Türk Toplumunda Psikolojik Boyutu İle Yolsuzluk

Erol Göka


Toplumda olup biten her türlü olgunun, bireysel psikolojimizde bir karşılığı vardır. Bireysel psikolojimizdeki arzu ve istekler, toplumsal yapıda elverişli bir zemin bulmaları halinde hızla hırs ve ihtiraslar haline gelerek sosyolojik bir olguya dönüşüverirler.

Yolsuzluk (rüşvet, iltimas, adam kayırma vs.) dediğimiz şeyin olabilmesi için bireysel psikolojimizin “başkalarını gözeten” yanında bir eksiklik, bir zaaf olması icap eder. Bu öyle bir eksiklik ve zaaftır ki, bizim adaleti hiçe sayan davranışlarımız yüzünden başkalarının çektiği acıyı ve çileyi görmemiz engellenir. Ya da “Onlar zaten bunu hak ediyordu!”, “Ben yapmasam nasıl olsa başkası yapacaktı!.”, “Gemisini yürüten kaptan!”, “Devlet malı deniz yemeyen domuz!” gibi cümlelerin ardına gizlenerek yaptıklarımızı aklileştirmeye, meşrulaştırmaya yöneliriz.

“İnsan” kolay olunmaz. Anamızdan doğduğumuzda sanılanın aksine henüz insan değilizdir. Belki ilk anda şaşırtıcı gelebilir bu söylediğim ama “beşer” olmakla insan olmak aynı şey değildir. Evet “beşer” olmaktan “insan” olmaya yükselebilmemiz için uzun bir yol kat etmemiz, bu yolculuğun sonunda bireysel psikolojimizde, hırs ve menfaatten ayrı olarak bir de “başkalarını gözeten” bir yanın gelişmesi gerekir. Psikoloji dilinde ruhsal aygıtımızdaki bu katmana “süperego”, “vicdan” gibi adlar veriyoruz. Ruhsal aygıtımızdaki bu katman, aile yapımız, başta otoriteyi temsil eden babamız olmak üzere aile büyüklerimiz aracılığıyla, toplumumuzu ayakta tutan değerlerin içselleştirilmesiyle gelişir. Süperego (vicdan), başkalarıyla yaşamayı, dayanışmayı, ötekinin haklarına zorunluluk olarak bakmayı öğrenmiş insan psikolojisi veya onları bize öğreten psikolojik katmanımızdır.

Süperegonun oluşumuna, toplum yaşamının sonucu ortaya çıkan ve/veya toplumsal yaşamın göstergesi olan aile, devlet, toplumsal düzen ve ahlak sistemi, din hepsi birden katkıda bulunur.

Bunların katkılarının eksikliği süperego eksikliğine, süperego eksikliği ise başkalarının haklarını hiçe sayan, her türlü zorbalık, yolsuzluk ve ahlaksızlığı mubah gören vicdansız bir kişilik profilinin ortaya çıkmasına neden olur.

Vicdansız bir kişilik profilinin en karakteristik öğeleri, “antisosyal kişilik bozukluğu”, “sosyopat”, “psikopat” gibi adlar verdiğimiz hastalıklı kişilik yapısında kendilerini gösterirler. Bu insanlar, adeta doğuştan suça eğilimli, her türlü toplumsal düzen ihlaline, ahlaksızlığa teşnedirler. Bilimsel araştırmalar bu kişilik bozukluğunun büyük ihtimalle ailesel (belki genetik) bir geçiş gösterdiğini; her toplulukta bu tür insanların belli bir oranda bulunduklarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle denilebilir ki her türlü toplumsal düzenin, ahlak sisteminin ve hatta devletin varlık nedenlerinin başında sosyopatinin dizginlenmesi gelmektedir.

Her ne kadar genetik-biyolojik faktörler sosyopatinin gelişmesinde önemli bir rol oynasalar da insanın varlık yapısı gereği, yaşadığı toplumun özellikleri de onun bireysel psikolojisine yansır. Eğer bir toplumun sosyopatiyi entegre edebilme yeteneği etkili ve başarılıysa, barış ve huzur içinde yaşama şansı artacaktır. Sosyopatiyi entegre etmenin yollarından birisi, (bizim kültürümüzde birçok örneğini gördüğümüz şekilde), kolayca risk alan bu insanların bu yönlerini toplumsal faydaya yönelik olarak kullanmak, onlardan cesur kahramanlar yaratmaktır.

Toplum, sosyopatiyi entegre edebilecek yetenekten yoksunsa veya bu yeteneklerini çeşitli nedenlerle yitirmişse, sessiz ve mağdur halk yığınları karşısında sayıları, okyanusta damla misali kalsa da sosyopati baskın çıkacaktır. Toplum kendisini hukuk tanımayan bu insanların insafına terk edecek, yasal düzenlemeler sözde kalacak, zorbalık, rüşvet ve yolsuzluk vakai adiyeden görülecek; en kötüsü tüm bunlar toplumun yeni “değerleri” olarak tüm insanların psikolojilerine yerleşmeye başlayacaktır.

Sosyopatik özellikler, özellikle kaos zamanlarında, tüm toplumsal dokuya yayılır; bireysel psikolojileri ifsad eder, kokuşturur. Biz toplum olarak bunun örnek yaşantılarını çok iyi biliyoruz. Haydi yakın tarihimizden örnekler verip ortalığı karıştırmayalım, birazcık geriye, VI. Selim’in başta olduğu Osmanlı dönemindeki “Nizamı Cedit Hareketi” zamanına gidelim.

 

Türklerin Mafiyöz, Segmenter Toplumu

Sanayi Devrimi ile birlikte tüketim-üretim-teknoloji-bilgi döngüsüne ivme kazandıran Batı’nın üstünlüğünü öncelikle savaş meydanlarında, askeri alanda hisseden İmparatorluk, uhrevi-tasavvufi, aza kanaat getiren yaşam tarzını dünyevi yaşam tarzına çevirmek ve buna uygun politikalar uygulamak gerektiğine inanmıştı. VI. Selim zamanında bu politikalar toplamına “Nizamı Cedit Hareketi” deniyordu. Dünyevi yaşam tarzının zorunlu kıldığı aşırı harcamalar, Nizamı Cedit erkanının ekonomik gücünün ve kazancının çok üzerinde meblağları gerekli kılıyordu. Tüketime dayalı yaşam tarzı, zaten sınırlı bir üretime sahip bulunan Osmanlı imparatorluğu piyasasında her türlü malın aşırı pahalanmasına yol açıyor; konulan yeni vergiler, spekülatif-manüpülatif fiyat hareketleri, sorunu tam bir fasit daire haline çeviriyordu. Bu gelişmeler, zaten yokluk içinde olan halkı daha da çaresizleştirirken ortaya çıkan ahlaki tahribat en tepeden başlayarak tüm toplum katmanlarına yayılıyordu. Sosyopat, zorba, haşere takımı, gemi azıya alıp kaba kuvvete dayalı suç örgütleri içinde mafyöz faaliyetleri yoğunlaştırırken, bürokrasi katmanlarında da yolsuzluk, rüşvet ve çıkarcılık günden güne daha da artıyordu. Halkın acınacak durumu vükelaya iletildiğinde, yöneticiler umursamaz davranıyor; hatta kendi derdine düşen halkın devlet umuru ile uğraşmayacağını gerekçe göstererek kitlesel yoksulluk ve çaresizliği olumlu görüyorlardı. Rical ve erkanın büyük kısmı için zenginleşmek, malmülk sahibi olmak, adeta sabit bir fikir haline gelmiş bulunuyordu. Bu zenginliğe ulaşmak için de her yol ve yöntemi mubah görüyorlardı. Bir yandan Boğaziçi eğlencelerinde, mehtap gezilerinde, helva sohbetlerinde ve çeşitli eğlencelerde başı çeken erkan ve rical bir yandan da kapalı kapılar arkasında ve özel mekanlarda akçeli işlerle uğraşıp, yolsuzluk ve rüşvete batıyorlardı.

Demek ki her toplum, bizde Nizamı Cedit Hareketi sırasında olduğu gibi, özellikle kaos ve büyük altüst oluş zamanlarında sosyopatik eğilimler tarafından işgal edilebilir. Olağan zamanlarda toplumda yalnızca sosyopatların sergilediği eğilimler, geniş kesimler tarafından benimsenerek adeta normal değerler haline gelebilirler. Elbette böyle zamanlarda tüm değerlerdeki ahlaki çürüme işaretleri gibi yolsuzluk da diz boyu hale gelir.

Bunların haricinde yolsuzluk konusunun bir de toplumsal-tarih boyutundan söz etmeliyiz. Her toplum olağan ve kalıcı bir toplumsal yaşamı başarabilmek için sosyopatiyi dizginlemek zorundadır. Ama bazı toplumlar sosyopatiyi entegre edebilecek yapılar geliştirmede daha az kapasiteye sahiptir. Bu toplumlarda merkezi otoritenin içselleşmesinde sorunlar vardır; merkez kadar yerel güç odakları da güçlüdür ve bu nedenle etkili bir merkezkaç güce sahiptirler. Güçlü yerellik, hukuk ve ahlak sisteminde bir ikilik yaratarak aradan sosyopatinin sızmasını kolaylaştırır. Türk grup davranışına yol açan toplumsal-tarihsel özellikler incelendiğinde maalesef böyle niteliklere sahip olduğumuzu görürüz. Tüm Türk tarihine “merkezin periferi denetim altına almaya çalışmasının veya bir başka deyişle “kardeş kavgaları”nın tarihi demek mümkündür. Biz Türkler, devlet kurma yeteneğimiz kadar devlet yıkma kabiliyetimizle de tanınırız. Tarihte kurduğumuz Türk devletlerinin hemen tamamını yine Türklerin yıkmış oluşu, tarihimizin en trajik görünümüdür. Kardeş kavgalarıyla uğraşan bir merkezi otorite, egemenliğini ve denetimini tüm topluma yaymayı beceremez. Yerel güç odakları her fırsat bulduklarında başlarını kaldırırlar. Yerellik bu kadar güçlü olunca da doğal bir biçimde çifte hukuk ve ahlak ortaya çıkacak, kamunun değil kendi kabilenin daha önemli olduğu bu toplum yapısında her türlü yolsuzluk kolayca uç verecektir.

Yolsuzluklara yol açan sosyal psikolojimiz hakkında sözlerimi bitirirken lütfen bir gerçeği daha vurgulamama izin verin. Son zamanlarda ortalığı saran liberal teoriler, bizi yolsuzluğun devletin ekonomide güçlü olmasından kaynaklandığını yaymaya çalışıyor. Bu çok büyük bir yalandır. Avrupa’da devletin ekonomideki payı en az olan ülke Türkiye’dir. Eğri oturup doğru konuşalım, karnımızdan konuşmayı bırakalım: “Hak ettiğiniz biçimde yönetilirsiniz!” Peygamberimizin bu kutlu sözü, bir toplumda yolsuzluklar çok yayılmışsa, en az yöneticiler kadar yönetilenlerin de yolsuzluğa yol açan ahlak(sızlık)tan pay aldığını anlamamız konusunda bize ışık tutmaktadır. Yolsuzlukların yaygın olduğu bir toplumda hiç kimse masum ve günahsız değildir. Öncelikle kendimizi ve yakın çevremizi sorgulamadan yolsuzlukla mücadele edilemez.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült