Psikanaliz İnsanı İyileştirir Mi?

Roger Perron


Böyle bir soru yöneltmek, üstü örtülü bile olsa, psikanalizin hastalara yardım etmekle, hastalıkları iyileştirmekle ilgili bir teknik olduğunu varsayar. Peki, ama hasta kime denir? Hastalık nedir? İnsan özel olarak bu konuda düşünmemişse, böyle bir soru karşısında şaşırabilir: herhangi bir rahatsızlığı olduğu için bir doktora giden kişiye, hasta denir; doktor teşhiste bulunur, yani hastalığı belirler, sonra da tedavi etmeye başlar (sonuçta, iyileştirebilir de) ve bütün bu süreç Sosyal Sigorta tarafından onaylanır. Bu kadarı, tamam. Ancak, dahiliye mütehassısı, son derece sağlıklı görünmekle birlikte, tartışılmaz kanser belirtileri de sunan bu beyefendi ile kendisine kulak veren biri, yani bir insanla ilişki kurmayı isteyen, ama bunu çeşitli bahanelerle gizleyip yakınmaya gelen, yalnız ve yaşlı kadını birbirinden kolayca ayırt etmeyi bilir; mesleğini iyi yapıyorsa, sözkonusu hanımefendiyi kabul eder, şikayetlerini dinler ve yardım etmeye çalışır, ancak onu bir hasta olarak görmez, en azından ivedilikle yaşamını kurtarmak gereken şu beyefendiyle aynı anlamda hasta olarak görmez.

İşte, bu sıradan anlayışın dışına çıkmak istersek, elimize bir sözlük almak yeterli olacaktır. Le Petit Robert hastalığın “geçirdiği evrim açısından ele alınınca organik ve işlevsel bir değişiklik ve tanımlanabilir bir bütünlük” olduğunu söylüyor. Pek geniş bir tanım değil, ama gene de epey açıklayıcı. “Geçirdiği evrim açısından ele alınması" demekle, bu illetin aşağı yukarı da olsa ne zaman başladığının (bazı belirtilerin kendini göstermesiyle) saptanabileceği, belirtilerin saptanabilmesi sayesinde ne tür bir illet olduğunun anlaşılabileceği, aynı tür hastalıkların bir araya getirildiği genel çizelgeye yerleştirilebileceği, sınıflandırılabileceği (nosografi), ilkece de olsa nedenlerinin öğrenilebileceği (etiyoloji), nasıl bir gelişme göstereceğinin (bu hastalığın tipik gelişimi bilindiği için) önceden kestirilebilineceği ve son olarak da buna uygun tedavi tetiklerinin seferber edilebilecek anlatılmış olur. Bütün bu ölçütler uygulanabildiği için, verem bir hastalıktır; oysa, anatomik bir değişiklik olsa bile “sakat ayak", bu ölçütlere uymadığı için, bir hastalık değildir.

“Anatomik değişiklik" denildiğinde ne demek istendiği' çok açıktır: bir organın ya da bedenin bir bölümünün, anatomi kitaplarında verilen “tipik doğru biçimle" karşılaştırılarak kolayca belirlenebilen “coğrafi" bir anormalliğidir. Örneğin, ağır yanık olayları ya da kalp kasının yapısındaki kalıtsal anormalliği, bir “anatomik değişikliktir". Ancak, “fonksiyonel bozukluklar" kavramı çok daha bulanıktır; “fonksiyonel bozukluklar" dendiğinde, herhangi bir organın iyi çalışmaması, anatomik açıdan normal olup olmaması anlaşılır. Örneğin, kalp ritmindeki ciddi bozukluklar bu tür bir fonksiyonel bozukluktur; böyle bir örnek söz konusu olduğunda, herkes bunun bir hastalık olduğunu kolayca kabul edecektir. Peki, ama ya biri kalkıp migreni olduğundan, uyku bozukluğu yaşadığından, iştahsızlıktan, yorgunluktan yakınsa, bunları da hastalık sayacak mıyız? Ne var ki, doktorun inceden inceye araştırıp, sonunda hiçbir hastalık bulamadığı da olmuyor değil ki. Bu durumda, deyimi yanlış kullanıp, bütün bunların “fonksiyonel bozukluklar” olduğunu söylemesi kötüdür, ama kendisine bazı şikayetleri olduğunu söyleyip başvuran kişiyi “hiçbir şeyiniz yok” deyip yollaması daha da kötüdür, oysa, doktora danışan kişi, acı çektiğini pekala bilmektedir... Doktorun da bunu kabul etmesi (ne mutlu ki, buna giderek daha sık rastlanır oldu) ve hastanın rahatsızlıklarının organik açıdan değil de, başka bir açıdan ele alınmasının yararlı olacağına inanırsa, hastayı bir psikoloji uzmanına (psikiyatr, psikanalist, klinik psikolog) göndermesi daha uygun olur.

Ne var ki, bu psikoloji uzmanı, karşısında bir hasta olduğunu, bir hastalıkla uğraşmak zorunda olduğunu kavrayabilecek mi? Çoğu kez kavrayamayacak; ortada derman olmak gereken bir acı yok, dediği için değil, daha önce saydığımız ölçütler bu duruma uygulanamadığı için hastalığı yok sayacak. Bunun nedenlerini anlayabilmek için, biraz işin tarihine girmek gerekiyor.

19. yüzyıl tıp bilimi, insanların yaşadığı rahatsızlıkları, uçsuz bucaksız bir bütün olarak topladı ve buna “akıl hastalıkları” gibi çok genel bir ad verdi. Gerek botanik, gerekse zoolojinin kullandığı son derece etkili bir modeli benimseyip, semptomlar saptadı, sendromlar (bir hastalığın belirtici özellikli semptomlarının bütününe sendrom' denir) oluşturdu, bunları yeni bir nosografi (hastalıkların sistematik tablosu) çerçevesinde sınıflandırdı. Bu dev çaplı çalışma tüm 20. yüzyılda sürdüğü gibi günümüzde de sürmekte. Ne var ki, hastalığa yol açan nedenlerin araştırılmasında (yani, etiyoloji alanında) epey yol alınmıştır. Hastalığın bedeni etkileyen nedenlerden kaynaklandığına inanan bir anlayış çerçevesinde, ilk başta her akıl hastalığı bedensel nedenlere bağlandı: bu nedenler günışığına çıkartılamasa bile, bu anlayış bilimin uymak zorunda kaldığı bir dogma olarak benimsenmişti.

19. yüzyıl sonunda, histeri denilen özel bir rahatsızlık tipi, neredeyse tutkuyla bağlanılıp araştırılır oldu. Histerikler (büyük çoğunluğu kadındı) doğallıkla erotik anlam taşıyan, gözalıcı belirtilerle düşgücümüzü sarstı. Üstad Charcot başta olmak üzere herkes, bütün bunların temelinde, keşfedilmesi gereken organik bozukluklar olduğuna inanıyordu. Bir süre için Charcot’nun Paris’te verdiği derslere devam eden Freud da aynı kanıdaydı. Freud Viyana’ya döner ve histerik hastalarını hipnoz yoluyla tedavi etmeye başlar. Böylece, tanık olduğu tuhaf ruhsal görüngülere de giderek daha çok,ilgi duyar ve yavaş yavaş organik etiyoloji savından uzaklaşmaya başlar. Freud histerinin bir etiyolojisi olduğuna inanmakla birlikte, bunun nedeninin bedensel (beyindeki, sinirlerdeki, hatta o zamanlar sanıldığı gibi uterustaki) bir değişiklikte aranmaması gerektiği kanısındadır. Hastanın kişisel tarihinde aranmalıdır bu nedenler. Hasta çocukken, bir gün, ruhsal bir travma yaşamıştır; histeri ise yaşadığı bu travmanın ertelenmiş sonucudur. Dolayısıyla, kullanılacak tekniğin hedefi, unutulmuş (daha doğrusu, geriye itilmiş) bu olayın anısının bilinç düzeyine yükseltilmesi olmalıdır; işte, sözkonusu anının yeniden canlanması sayesinde hasta iyileşmiş olacaktır. Josef Breuer ile birlikte 1895 yılında yayınladığı Histeri Üzerine incelemeler adlı çalışmasında ileri sürdüğü düşünce budur.. Bu anlayışa göre, histerikler hala birer hasta; histeri de hala bir hastalık olarak kabul edilmektedir: gereken tüm ölçütler (etiyoloji, başlangıç,.tipik evrim vb.) sağlanmıştır.

Ne var ki, Freud bu son derece basit etiyoloji anlayışından yavaş yavaş uzaklaşacaktır. Hastanın kişisel tarihinde ne kadar eskiye gidilirse gidilsin, pek çok durumda travma saptanmadığını, birçok neden görüldüğünü, bu nedenlerin etkilerinin de elverişli koşullar sayesinde daha da arttırıldığını, ama herzaman çok uzun bir tarihin söz konusu olduğunu, bu olayları yaşayan kişinin geriye dönüp kendi tarihinin olaylarını yeniden biçimlendirdiğini vb. gözlemleyecektir... Kısacası, biri rahatsızlık duyuyorsa, bunun nedeni, genelde çok küçük yaşlarından itibaren kendinde çatışmalar, gerilimler yaratarak, acılar vererek, uyumsuzluk göstererek işleyen ruhsal bir aygıt kurmuş olmasıdır. İyi durumda deldir, orası kesin, ama “hasta” olduğu da söylenemez. Psikanaliz tedavisi bu rahatsız edici işleyişi değiştirmeye çalışacaktır. Hem sabır, hem de zaman gerekecektir. İşleri hızlandırmak bahanesiyle lokal bir nedeni ortadan kaldırmak yetmez, çünkü, Freud’un herzamanki mizahçı yanıyla dediği gibi, böyle yapmak, “gaz lambasının düşüp kırılmasıyla çıkan yangının sardığı eve giren itfaiyecilerin, yangının çıktığı odaya girip, lambayı dışarı atmakla yetinmelerine” benzeyecektir.

Dolayısıyla, psikanalist, ilgilendiği kişilerin pek çoğunu akıl hastası olarak görmez; hastalık kavramı bile uygun düşmez bu duruma. Psikanalist “tedavi” etmez, yaşamaya yardım eder. Böyle bir tutum, hastanın yaşamdaki bütün üzüntülerden, yaslardan, acılardan bağışık kalmasını sağlamaz elbette, ama hepimize ortak bu yükü, daha kolay sırtlamasını sağlar en azından. Yeniden Freud’a dönersek, daha meslek yaşamının en başlarında bile kendisine “Doktor bey, beni iyileştirecek misiniz?” diye soran hastalara şu yanıtı veriyordu Freud: “Başarıldığı takdirde, histerik mutsuzluğunuzu sıradan bir mutsuzluğa dönüştürmeniz sizin için çok yararlı olacaktır” (Histeri üzerine İncelemeler, 1895; bu da zaten kitabın sonucudur).

Geçen yüzyıl boyunca, psikanaliz sayesinde, “akıl hastaları” ile “normaller” arasındaki uçurum, ne mutlu ki, iyiden iyiye kapandı. “Akıl hastalığı” kavramı gene de geçerliliğini koruyor, ama anlamı ve kapsamı iyice daraldı ve kesinleşti, öyle ki, artık neredeyse bir tek psikozları kapsar gibi, ki bunları da psikiyatri ele alıyor zaten. Günümüzde psikiyatrinin elinde son derece önemli olanaklar bulunduğunu rahatça söyleyebiliriz; günümüzde psikiyatri, çok özenle kullanılmayı gerektirse bile, oldukça zengin bir ilaç desteğine sahip bulunmakta. Psikanalistin bu konuyla ilgili olarak da söyleyecekleri var, ama bu başka bir konudur...


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült