca cep radyosundan yabancı yayınlar dinler, böylece Fransızca ve Almancayı hep yanında bulundururdu. Beslenmesi bile etkilenmişti, zira annesinin mutfağındaki paketler ve tenekeler üzerinde yazan İngilizce sözcükleri görmeye dayanamıyordu, gözleri yarı kapalı uzanıyordu onlara. Her cümle ve her sözcük onun için dehşet verici bir çağırmaydı, annesi bunları içine “enjekte” etmeye çalışıyordu sanki.

Bebekler hitap edilme deneyimine karşı ilk başta bir ret yoluyla kendilerini savunamıyorlarsa şayet, kulaklarını tıkamak dışında başka ne gibi olanakları vardır? Burada daha incelikli, göze pek görünmeyen ret biçimleri söz konusu olabilir. Seçeneklerden biri, çocuğun kendisine hitap eden sanki yetişkinlerden biri değil de başka bir şeymiş gibi davranıp, dikkatini başka yöne çevirmesi olabilir. Ya da daha basiti, kendisine hitap edilmiyormuş gibi davranmaktır; çocukların gayet iyi bildiği bir stratejidir bu. Böyle anlarda çoğunlukla görsel düzleme başvurulur; çocuk ya bir aynaya ya da yansıtıcı bir yüzeye bakar, yahut kimi zaman düpedüz kendi yansımasına yapışıp kalır.

Bir anne, ilk gençlik çağındaki oğlunun kendi yansımasına bakıp durduğunu, o esnada onunla konuşacak olduğunda ya da ona seslendiğinde kendisini dinlemediğini anlatmıştır. Ne var ki bu mantık tersine çevrildiğinde durum aydınlığa kavuşacaktır: oğlan bakıyor olduğu için dinlemiyor değildir, bakmak annenin sesinin zulmedici, istilacı boyutundan kaçıştır. Bu seçeneklerin çocuğu hitap edilme gerçeğinden kurtarmadığını, sadece yanıt biçimleri olduğunu unutmamalıyız. Biri duymayı reddediyorsa şayet, kendisinden bekleneni gayet iyi duymuş demektir. Ama burada bir seçenek daha vardır, ki buna daha sonra döneceğiz.

Bakışla koşutluğu biraz daha sürdürmek ilginç olabilir. Öteki’nin bakışındaki istilacı boyutla nasıl baş edilir? Bu noktada annelerle çocukların oynadığı, varlık-yokluk ritmi içeren o “ce” oyunlarına değinmek isabetli olacaktır. Bu oyunların, Ötekinin bakışının bir yapıya, bir varlık-yokluk ritüeline bağlanması gibi bir işlevi olduğu savunulabilir; kilit nokta, bakışın her zaman orada olmamasıdır. Kötücül bir mevcudiyeti “sosyalleştirmek” ve ehlileştirmek için bir oyuna başvurulur. Ötekinin bakışındaki istilacı boyutu bastırır, işgal ettiğimiz uzamdan çıkartarak kendi gerçekliğimizi kurarız. Hitap edilme deneyimi söz konusu olduğunda da benzer bir işlem yok mudur? Weir ve diğerlerinin aktardığı beşik konuşmalarının işlevi tam da bu değil midir? Weirin beşik konuşmasını erken bir dil öğrenme egzersizi sayan yorumunu takip etmek yerine, bunu kaygının yatıştırılmasına dönük erken bir kapsama girişimi olarak görebiliriz. Çocukların kendi kendilerine diyalog yaratarak, hitap edilme deneyimini düzene koymaya çalıştıkları söylenemez mi? Burada düzenleyici olmuşlardır, tek hitap edilen olmaktansa artık bir başkasına hitap ediyorlardır.

“Ce” gibi oyunlar bakılma deneyiminin sokulganlığını nasıl ritme ve yapıya bağlıyorsa, beşik konuşması da hitap edilme deneyimine aynısını yaparak muhataplık işlevini düzene sokar. Diğer birçok çocuk oyunu da aynı görevi sürdürmez mi? Ne de olsa bu oyunların birçoğunda, oyunculardan biri diğerlerinden farklı bir rol mesela “ebe” olma üstlenirken, diğer oyuncular bu rolün kendilerine kalmaması için uğraşırlar. Nitekim ebe olmamak için uygulanan stratejiler, mesela önceden belirlenmiş bir sonucun ortaya çıkmasını önleme amaçlı, gittikçe karmaşıklaşan sözel yapılar, oyunun bünyevi parçaları, hatta oyunun ta kendisi haline gelmektedir. Yine çocukluktan aşina olduğumuz “cesaret” oyunlarını [dare you] hatırlayabiliriz: kazananın olmadığı, amacın başka birinin söylediği şeyi yapmak veya daha ilginci, yapmamaya çalışmak olduğu oyunlardır bunlar. Son olarak, çocuklardan birinin bir kapıya vurup kaçmak için seçildiği veya gönüllü olduğu kapı çalma oyunlarını düşünebiliriz. Bütün bu örneklerde ortak nokta, öznenin hitap edilme deneyimiyle kurduğu farklı ilişkilerdir. Oyunun konusu bu deneyimdir ve oynarken düzene sokulur, bir yapı içine alınır. Bu tür çağırma [interpellatiorı] oyunlarında hitap edilmek bir değişken haline gelir, dolayısıyla kişi başka birinin sözünün nesnesinden ibaret değildir. Bu konumla oynamanın, bu konumdan kaçınmanın yolları vardır.

Dilin çağırma işlevini ve ona bağlı hitap edilme deneyimini yalıttığımız anda bir dizi fenomen aydınlığa kavuşur. Uyku eşiğinde karşılaşılan dilsel tuhaflıklarda bu işlevin ayrılmasının söz konusu olduğunu görebiliriz artık. Anlamları karanlık olsa da bizi çağıran sözcük veya deyişlerle karşılaşırız; ara sıra ortaya çıkan ve Otto Isakower’in hipnagojik [uyku getirici] fenomenler üzerine çalışmasında dikkat çektiği o “saygı” hissi, öznel katılımın işaretidir. Uyumaya hazırlandığımızda bu işlev, beşik konuşmasında olduğu gibi düzene sokulabilirken, uyku esnasında bizi pek rahatsız etmemekte, uyanış zamanı yaklaşırken yeniden ortaya çıkmakta ve muhtemelen uyanıklık halindeyken de belli bir rol oynamaktadır. Freud’un, uykunun edilgen bir olay değil, etkin bir süreç olduğu şeklindeki radikal görüşüne destek oluşturur bu. Uykuya dalmıyoruz, kendimizi uyutuyoruz.

Şimdi bakış ve sesin psikozda niye bu derece görünür ve zulmedici olduğunu anlayabilecek durumdayız. Bakış ve ses bir yapıya bağlanmış ve bastırılmış olmak yerine, istilacı, tehditkar ve dolaymışız halde ortaya çıkarlar. Özne kendisine bakıldığını, gözetlendiğini, konuşulduğunu, hitap edildiğini hisseder. Bazı vakalarda tüm dünya özneye bakıyor ve onunla konuşuyordur. Ses ve bakışın istilacı boyutu çıkartılmamış olduğunda, psikotik özne bunları dünyasından çıkarmak için şiddete başvurabilir: nitekim psikotik eylemlerin birçoğunda amaç, özneye dayanılmaz bir şekilde sokulan bir bakış veya sesi etkisiz hale getirmektir.

Bu noktada Papin kardeşlerin işlediği dillere düşmüş suçu düşünebiliriz: bu iki hizmetçi, kaynağı işverenlerinde yatan zulüm tehdidi doruğa çıktığında, onları öldürmeden önce kendi elleriyle işkencecilerinin gözlerini çıkarmışlardır. Bu tür uç örnekler nadir görülebilir, ancak galeri ve müzelerde tablolar veya heykeller tahrip edildiğinde, büyük bir sıklıkla ilk hedef temsil edilen kişinin gözleridir. Keza kamusal figürlere yönelik nedensiz görünen saldırılarda, çoğu zaman o kişinin yayıncılıkla uğraştığını görürüz. Tüm bu örneklerde özne kendisini delip geçen şeyi, kendisine yöneltildiğini hissettiği bir bakış veya sesi çaresizce zayıflatmaya veya etkisiz hale getirmeye çalışıyordun

Dilin çağırma işlevi burada saf haliyle iş görmektedir: hitap edilme deneyimi, herhangi bir duyu kipinden ve anlamsal sahadan yalıtılmıştır, itaat veya inanç isteyen bir buyruk olarak hissediliyordun Hastalarımdan biri şöyle demişti: “Betimlemeler bile benim için hep bir itham.” Ya da Schreber’in yazdığına göre, “Bana söylenen her sözde, yaklaşan her ayak sesinde, her tren düdüğünde kafamda bir darbe hissediyordum.” Özne birinin veya bir şeyin kendisine seslendiğini, hitap ettiğini, sokulduğunu hissen

Bu hitap edilme işlevi, bizimle konuşulması deneyimiyle birlikte doğar, ancak sonrasında, görme, dokunma, koklama dahil, tüm duyu düzlemlerinde ortaya çıkabilir. Daha önce belirttiğimiz gibi, belli şartlar altında aşırı yorgunluk, ilaçlar, duyu yoksunluğu herkes halüsinasyon görebilir; ama bunun gerçekten psikotik bir fenomen sayılması için, kişide anlam etkisi oluşturması gerekir: kişi bunun neyin işareti olduğunu bilmiyorsa bile, bu halüsinasyonu kendisine yönelik bir işaret olarak anlamış olmalıdır. Görsel halüsinasyon, yukarıda tartıştığımız yapının, başkalarının bakışının kişiye hedef alındığını hissettirdiği dilsel yapının taşıyıcısı olabilir. Öznenin dilin bu muhataplık işlevini deneyimlemesi, gerçek halüsinasyona tanımını veren şeydir.

Nitekim muhataplık işlevi halüsinasyonda kendini saf haliyle gösterir ve halüsinasyon genellikle psikozun başlarında, ya göze çarpan ya da göze görünmeyen bir şekilde ortaya çıkar. Bu noktada özne hakkındaki halüsinasyonlarla özneye yönelik halüsinasyonları birbirinden ayırmamız gerekir: ilkinde öznenin yaptıklarını tarif edip duran bir ses olabilir (“şimdi giyiniyor, şimdi işe gidiyor...”), İkincisindeyse genellikle kadınlarla ilişkilendirilen alçaltıcı terimler (“Kaltak!”, “Orospu!”, vb.) içeren müstehcen sözler yahut cinsel suçlamalar söz konusudur genelde. Kişiye talimat veren, cinayet eylemlerinden tutun da ayakta durmak veya diş fırçalamak gibi olağan gündelik eylemlere varıncaya kadar belli görevleri yerine getirmesini söyleyen halüsinasyonlar da vardır. Hastanın hareketlerindeki yavaşlık ve hantallığın beyindeki bir bozulmanın işareti olduğu sanılabilir, oysa bu aslında günlük hayatın her adımı için gereken talimatları dinlemek zorunda olmanın bir sonucu da olabilir. Bu üç halüsinasyon biçimi üç hitap tarzına karşılık gelir, sesler dilin çağırma işlevlerinin taşıyıcısı olmuşlardır adeta.

Sözlü halüsinasyon, Lacan’ın belirttiği gibi, belli bir duyu merkeziyle sınırlı değildir: akustik bir biçim alması gerekmez, herhangi bir duyu şeklini tercih edebilir. Önemli olan atfetmedir: özneyi hedef aldığı hissediliyor mu? Bu tanımın kapsamının genişliği, klinik görünümlerdeki büyük çeşitliliği açıklar. Bir hasta, soldan üçüncü yataktan kendisine kelimeler geldiğini, bunların midesine nakşolduğunu anlatır. Bir başkası “sessiz sözcükler” duyduğundan bahseder. “Kulaklarımda değil, kafamda bir ses duyuyorum” ya da “Onları duymuyorum, konuştuklarını hissediyorum,” diyenler de olmuştur. Bleuler, “sessiz seslerden bahseden hastalarından alıntı yapar. Bir tanesi şöyle der: “Kulaklarımda duymuyorum. Göğsümde hissediyorum. Ama sanki bir ses duymuş gibi oluyorum.” Bir diğer ifade: “Tanrı sürekli benimle konuşuyor, hiç ses çıkarmıyor, düşünce gibi bir şey” Hangi kanallardan işliyor olursa olsun, hitap edilme deneyimi hepsinde sabittir.

Halüsinasyonu belli duyu şekillerinden ayırmak, Lacan’ın dil modelinin bir sonucudur. Dil, duyu algısının tüm düzeylerinde iş gören ve etkileri olan bir yapıdır. Dolayısıyla, imleme zincirinin özelliklerinden bir tanesi de muhatap kılma işleviyse şayet, bu her şekilde geri dönebilir. Sessizlikle de, görmeyle de, dokunmayla da, kokuyla da ortaya çıkabilir. Ortaya çıkan bir sessizliğin bizde çağrıldığımız hissi uyandırdığı birçok durum vardır; dolayısıyla birçok psikotik özneden öğrendiğimiz gibi, mesele işitilen konuşma sesini ses olarak düşünmek yerine, ses sahasındaki etkilerini bulmaktır. Kişinin konuşmasını nasıl vurguladığı [punctuate], konuşma ritmi ve tarzı, muhataplık işlevini nasıl içeri aldığına dair ipuçları verecektir.

Konuşmanın vurgu şeklinde daima dinleyicinin mevcudiyetinin zımnen varsayılması ve ona bir yer verilmesi, daha genel düzeyde ise hitap edilme varsayımı söz konusudur. Dolayısıyla kişinin konuşması, hitap edilme ihtimalini tamamen ortadan kaldıran ya da aksine, bunu çağıran bir şekilde düzenlenebilir. Bağlaç kullanımının hep bu Öteki boyutunun mevcudiyetine işaret ettiğini belirtebiliriz: çocuklar “ve” ve “ama” gibi terimleri kullanmaya başladıklarında, bu başka bir konuşmacının varsayılan mevcudiyetine, hatta lafa karışmasına işaret eder. Düşünmenin, biz farkında olsak da olmasak da, daima diyalog biçimi aldığını öne süren Charles Sanders Peirce, haklı değil miydi?

Görmeye dönersek, bu işlevin başka örneklerini bulabiliriz. Halka [Ring] adlı filmde, izleyenleri tuhaf bir şekilde çağıran, onlara ölümcül bir mesaj gönderen bir video kasetin hikayesi anlatılmaktadır. Burada görüş alanı özneye seslenir, özne ise çaresiz ve nafile bir şekilde hitap edilmekten kaçınmaya çalışır. Keza vudu ölümlerinde de, bir parça sembolik madde, oyuncak bir bebek yahut bir tutam saç, onu bulan kişiye felaket getirir. Burada nesne, görsel olarak sunulmasına rağmen, hitap edilme işlevinin yoğunlaşmasından oluşur: salt çağırmadır, onu bulan kişiyi adlandıran bir vektördür. Görsel olanın ötesinde, özneyi çağırır. Korkunç etkileri buradan gelir. Dilsel işlev, bu durumda görüş aracılığıyla iş görmektedir.

Bu potansiyel, dilin kendisinin her daim içinde taşıdığı bir potansiyeldir; mırıltılar, sesler, fısıltı, vızıltı, sözlü yorumlar ve psikotiklerin tarif ettiği birçok fenomen biçiminde geri dönebilir. Şimdi dilin bu çağırma işlevinin niye herkeste iş başında olmadığı sorusuna cevap vermemiz gerekiyor tabii. Bebekliğimizin en temel söz deneyimidir bu ne de olsa. Fakat bu işlev, daha önce gördüğümüz gibi, varlık-yokluk şeklindeki asgari sembolik yapılar içine alınarak dolayımlanıp bastırılabiliyor, başka bir düzeyde de baba metaforu sürecinde işlemden geçiyordun Bu işlem, muhatap işlevinin temelden yeniden tahsis edilmesi değil midir? Annenin ilgisi artık sadece çocuğa dönük olmaktan çıkar, hedefinde başka birinin veya başka bir şeyin, annenin de çocuğun da ötesinde bir şeyin bulunduğu bir ilgi olarak kaydedilir. Böylece, çağırma vektörü uzaklaştırılır. Bu işlem olmadığında, o vektöre açık kalırız.

Baba metaforu, imleyen sahasını sabitleyerek kilit bir anlamlandırma oluşturur. Bu meydana gelmezse, önleyenle imlenen arasındaki zincir belli anlarda çözülmeye başlar. Üçüncü terimin devreye girmesi annenin arzusuna bilinçdışında bir anlam verirken, dışarı atma (foreclosure) bu arzunun simgeselleştirilememesi ve dolayısıyla Öteki’nin sözünün bilinçdışında konumlandırılmamış olması demektir: mutlaka başka bir özneye değil, doğruca “algı sahasına” atfedilmiş haliyle, kişiyle konuşmayı hiç bırakmayabilir.

Bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz kimi anlarda, dünya sadece konuşmaya değil, o kişiyle konuşmaya başlar. Bleuler’in anlattığı bir hasta, sütle dolu bir bardağın kendi adını söylediğini işitmiş, sonrasında mobilyalar da ona seslenmiştir. Kimi durumlarda ufak, suskun tek bir çağırma söz konusudur, ama kimilerinde bu dayanılmaz bir kakofoni halini alabilir. Genç bir adam önceki bir intihar teşebbüsünü şöyle açıklamıştı bana: “Gürültü dayanılır gibi değildi. Her şey bana bir mesajdı, mağazalardaki, sokaklardaki tüm reklamlar, tüm müzik parçaları. Çok fazla geliyordu. Bir çıkış yolu bulmak zorundaydım.”

Daha önce değindiğimiz hitap edilme deneyimine yanıt verme olanaklarına geri dönelim. İki tanesini tarif etmiştik: hitap eden başka birisiymiş ya da başka bir şeymiş gibi yapmak ve hitap filan yokmuş gibi davranmak. Üçüncü bir seçenek de olabilir ama bu dilsel işlevin tümüyle reddedilmesini içeren bir seçenek: çağırma işlevinin çıkartıldığı, hitap edilme deneyiminin çıkartıldığı bir dil. Bazı otistik hallerde karşılaştığımız klinik tablo bu değil midir?

Joey, tedavisinin sonlarına doğru, “ben” diyebiliyor, çocuklardan bazılarını ve terapistini adlandırabiliyor, ancak adlan ya da şahıs zamirlerini asla doğrudan hitapta değil, sadece üçüncü şahısta kullanıyordu. Kleist, kendi tabiriyle “gönderme psikozları” ile “yabancılaşma” ya da “kişisizleşme” psikozları arasında bir ayrım yapmıştır: bir tarafta kişiye göndermenin mevcut olduğu psikozlar, diğer taraftaysa her şeyin uzak ve kopuk, kişiye yabancı ve bağlantısız göründüğü psikozlar. Bu İkincisinde kişinin bedeni ölü gibidir; düşüncelerinin, hareketlerinin ve konuşmasının şahsıyla alakası yokmuş gibidir. Kleist’ın getirdiği açıklamalara katılmasak da, kendi kendine göndermenin eksikliğine dayalı bir psikoz grubu bulunduğu fikri, bizim argümanımızla örtüşmektedir. Ama bunu verili bir şey saymak yerine, dilin çağırma işlevinin kişinin güvenliği uğruna reddedildiği bir durum olarak anlıyoruz biz.

Buradan bazı klinik sonuçlar çıkmaz mı? Hemen görünürde olan bir düzeyde, otistik öznelerle çalışan kişilerin çoğunun bildiği bir şeyin onlara doğrudan hitap etmemek gerektiğinin açıklamasını buluruz mesela. İkincisi, her sözcüğün istilacı bir şey olarak deneyimlenebileceğini görüyoruz. Basit sorular saldırganlık ve sokulganlık olarak işitilebilir. Bu da suçlunun semantik düzey olmadığı, semantik düzey üzerinden herhangi bir ilerleme sağlanamayacağı anlamına gelir. Buradaki sorun hedef alınma deneyimidir, dolayısıyla herhangi bir anlam meselesinden önce gelir. Çağırmanın bir rolü olacaksa şayet, bu doğrudan uygulanmasıyla değil, düzenlenmesiyle olacaktır.

Bunun bir örneğini Schreber’in Hatıratında buluruz. Alçak Tanrı ile Yüksek Tanrı arasında ayrım yapan Schreber, ilkinin genellikle daha dostane, ikincininse daha düşmanca davrandığını belirtir. Her ikisi de onu ses yağmuruna tutuyor, bu sesler çoğunlukla sövgü ve hakaret içeriyordu; ancak Alçak Tanrıdan gelen bazı irtibatlar, “kısmen benim şahsıma, kısmen de adeta benim kafam aracılığıyla meslektaşına, Yüksek Tanrıya yönelikti.” Böylece muhatap işlevi düzene sokuluyordu: kendisi aracılığıyla konuşuyor olsalar da, sesler aslında başka birine de yönelikti; tam da bu özelliğin, Alçak Tanrının yumuşak doğasına katkıda bulunduğunu tahmin edebiliriz. Seslerin tek nesnesi Schreber değildi artık.

Schreber’in sinir ve ışınlarının tuhaf dinamiği de aynı süreci örnekler. İlahi ışınlar karşısında ilk başta gayet savunmasızdır: tıpkı Ötekinin bakışı ve sesinde olduğu gibi, ışınların ona ulaşmasını önleyebilecek hiçbir şey yoktur. Ama hezeyanı geliştikçe, ışınların sinirler hakkında ne düşünüyor olabileceği sorusuyla uğraşmaya başlar. Yani ışınlar onu tek nesne olarak seçiyor değildir, zira dikkatlerinin bir kısmı sinirlere ayrılmıştır. Bu üçgenleme sayesinde, yine muhatap işlevi düzene konulmuş olur.

Muhatap işlevinde meydana gelen bu dönüşüm, bazı psikotik öznelerdeki aciliyet hissine, belli bir mesajı acilen aktarmaları gerektiği hissine ışık düşürebilir: eğitmek, bilgi yaymak, öğretmek, açığa çıkarmak gibi bir misyonları vardır. Dünyadaki bir hatayı düzeltmeye çalışmanın ötesinde, burada hitap edilme deneyimini aktarma çabası da yok mudur? Özne artık tek alıcı değildir, başkalarının da dinlemesini sağlamalıdır.

Hastalarımdan biri, ona kendini öldürmesini veya kendine hakaret etmesini emreden dehşet verici işitsel halüsinasyonlar yaşıyordu. Her gün neredeyse gün boyu iPod dinlemek sesleri bastırmaya yetmiyordu, ancak bu zulüm hissine belli bir çözüm bulabildi. Seslerden birini duyduğu anda, söylenen sözcükleri mesajla bana göndermesine karar verdik. Böylece bana mütemadiyen hakaretler, edepsizlikler ve buyruklar geliyor, ancak bu sayede onun için seslerin istila ediciliği azalıyordu. Mesaj atma sayesinde, başlangıçtaki hitap edilme deneyiminden bir devre oluşturmuştu. Vektör artık akımı bana geçirecek şekilde genişlemişti, böylece hastam tek muhatap olmaktan korunuyordu. Bir bakıma daha önce tartıştığımız çocuk oyunlarına benzeyen bu pratik önemli etkiler doğurdu.

Sesler nasıl ve niye başlar peki? Bu bölümde psikoza zemin hazırlayan koşullara baktık; şimdi tetik meselesine geçmemiz gerekiyor. Psikotik yapıya sahip birçok insan belki çoğunluğu, hayatı boyunca tetiklenme yaşamayacak olabilir; ama suskun ve olağan deliliği görünürlük kazanmış çarpıcı versiyona sürükleyen faktörler nelerdir?

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült