Psikoz

Darian Leader


Oidipus kompleksinin üç temel sonucu olduğunu görüyoruz. Her şeyden önce, yeni bir anlam oluşturur; İkincisi, bedendeki libidoyu konumlandırır; ve üçüncüsü, çocuğu anneye mahsus bir nesne olmaktan uzaklaştırıp mesafe kurar. Bu süreçlerin ayırdına vardığımız anda, psikoza ilişkin klinik fenomenlerin birçoğu birdenbire netlik kazanır. Bozukluk, kaos ya da çöküş emareleri olmak yerine, o üç temel sorunu çözme girişimleri olarak anlaşılabilirler; gerçekliğimize nasıl anlam verilebilir, bedendeki libido nasıl demirlenebilir ve Ötekiyle aramızda güvenli bir mesafe nasıl kurulabilir?

Schreber 1893 yazında rahatsızlandığında, dünya ona tuhaf gelmeye başlar. Günlük olaylar biraz acayip, biraz ters görünür; içlerinde Schreber’in nüfuz edemediği anlamlar saklı gibidir. “Cinsel birleşmeye teslim olan” bir kadın olmanın pek hoş bir şey olması gerektiği şeklindeki“tüm doğama aykırı” diye nitelediği düşünceden rahatsızdır: erkeklik anlayışıyla bağdaşmayan bu düşünceyi kabul edemez. Çok geçmeden bedeninde tuhaf dönüşümler yaşamaya başlar: geceleri tekrar tekrar boşalmakta, sinirleri “şehvanilik” adını verdiği hisler doğurmaktadır.

Yaşadığı halüsinasyonlar ve bedensel duyumlar aman vermeyen, eziyet dolu bir hal almıştır. Dur durak bilmeden bir şeyler geveleyen sesler duymaktadır. Kendisi hakkında niyeti iyi olmayan bir Tanrıyla birlikte fiziksel ve zihinsel bir ağa yakalanmış gibidir. Uzun süren hezeyan oluşturma sürecinin sonunda, anlam ve beden kavrayışı bir ölçüde toparlanır. İstisnai bir varlık olarak seçilmiş olduğunu, vazifesinin yeni bir ırkı dünyaya getirmek olduğunu biliyordur artık. Fiziksel semptomlarının verdiği korkunç ağrılar ve işittiği seslerin şiddeti azalır: evvelce “dehşet verici ve tehditkar” olan, “gittikçe zararsız” hale gelmiştir. Yaşadığı şehvani duyumlar da “dişi süsler” kuşanıp aynada kendisini seyrettiği bir senaryoda odaklanır.

Dişileştiğini ima eden rahatsız edici düşünce artık razı olduğu, “insanlığın iyiliğine” dönük bir fikirdir: kadına dönüşme fikriyle “uzlaşmıştır”, ilk başta zannettiği gibi adi bir cinsel nesne olarak kullanılacak bir kadına“dişi bir fahişeye”değil, o yeni ırkın yaratıcısı olacak bir kadına. Bedenindeki dişi keyif hisleri artık reddedilmeyecek, bu hislerin beslenmelerini “hakkı” ve “vazifesi” olarak görmeye başlayacaktır. Kendi deyişiyle, “Dünya Düzeninin, bozulmuş olduğunu hissettiği ve seslerin ona tarif ettiği o uyumlu sistemin yeniden kurulmasının bir yoludur bu.

Yani söz konusu hezeyan Schreber’in dünya deneyimine bir anlam vermiş ve bedensel libidoyla ilgili dağınık hislerinin daha yapılandırılmış, konumlandırılmış bir noktaya varmasını sağlamıştır. Bu ona özel bir yer tahsis edilmesi, yeni bir ırkın yaratıcısı olarak seçilmiş tek insan olması şeklinde gerçekleşir. İçinde ve etrafında meydana gelen anlayamadığı o değişimler şimdi bir anlam kazanır. Hezeyan inşasının ilk yıllarında Tanrıyla arasındaki mesafe hep sorun yaratan ya çok yakın, ya çok uzak bir şeyken, artık daha sağlamdır: hatta insani mevzulardan hemen hiç anlamayan bu Tanrıya acımaya başlamıştır.

Yani hezeyan üç hayati Ödipal işlevi yerine getirmiştir: anlam, libido ve daha kuvvetli bir Ötekiyle ilişkide alınan konuma ilişkin sorunları çözmüştür. Gerçi gelişme dilediği kadar sağlam olmamış, annesinin ölümü ve eşi Sabine’nin geçirdiği inmenin ardından 1907’de yeniden hastaneye yatmak zorunda kalmıştır, ama bu süreç yine de bize hezeyanlı inşalarda hedefin ne olduğunu göstermektedir: Hezeyanlar psikozun birincil semptomlarından değildir, onarma çabalarıdır. Bozulma işaretleri gibi görünen şeyler aslında daha kapsamlı bir yeniden yapılandırma sürecinin parçaları olabilir.

Hezeyanın bu onarma işlevini başka bir örnekle gösterebiliriz. Kendisini sürekli gözlem altında tutan, ruh hali korkunç ve öngörülmez gelgitler gösteren müdahaleci bir anne tarafından yetiştirilen bir genç kız, dünya üzerinde kalan tek insanın kendisi olduğuna inanmaya başlar. Tüm çevresi, ailesi ve tanıdıkları, onun tepkilerini incelemek için uzaylılar tarafından yaratılmış yanılsamalardır. Hayatı, insan hayatımın gözlemlenip belgelenmesini hedef alan devasa ve son derece karmaşık bir deneyin parçası olmaktan ibarettir. Banyoda tek başınayken, uzaylı doktorlar tarafından incelendiği fikriyle birlikte vücudunda bir uyarılma hissetmektedir. Sıkıca yapılandırılmış olan bu hezeyan, hayatta kalmasını sağlamıştır. Dünyasına anlam vermiş, annesinin tuhaf davranışlarını açıklamış ve bu vaziyet içinde ona bir konum atfetmiştir. Bu hezeyan olmasaydı, maruz kaldığı gelgitleri ve o daimi, şiddetli bakışı nasıl anlayacaktı?

Schreber’de olduğu gibi, hezeyan ona anlamlı bir tasarımın içinde belli bir yer tahsis etmiştir. Schreber’in ışınlar ve sinirlerden oluşan sistemi kadar ayrıntılı değilse de, o üç Ödipal soruna bir çözüm getirmiştir: anlam oluşturma, libidoyu konumlandırma ve yer belirleme. Ne yapacağı belli olmayan annenin kurbanı olmak yerine, deney için seçilmiş tek insandır o; tümüyle edilgen pasif bir kurban konumundan uzaklaşır böylece. Burada hezeyan, nesne olma deneyimine yeni bir büküm getirir: Schreber için rezil bir “fahişe” olmaktan insanlığın geleceğinin vasıtası olmaya, hastam içinse annesinin “maskarası” olmaktan bilimsel bir araştırmada kobay olmaya doğru bir hareket. Her iki durumda da hezeyan, bir yer verdiği özneyi, sırf zalimliklere maruz kalan bir varlık olmaktan uzaklaştırmıştı; zira artık bu zalimliklerin bir amacı ve anlamı vardır. Zamanla gerek Schreber’in gerekse hastamın hezeyanlı sisteminin tümüyle başarılı olmadığı ortaya çıkacaktır, ama yine de psikoz çalışmasında bu birincil kaygıların merkezi olduğunu gösterirler.

Nesneden faile doğru bu hareketi, Amerikalı şizofren Louis Wolfson’ın eserlerinde görebiliriz. Yaşadıklarını konu alan 1970 tarihli kitabında Wolfson, çok önemli bir çocukluk sahnesi tarif eder: hemşirelerden biri içine rektal bir termometre sokarken, annesi olanları seyrediyordun Bu sarsıcı aşağılanma, Wolfson’ın yaşadığı psikoz fenomenlerinin birçoğunda, mesela sokakta “Lavman!” diye bağırma zorlantısında izini bırakmıştır. Gelgeldim 1980’lerde yeni bir fikir doğmuş gibidir. Annesinin ölümünün ardından, gezegeni temizleme fikriyle meşgul olmaya başlar. Yani bir dönüşüm meydana gelmiştir: Ötekinin zalim iradesine terk edilen saf bir nesne pozisyonunun edilgenliğindense, artık bir kurtarma misyonunun başındaki kişi vardır. Serge Andrenin işaret ettiği gibi, vücudunu temizleme amaçlı o müdahale, gezegeni temizleme isteği haline gelmiştir; tıpkı Schreber’e utanç veren dişileşme deneyiminin, Tanrının yeni bir ırkın yaratıcısı olarak seçtiği kişi olmak gibi görkemli bir misyon haline gelmesi gibi. Wolfson’ın bu düşüncesinde, libidinal bir istilanın mahalli olmaktan, tüm gezegendeki libidonun boşaltılması gibi bir projeye geçiş vardır.

Bu örneklerde hezeyanın sorundan ziyade çözüm olduğunu görüyoruz. 150 yıldan uzun bir süredir, Lasegueden Bleuler ve Lacan’a kadar birçok psikiyatrist, genellikle delilik belirtisi olarak görülen şeylerin aslında deliliğe verilmiş yanıtlar olduğunu gözlemlemiştir. Freud, psikoza ilişkin en “çarpıcı ve gürültülü” fenomenlerin, “doğrulma ya da iyileşme girişimleri” olduğunu görmüştür. Freud’a göre hezeyan, psikozun birincil belirtilerinden biri değil, kendi kendini tedavi girişimidir: “ego ile dış dünya arasındaki ilişkide oluşan yırtığın üzerine yapıştırılan bir yama gibi iş görür.” “Patolojik bir ürün” olarak gördüğümüz şey, “aslında bir iyileşme girişimi, bir yeniden inşa sürecidir.” Kişinin dünyasında bir delik açıldığında, hezeyan, anlam tedariki yoluyla tamirat önerisinde bulunur: yoldan geçen arabalar beni gözetlemeye çalışıyor, perdeler arkalarında bir dinleme cihazı olduğu için kıpırdıyor, bugün bana başka türlü selam veren arkadaşım bana zulmedenlerle işbirliği içinde.

Dolayısıyla hezeyan negatif değil, pozitif bir fenomendir, kendi başına bir patolojiden ziyade iyileşme girişimidir çoğu zaman görevlerini yerine getiremese dahi.

Freud’a göre psikoz büyük ölçüde doğrulmayla, gerçekliği yeniden yaratma yahut gerçeklikle yeniden temas kurma çabasıyla ilgilidir. Hezeyanlı düşüncenin acayipliği çoğu zaman bunun tam aksi gibi görünmesine yol açar, fakat tedavi edici işlevi son derece aşikar da olabilir. Bir vakada, erotomani başka birisi tarafından sevildiğinden hezeyanlı bir şekilde emin olmaya şayan bir kadın, söz konusu erkekten kendisini etkilemeye çalıştığını inkar eden ve yabancı birisi olduğunu belirten resmi bir mektup göndermesini talep eder. Adamın sadece kopyalayıp altına imzasını atarak kendisine geri yollayacağı bir formdur bu. Bir psikiyatrist tavsiyesi değil, hezeyanlı hareketin kendisinin bir ürünüdür. Kadın mektubuyla birlikte pul bile göndermiş, delilik göstergesi sayılan davranışın ta kendisinde nasıl bir tedavi yöntemi yattığını göstermiştir.

Hezeyanlar hemen her zaman, kişinin dünyada bir tür anlam bulunduğunu hissettiği, ama bu anlamın belirsiz kaldığı, ele avuca gelmediği bir dönemin peşinden gelir. Metroda asılı bir poster, gazetede çıkan bir makale ya da televizyondaki bir reklam onunla ilgili gibidir, ama ne bakımdan ilgisi olduğuna emin değildir. Kendisiyle ilgisi olduğunu biliyordur, o kadar. Süratle ya da yavaş yavaş, gerçekliğin tamamı bir anlam barındırmaya başlar: gerçeklik konuşur mesajı karanlık kalsa bile. Bu şaşkınlık döneminde kişi doğruca anlamla, sahiplenip bir yere iliştirilmeden önceki anlamla yüz yüze gelir. İşte hezeyanın görevi de bu duruma çare olmak, şaşkınlığın yerine sabit ve belirlenmiş bir anlam getirmektir.

John Custance takma adıyla yazan İngiliz bir ekonomist, bankacı ve savaş dönemi istihbarat analisti, yaşadığı psikozu ve hezeyanın billurlaşmasını tarif etmiştir. Savaşta ölenler için düzenlenen bir anma töreni esnasında, “Birdenbire o milyonlarca canın boşa feda edilmediğini, büyük bir planın, İlahi Gayenin planının bir parçası olduğunu görür gibi oldum. İçimde bu gayenin benimle de ilgili olduğuna dair bir kanaat oluştu; bir tür vahiy gelmiş gibiydi, ama bu vahyin tam olarak ne olduğunu bilmiyordum.” Rolünün anlamı muallak kalmışsa da, “İlahi Gayenin” kendisini ilgilendirdiğinden şüphesi yoktur. Çok geçmeden, kafasının üzerinde gezinip titreşen erkek ve dişi cinsel organlardan oluşan halüsinasyonlar görmeye başlar; bunun “Sevginin Gücüne” delalet olduğunu anlar, ki yine o an kendini dayatmış bir isimdir bu.

Bu olağanüstü delilik anlatısını “Fiiliyat Teorisi [The Theory of Actuality]” başlıklı bir bölümle noktalamıştır; burada evrene ve evren içindeki yerine dair temel bir açıklama sunar tıpkı Schreber’in “Dünya Düzeni” fikri gibi. Bu ad, günün birinde hemşirelerden birinin “aslında (actually)” sözcüğünü niye bu kadar sık kullandığını ve bununla ne kastettiğini sorması üzerine ortaya çıkmıştır. Açıklamayı denemiş ama becerememiştir; sonra birden, bu sözcüğün kendisine “musallat olan teolojik hayaletin” vaftizi için “ideal isim” olduğunu fark eder. Hayaleti “bağlamak ve etiketlemek” mümkündür artık. Hem özlü hem çok yönlü bir teoridir bu: tüm insanlık tarihini, dünyadaki güncel olayları, iyiyle kötüyü ve karşıtlar arasındaki ilişkiyi anlamlandırır.

Hezeyanlar genelde iki gruptan oluşur: fazla dayanmayan geçici anlam bulma girişimleri ile zaman içinde oluşan daha dayanıldı, daha yöntemli sistemler. İkinci gruptaki hezeyanlar birbirlerine bağlanıp söz konusu kişinin dünyasındaki birçok şeye tek veya sınırlı sayıda anlam veren incelikli inanç sistemleri haline gelebilir. Hayatlarımıza nasıl anlam vereceğimiz sorusu hepimizin karşılaştığı bir soru olsa da, genellikle sadece psikotik özneler bu soruyu gerçekten ciddiye alır. Herkes bu tür sorular üstünde durabilir, fakat sistem kuranlar için böylesi bir görev her zaman varoluşsal gerçek bir aciliyet taşır.

Önceki bölümde gördüğümüz gibi, nevrotik için anlam sorunu, Oidipus kompleksinden geçerken bir ölçüde çözülür: anne babanın fallik dünyasından oluşan trajikomediye dahil olunduğunda, ufuklar daralır. Bunun öncesinde, anlam alev alev yanan bir sorudur. Annenin varlığı ve yokluğuna anlam verilmesi gerekir: annenin geliş gidişleri anlamı olan bir şey olarak yaşanır, fakat bu anlamın oturması zaman alır; ancak sonradan babayla ve fallik anlamla ilişkilendirilebilir.

Bu süreç, Oidipus kompleksi dediğimiz ızgarayı kurar, imleyen ve imlenenlerin birbirlerine lehimlenmesiyle birlikte dünya düzene girer. Peki bu ikisinin birbirine bağlanmasında sorunlar çıktığında, kişinin gerçekliğini inşa etmesine yardımcı olacak anlamlar bulunmadığında ne olur? Bir vakada adamın biri, babasının ölümünden sonra sözcüklerin anlamlarından emin olamamaya başlamış ve her gittiği yere sırt çantasında taşıdığı kocaman bir sözlük götürmek zorunda kalmıştı. Her şeyi anladığından emin olması gerekiyordu. Başka bir örnek ise şöyleydi: “Geçen gün daha yaşlı bir çiftçiye ‘baba’ dendiğini duyunca, aklımdan hemen o adamın oğlu olduğum geçti. Bu tür sözcüklerde hep böyle anlamlar yaşıyorum, doğruca geliyorlar.” Bu adam sözcüklere, özellikle de başkalarının ağzından çıkan sözcüklere “ikinci bir anlam” vermek zorunda kalıyordu.

İlk vakada sözcüklerle anlamlar birbirlerinden kopmuş, İkincisindeyse birbirlerine fazla bağlanmış haldedir. İmleyenle imlenen arasındaki ilişkide meydana gelen bu tuhaf iniş çıkışlar psikozda yaygındır. Amerikalı eleştirmen Van Wyck Brooks, psikozu boyunca her bıçağın gırtlağını kesecek bir şey, her binanın aşağı atlanacak bir yer, her kemerin boğazına geçirilecek bir ip, her kapının ip asılacak bir destek, her şişenin paramparça edilip yutulacak bir şey haline geldiğini anlatır. Gündelik hayatın geçirdiği bu dehşet verici dönüşüm, söz konusu unsurların yeni ve çözülmez bir anlam kazanmasına yol açmıştır. Etrafındaki dünyanın semantiği dönüşü olmayan bir şekilde değişmiştir. Her imleyen bıçak, kapı, şişe, vs. bağlamına göre farklı anlamlar üstleneceği yerde, sadece tek bir anlama gelmeye başlamıştır: hayatına son vermenin bir yolu.

Kahramanların abuk subuk ev içi kazalarda can vereceklerini bildiğimiz Son Durak (Final Destination) gibi bir filmde bu başkalaşımın yankısını duyabiliriz. Filmin her sahnesinde, müstakbel katili arayıp dururuz: buzdolabı, çamaşır makinesi, çamaşır ipi, cilalanmış bir döşeme, hepsi ölümcül yankılar kazanır. Bu deneyimi tek seferlik bir dehşet gibi değil, sürekli yaşayan birisi için hayatın nasıl korkutucu ve imkansız olacağını hayal edebilirsiniz. Belli bir anlam bu örnekte sadece ölümlülük değil, aynı zamanda bir tür Ötekinin öldürme arzusu bastırılmak yerine, o kişinin gerçekliğinin her yönüne ilişmektedir.

Psikozun kimi uğraklarında anlam oluşturmak için didinen, sözcüklerin anlamı kadar şeyler arasındaki gizli ilişkiyi de çözmeye veya açığa çıkarmaya çalışan bir özne varken, diğer zamanlarda fazla sabitlenmiş, fazla müdahil hale gelmiş bir anlamdan kaçma çabası vardır. Baba işlevi nevrozda anlamı tesis edip sınırlandırırken, psikozda bu meydana gelmez. Dolayısıyla bir alternatif, dünyaya düzen ve anlam getirecek bir kod yahut formül, hatta bir aygıt arayışı vardır. Lewis Hill’in belirttiği gibi, “şizofrenler, diğer insanlara kıyasla son derece ciddi ve anlamla ilgilidirler. Dünyada bir tür birleştirici ilke, bir tür huzur, simetri veya uyum bulmaya çalışırlar. Bu gerçek dünyada bulunmadığı için, başka yere bakarlar.”

Psikoz nasıl biçimler alabilir peki? Günümüzde piyasaya sürülen tanı kategorilerinin sayısı gitgide artarken, Lacancılar pintilikten yanadır: DSA’de [Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı] yer alan 360 etikettense, birbirini dışlayan üç zihin yapısı nevroz, psikoz, sapkınlık ve psikoz içinde de üç yapı daha ayırt ederler: paranoya, şizofreni ve melankoli otizm ile manik depresyonun nasıl konumlandırılması gerektiği konusunda tartışmalar devam etmektedir. Bu tamlar çağdaş psikiyatriden değil, klasik psikiyatriden türemiştir ve meslekten bir okurun bugün aşina olduğundan çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Bu anlamlar yolumuza devam ettikçe belirginleşecek. Ama belki her şeyden önce “şizofreni” teriminin kullanımı konusunda bir şeyler söylememiz gerekiyor; zira çok fazla yanlış anlamaya maruz kalan ve kullanımından tümüyle vazgeçilmesi çağrılarının yaygınlaştığı bir kategori bu.

Psikanalizi ve ilişkili diğer alanları saymazsak, psikiyatride şizofreniye getirilen tanım sayısı bugün kırkı aşmış durumdadır. Kraepelin duygu ve istem sorunlarını öne çıkarmış, fakat çağdaşları hiçbir zaman ayırıcı bir tanı ölçütü getirmediğinden yakınmıştır. Bleuler ise bir tanı ölçütü getirmiş, fakat aynı zamanda şizofreninin birleşik, tek bir kategoriden ziyade, bir grup bozukluk olduğunu savunmuştur. Yirminci yüzyılın ilk bölümünde gerek Kraepelin gerekse Bleuler yaygın eleştirilere maruz kalmış, ama getirilen birçok uyarıya rağmen, “şizofreni” terimi öylesine ayrımsız kullanılmıştır ki, çoğu zaman ya “psikotik” ile aynı anlama gelmiş ya da tıpkı günümüzde aynı işi gören “kişilik bozukluğu” kategorisi gibi, özellikle zorlu hastaları adlandırmak için kullanılmıştır.

Biraz daha kesinlik ve hassasiyet sağlamak isteyen psikiyatristler yeni ayrımlara başvurdu: şizomani, şizonoya, şizotomi gibi. Şizofreni kavramından yeni kategoriler türemeye devam ederken, Alman psikiyatrist Kari Jaspers şöyle bir yorumda bulunmuştur: “Suya düşen yağmur damlaları nasıl ki ilk başta küçük ve ayrık, daha sonra giderek büyüyen, birbirlerini yutup ortadan kaybolan halkalar yaratırsa, psikiyatri içinde de zaman zaman, sürekli şişmeye başlayıp sonunda kendi ağırlığıyla kaybolan hastalıklar ortaya çıkmaktadır.” Daha sonraki bazı eleştirmenler de, psikoz hastalarıyla beyin frengisi hastalarının akıl hastanelerinde bir arada tutulmasını örnek göstererek Karl Jaspers’in yakındığı sınıflandırma karmaşasını vurgulamıştır. Buna göre Kraepelin in kliniğindeki muğlaklık ve tedavi konusundaki kötümserlik de buradan kaynaklanmış, belli bir organik bozulma psikozla karıştırılmıştır.

Beyinde frengiye neden olan spiroket türü bakterilerin varlığı ancak 1912’de keşfedilmiş olduğu için, şizofreni tanısı konulan birçok kişinin aslında teşhis edilmemiş organik enfeksiyon vakası olması ihtimali yüksekti. Gelgeldim Kraepelin ve öğrencileri de aynı düşünceden hareketle bunu psikozun tümüyle organik bir etiyolojiye sahip olduğunun kanıtı olarak görmüşlerdi. Frengi enfeksiyonuna gelince, titizlikle kaydedilmiş vaka notları 1912’den sonra incelenmiş, bu enfeksiyonun hastaların durumlarından ne ölçüde sorumlu olabileceğine bakılmıştır. Vakaların büyük çoğunluğunda böyle bir pay görülmemiş, fakat Kraepelin’i eleştirenler maalesef bu araştırmadan bihaber kalmıştır.

Günümüzde DSM IVR şizofreniyi bir seçme işlemi üzerinden tanımlamaktadır: Buna göre, teşhis için beş ana semptomdan (hezeyanlar, halüsinasyonlar, düzensiz konuşma, düzensiz ya da katatonik davranış ve duygu ya da istem eksikliği gibi “negatif belirtiler”) en az ikisinin bulunması ve altı aydan uzun süren bir rahatsızlık olması gerekir. Şayet hezeyan ya da halüsinasyonlara canlı yorum yahut kendi kendine konuşma eşlik ediyorsa, tanı için belirtilerden sadece bir tanesinin bulunması yeterlidir. Buradaki tanı ölçütlerinde vahim bir muğlaklık olduğu, DSMyi eleştirenlerin sık sık belirttikleri bir şeydir; öyle ki, bu ölçütlere göre, ortak hiçbir belirti göstermeyen iki kişinin de şizofreni hastası olması mümkündür. Keza, daha önce tartıştığımız tetiklenmemiş psikoz sorunu da bir kenara bırakılmaktadır.

Şizofreni tanısının günümüzde hala kafa karışıklığı ve önyargı doğurmaya devam etmesinde, DSM’nin azımsanmayacak bir payı vardır, çoğu zaman hastalara şizofreniyi devamlı kimyasal dizginleme gerektiren şifasız bir hastalık olarak görmeleri öğretilmektedir. Saha içinde meydana gelen paradigma kaymaları ve naif görüşlere getirilen çürütmeler de maalesef unutulmuş bulunuyor. 1951’de şizofreni araştırmaları üzerine yazdığı muazzam değerlendirme yazısında Manfred Bleuler şöyle der: “Çoğu araştırmacı için şizofreni artık bir hastalık değildir, kalıtsal bir bozukluk, bedensel bir hastalığın dışavurumu ya da ‘spesifik’ bir bedensel tedaviye yanıt veren bir bozukluk değildir.” Oysa o günden bu yana, basitleştirici hastalık modellerine duyulan iştah ve beraberinde “akıl hastalarına” ilişkin her daim mevcut olan önyargılar sayesinde, günümüzde çoğu insan şizofreniyi tam da böyle görmektedir.

1970’lerde şizofreninin en yaygın biçiminde hastaneye yatırmanın gerekli olmadığını iddia etmiş olan birçok psikiyatristin görüşleri de büyük ölçüde unutulmuştur. Oysa burada Kraepelin in başlangıçtaki kötümserliğini besleyen biyolojik katiyet gitmiş, klinik betimlemelere hakim olan içe kapalı, katatonik kişi imgesi büyük ölçüde tersine çevrilmişti: “yeni” şizofrenler toplum arayışı içindeydi. İlişkiler kurmaya çalışıyor, evleniyor, iş arıyor, seyahat ediyor, cinselliklerini keşfediyor, uyuşturucu deneylerine girişiyorlardı. Şizofreni, bir hastalıktan ziyade, çözülmeye karşı koyma amacıyla toplumsal ağları kullanma girişimleriyle bir görülüyordu. Şizofren kişinin görsel imgesi artık katatoni değil, toplumsal bağlara aç, dışa dönük, konuşkan bir kişilikti. Maalesef bu anlayış gereğince etkili olmamış, ama yine de bir denge bulma hususunda hayat tarzının nasıl kullanılabileceğini göstermiştir; bu gerçeği bugün de göz ardı edemeyiz (ileride bu konuya döneceğiz).

Terimin güncel kullanımlarındaki sorunlar böyleyken, ne diye “şizofreni” demeye devam ediyoruz o zaman? Lacan bu konuda temkinli davranmış, sözcüğü hemen hiç kullanmamış, kullandığında da kimi zaman terimin ardına “denilen” ifadesini eklemiştir. Yine de şizofreni grubu sıkıca birleşmiş bir beden imgesinin bulunmadığı, libidonun geri döndüğü yerin öncelikle beden olduğu ve hezeyanların sağlam bir şekilde kurulmadığı muhtelif vakalara işaret etmesiyle, belli ölçüde klinik ve kavramsal geçerlilik taşıyan bir fikirdir. Jay Watts’ın deyişiyle, “bu grubu birbirine tutturan şey, tutturma sorunudur.” Paranoya ve melankoliyle karşılaştırılıp kıyaslandığında, şizofrenilerin hatları daha belirginleşmektedir.

Hezeyanlı düşüncenin ya eğreti ve gelişmemiş, ya da sistematik ve genişleyen bir biçim aldığını görmüştük. Şimdi psikozun farklı biçimlerini birbirlerinden ayırıp peşi sıra ne tür hezeyanlı inşalar ortaya çıktığını aydınlatmak için, Oidipus kompleksinde meşgul olunan üç temel soruna geri dönebiliriz. Psikozları yüzey özelliklerine, mesela temalarına (dini, ruhani, fantastik vb.) göre sınıflandırmak yerine, libidonun konumlandırılması, anlam ve Ötekiyle mesafe gibi yüzeyin altında yatan meselelere odaklanmak, tanı meselesinde gerçek bir netlik kazandıracaktır. Nevrozda baba metaforu bunları düzene sokarken, psikozda bu süreç meydana gelmez. Her psikotik özne bu sorunlara kendi çözümlerini bulmak zorundadır ve ne tarz bir yanıt getirildiği psikozun alabileceği farklı biçimleri ayırt edip tanımlamamızı sağlayabilir.

Paranoyada billurlaşmış bir anlam bulunur: kişi dünyada yanlış olanın ne olduğunu bilir. Kendisine bir kumpas kurulmuştur, yerine getirmesi gereken bir misyon, yaygınlaştırması gereken bir mesaj vardır. Hezeyanın içeriği ne olursa olsun, kişi kendi durumuna katı bir anlam atfeder. Libido dışarıda konumlandırılır: zulmedicide, toplum içindeki bir arızada ya da dünyanın düzeninde. FBI, Katolik Kilisesi yahut BP kötüdür ve bu kötülüğün ifşa edilmesi gerekiyordun Dışarıda bir yerde konumlandırılıp adlandırılmış bir “kötülük” vardır. Paranoyak hezeyanın içeriği tamamıyla doğru olabilir, örneğin BP doğayı yok etmekle suçlanabilir. Burada paranoya fikrin kendisinde değil, o fikrin savunulması ve duyurulmasındaki kendinden eminlik ve sertlikte ve o fikrin o kişinin hayatında kapladığı yerde yatmaktadır.

Burada paranoya demek, paranoid demek değildir; ikisi sık sık karıştırılır. Herkes paranoid olabilir, belli durumlar hepimizde paranoid düşünceler doğurabilir. Ama bu paranoyanın kendisinden çok farklıdır; paranoyada kişi bir şeyler inşa edecek, yaşadığı çöküşe yanıt olan bir düşünce sistemi oluşturacaktır. Paranoyada bir arıza veya zulmedici etrafında inşa edilen bir bilgi, bir inanç sistemi söz konusudur; açıklama gücü yüksek bir sistemdir bu, başkaları tarafından hedef alındığını ya da kendisine çamur atıldığını düşünmekten öte bir şeydir. Zulmedici bir kişiye değil de, dünyada çözülmesi gereken bir soruna odaklanılan birçok paranoya vakası da vardır.

Burada epey bir emek harcanması, o kişinin dünyayla ilişkisini yapılandıran bir bilginin oluşturulması söz konusudur. Henri Claude’un dikkat çektiği gibi, bunu şizofreni grubu içinde sık karşılaşabileceğimiz paranoid düşünce ve fikirlerden ayırmamız gerekir. Üçüncü bir terimin neşredilmemiş oluşu bu ihtimalin her daim mevcut olmasına yol açar: kişi tehdit ya da zulüm altında olduğunu, ya da bir başkasının fazla yakınında olduğunu hissedebilir. Şizofrenide paranoid fikirler, çoğu zaman çözülüp gitmenin doğurduğu dehşete karşı bir savunma biçimidir. Hastalarımdan biri ilk kaygı hisleri ve kontrolsüz düşüncelerden itibaren nefretinin muhtelif hedeflere vergi müfettişi, komşusu, eski bir öğretmeni yönelmesine uzanan hareketi olağanüstü netlikte takip edebiliyordu. Nefret, “düşüncelerimi kontrol etmemi sağlıyor, nereye gittiklerini biliyorum” demişti. Başka bir psikotik öznenin deyişiyle, “nefret, şekil vermenin bir yoludur.”

Paranoyak hezeyanlar ile paranoid fikirler arasında bir fark daha vardır. Paranoyada ben ile Öteki birbirinden tamamen ayrıdır, ama bir şizofrenin paranoid düşüncelerinde bu sınır pekala bulanıklaşabilir. Öteki şizofrenin içindedir, tam bir ayrım mümkün değil gibidir. Şizofren, düşünce ve duygularının kendisinin olmadığına, oraya bir şekilde dışarıdan yerleştirildiğine, hatta bunların başka birinin deneyimi olduğuna bile inanabilir. Oysa paranoyak özne kendi içinde değil dışında hareket eden dış güçler görür ve kendi düşüncelerinin zihninden çalınmış yahut oraya yerleştirilmiş olduğu gibi bir fikre hiç yer yoktur. Dolayısıyla ben ile Öteki arasındaki yarık muhafaza edilir ki bu da paranoyağın temelde masum olduğu anlamına gelir: suçlu olan daima başkalarıdır, mesela bir komşu, CIA ya da Devlettir.

Buna karşılık melankolide, kabahat daima öznededir. Karşı savlara, hatta yasa tarafından aklanmasına rağmen, kişi hezeyanlı bir şekilde yanlış bir şey yaptığına inanır. Bu haksız fiil, davranışlarındaki bir ihmalkarlık veya hafif bir suça tekabül ediyor olabilir, fakat nihayetinde, insafsızca ve zalimce yargılanan varlığının ta kendisine, varoluşunun özüne ilişkindir. Benliği ıslah olmaz bir şekilde suçludur ve bu konuda yapacak hiçbir şey yoktur: anlam sabitlenmiştir. Melankolik, kendine dönük sitemlerle çevresindekileri bunaltabilir; bir terapist onu kabahatin kendisinde olmadığına ikna etmeye çalıştığında yahut mahkemede belli bir suçtan masum bulunduğunda, günahını ispat etmek için kendisini ve kimi zaman da başkalarını tehlikeye atabilir.

Bazı klinisyenler melankoliyi paranoyanın ayna imgesi olarak görür, ama melankolik öznenin henüz kendini mahkum etmemiş olduğu vakalar da vardır: kişi korkunç bir arafta, henüz kararını bildirmemiş bir mahkemenin sanık sandalyesinde kalakalmıştır. Kendine dönük itham da çoğu kez gözden uzak, alkol veya uyuşturucu kullanımı gibi bir kendini zehirleme pratiğinin arkasında saklanıyor olabilir. Melankoli etraftakilere açıktan duyurulan kendine dönük sitem biçimini hiç almayabilir, fakat aldığı zaman genellikle gürültücü ve yineleyicidir.

Melankolide kabahat Ötekinde değil, temel olarak öznededir. Jules Seglas’nın işaret ettiği gibi, melankolik asla dışarıdan saldırı altında değildir, dolayısıyla savunma için sivil veya hukuki otoritelere başvurmaz: o zaten mahvolmuş veya mahkum olmuştur. Paranoyada ise kabahat Öteki’ndedir; sık sık zulüm biçimini alsa da öteki bana saldırıyor, ayağımı kaydırıyor, beni itham ediyor, Öteki dünyanın soyut bir özelliğiyle veya doğayla özdeşleştirildiğinde, istila tonu daha hafif olabilir. Püf noktası, kişinin dünyaya düzen getirmek, insanların yahut doğal bir sürecin sorumlusu olduğu bir kötülüğün kökünü kazımak istiyor olmasıdır. Her tür bilimsel araştırmayla bağdaşabilir bu. Sözgelimi kötülük bir hastalıkla özdeşleştirildiğinde, kişi tüm hayatını kıymetli bir tıbbi araştırmaya vakfedebilir.

Piera Aulagnier’nin gözlemlediği gibi, paranoyak özne dünyanın, “grubun unutmuş, yahut ihanet etmiş olduğu bir düzene, yasaya, bilgiye uygun hale getirilmesi” gerektiğinde ısrar edebilir. Kendisini çoğu kez, dini bir dogma olsun, topluma ya da eğitime ilişkin bir teori yahut bilimsel bir hakikat olsun, belli bir yasa veya bilginin tek yorumcusu ya da tek meşru varisi olarak sunar. Yeni bir düzen kurma fikri kadar, kaybolmuş bir düzen veya sistemi yeniden dünyaya kazandırma fikri de son derece yaygındır. Kişi, İncilde veya kadim metinlerde saklı bulunan, dünyaya akıl, barış yahut düzen getirmek için yeniden yaygınlaştırılması gereken bir bilginin peşine düşebilir. Seküler olsun dini olsun, gizli bir hikmete erişim iddiası taşıyan hareketlerin iştah kabartıcılığında gördüğümüz gibi, bu çabalar geniş izleyici yığınları toplayabilmektedir.

Paranoyağın amacı bir bireyin, kurumun, hastalığın, hatta bir ırkın cisimleştirdiği Ötekinde bulunan kötü libidoyu vurmak yahut açığa çıkarmaktır. Seçilen hedef çoğu kez ahlaki değerlerin, arılığın, nezaketin yahut terbiyenin yozlaşmasını temsil eder. Paranoyağın çabaları toplum nezdinde kimi zaman kıymetli bulunur, onay görür, kimi zamansa vahşilik olarak görülür, ayıplanır. Hitler’in Yahudileri ırk arılığına düşürülmüş habis bir lekeye eşitlemesi birçok insandan kabul görmüştür, hala da görmektedir; keza 1986’da İsveç başbakanı Olof Palmeye düzenlenen suikast de, kimileri için arkasında bir ahlak sisteminin yattığı meşru bir eylemken, kimileri için kabul edilemez, ölümcül bir şiddetin patlak vermesidir.

Günümüz toplumunda paranoyanın yanlış teşhis edilmesi tesadüf değildir. Paranoyada libido Ötekine tahsis edilir, dolayısıyla özne masumdur. Kabahat daima başkasındadır. Sorun bende değildir, peşime düşen uzay gemisindeki uzaylılardadır. Paranoyak özne Ötekindeki kabahate işaret eden şikayetçi konumundadır ve bu konum çoğu zaman normallikle uyum içindedir. Kişi doğrudan herhangi bir semptomdan şikayetçi olmayacaktır; nispeten suskun kalarak zulmedicisi hakkında bir bilgi birikimi oluşturabilir, savunmalar inşa edebilir yahut dünyada yanlış olduğuna inandığı şey neyse onunla bağlantılı bir araştırmanın peşinden gidebilir.

Öznenin haksızlığa uğradığını hissettiği gerçek bir olayın, çoğu zaman bir kazanın yahut miras mevzusunun peşinden hukuki bir dava, bir adalet arayışı geldiğinde, paranoya daha görünür bir hal alabilir. Otoritelere ve gazetelere mektuplar yazılır. Günümüz toplumunda kendimizi mağdur olarak görmeye teşvik ediliyoruz; insan faaliyetlerinin neredeyse tümü için haklarında şikayette bulunabiliyor olmamız yasallık ölçütünü oluşturuyor. Dolayısıyla toplumsal kuvvetler, vatandaşlar için şikayetin son çare değil, tüm alışverişleri tanımlayan temel bir özellik olduğu bir manzara yaratmaktadır. Hatta günümüzde çocuklar, ebeveynleri hakkında resmi şikayette bulunup, dava açabiliyorlar. Yani modern öznellik ile paranoya arasında, normallik ile delilik arasında bir ahenk mevcut.

Eski psikiyatride paranoyayı tanımladığı düşünülen özellikler masumiyet ve adaletsizlik hissi günümüz modern bireyinin özellikleri haline gelmiş durumdadır. İnsanların kimi zaman çeşitli kuramlardan zulüm ve yanlış muamele gördüğünü yadsıyamayız elbette. Fakat önemli olan bunun nasıl yorumlandığı, nasıl işlendiği, nasıl anlamlandırıldığıdır. Güçlü bir doğruluk-yanlışlık hissi çoğu zaman altta yatan bir psikozun emaresidir. Dış dünyaya atfedilen kabahat ne kadar sıkı ve sabitse, paranoya teşhisi de o kadar muhtemeldir. Zaman zaman uğradıkları tüm haksızlıkları en ince ayrıntısına kadar tarif eden paranoyaklarla karşılaştığımız olur: arkadaşlarının ona sırt çevirmesi, işyerinde maruz kaldığı bir mağduriyet, başına gelen korkunç bir kaza veya felaket. Verilen örneklerin hiçbirinde şüpheye mahal olmamasına rağmen, bu şikayet sağanağı paranoyanın alameti farikası olan katılığı açığa vurmaktadır. Tek tek örnekler sahiden talihsizlik gibidir, diğer insanlar sahiden hatalı gibidir... ama yine de, şikayetçinin günahsız oluşunun ta kendisi, tanıya uyanmamızı sağlamalıdır.

Bazı paranoyaklar uysal ve sakin görünürken, bazıları kıpır kıpırdır ve çoğ kez önemli toplumsal değişimlerin failleri olurlar. Nevrotik insanlar fazla mücadeleci değildir, daha ziyade hayatlarını başka binlerinin yoluna koyacağı hayaliyle yaşar, risk almaktan kaçınırlar. Oysa paranoyaklar inandıkları dava uğruna tüm enerjilerini seferber eder; toplumlunuzda meydana gelen dönüşümlerin en iyilerini ve en kötülerini onlara borçluyuzdur. Belli bir hakikati aktarmayı, belli bir yanlışı veya kötülüğü açığa çıkarmayı görev edindikleri için, gayet hayırlı işlerde bulunabilirler; hem daha önce belirttiğimiz gibi, paranoyak bir hezeyan hakikate birebir denk düşebilir. Macar doktor Ignaz Semmehveiss, doğum esnasındaki kötü hijyen koşullarının bebek ölümlerine yol açtığını gözlemleyerek, milyonların hayatını kurtarmıştı; gelgeldim, düşüncesinin doğruluğuna duyduğu hezeyanlı inanç, akıl hastanesine kapatılmasına yol açmıştır.

Klinisyenlerin sık sık yanlış anladığı bir şeydir bu: şayet hastanın başına korkunç bir olay gelmişse, hezeyan ihtimali olmadığı sanılır. Oysa gerçek bir olay ile hezeyan arasında herhangi bir uyuşmazlık yoktur. Çocukken suiistimal edilmiş birisi de suiistimal edildiği hezeyanına kapılabilir: İşin püf noktası, o kişinin belli bir olay etrafında nasıl anlam oluşturduğu, bu olaya hayatında nasıl bir yer atfettiğidir. Çocukluk veya yetişkinlikte yaşanmış ciddi travmalar, dikkatleri bu noktadan uzaklaştırmaktadır. Terapist, hastanın maruz kaldığı sıkıntılara üzülmekten, travmatik olayların nasıl işlem gördüğünü dinleyemez hale gelebilir. Nitekim, kimi zaman, birisini psikoza sürüklemiş görünen travmatik olayların, aslında o kişinin çevresiyle ilişkisinde daha önce meydana gelen bir değişimle tetiklendiğini öğreniriz: mesela şüphecilik ve güvensizlik, hastanın etrafındakilerle sürtüşmeler yaşamasına yol açabilir. Bu tür sürtüşmelerden doğan sonuçları, bazen psikozun nedenleri olarak görme hatasına düşülmektedir.

Travmatik bir geçmişin nakledilmesi ile bunun zıddını, yani fizik yahut zihin bakımından ne kadar sağlıklı olunduğunun vurgulanmasını karşı karşıya getirebiliriz. Tıbbi bir muayenenin ardından “her şey yolunda” sinyali aldıktan sonra, sapasağlam olduğunu etrafındaki herkese söyleyip duran bir kişi de, durmaksızın lanetlendiğinden yakınan melankolik bir özne kadar hezeyanlı olabilir. Düşüncenin içeriği tamı tamına doğrudur belki tıbbi sonuçlar bunun kanıtıdır, fakat hitap ettiği kişileri hiç hesaba katmayan o benbenci nakarattan anlaşılabileceği gibi, kişinin söyleminde bu hususun işgal ettiği yer psikoz emaresi olabilir. Şikayetin travmatik olaylarda yoğunlaştığı durumlara kıyasla, yukarıdaki gibi bir vakanın klinisyende tam konusunda çok daha az tereddüt uyandırması mümkündür.

Hezeyanlı fikrin içeriği doğru olsun olmasın, asıl önemli olan kişinin o fikirle ilişkisidir. Paranoyada bu fikir çoğu zaman aktarılması gereken bir mesaj muamelesi görür ve bu hakikat tutkusuna yanlış, sahte yahut toplumsal uzlaşma konusu olanın reddedilmesi refakat edebilir. Bu ret, modern teknolojinin, tıbbi bakımın yahut yaygın beslenme alışkanlıklarının reddi biçimini alabilir ve bir tür doğaya dönüş projesine bağlanabilir doğa kendi başına katışıksız bir “hakikatmiş” gibi.

Günümüzde yeryüzündeki herkesin dünyayı kurtarmak için elinden geleni yapmaya teşvik ediliyor olması bu bakımdan kullanışlıdır. Dünyayı ıslah etmek yahut kurtarmakla görevli olanlar, artık fazla dikkat çekmeksizin diğerleriyle birlikte var olabilmektedir. Hepimiz dünyayı ufak ufak kurtarmaya çağrılıyoruz. Keza, dünyayı eski haline döndürme fikri de günümüzün ekoloji kaygısıyla büyük ölçüde örtüşüyor. Avatar filminin popülerleştirdiği gibi, bir tür katışıksız biyoloji içinde her şeyin birbirine bağlı ve birleşik olduğu organik bir düzen imgesi bulunabiliyor.

Misyon fikri ilginç bir fikirdir, psikoz hakkındaki popüler bir görüşe bir nüans getirir. 1950’lerin sonları ve 1960’lardaki çalışmalarda, psikotik öznelerin aile içi iletişim ağlarına gitgide daha çok dikkat çekilmişti. İnsanlar birbirleriyle nasıl konuşuyordu? Görünürdeki iletişimin ardında ne gibi örtük iletişimler söz konusuydu? Psikotik özne nasıl mesajlar alıyordu?

Gregory Bateson ve çalışma arkadaşları, vakaların birçoğunda bu mesajların çelişkili ya da karma olduğunu savunmuştur: çocuğa bir şeyi yapması söylenirken, aynı anda onu yapmaması gerektiği iması vardır. Ebeveynin sevgi dolu davranışının arkasında, açıktan kabullenilmeyen bir husumet ya da kaygı yatıyor olabilir. Örneğin, hastanede tedavi gören bir hasta, annesini gördüğünde sevinip kollarını uzatır. Anne önce kaskatı kesilir, ama oğlu kollarını çektiğinde, “Artık beni sevmiyor musun?” der. Oğlunun yüzünün kızarması üzerine, “Bu kadar kolay mahcup olma yavrum, duygularından korkma” diye ilave eder. Hasta, annesinin yanında sadece birkaç dakika kalır ve anne gittikten sonra hastanede görevli birine saldırır.

Bateson, şizofrenik öznelerin kendilerini böyle bir “çifte açmaz” durumunda bulduğunu, çelişik mesajlar arasında kalıp felç olduğunu savunmuştur. Nitekim burada, mesajın nasıl bir şey olduğunu anlamak güçtür. Doğrudan bir buyruk mudur bu? Şaka mıdır? Samimi bir soru mudur? Bu açmaz muhtelif yanıtlar doğurabilir: aktarılan mesajın arkasında daima başka bir mesajın gizli olduğunu varsaymak; tüm mesajlar eşitmiş, hiçbirinin ağırlığı yokmuş gibi davranmak, hepsine gülüp geçmek; yahut düpedüz gözardı etmek, olup bitenleri gitgide daha az görüp işitmek, kendini çevreden koparmak. Bateson’a göre bu üç pozisyon, sırasıyla, paranoid, hebefrenik ve katatonik şizofreni türlerine denk düşmektedir.

Şizofrenideki bu karma mesaj durumunun karşısına paranoyağın pozisyonunu koyabiliriz: öznenin müşkülü, tam da çelişik mesajlar almayışı olabilir. Freud’un Küçük Hansa ilişkin söyledikleri ile (burada çocuğun annesinden ve babasından farklı farklı mesajlar aldığı, mesajların da kendi içlerinde çelişkiler taşıdığı açıktır) rolünün ne olduğu tam olarak söylenen (mesela ölmüş bir çocuğun yahut atalarından birini ikame etmek) bir çocuğun durumuyla kıyaslayabiliriz. İşte bu durgunluk ve mesajlar arasında herhangi bir diyalektik gerilimin imkansızlığı, paranoyak bir pozisyonun seçilmesine katkıda bulunabilir.

Bu düşünce, şizofrenik öznelerin çocukluğu konusunda zaman zaman yapılan bir gözlemde yankısını bulur. Sevgi ve alaka görmelerine rağmen, kendilerine gösterilen kıymette belli bir “anonimlik” olabilmektedir. Bir defasında bir kadından beş çocuğunun beşini de aynı ölçüde sevdiğini işitmiştim; “Çocuğunuz olduğunda, onu sevmek görevinizdir,” diye ilave etmişti. Başka bir örnek: Joey’nin doğumu ve bebekliği hakkında sorularla karşılaşan annesi, onu “uzak bir tanıdık gibi, adını işittiği ve pek de ilgisini çekmemiş bir kişi veya olay” gibi tarif etmiştir. Bu hususiyetsizlik çocuk tarafından hissedilebilir ve Pierre Bruno’nun önerdiği gibi, müstakbel bir paranoyağın deneyimlediği belli bir rol, konum veya misyona tayin edilmişlik hissinin karşısına yerleştirilebilir. Şizofrenin aksine, paranoyak kendisine zulmedeni daha sonra sıkı sıkıya belirleyecek, yeri geldiğinde bir ad vererek sabitleyecektir.

Eski psikiyatride paranoyağın kendisine zulmedeni yahut kendisi için Öteki pozisyonunda olan neyse onu adlandırdığı ana özel bir önem verilmiştir, altta yatan dinamiğe dair önemli bir ipucu sağlayabilir bu bize. Oidipus kompleksini tartışırken kilit bir uğrak bulunduğunu görmüştük: annenin geliş gidişlerinin simgeselleştirilmesi, çocuğun anneyi kendinden uzaklaştıran başka bir konum olduğunu fark etmesi. Bu daha sonra baba ve bilhassa fallik anlam ile ilişkilendirilir. Bu işlemin meydana gelmediği paranoyada ise, kişi annenin arzusu konusunda kendi yorumunu oluşturma çabası içindedir hala ve bu arzuya ad vermeyi başarır. Böylece şizofrenilerle paranoya arasındaki temel farklardan birine varmış oluyoruz: şizofrenilerde, annenin arzusunun sembolizasyonunda bir sıkıntı vardır.

Buradaki sorun, annenin ötesinde bir yerin tescil edilmesindeki zorluktur olduğundan, kişi çaresizce etrafında bir tür eksiklik doğurmaya ya da yaratmaya çalışabilir. Bunun işleyişini çocuk şizofrenisinde açıkça görürüz, terapistin bedeninden saç bandı, gözlük, kalem gibi bir şeyler çıkarma girişimine çok sık rastlanır.. Ya da çocuk görülmeyeceği bir yer bulma çabası içine girebilir: Öteki fazla mevcut, fazla yakın, fazla müdahilse, öznenin bu yakınlıktan çıkabileceği bir yer oluşturması gerekir. Önceden belirlenmiş boş bir yeri olmayan şizofren, böyle bir yer bulmaya çalışır. Keza zulmediciler de paranoyadaki kadar tutarlılık ve süreklilik göstermez: çoğunlukla daha geçicidirler ve hatta, yalıtıcı tek bir isimden ziyade, “onlar” diye anılabilirler.

O halde, paranoyada Ötekinin (FBI, CIA, vs.) arzusuna isim verilirken, şizofrenide özne bu arzuya anlam verme düzeyinde kalır. Paranoyada Ötekinin arzusuna dair bir yorum söz konusuyken, şizofreni bu kapıyı açık bırakır. Dolayısıyla paranoyada anlam aşağı yukarı sabitlenmişken, şizofrenide istikrarsızdır. Klinikte gördüğümüz de tam olarak budur: paranoyağın şikayetlerine nasihat ya da müdahale işlemezken, şizofren açıkta kalmışlığını, başına gelenler karşısında savunmasızlığını tarif edebilmektedir, kendisine korunma ve intibak sağlayabilecek merkezi, birleştirici bir anlamlandırmadan yoksun gibidir. Odak işlevine sahip rehber bir anlamın bulunmadığı, konudan konuya atlayan konuşmasında açıkça görülebilir bu.

Sergei Pankejeff ile Harold Shipmanı karşılaştırdığımızda bu farkı net olarak görüyoruz. Pankejeff neredeyse tüm hayatını analistlere, psikiyatristlere ve psikologlara ne yapması gerektiğini sormakla, onlardan yaşadıklarını ve bedenini kendisi için düzene koyup anlamlandırmalarını istemekle geçirmiştir; oysa Shipman’ın söyleyecek pek bir şeyi olmamıştır. Suskundur, iletişime açık değildir, fakat tıp bilgisine hakimiyeti ve bu bilgiyi yayma misyonu konusunda kendinden emindir. Shipman psikiyatristlere, polise veya adli müfettişlere hiçbir başvuruda bulunmamış, hiçbir diyaloga yanaşmamıştır. Şizofrenide gördüğümüzün aksine, onun için herhangi bir soru işareti, anlamın askıya alınması gibi bir şey yoktur.

Benimle çalışan genç bir psikotik özne tüm gün etrafta gezinip adeta bir Tourette sendromu hastası gibi, “Wassup’ [naber] deyip duruyordu. Sürekli ağzından çıktığı gibi kafasında da yankılanan bu ifadeyi, rapçi JayZ ile ilişkilendirmişti. Bu gayet yaygın bir nakarat olsa da, JayZ’nin sadece bunu tekrarlar göründüğü bir küpten etkilenmişti. Bu taklitçiliği söz konusu rapçiye duyulan hayranlığın veya saygının bir etkisi olarak yorumlayabiliriz, fakat aynı zamanda öznenin esas konumunu da gösteriyor gibidir: “Wassup anlam düzeyinde bir duraksamaya işaret eder, özne bu temel soruya saplanıp kalmış gibidir ne haber olup olmadığını pekala bilen paranoyağın aksine.

Şizofrenlerin tarif ettiği bazı fiziksel hislerde, anlamdaki bu istikrarsızlığın yankısı işitilir. Vücutlarındaki ağrılardan yahut acayip hislerden şikayetçi olup bunlara bir isim ve anlam vermek için tıbbi tavsiye arayışında olabilirler. İlginçtir, bu başvuruların ötesinde, çoğu zaman bir şeylerin değiştiğini iletme arzusuyla karşılaşırız. Bu değişim bedeni tabir olarak kullanır: kişi, işlerin eskisi gibi olmadığı, artık farklı biri olduğu mesajını ulaştırmaya çalışır. Annenin arzusunu simgeselleştirme sorununda olduğu gibi, anlam verilemeyen bir değişimdir bu. Paranoyada özne kendisini dünya, din, yahut bilim hakkında bir mesaj aktarmaya mecbur hissedebilir, buna karşılık bazı şizofrenler sadece bir değişiklik olduğunu söylemek ister. Ve çoğunlukla bu değişimin bir şekilde temsil edilmesini, kayda geçmesini ve isimlendirilmesini isterler.

Nevrotiğin Oidipus kompleksinde baba işlevi annenin arzusunu adlandırır, onu bir yere iliştirip anlamlandırırken, psikozda adlandırma için yeni yollar bulunması gerekir. Adlandırma çabalarının bizatihi hezeyanların içinde şifrelenmiş olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Burada James Tilly Matthews’un meşhur “Hava Dokuma Makinesi’ni düşünebiliriz. Matthews, 1797’de Avam Kamarasında gerçekleşen bir müzakerede karışıklığa yol açtıktan sonra, Bedlam hastanesine yatırılmış bir çay simsarıdır. Aklı ve bedeninin, hastanenin yakınma yerleştirilmiş olan ve “hava kimyası” yoluyla çalışan “Hava Dokuma Makinesi” adlı korkunç bir makinenin etkisi altında olduğuna inanmaya başlamıştır. Bu makinenin çektirdiği eziyetler onun için o kadar gerçektir ki, bunları adlandırmak için yeni kelimeler türetmek zorunda kalmıştır. Makine, “Eldiven Kadın”, “Sir Archy”, “Okul Müdürü Jack” ve “Simsar” adlarını verdiği kişilerden oluşan bir çetenin kontrolündedir. Bu insafsız ekip Matthews’a eziyet etmek dışında, kendi faaliyetlerini kaydetmekle de meşguldür: özet notlar tutmakla görevli bir “Kaydedici” de içerir. Yani Matthews’un inşa ettiği hezeyanın içinde bir adlandırma işlevi mevcuttur.

Yargıç Schreber de Hatırat’ında benzer bir işlev tarif etmiştir. Tüm söz ve düşüncelerini, sahip olduğu eşyaları ve temas kurduğu insanları kayda geçiren kitaplar ve notlar olduğunu söyler bize. Bu kaydı tam olarak kimin tuttuğundan emin değildir, ama “uzak gökcisimlerinde bulunan insan şekli verilmiş yaratıkların işi olduğunu tahmin eder. Zekaları olmayan, elleri “kendiliğinden” çalışan yaratıklardır bunlar: tek işlevleri, yazılı kayıt tutmaktır.

Adlandırma işlevinin önemini idrak etmek, psikotik öznenin dünyasını yapılandırmak için gösterdiği çabalara duyarlı olmayı sağlar. Ürettikleri şeyleri önemsiz ve fantastik bulup bir kenara atmaktansa, adlandırma çabasına saygı ve teşvik göstermek gerekir. Nevroz ve psikoz, adlandırmanın farklı kipleri olarak görülebilir. Nevrozda Oidipus kompleksi normatif bir kurmacayla annenin arzusunu adlandırmada başarılı olurken, psikozda öznenin bir buluş yapması gerekir: Bu sayede paranoyak dünyada neyin yanlış olduğunu, melankolik ise kendisinde neyin yanlış olduğunu adlandırırken, şizofrenik özne daimi ve çözüme ulaşmayan bir faaliyet olarak buluş çabasını sürdürür.

Anlam meselesinden libidonun konumlandırılması meselesine geçtiğimizde, başka zıtlıklar da ortaya çıkar. Nevrotik için libido hep bir kayıp hissiyle bağlantılıdır. Keyif asla yetmez, uçucudur, erişilmezdir. Anneden sembolik ayrılmanın bir etkisidir bu: o hep erişilmezdir ve onunla ilişkilendirdiğimiz mitik, kayıp keyfi anımsatan ayrıntılar bizi çekebilir. Oysa psikozda, görmüş olduğumuz gibi, libido eksi işaretiyle değil, artı işaretiyle bağlantılıdır. Fazlasıyla mevcuttur. Paranoyada dışarıda, Ötekinde (zulmedici yahut dünyadaki bir hata) konumlandırılırken, şizofrenide kişinin bedenini işgal eder.

Schreber, “şehvanilik sinirleri” adını verdiği şeyin, erkeklerde cinsel organların civarında konumlanmasına rağmen, kendisinde bedeninin tamamına, “kafamın üstünden ayak tabanlarıma kadar” yayıldığını belirtmiştir. Bundan dolayı, “duyumsal dişi haz” duyguları yaşamaktadır. Uyarım, nevrotikteki gibi erojen bölgelerle sınırlı olmayıp bedeninin tamamına nüfuz etmektedir. Benim bir hastam da cinsel organlarının kafasına kadar yayıldığını ve beyninin mütemadiyen bir vajina gibi “kabardığını” hissediyordu.

Bu fazlalığın işgaline uğrayan şizofrenik özne, bunu ortadan kaldırmaya çalışabilir; artı işaretini eksiye çevirmek için doktorlara başvurabilir, cerrahi müdahaleden yarar umabilir yahut kendine zarar verebilir. Böyle bir durumda libido kişiyi herhangi bir bedensel bütünlük hissinden mahrum bırakır; o da egzersiz yaparak, spor salonuna giderek, yahut kıyafetlerine özel bir dikkat göstererek bedeninin sınırlarını yeniden oluşturmaya çalışabilir. Bir başka hasta bedeninin çözüldüğünü, içerisi ile dışarısı arasında hiçbir engel kalmadığını hissediyordu. İç organlarının düpedüz dışarı düşmesinden korkuyordu. Kendini kurtarmak için pahalı bir el çantası satın almıştı ve bu ufak ve kalın çanta açık olmayan, sınırlı bir uzam hissinin yeniden oluşmasını sağlamıştı. Ezilmenin bir rahatlama olacağı fikriyle önceden karşıdan karşıya geçerken trafiğe hiç bakmazken, artık dikkat ediyordu: dediğine göre, kendisini korumak için değil, çantanın zarar görmemesi için.

Başka bir vakada şizofren bir kadın oturduğu dairede yıllardır temizlik yapmadığını söylemişti: çöp, bulaşık ve döküntü yığınlarının arasında, her yerde kan, idrar ve dışkı vardı. Bir temizlikçi tutmayı düşünmeye başladığında, sağlığından endişe edip onu yüreklendirdim kişisel alandaki bir tazelenmenin zihin durumu üzerinde etkisi olacakmış gibi. Yaşam koşulları hakkında bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu, fakat aynı zamanda endişeliydi, zira onun için dairesi bedeniydi: bedeni “gibi” değil, düpedüz bedeniydi ve bu yüzden, dışarı akan şeyleri etrafta tutmak zorundaydı: bedenin içinin neresi olduğunu bildiğinden emin olmak için. Temizlikçinin dairesine girmesiyle birlikte, psikozu alevlendi. Kelimenin tam anlamıyla kendi bedenine üçüncü bir kişinin girmesi felaket olmuştu: dediğine göre, iç organlarının nerede olduğunu bilmiyordu artık İçerisi ile dışarısı arasındaki ayrım çökmüştü ve bedeninin parçalara ayrıldığını hissediyordu.

Bedenin sınırlarına dair bu endişe şizofrenide çok önemlidir. “Benim bedenim hudutlanmış değil,” demişti bir hastam, “başkalarının aksine, deri gibi ayırıcı bir maddesi yok. Her noktadan her şey girebiliyor ve giriyor da. Sürekli saldırı altındayım.” “Vücudumun içinde olması gereken organlar,” diye devam etmişti, “dışarıda duruyor.” Kimi zaman kişi vücudunun bazı parçalarının başka insanlarınkilerle değiştirildiğini veya bunun tam tersini hisseder. “Vücudumda bir değişiklik oldu,” demişti bir kadın: bileğinin bir parçası başka bir kadınınkiyle değiştirilmişti ve şimdi aynı şeyin kolunun da başına gelmesinden korkuyordu. “Elim, bana ait değil,” demişti. “[Diğer kadının] vücudunun o iğrenç parçaları, benimkilerin yerine geçmiş gibi.” Vücudunun geri kalanını muhafaza etmek, elinden alınmasına karşı koymak için yoğun bir çaba harcamak zorundaydı.

Şizofrenide vücuttaki değişimler birçok farklı biçim alabilir: vücudun içinde kımıldanma hissi, itilme veya çekilme hissi, sıcaklık veya soğukluk hissi, organların veya vücut parçalarının büzüldüğü veya büyüdüğü hissi, organların kaybolduğu hissi, hayat enerjisinin dolup taştığı veya büsbütün tükendiği hissi, yanma hisleri, vücudun tek bir noktasında konumlanan veya tüm yüzeye yayılan kaşıma ya da kaşınma hissi Hasta, etkiye maruz kalan vücut parçasının daraldığından, genişlediğinden, yassılaştığından, şiştiğinden, kuruduğundan, düğümlendiğinden yahut yer değiştirdiğinden yakınabilir. İpler veya maşalarla zapt edilip sıkıştırıldığını yahut içine yabancı maddeler sokulduğunu hissedebilir; çatlama, asılma, sıkışma veya yerinden çıkma gibi hisler duyabilir.

Libidonun bu şekilde bedene dahil olması, şizofren kişinin çoğu zaman sağlık sorunlarıyla meşgul olması demektir ve psikozun niye böylesine sıklıkla ilk önce hipokondri biçiminde kendini gösterdiğine ilişkin bir açıklama sunar. Görünüşte hiçbir hezeyanlı düşünce olmamasına rağmen, kişi tuhaf sancılar veya hislerle bir genel pratisyene danışabilir. Çoğunlukla kontroller için bir uzman doktora sevk edilir ve bu tıbbi tetkik, asıl mesele hiç fark edilmeden devam edebilir. Bahsi geçen fiziksel his belli bir bölgede konumlanmış olsa da, bilinen herhangi bir teşhisle bağlantılandırılmış olmayabilir. Ne var ki, kişinin yaşadıklarını tasvir edişinde tanı için ipuçları bulmak mümkündür: hasta farklı doktorlara yinelediği aynı kelime veya ifadeyi kullanıyor olabilir ya da yaşadığı hisleri ayırt etmeye çakşırken, konuşması tuhaf mecazlar ve imgelerle dolup taşıyor olabilir.

Bedene akın etmesiyle birlikte libido fazla mevcut, fazla maddi hale gelir; fakat bazı vakalarda bunun tam tersini görürüz. Beden, katlanılmaz, eziyet veren bir kütle olarak değil, iki boyutlu bir imge olarak deneyimlenir. Bleuler, kendilerini “salt yansımalar” gibi, “kitaptaki bir çizim” gibi yahut “duvara yansıtılan hareketli bir resim gibi hisseden” hastalardan alıntılar yapar. Sanal bir imgeye özgü olan iki boyutluluk vasfı, öznenin fiili bedensel deneyimi haline gelmektedir. Bir kadın, psikozu tetiklendikten sonra aynada kendisini tanıyamadığını anlatmıştır: “Sadece boşluk görüyordum. Bir yanılsamadan ibarettim ben. Yanılsamayı öldürüp gerçekliği görmek için, aynayı kırmak istedim.” Kendi imgesine yeniden bağlanabilmek için, saatlerce aynanın karşısında oturup ismini tekrarlamak zorundaydı bu kadın.

Yukarıdaki örneklerin tümü, beden imgesinin inşasında bir sorun olduğunu göstermektedir; sanki ayna evresindeki birleştirme işlemi gerçekleşmemiş gibidir. “Vücudum birlikte durmuyor . . . başımla boynum birbirine bağlı değil,” diye yakınan bir erkek hasta vardı. “Göğsümün ötesinde hiçbir şey yok. Midem ve kafatasımın tepesi açık,” diyordu. Bedensel huduttaki bu istikrarsızlık, diyet yapmak, spor salonuna gitmek ya da kendine zarar verme alışkanlığı gibi bedensel rejimler doğurabilir. Bedenin bir parçasını kesmek veya yakmak, bir hastanın deyişiyle, “bedenimi benim kılmanın” bir yolu olabilir. Bütün bu pratikler, bedende ikamet etmenin bir yolunu bulma girişimleri olabilir ve alternatif bir patika bulunmadan bunları ortadan kaldırmaya çalışmanın tehlikesi açıktır.

Şizofrenideki bedensel istikrar eksikliği, imgesel ve gerçek boyutlarının simgesele güvenli bir şekilde bağlanmış olmadığına işaret eder. Beden imgesini tutturacak bir şey, yapı sağlayacak içsel bir çerçeve yoktur. Dolayısıyla kimi vakalarda görsel imge öylece süzülüp gidebilir yahut kişi bedeninin kendisiyle sağlam bir rabıtası bulunmayan dışsal bir yüzey olduğunu hissedebilir. James Joyce gençliğinde bir grup oğlan çocuğunun saldırısına uğrayışım tasvir eder; ama gerçek bir acı hissetmemiş, dediğine göre, bedeni kendisinden soyulup gitmiştir adeta. Ayna evresinde imgemiz bize lehimlenir ve bizim addedilir, oysa şizofrenide burası sorunludur: kendi bedenini tanıyamayan ya da başka bir kişinin bedeninin kendisininkine sokulduğunu hisseden kişi, kendini düpedüz başka biriyle karıştırabilir.

Şizofrenide bedenin bütünlüğü zarar gördüğünde, intiharın bir çözüm yolu, bedene yeniden bir hudut getirme yolu addedilmesi de olasıdır. Daha önce alıntı yaptığımız kadının açıkladığı gibi, “uzuvlarım ve iç organlarım dışarıda benim; öyle katlanılmaz bir şey ki bu, pencereden aşağı atlamak bir parça rahatlamanın karşı konulmaz çekimine sahipti, o zaman inşallah aşağıda bir beden bulunacak ve iç organların hepsi yeniden onun içine konulabilecek, böylece doğru dürüst gömülebilecektim.” Burada intihar fikri ölmekten ziyade, organların yeniden bedenin içine yerleştirilmesi ve sonrasında bunun sembolik olarak işaretlenmesiyle, yani “doğru dürüst” gömülmekle alakalıdır. Bedenine yeniden bir düzen getirmek için çırpman başka bir hasta şöyle demişti: “kendimi asarsam veya düşersem, en azından bedenim bütünleşmiş olur.” Televizyondaki polisiye dramalarda bir cesedin bulunduğu bölgeyi işaretleyen tebeşir çizgilerine meftundu, onun için “nihai çözüm” buydu sanki: zapt edilmiş ve hudutlanmış halleriyle, bedenin nasıl olması gerektiğine dair “kusursuz bir imge” sunuyorlardı.

Libidonun şizofrenide bedeni istilası, paranoyada ise zulmedicide konumlandırılmasının karşısına, melankoliyi koyabiliriz. Melankolide libido Ötekinde olmadığı gibi, bizatihi bedende de değil, kişinin özimgesinde, egosunda konumlandırılır: lüzumsuz yer işgal eden, beş para etmez bir süprüntüdür o ve dur durak bilmeden kendini kötüleyen bir monolog içinde ısrarla bunu söyler. Kabahat, paranoyada olduğu gibi Ötekinde değil, kişinin kendisindedir: dünyadaki musibetlerin sebebi odur. Nevrotiğe özgü şüphenin“Suç bende mi?”aksine, bir şeylerin yahut her şeyin kendi kabahati olduğuna emindir melankolik kişi: “Suç bende.” Bu suçluluğun dayanılmaz yüküyle yaşamak, intihara kadar götürebilir. Melankolik öznenin kendi içinde taşıdığı temel, ontolojik bir kabahat vardır adeta ve dünyanın kurtulması uğruna kendini kurban etmesi bile gerekebilir.

Kişinin kendi günahlarına takılıp kaldığı her psikoz vakasının melankoli olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Kari Abraham’ın dikkat çektiği gibi, kendini suçlayıp durmak aslında bir megalomanik paranoya biçimi olabilir. Suçluluk ilanlarının altında, “en büyük günahkar” olmak manasına gelen bir paranoya saklıdır belki de. Wagner vakası bunun iyi bir örneğidir. Wagner, hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek gibi ağza alınmaz sayılan bir suç üstlenmiş ve bulaşma tehlikesi yaratan kötü genleri ortadan kaldırmak için ailesini öldürmüştür, fakat melankolik değildir. Bunu, sitemini dışarıya, kendisine zulmettiklerini sandığı kişilere yöneltmesinden ve zulmedicilerini adlandırmasından anlarız: Mülhausen ahalisine.

İlginçtir, işlediği cinayetlerin öncesinde de, sonrasında da, yayımlanacağını veya sahneleneceğini hayal ettiği şiirler ve oyunlar yazar Wagner. Almanya’nın en büyük oyun yazarı olarak kabul edileceğine inanmıştır. Paranoyasının motifi ile bunun arasında bağlantı kurmamak zordur: etrafındaki dünya onun bir günahkar olduğuna hükmederken, kendisi edebi yapıtlarıyla büyük bir yazar olduğuna hükmedilebilecektir; bu övgü, aynı ölçüde hezeyanlı olan o ayıplamanın karşı ucu gibidir. Nitekim sonradan “Cinsellik alanını dışarıda bırakırsak, tanıdığım insanlar içinde en iyisiydim ben,” diye yazmıştır sanat sahasında artık yaşadıklarının, çektiklerinin esiri olmadığı için, sadece bu perspektif içinden değerlendirilmek istemiş bir adam.

İstisna olma motifinin psikozdaki bu yaygınlığı nereden gelir? İster kahraman, isterse günah keçisi olarak, özne özel, eşsiz bir yer işgal eder. Bunu hemen büyüklük hezeyanı diye yorumlamamak gerekir. Bleuler’in belirttiği gibi bu krallar, imparatorlar, papalar ve vesayeti altındakilerin kurtarıcısı olanlar, bunların hiçbiri ayak işleriyle uğraşmaktan gocunmaz. İsa’nın Gelini hiç şikayet etmeden çamaşır yıkar, Kral seve seve çiftçilik yapar. Yüksek mevkilerine rağmen Tanrının Oğlu olsun, Papa olsun, kendi durumundan tam bir aldırmazlıkla bahsedebiliyordun Görünüşteki bu çelişki nasıl açıklanabilir?

Büyüklük hezeyanı diye bir şey vardır elbette, özneye istisnai bir yer vermeyi amaçlayan tüm hezeyanlar içinde bir alt smıf oluşturur. Arthur Burtonın yıllar önce işaret ettiği gibi, burada öznenin ortaya koyar göründüğü narsisizm, bencil bir narsisizmden ziyade, varoluşsaldır. Egosunu şişirmekten ziyade, sadece sağ kalma peşindedir. Sağ kalmak da beraberinde şahsi, biricik, önceden varolan bir küme veya grubun parçası olmayan bir uzam yaratılmasını getirir. Bu bağlamda çocukların ev içinde ayrı bir ev, bağlantılı olsa da aile evinin veya bahçesinin parçası olmayan özel bir odacık veya saklanma yeri oluşturma fantezilerini düşünebiliriz.

Böyle bir uzam yaratmanın psikozda niye bu kadar önemli bir işlevi vardır? Sağduyu bunun, zulüm hezeyanlarının dönüşümünden ibaret olduğunu söyler: “Herkes bana saldırdığına göre, özel bir sırrım, yeteneğim veya gücüm olmalı.” Schreber’in açıklamasına göre, “Tanrı sadece benimle sinirtemasında bulunduğuna göre, Tanrı için bir bakıma tek insan, ya da her şeyin etrafında döndüğü, vuku bulan her şeyle alakası olan ve dolayısıyla Tanrı açısından her şeyi kendisiyle alakalandırması da gereken insan haline gelmiştim.” Dolayısıyla öznenin kendisine ilişkin düşüncesi, Öteki için işgal ettiği konumdan çıkıyor gibidir.

Theodor Meynert, Cari Wernicke ve kimi on dokuzuncu yüzyıl sonu Fransız psikiyatristlerinin görüşü esasen bu olmuştur; büyüklük hezeyanlarım, zulüm hezeyanlarının rasyonalizasyonu olarak görmüşlerdir. Gelgeldim, klinik açıdan, böyle bir sıralanım nadir görülür. Sahiden bir çıkarım süreci söz konusu olsaydı, zulme ilişkin fikirlerin çoğunun büyüklük fikirleri haline gelmesini beklerdik. Açıklama başka yerde yatıyor olmalıdır. İstisnai bir konum, kişinin Öteki için ne olduğu şeklindeki çocukluk sorusuna bir yanıt getirmez mi, mevcudiyetini yaşadığı dünyaya dahil ama yine de o dünyanın dışında bir yerde konumlandırmanın bir yolunu sunmaz mı? Fazla dahiliyet katlanılmaz gelecektir, o yüzden o kişi için hiç orada olmamış o üçüncü terimin yerine, başka yerde güvenli bir bölge oluşturulması gerekir.

Schreber’in yeni bir ırkın biricik atası olma düşüncesi, hem yaşadığı korkunç zulme karşı bir çözüm hem de böyle bir bölgenin yaratılışı olmuştu: artık anlamlı ve kendisi için mantıklı bir konumda duruyordun İstisna konumu, Ötekinde eksik olanı gidermenin yeridir: Dünya Düzeni bozulmuştur, birinin dengeyi yeniden sağlamak için o bölgeye girmesi gerekiyordun Mantıken zaruri olan o bölgeye girmiş, daha doğrusu, buranın kendi geleceği olduğunu hayal etmiştir Schreber.

Buluş yapan, bir şeyler icat eden psikotik öznelerin projelerinde bunu sık görürüz. İş dünyası için yeni bir fikir olsun, bir aygıt olsun, kişi dünyada neyin eksik olduğunu anlar ve bunu gidermeye kalkışır. Yüzeyde maddi kazanç arayışından ibaret görünen bir şeyin ötesinde çoğu zaman bu mantık bulunmaktadır: Ötekinde neyin eksik olduğunu hesap edip, bu eksiği dolduracak bir şey üretme mantığı. Ötekinin arzusunu zulüm değil eksiklik anlamında yorumlamanın bir yoludur bu. Paranoyak, Ötekini bizzat tamamlama hevesine kapılabilir; şizofren ise daha temkinlidir çoğu zaman, projeyi geleceğe yerleştirir ki, Öteki ile arasında boşluk kalabilsin.

Bu vakaların aksine, sahici büyüklük hezeyanlarındaki bunlardaki çocukluk geçmişinde çoğu kez çocuğu önce göklere çıkarıp sonra aşağı bırakan bir anne ile karşılaşırız. Kişinin bir yanda çok kıymetli, diğer yanda kof ve rezil biri olduğuna dair fikirler arasındaki süratli nöbetleşmede yankı bulan bir ritim söz konusudur. Bu düşünceleri dikkatle incelediğimizde, çoğu zaman kişinin sihirli denebilecek bir tarzda özdeşleştiği başka birisine düpedüz onunla aynı kişiymişçesine bağlanmış olduğunu görürüz;. Hastalarımdan biri, belli bir resepsiyona katılması gerekmediğini, çünkü falanca ünlünün orada olacağını söylemişti. Ne demek istediğini sorduğumda, o ünlünün orada olmasının zaten kendisinin orada olması demek olduğu yanıtını verdi. Bu tür bir figürün kaybı ya da ondan ayrılmak, melankolik bunalıma değil, intihara yol açabilir. Klinik açısından, psikozun bu yönüyle çalışmak son derece güçtür, zira hasta için Öteki hayati önemde olduğu gibi, aynı zamanda son derece zararlıdır. Çoğu zaman, kişi hayatında hiçbir şeye elini sürmez, zira kendi yerinde Öteki duruyordur; gerek manik gerekse depresif evrelerde katlanılmaz hale gelebilecek bir durumdur bu.

Manik coşkuda her şey mümkün görünür ve kişi dünyayla birlik içinde olduğunu, başka bir kişinin veya sürecin parçası olduğunu hisseder. Neşeli Günler in [Sound of Music] açılış sahnesinde Rahibe Maria manastırdaki vazifesine neden geç kaldığını açıklar: dışarıda dağdayken, sahiden doğanın bir parçası olduğunu hissetmiştir. Bu bulaşıcı neşenin karşısına, şizofrenide kimi zaman görülen o büyüklük fikirlerini koyabiliriz: kişi dünyaya ihtiyacı olmadığım hissedip el etek çekebilir. Paranoyada işler çok farklıdır, zira sahiden paranoid fikirlerin ruh hali olarak kendini göstermesi nadirdir: bundan dolayı, Wagner vakasında gördüğümüz gibi, kişi gayet sakin ve sessizken, gidip birini öldürebilir. Paranoid bölgeye dokunuluncaya değin, her şey normal görünür.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült