Psikoloji Ve Diktatörlük: Dünü Ve Bugünü

Fathali M. Moghaddam


En tatlı şeyler ekşir kötü işler yaparak;

Ottan çok daha iğrenç kokar çürüyen zambak.

Shakespeare, “94. Sone"

İkisi de yıllar süren esaretin ardından özgürce yaşamak için ana vatanlarına geri dönmüş, halkın arasına karışmışlardır: Ayetullah Humeyni (1902-1989) hayatının 14 senesini İran’dan uzakta sürgünde geçirmişti ve Nelson Mandela (1918-2013) ana vatanı Güney Afrika’da tam 27 yıl hapis yatmıştı. İkisinin yeniden siyaset sahnesine çıkışları Humeyni 1 Şubat 1979’da ve Mandela ise 11 Şubat 1990’da uluslararası basının başlıca ilgi odağı olmakla kalmamış, onların geri dönüşlerini ölçüsüz bir heyecanla bekleyen yurttaşlarının çıldırmışçasına tezahüratlarıyla karşılanmıştı. Gücü ele geçirdiklerinde iki adam da çok yaşlıydılar; Humeyni 77’sindeydi ve Mandela 72 yaşındaydı. Ana vatanlarındaki on milyonlarca genç takipçilerinin saf enerjisinden ve dünyanın her yanında yüz milyonlarca sempatizanın uluslararası desteğinden güç alan iki yaşlı adam, ülkelerine adalet ve barış getirecek devrimci değişimlerde adeta birer mızrak başı gibi liderliğe soyunmuşlardı.

Ululaştırılmış, adeta tapınılan iki yaşlı adam, görünürde barış, refah ve ilerlemede sınır tanımayan birer portre çizmekteydiler Humeyni de Mandela da ana vatanlarına yardım edebilir, ilham verebilirlerdi, başta öyle görünüyordu. Toplum katmanları arasında açılmış olan derin uçurumları kapatmak, her iki ülkeyi de kasıp kavuran şiddete bir son vermek ve genç nüfusa barışa giden yolda rehberlik etmek için iki yaşlı liderin de eline tarihi birer fırsat geçmişti. Tek adamın sözünün geçtiği ya da tek bir zümrenin toplumun genelinin isteklerini hiçe sayarak gücü ve kanunları kendi çıkarları için kullandığı diktatörce yönetimlerden toplumlarını kurtarmak, diktatörlük batağından çıkmak için ikisinin de eline fırsat geçmişti. Basitçe söylemek gerekirse, "diktatörler, seçim kazanarak seçilmedikleri, kendi öncelikleri toplumun çoğunluğunun çıkarlarıyla uyuşmadığı için diktatördürler” (Gandhi & Przeworski, 2006). Fakat Humeyni ve Mandela arasındaki benzerlikler, gücü somut şekilde ellerine aldıktan sonra bıçakla kesilmiş gibi bitiverdi.

Başkan de Klerk’in ilham veren liderliği sayesinde yolu açılan Mandela, barış ve uzlaşma yolunu seçti. Güney Afrika’nın zalim ırkçı rejimi çökmüştü ve mucizevi bir şekilde Mandela, tam 27 yıl boyunca kendisini zindanlarda çürümeye terk eden eski hükümetin yetkililerine rağmen gücü eline almıştı. Radikal görüşlü, aceleci ve kızgın bir topluluk onu intikam peşinde koşmaya çağırıyordu; çoğunluğunu siyah Afrikalıların ve Asyalıların oluşturduğu, içlerinde ırkçılığın adaletsizliğine karşı sessiz kalmayan bir avuç beyazın da bulunduğu intikama susamış topluluk, eğer ki Mandela göze göz, kana kan, kısasa kısas demiş olsaydı, onu yapacaklarından dolayı mazur görebilir, hatta memnun bile olabilirlerdi. Fakat onun seçimi bu yönde olmadı, olamazdı.

Barış ve uzlaşma yolunu tercih eden Mandela ahlaki gücünü onu izleyenlere ilham vermek, kendisiyle aynı yolda ilerlemeye teşvik etmek için kullandı. Ortaya koyduğu örnekle, yaralarını sarmak isteyen toplumlara ve bireylere bunu yapmanın yeni yollarını gösterdi (Güney Afrika Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu, 1999). Irkçı rejimin yıkılmasından sonraki dönemde Güney Afrika’nın ilk başkanı olarak görev yapan Mandela, yeniden kurduğu ülkede yeni liderlerin yetişmesine imkan veren bir iklim yaratmak için, köşesine çekilmeyi ve sahip olduğu güçten vazgeçmeyi bildi. Tıpkı Birleşik Devletler’in ilk başkanı George Washington (1732-1799) gibi Mandela da, devletin en yüksek kademesindeki görevini tamamladıktan sonra, taraftarlarının mevkisinden feragat etmemesi için adeta yalvarmasına rağmen ve üstüne üstlük devlet geleneğinde görevi devretmeye zorlayıcı yasaların henüz yerleşmediği bir çağda, tereddüt etmeden görevi bırakabilen nadir liderlerdendi. Sınırsız güç başını döndürmemişti.

Buna karşılık Humeyni elindeki sınırsız güce adeta kene gibi yapışmıştı (tıpkı devrik Libya lideri Muammer el Kaddafi gibi Humeyni de sürekli hükümette resmi bir mevki sahibi olmadığını ve bu yüzden istifa etmesinin gerekmediğini iddia etti). Diktatörlük tahtına oturmak için muhaliflerini susturdu, hapislerde çürüttü ve ona karşı çıkmayı deneyenleri öldürdü; diktatörlüğünü tıpkı başladığı şekilde sürdürdü.

1978-1979 yılları arasında cereyan eden şah karşıtı devrim, farklı sosyal sınıflardan, politik taraflardan, dinlerden ve mezheplerden İranlıları birleştirmişti; bu insan çorbasının içinde politik sağdan sola kadar tüm siyasi görüşlerden, sekülerlerden kökten dincilere kadar hemen her inançtan insan bulmak mümkündü. Ancak toplumun tüm farklı sınıflarına kucak açan politikaları benimseyen ve ulusun tamamını ayrım yapmadan temsil eden bir konuma oturmak yerine, Humeyni teşkilatını hızla harekete geçirerek ülkenin tek ve mutlak lideri, Ruhani Lideri olmak için fanatik yandaşlarıyla birlikte acımasızca kaba güç kullandı.

Derin acılarla dolu bu dönemde ben de İran’daydım ve Humeyni’yle yandaşlarının, demokrasinin sesini nasıl acımasızca kestiklerine, adeta boğduklarına şahit oldum. Devrim sırasında başkaldıran halk, tutukluları mucizevi bir hızla özgürlüklerine kavuşturmuştu, hapishaneler adeta bir sevinç sağanağı ile boşaltılmıştı; aynı hapishanelerin politik mahkûmlarla ve onların cellatlarıyla yeniden tıka basa dolması çok sürmedi; o cellatlar ki toplumu Humeyni’nin yolunda yürümeye zorlamak için tutulmuş zalimlerdi. Şah’ın gizli polis örgütünün en kötü, en acımasız piyonları ve cellatları artık Humeyni’nin devrim muhafızlarının revaçta birer üyesi haline gelmişlerdi. Burada da kendilerine bol bol iş düştü.

İran'daki tüm muhalefeti adeta silindir gibi ezmekle tatmin olmayan Humeyni, kendisiyle özdeşleşen diktatörlüğünü başka ülkelere ihraç etmeye girişti. Bu heves şüphesiz çevredeki komşu diktatörleri kızdırmıştı ve aynı şekilde kendi diktatörlüğünü yayma sevdasında olan Irak'ın tek adamı Saddam Hüseyin 09372006) nihayet 1980’de İran'ı işgal ederek hem İran’ı hem de Irak’ı yerle bir eden 8 yıllık bir savaşın başlamasına neden oldu. 1989’da Humeyni öldüğünde arkasında bıraktığı devrim yorgunu İran, savaşın yol açtığı yıkımla, yolsuzlukla, kuralları ulusal ve yerel zorbaların koyduğu yeraltı örgütleriyle şekillenmiş bir ülkeden başka bir şey değildi. Ülkenin kalkınması ve toplumun yaralarının sarılması için kullanılması gereken petrol gelirleri bir kez daha ya silahlanmaya harcandı ya da rejim yandaşlarının yurt dışı banka hesaplarına hortumlanarak kayboldu gitti. Şah devrinin yolsuzluklarla çalkalanan polis devleti, iktidardaki mollalar sayesinde de semirmenin bir yolunu bulmuştu.

İran’da ve Güney Afrika’da yeni rejimlerin kurucu babaları olan Humeyni’nin ve Mandela’nın taban tabana farklı olan liderlik tarzları, diktatörlüğün geleneksel liderlik esaslı açıklamaları olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu gelenekçi açıklamalar diktatörlüğün ya da diktatörlükle yönetme hevesinin köklerini liderlerin kişilik özelliklerinde ararlar ki, bu ipuçlarını izleyerek yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan yayınlar diktatörün kişiliği baskıcı kişilik üzerine muazzam bir anıt olarak araştırmacıların ilgisini bekliyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Stratejik Hizmetler Ofisi için Walter Langer tarafından hazırlanan, ve ancak 1972’de basımına izin verilen Adolf Hitler’in Düşünce Tarzı (Ibe Mind of Adolf Hitler) isimli rapor, sözü edilen kaynakça içerisinde artık klasikleşmiş olan bir örnektir; söz konusu raporu hazırlarken psikanalitik teknikler kullanmış olan Langer, Hitler’in ya intihar edeceği ya da Alman subaylar tarafından düzenlenecek bir suikaste kurban gideceği öngörüsüne yer vermiştir ki, her iki öngörünün doğruluğu sonradan cereyan eden olaylarla kanıtlanmıştır.

Bu açıdan bakıldığında, liderin kişiliğinin toplumun çoğunluğunu şekillendirdiği görülür. Humeyni katıksız, safkan bir diktatördü ve onun yönetiminde İran kapalı, karanlığa düşmüş ve dünyadan büyük ölçüde yalıtılmış, tek başına bir ülkeye dönüştü; artık İran denince akla hileli seçimler, devlet destekli cinayetler, kitlesel politik tutuklamalar, işkence, rüşvet ve baskı geliyordu. Buna karşın, Mandela açıklığı savunan politikaları destekledi; Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Afrika kıtasındaki en önemli demokrasi olmasının, ekonomisi gelişen, ayrıca sanat ve kültürün beşiği bir ülke olmasının nedeni sadece bu politikayla açıklanabilir. Güney Afrika’daki sınıfsal eşitsizliklerin sona ermediğini söylemeye gerek yok, ayrıca dünyanın geri kalanını gölgede bırakan suç oranı da ülkenin bir başka gerçeği; fakat tüm bunlara rağmen günümüzde Güney Afrika, uluslararası serbest seçimlerin yapılabildiği nispeten açık ve hür bir toplum olmanın tadını çıkarıyor.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült