Psikoterapinin Hikayesi

Kemal Sayar


Modernite, Hıristiyanlığın kutsal dünyasına meydan okudu. Batı dünyasında Hıristiyan hikayesinin geçerli olduğu zamanlarda, kişiler kendilerini bu hikayeye yerleştirebiliyor, bu hikayenin karakterleri oluyor ve olayları da Hıristiyanlığın dramatik ve kozmik olaylara sağladığı anlam çerçevesinde anlamlandırabiliyorlardı. Ancak modernite tarihsel Batı’nın “tek gerçek öykü’yü arama takıntısını bitirememişti. Her şeyi açıklayan, şeyler arasındaki bağlantıyı kuran, hayatı sunduğu cevaplarla anlamlandırabilen tek bir öykü... Hıristiyan hikayesi çok uzun yıllar ruha kesinlik sağlamış; ona bir temel, bir zemin teşkil etmişti. Modernitenin dışa bakışıyla iyiden iyiye ihmal edilen “iç insan”ı, Hıristiyan hikayesine ısrarlı meydan okumalarla belirsizleşen bir zeminde ayakta tutabilmek gerekiyor, içle dış arasındaki bir irtibat, bir kesinlik, bir hakikat aranıyordu. Modernist sanatçının cevabı bireyi her türlü dini, siyasi, toplumsal ve ekonomik zincirden kurtarmak oldu. Geriye kalan şey ise bir insanın çıplak benliğiydi. Bir yanda bilim ve teknolojinin mucizeleri, öte yanda dini ve politik özgürlük. İnsan artık sadece kendi özgürlüğünün ve hazlarının peşinden giderek yaşayabilirdi...

Freud, işte bu boşluğa doğdu. O artık bir kişi değil, bir fikir iklimi haline gelecekti. İnsanları dinlemeye başladı; insanlar çoğu zaman başkalarının sözcükleriyle konuşuyor veya ebeveynlerinin ya da toplumun dillerine tutuşturduğu sözcüklerle kendi yaşantılarını tarif ediyorlardı. Psikanalizle birlikte kelimeler serbestçe aktı. İnsanlar anlattıkları hikayelerde hesabı verilemeyen boşluklar olduğunu fark ettiler. Freud bu boşlukları herhangi bir ahlaki yargıda bulunmaksızın gösterdiğinde, boşluklar unutulmuş yaşantılarla dolduruluyordu ve bu da kişilerin diline tutuşturulan öykülerden çok farklıydı. İnsanlar, birdenbire kaybedilmiş yaşantılarına dair kendi hikayelerinin onlara kendi yaşantılarını tarif edebilecek yeni bir dil verdiğini fark ettiler. Hayatlarının bir anlamı ve kendi öyküleri vardı ve artık hayatı başkalarını desteklemek için yaşamayacaklardı. Freud, işte bu manada da bir modernistti ve sıkı sıkıya bağlı olduğu bir inanca sahipti. Eğer hastalar yeterince derine inebilmeyi başarabilirlerse, aradıkları cevabı orada bulabileceklerdi: Bilinçdışı. Eğer bilinçdışına itilen hikayeler bilincin gün ışığına çıkarsa, insanların dünyayı anlamak ve bilmek yönünde yaşadığı tahrifat ve mücadeleler sona erebilecek, insanlar gerçekliği olduğu gibi algılayabileceklerdi.

Freud da herhangi bir modernist gibi tek hakikat olduğuna ve kendisinin bunu elinde tuttuğuna inanıyordu. Gerçeğin kurucu teorisi bir yerde varsa, orada onu yorumlayacak uzman da gerekir. Varsayılan uzmanlık alanı diğer kişinin yaşantıları olduğunda, uzman tuhaf bir şekilde o kişinin sesini ondan alır/çalar. Böylece Freud bir eliyle sunduğunu diğer eliyle geri alıyor ve bütün bir psikoterapi alanı onu izliyordu. Bağımsızlaşmış benlik ve ona duyulması gereken saygı yönündeki modernist fikir, bugün de iyi kötü varlığını devam ettiren en yaygın üst anlatılardan biridir. Aynı yargıyı diğer büyük seküler anlatılar için söylemek ise mümkün değildir. Bilim, ilerleme, demokrasi gibi büyük anlatılar giderek inandırıcılığını yitirirken, hayatımıza anlam katan ve yükümlülüklerimize meşruiyet kazandıran yegane hikaye kendi kişisel hikayemizdir artık. Bu hikayelerin serbestçe ifadesi, Lyotard’ın deyimiyle ‘küçük anlatılara dönüşmesi, “Benlik ve Saygısı” başlığı altında olacaktır (Parry ve Doan, 1994).

Meşruiyetini kaybetmiş bir dünyada yaşıyoruz. Hiç kimse, hiçbir grup veya kurum toplumsal uzlaşıyı sağlayacak kertede güven ve inanılırlık sunamıyor. Büyük iddiaları olan kişi veya gruplara karşı şüphecilik günün geçer akçesi. Postmodern iklimde fesat kuramlarına veya kurbanlık anlatılarına bel bağlayan yerel görüşler öne çıkıyor, zira bu hikayeleri paylaşanlar güçsüz olduklarını söylüyor. Dilsizin dili. Güçten yoksunluk, bu hikayelerle telafi ediliyor. Eğer birileri mağdursa, bir sorumlusu olmalı bunun; kontrol edenler, iktidardan yararlananlar, gayrimeşru olarak gücü elde edenler...

Bir “kurbanlık” duygusu oluşuyor. İnsanlar kendilerini, kendi hikayelerinin bir parçası olarak algılamıyor, başka insanların hikayelerindeki karakterler olarak görüyor. Meşruiyetini kaybetmiş postmodern bir dünyada, evrensel olarak kabul gören tek gerçeklik iddiası da havada kalıyor. Hiçbir hikaye hayatın anlamını tek başına özetleyemiyor, çünkü dünya artık öyle bir yer ki her şey çok hızla cereyan ediyor ve tek bir hikayenin veya hakikatin onun hızına yetişmesi mümkün olamıyor. Artık soru, “Kimin hakikati?” şeklinde değişti. Görecelilik ve belirsizlik ilkeleri, şartların en bağımsız olanında bile, bilimsel nesnelliğin tam olarak gerçekleşemeyeceğini gösteriyor. Modern büyük anlatıları oluşturan bilim, ilerleme ve demokrasi; vaatlerini yerine getiremezken, bu hikayeler bir meşruiyet duygusu sağlamadıkları gibi, dünyanın artık akıl almaz hale gelen karmaşasına da bir cevap sunamıyorlar. Bu durumda modernizm, Batı geleneğinin “kutsal ve söylensel (mitik) anlatılarını korumak için son bir çaba” olarak anlaşılabilir. Modernistler bunu, bahsi geçen hikayeleri psikolojize edip onların meşrulaştırıcı ve açıklayıcı gücünü korumak suretiyle yapmaya çalışıyorlar. Ama heyhat! Modernitenin acımasız gücü, bir kez daha niyetini aşıyor ve bu eski hikayelerin psikolojize edilmiş biçimlerinin bile yetişemediği kadar hızlandırılmış bir dünya ortaya çıkarıyor. Sonuçta, nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, hiçbir hikayenin değişiminin hızına denk bir meşruiyet ve yeterlilik sunamadığı bir dünyada kalakalıyoruz. ‘Hiper-uzay’da terapi yapmak da zor artık. Hiper-uzayda seyahat etmek, modernitenin giderek artan hızına ayak uydurmak, korkutucu ve yön şaşırtıcı. Çünkü modern terapilerin yaslandığı umdeler artık geçerli görülmüyor. Zamanın bu diliminde, psikanalizin terapinin kucağına bıraktığı bazı temel umde ve önermelerin ne kadar doğru olduğu tartışılıyor.Psikanalizin modernist önermelerinin berisinde kökü Eflatun’a uzanan bir düşünce geleneği vardır: İnsan, düşüncesiyle şeylerin hakikatine erişebilir. İnsan zihni, üzerine düşündüğü dünyanın temel rükünlerini kavrayabilir, kendisiyle gözlemlediği dünya arasında bir irtibat kurabilir. Bu umdelerden yola çıkan terapi bize şunları vaaz eder: Her kişide bir benlik vardır. Bu benlik, kişi tarafından anlaşılabilir ve kıvama getirilebilir; yeter ki kişi ve terapist birlikte yeterince zaman harcasın.

İnsanlar birbirlerini doğru biçimde anlayabilir. Hepimiz temelde aynı dünyada yaşıyoruz. Birbirimizle konuşursak, aynı veya benzer dili kullanarak çatışma veya yanlış anlaşılmalarımızı çözer ve nispi bir ahenk içinde yaşar gideriz. Freud ve ardılları, insanın kendi hikayesini anlatarak kendisini daha iyi tanıyacağını düşünüyorlardı. Terapi, bu modernist inancını uzun süre korudu. Kişi kendi benliğini bilmek, sevmek ve ifade etmek suretiyle dünyayı da daha doğru yorumlayabilirdi. Üstelik terapötik dava, tüketim toplumuyla da uyumluydu. İnsanların tutkularını tatmin ederek başkalarının sevgisini (bazen hasedini) elde edebileceğini ve mutluluğu bulabileceğini söylüyordu. İnsanlar hala suçluluk ve endişe içindeyse de terapistler, onları kendileriyle barıştırmak için oradaydı. Terapi sonrasında, suçluluk ve endişeden arınmış, mutlu tüketiciler olarak toplumun üretken üyeleri arasına katılabilirlerdi (Parry ve Doan, 1994). Böylece terapinin amacı; kişinin dünyayı daha açık veya daha iyi bir biçimde algılaması ve anlamasıyla, dünyadaki yerini bilmesi olarak tarif edilir. Bu amacı gerçekleştirmeye giden yol, kişinin ‘karşılanmamış ihtiyaçlar’ından geçer. Burada gerçek dünyanın ihtiyaçlarından değil, bizatihi arzudan söz ediyoruz. Yerine getirilmemiş arzular, yani sözüm ona ihtiyaçların, kişinin dünya algısını bozduğu ve gerçeklikle temas kurmasını engellediği düşünülür. Modernist ajandanın, benliği kendini tamamıyla ifade etmekten alıkoyan son engelleri de bu şekilde kaldırdığı görülür. Modern psikoterapiye göre, kişi çocukluk döneminde ebeveynlerinin kurduğu kural ve yasaklamaları kabullenmiş ve bu da kendisini açıklamakta bir dizi psikolojik engele dönüşmüştür. Kişi bir çocuk olarak bunu anlayamamış olabilir, ancak madem bir erişkin olarak bu durumu algılayabiliyor, “hakikati bildikten sonra”, onun tarafından özgürleştirilebilir. Modernliğin psikoterapi hikayesi, işte böyle bir şeydir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült