Psikanaliz Ve Zen Budizm

Erich Fromm


Zen'le psikanaliz arasındaki ilişkileri tartışma konusu yapmadan Önce gerekli ortamı hazırlayabilmek için Zen Budizm’in de sistemli bir açıklamasını yapmam gerekiyor.

Dr. Suzuki'nin sözler içine konabildiği kadarıyla Zen öğretisinin anlayışını aktarabilmek amacıyla yazdığı «Zen Budizm Konusunda Konuşmalar» adlı yazısı (ve bu yazı kadar öteki yazıları) beni böyle bir girişimde bulunmak yükünden kurtardığı için çok mutluyum. Ama gene de psikanalizle yakın ilişkisi olan ilkelere değinmek gereğini duyuyorum.

Zen'in bütün özü aydınlanmayı başarabilmekte düğümlenir. Bu yaşantıyı gerçekleştirememiş kimse hiç bir şekilde Zen'i tam olarak anlamış sayılamaz. Ben satori yaşantısını gerçekleştirememiş bir kimse olduğum için ancak Zen'e değinmekle yetinebilirim. Zen'i tam olarak yaşantıya dönüştürmüş bir kimse gibi, nasıl konuşulması gerekliyse öyle konuşamam. Ama bunun böyle olması C.G. Jung'un söylediği gibi satori'nin Batılıların anlamaları hemen hemen olanaksız bir aydınlanma yolu ve yöntemi olmasından ileri gelmiyor (23). Karşılaştıracak olsak Zen, Batılılar için Heraclitus'tan, Meister Eckhart'dan ya da Heidetfger'den daha güç değil... Güçlük satoriye erişmek için harcanması gerekli büyük çabadan geliyor. Bu çaba çok kimsenin altına girmek isteyeceğinden daha ağır. Bu nedenle satori Japonya'da bile az rastlanan bir şey. Gene de Zen konusunda yetkiyle konuşamasam da Dr. Suzuki'nin kitaplarını okumuş olmam, çok sayıda konuşmalarını dinlemiş ve Zen Budizm konusunda elime geçirebildiğim her şeyi okumuş olmam bana Zen"in ne olduğu konusunda hiç olmazsa gerçeğe yaklaşık bir bilgi vermiş olabilir. Bu bilginin Zen Budizmle psikanaliz arasında bir karşılaştırma girişiminde bulunmamda bana yetecek derecede olduğunu umuyorum.

Zen'in başlıca amacı nedir? Buna Suzuki'nin ağzından bir yanıt verecek olursak «Zen, öncelikle bir kimsenin kendi yaradılışının niteliğini görebilme sanatıdır. Zen bağımlılıktan özgürlüğe giden yolu işaret eder... Zen hepimizin içinde yeterli oranda ve doğal olarak var olan, ama normal koşullar altında eyleme dönüşebilmek için uygun bir yol bulamadığından Sıkışıp kalmış olan enerjinin açığa çıkmasına olanak sağlar... Öyleyse Zen'in amacı aklımın kaçırmaktan ve zihinsel olanaklarımızı yeterince kullanamamak yüzünden bir kötürüm, bir yarım adam olmaktan bizi korumasıdır. Özgürlük diyerek anlatmayı amaçladığım şey budur; her zaman içimizde zaten doğal olarak var olan, bütün yaratıcı, iyiliğe dönük güçlere kendilerini açığa çıkartmak olanağı tanımak anlamındadır. Mutlu olabilmek, birbirimize sevgi duyabilmek için bütün yeteneklerimiz var da, genellikle bu gerçeğe gözlerimizi kapıyoruz (24)». Biraz daha üzerinde durmak isteyeceğim bu açıklamaların Zen'in başlıca ilkeleriyle ilgili yanları var: Zen bir kimsenin kendi yaradılışının niteliğini görebilme sanatıdır; bağımlılıktan özgürlüğe çıkış yoludur; bizi aklımızı kaçırmaktan ve bir kötürüm, bir yarım adam olmaktan korur ve içimizdeki mut/ulufe ve sevgi olanaklarını ortaya çıkarır.

Zen'in son amacı satori denilen aydınlanma yaşantısını gerçekleştirmektir. Dr. Suzuki gerek konuşmalarında gerek başka yazılarında bu konuda sözle anlatılabilecek her şeyi açıklamaya çalıştı. Bu açıklamalardan Batılı okuyucu ve özellikle ruhbilimciler için önemli olanlar üzerine biraz daha eğilmek istiyorum. Satori anormal bir zihinsel durum değildir. Gerçeğin silinip yok edildiği bir trans durumu da değildir. Ne de bazı dinsel uygulamalarda rastlanılan zihnin bir özseverlik (narcissism) durumudur. «Eğer bir şey söylemek gerekirse ona zihnin son derece normal bir durumudur diyebiliriz...» Chaochou'nun (Joshu) (25) dediği gibi «Zen sizin her günkü düşüncelerinizdir. îşin aslı kapının menteşesinin ne tür takıldığındadır. Kapı içeriye de açılabilir dışarıya da (26)». Satori'yi yaşantıya dönüştüren kimse üzerinde satori'nin değişik bir etkisi oluyor. «Zihin bütün bilip yaşamış olduklarımızdan daha doyurucu, insanın içini iç barışla dolduran, daha çok sevinç ve kıvanç veren bir uyum içinde çalışmaya başlıyor. Yaşamın rengi, ezgisi değişiyor. Zen'e erişmiş kimse kendini yenilenmiş buluyor. Bahar çiçekleri daha canlı, daha renkli, dağdan akıp gelen derenin suyu da daha saydam daha serin görünüyor (27).»

Hiç kuşkusuz Dr. Suzuki'nin yukarda açıkladığı biçimiyle satoriyi esenliğin tam olarak gerçekleştirilmesi olarak tanımlayabiliriz. Eğer aydınlanmayı ruhbilimin deyimleriyle anlatmaya çalışırsak; bir kimsenin içindeki ve dışındaki gerçekle tam bir uyum, tam bir ayar içinde olması ve bu durumun da tam olarak ayırdında olması, tam olarak kavraması demek olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun ayırdında olma dediğimiz zaman amacımız zihniyle, beyniyle ya da gövdesinin herhangi bir yanıyla değil varlığının her yanıyla, bütün insan olarak bu durumun ayırdında olmaktır. Karşısında duran bir nesnenin düşünerek kavranışı gibi değil de, tıpkı bir çiçeğin, bir köpeğin, bir insanın, onun, kendisinin, tüm gerçeğin ayırdında olunduğu gibi ayırdında olmaktır. Uyanan kimse dünyaya karşı açık ve duygulu olur. Çünkü artık dünyaya sanki sahip olunacak bir şeymiş gibi sarılıp kendine saklamaktan vazgeçmiştir, böylece de kendini boş ve alıcı bir duruma getirmiştir. Aydınlanma demek «insanın bütünlüğüyle gerçeğe uyanması» demektir.

Aydınlanmanın insanın gerçekte horul horul uyurken uyanmış olduğunu sandığı bir trans ya da bir çözülme, ayrışma durumu olmadığını iyice anlamamız çok önemlidir. Kuşkusuz Batılı ruhbilimciler satorinin öznel bir iç durum olduğuna, kendi kendine telkin yoluyla varılan bir trans durumu olduğuna inanmak eğilimindedirler. Zen'e o kadar ilgi duymuş olan Dr. Jung bile aynı yanlışa düşmekten kendini kurtaramamıştır. Jung şöyle diyor: «İnsanın hayal gücü de anlatılmıştır. Birincisinde bir keşiş Zen ustasıyla konuşurken soruyor :

«Gerçek yoluna girmek için bir yöntemin var mı?»

«Evet var.»

«Yöntemini anlatır mısın?»

«Acıkınca yiyorum, yorgun düşünce de uyuyorum.»

«Herkesin de yaptığı bu değil mi? Onların da senin yaptığın gibi gerçek yoluna girmek için bir yöntem uyguladıklarını söyleyebilir misin?»

«Hayır.»

«Öyleyse neden hayır?»

«Çünkü onlar yedikleri zaman yemiyorlar, çeşitli başka şeyler düşünüyorlar, böylece de kendi zihinlerim karmakarışık ediyorlar. Uyudukları zaman da uyumuyorlar bin bir türlü şeyin düşünü görüyorlar. Bundan ötürü onlar bana benzemezler (30).»

Öykü açıklamayı gerektirmeyecek kadar açık. Ortalama sıradan insan kendisi ayırdında olmasa da güvensizliğin, tutkuların kendisini sürüklediği ve gerçekte var olmayıp da sırf kendisinin yansıttığı niteliklerle giydirip kuşattığı bir dünyada buluyor kendini. Bu öykünün geçtiği dönem için bu böyle olunca bugün hemen hepsi içlerindeki görme, işitme ve tat alma güçlerini kullanacak yerde, düşünceleriyle görüp işiten, hisseden ve tat alan günümüz insanları için bu sözler çok daha geçerli.

Hemen birincisi kadar aydınlatıcı olan ikinci öykü bir Zen ustasının şu sözleri... «Ben aydınlanmadan önce dağlar dağ gibi. nehirler nehir gibiydi. Aydınlanmaya başlayınca artık dağlar dağ gibi, nehirler nehir gibi değildi. Şimdi tam aydınlandığımdan beri gene dağlar dağ gibi, nehirler nehir gibi.» Burada gerçeğe yeni bir yaklaşım yöntemi izliyoruz. Ortalama sıradan insan Plato'nun mağarasındaki adam gibidir. Gölgeyi görüp gerçeğini gördüğünü sanır. Bir kere bu yanlışı farketti mi, gölgenin gerçeğin kendisi olmadığını gerçeğinin gölgesi olduğunu anlayabilecektir. Bir kere aydınlandı mı mağaradan dışarıya, karanlıktan aydınlığa çıkacaktır. Orada da gerçeğin kendisini görecektir, gölgesini değil... Artık uyanmıştır,  elbette karanlıkta kaldığı sürece aydınlığı tanıyamazdı,  (Kutsal Kitapta yazdığı gibi karanlıkta   bir ışık ışıldıyor ama karanlık onu anlamıyor),  bir  kere karanlıktan aydınlığa çıktı mı insan aradaki farkı anlıyor, nasıl eskiden dünyayı gölge olarak gördüğünü şimdi onu gerçekliği içinde gördüğünü ayırt edebiliyor.

Zen'in amacı insanın kendi öz yaradılışım tanımasıdır. Kendi kendini tanımanın «bir araştırısıdır». Ama burada amaçlanan bilgi ileri çağdaş ruhbilimcinin bilimsel bilgisi değildir. Anlıksal (intellect) bilişin kendini bir nesne sayarak gözlemesi türünden bir bilgi de değildir: kendini bilme Zen'de anlıksal hiç bir yanı olmayan, kendi kendinden yabancılaşmayan, bilenle bilinenin bir oldukları, insanın bütünlüğüyle gerçekleştirdiği bir yaşantıdır. Suzuki'nin dediği gibi. ««Zen'ın temel ilkesi insanın derin varlığının çalışma düzeniyle tanışmasıdır. Bunu da dışardan katılan hiç bir şeyden destek aramadan, en doğrudan, en doğal yoldan yapmasıdır (31).»

Bir kimsenin kendi yaratılışını tanımasına yarayan bu içgörü anlıksal (intellectual) bir yetenek gibi dışarda kalan bir şey değil, ama yaşantısal, insanın içinde, derininde olan bir şey... Bu anlıksal (intellectual) bilgiyle yaşantısal bilgi arasındaki fark Zen'deki en önemli nokta... Bir yandan da bu nokta Batılı öğrencinin Zen'i anlamasındaki en büyük güçlüğün de nedeni... Batı, (gizemciler gibi bir kaç ayrı düşen tutum bir yana bırakılırsa) ikibin yıldan beri varoluş sorununa verilebilecek en son ve kesin yanıtın akılla varılabilecek düşünce yoluyla bulunabileceğine inanıyor; gerek dinlerde olsun, gerek felsefelerde olsun bu yolla varılmış olan «doğru yanıt» en önemli şey olarak değerlendiriliyor. Batının bu konudaki değişmez tutumu doğa bilimlerinin hızla gelişmesine olanak sağladı. Bu bilimlerde «doğru düşünce» varoluş sorununa doğrudan kesin bir yanıt getirmek konusunda bir yarar sağlamamış da olsa düşüncenin uygulamaya konabilmesinin, yani tekniğe uygulanmasının gerektirdiği yöntem için zorunludur ve bu yöntemin ayrılmaz bir parçasıdır. Zen'in görüşüyse, yaşam konusundaki en son, en yüce soruya düşünce yoluyla bir yanıt bulunamayacağı ilkesine dayanır. •Her şey günlük, düzenli yalağında aktıkça anlığın kıvrımlarına kendilerini uydurabilen veya hayır yanıttan yeterli olabilir, ama yaşam konusunda en yüce, en son sorular ortaya çıktığı zaman anlık (intellect), onlara doyurucu, kandırıcı bir yanıt bulmaya yetmiyor <32).> !=te bu nedenledir ki, satori yaşantısı anlıksal yoldan bir kimseden ötekine aktarılamaz. Bu öyle bir yaşantıdır ki «ne kadar açıklamaya çalışırsanız çalışınız, ortaya ne kanıtlar koyarsanız, koyunuz, kendisi daha önce bu durumu yaşantılaştırmamış kimseye bu yaşantıyı anlatabilip tattıramazsınız. Eğer satori böyle bir yaşantıyı tatmamış kimseye de kolaylıkla anlatılabilecek bir şey olsa zaten böyle bir satori, satori olmaz. Çünkü bir düşünce biçimine dönüştürülebilen satori, satori olmaktan çıkar, böyle bir şey de Zen yaşantısı sayılamaz (33). «Yaşama verilebilecek en son ve kesin yanıtın anlıksal (intellectual) bir formül içinde verilememesi bir yana, aydınlanmaya erişebilmek için, zihni gerçek içgörünün ortaya çıkmasını önleyen bir çok duygusallıklardan da kurtarmak gereklidir.» Zen, insanın zihninin özgür ve bağlantısız olmasını istiyor. Hatta her şeyin bire dönüştürülebileceği, her şeyin bir bütünlük oluşturduğu gibi düşünceler bile zihnin önünde duran bir sürçme taşına ya da onun özgürlüğünü boğazlayabilecek bir kurt kapanma benzetebileceğimiz bir tehlikedir (34). Bundan çıkan sonuç Batılı ruhbilimcilerin o kadar üzerinde durdukları başkalarının duygularını paylaşma ya da duygu sezgisi (empathy) denilen olayın Zen için geçerli olmadığıdır. «Paylaşma ya da duygunun sezilmesi» dediğimiz şey, asıl yaşantının akıl yoluyla  yorumlanmasıdır, yoksa yaşantı söz konusu olunca, yaşantının yapısı, bölünmenin hiç bir türlüsüne elverişli değildir. Gerçek şu: Anlık (intellect) işe karışıyor, yaşantının üzerinde kolaylıkla işlem yapabilmek için onu parçalayıp bölmeye girişiyor, anlığın yaptığı işlemse iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırma, karşıtları ortaya çıkarma gibi şeyler... O zaman başlangıçta var olan gerçekle kendini özdeşleştirme duygusu kayboluyor, ondan sonra anlık (intellect) kendine özgü, gerçeği parçalara bölme işlemine girişiyor. Duygunun paylaşılması ya da duygu sezgisi (empathy) böylece anlığın işe karışmasının ortaya çıkarttığı bir durum... Kendileri bu durumları yaşantılaşamamış filozoflar ister istemez paylaşma yolunu seçme eğiliminde oluyorlar.»

Yalnız, bir tek anlığın (intellect) işe karışması değil, her tür kesin, katı uyulması zorunlu kurallar koyan düşünceler ya da önemli kişiler yaşantının kendiliğinden oluşumunu, içtenliğini engelliyor; bu nedenle Zen «kutsal sutralara ve onların bilge, bilgin kişilerce yapılmış olan yorumlarına, sırf kutsal oldukları için ya da yorumu yapan kimselerin kişiliklerinden ötürü özel bir önem vermez. Kişisel yaşantı Kutsal Kitaplardan da, uluların, büyüklerin sözlerinden de, vahiylerinden de öne geçer... (36). Zen'de ne Tanrı'nın varlığı yadsınır ne de üstüne basılarak onaylanır. «Zen hatta Tanrı’dan bile tam olarak özgür olmak istiyor (37).» «Aynı özgürlüğü hatta Buda'ya karşı da sürdürmek istiyor; bu nedenle şöyle bir Zen deyişi var. «Huda'nın adı ağzınızdan çıkarsa ağzınızı güzelce yıkayın.»

Zen'in anlıksal içgörüyle ilgili bu tutumuna uygun olarak, eğitim konusundaki yöntemi de Batı'da olduğu gibi, giderek öğrenciyi mantıklı düşüncenin daha üst düzeylerine çıkarmaya çalışmak değildir. Onun yöntemi insanı bir ikilem içine koymaktır. Bu ikilemi mantık yoluyla çözmek olanaksız' dır. Ancak bu ikileme daha üst düzende çalışan bir zihinle bir çözüm bulunabilir (38). Bu nedenle de öğretmen Batılı anlamında bir öğretmen değildir. Öğretmen, kendi zihni üstünde egemenlik kurmuş olan bir ustadır, onun için de öğrenciye tek aktarılabilecek şeyi aktarır; kendi varlığının bilincini. Usta ne yaparsa yapsın öğrencinin o şeyi yakalamasını sağlayamaz, ta ki öğrenci onu yakalamaya tam olarak kendini hazırlamış olsun... En son kesin gerçeği insan ancak kendi kendine yakalayabilir (39).»

Batılı okuyucu, otorite deyince ya mantıklı bir temele oturtulamayacak kesin, katı kuralların buyruğuna uymaya zorlanarak özgürlüğün kısıtlanması ve özgürlüğün içeriğinin sömürülmesi ya da hiç bir sınır tanımadan, dilediğini yapmak anlamındaki başıbozukluk durumlarından birini seçmeye alışık olduğundan Zen ustasının öğrencisine karşı izlediği tutumu anlamakta güçlük çekebilir. Zen'in temsil ettiği başka tür bir otoritedir; akla uygun, «akılcı bir otoritedir». Usta öğrencinin peşinde koşmaz; ondan dilediği, istediği hiç bir şey yoktur, ille uyansın, aydınlansın diye de üstelemez; öğrenci kendi özgür istenciyle gelir ve gene kendi özgür istenciyle gider. Ama eğer ustadan bir şey öğrenmek istiyorsa ustanın usta olduğunu yani ustasının öğrencinin öğrenmek istediği ve şimdilik bilmediği şeyi bildiğini iyice aklına yerleştirmesi gerekir.» Ustanın «sözlerle anlatabileceği bir şey de yoktur. Kutsal bir doktrin olarak öğretebileceği bir şey de... Bu sözleri onaylasanız da onaylamasanız da otuz sopa, susmakta yok konuşmakta (40).» Zen ustası bir yandan anlamsız akla uymayan otoritenin karşısında olmasıyla belirginleşirken, bir yandan da kaynağını gerçek görmüş geçirmişlikten olan zorlamasız bir otoriteyi de sıkı sıkıya destekler.

Gerçek içgörünün ancak karakter değişimiyle elde edilebilecek bir şey olduğu iyice kafaya sokulmadan Zen'in anlaşılabilmesi kesinlikle olanaksızdır. Köklerini Budist düşünceden alan Zen görüşüne göre kurtuluşun, değişmez koşulu karakteri değiştirmektir. Mal mülk tutkusu ya da başka şeylerin tutkusu, kendini beğenmişlik, kendini yücelmiş görmek, bütün bunlar geride bırakılmalıdır. Geçmişe bakış açısı şükran, şimdiye hizmet, geleceğe de sorumluluk olmalıdır. Zen'i yaşantı durumuna getirmek hem kendine, hem dünyaya en büyük sevgiyi duyan, en büyük değeri veren bir zihinsel tutum izlemekle olabilir. Öyle bir tutum ki bu tutumun altında «Zen uygulamasının tümüyle kendine özgü özelliği olan gizli erdem yatsın. Bu erdem doğal kaynakları boşuna harcamamak, ister manevî, ister ekonomik olsun, yolumuza çıkan her şeyi yeterince değerlendirmek demektir.»

Zen'in bize kazandırmak istediği şey, yaşam yolunu izlemek için bize gösterdiği hedef, «her türlü güvensizliği ve korkuyu yenmektir», bağımlılıktan özgürlüğe doğru yol almaktır Zen akıl işi değil, karakter işidir Bunun anlamı şudur: Zen, yaşamın birinci ilkesi olan istençten büyür, gelişir.


 


 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült