Postideoloji Dönemine Psikanalitik Bir Bakış

Burak Tel
 

Son dönemde herkesin hakkında bir yorum geliştirdiği ideolojilerin sonu tartışmaları dikkatleri üzerine çekmektedir. Sovyetler’in ve diğer sosyalist ülkelerin çözülmesi, postmodernitenin getirmiş olduğu karar verilemezcilik ve umutsuzluk kavramları üzerinden kapitalizmin artık bir son nokta olduğu ve onun rakiplerine karşı galibiyet kazandığı yönünde açıklanıyor. Kapitalist sistemin gerek krizlerden (örneğin 2008 krizi) yara almadan, hatta daha da güçlendiği varsayılarak, kapitalizm’in artık dünya üzerinde egemenliğini kanıtladığı söylenmektedir. Fakat ideoloji için hayati bir husus olan dil unutulmaktadır.

İdeolojilerin sonu geldi demek; dilin bizleri artık biçimlendirmediği, harekete geçirmediği bir ortamdan bahsetmektir. Yani ideolojilerin bitmesi demek dilin bitmesi anlamına gelir ki burada da gözle görülür bir hata vardır. Louis Althusser (2014) gibi ideoloji üzerinde ciddi çalışma yürüten biri açısından örneğin;”ideolojiler öncesiz ve sonrasızdır” (s.68), yani hep mevcut bulunan ama belli bir tarihe sığdırılamaz olandır ve bu tıpkı Freud’un (2014) “bilinçdışı öncesiz ve sonrasızdır” (s.68) sözüyle paraleldir. Bu açıdan ele alındığında bilinçdışı olduğu sürece ideoloji olacaktır. Yani eğer bugün insanlar evlerinden işe gitmek için çıktığında, mesela düzeni değiştirmek gibi toplum tarafından anormal karşılanacak bir davranışa girişmiyorsa, bu o topluma zaten hegemonya tarafından işlenen normal davranma ideolojisinden kaynaklanır, yani kapitalist yeniden üretimi sağlayan şey bizzat ideolojidir, yani bilinçdışıdır.

İdeoloji konusunu Lacan üzerinden okuduğumuzda karşımıza dil çıkıyor. Dil, simgesel düzeni belirleyen en önemli faktördür. Sözcüklere yüklediğimiz anlam nihayetinde de simgesel olanı öne çıkarmış oluyoruz, örneğin bir insanı terörist ya da özgürlük savaşçısı olarak betimlemek arasında ki farkı düşündüğümüzde bu daha somut anlaşılabilir. Yani o kişinin bir terörist ya da özgürlük savaşçısı olması ona yüklediğimiz simgesel bir anlamdır. O halde o kişiye simgesel bir anlam yüklemeden önce kişi, kendisi olarak gerçekliğin ta kendisiyken, ona bir mana yükledikten sonra ona karşı bakış açımızı da oluşturuyoruz, bunu da Lacan (2014) “point de capiton” (s.99) terimiyle onun anlamını saptayanın kim olduğuna göre değiştiği açıklanmaktadır. Bu noktada ideolojinin nasıl yapılandığını çözebiliyoruz. İşte bu noktada nasıl olabilir de ideolojinin bittiğini savunabiliriz, çünkü bununla hayatımızın her alanında karşılaşmaktayız.

Bir başka açıdan bugün önemli bir Lacan okuru olan Slavoj Zizek (2014) “sinizin” (s.100) üzerinden bir yorumlama getiriyor. İnsanlar bugün birer sinik özneler olarak gerçeklik anlayışlarının saptırıldığını gayet iyi biliyorlar, fakat yine de yapmaya devam ediyorlar. Bu durumda Marx’ın (2014) o ünlü ideoloji tanımlaması aklımıza geliyor: “Bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar” (s. 100), bu cümle Peter Sloterdijk’ın (2014): “Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, fakat yine de yapıyorlar” (s. 100) cümlesi ile birlikte okunmalıdır. Bu açıdan ele aldığımızda insanların yaptığı şeyi gayet iyi biliyor olduğu, ama bildiği halde edim(pratik)’i bırakmayıp yapmaya devam ettiği anlaşılıyor. Bu değindiklerimiz bizlere, postmodern insana postideolojinin ne ifade ettiği ve aralarında nasıl bir ilişki olduğunu gayet iyi açıklamaktadır. Yine bu açıdan ele alındığında ideolojinin bittiğine dair bir açıklamada bulunmak gayet açık bir şekilde lafazanlıktır.

Böylece yukarıda postmodern çağda ideolojinin yakın bir tanımını yapmış bulunmakla bir örnekle; Soğuk savaş döneminin (komünist ülkeler ile kapitalist ülkeler arasında 1945-91 yılları arasında doruğa ulaşan büyük ideolojik mücadele) sona ermesinden bu yana insanlar kapitalizm’in doğayı sömürmesine karşı az da olsa bir tepki halinde olsa bile, bugün kapitalizm’in üretim tarzına ilişkin ciddi bir mücadele görülmemekle birlikte insanlar bunu kabullenmiş görünmektedir. Doğanın yıkımıyla birlikte, dünyanın yaşanılamaz bir hale gelmesini göze alabilen insan, onu değiştirmeyi göze almayı korkuyor durumdadır. Yani liberal kapitalizm, doğa yıkımlarına rağmen hayatta kalmayı başaracak bir gerçekmiş gibi, dünyanın sonunu göze alabilmek, onu değiştirmeyi göze almaktan daha kolay görünmektedir. Yani insanlar postmodernite’nin getirdiği umutsuzluktan dolayı onu değiştirmeyi çok daha uzak görmektedir. Tam da bu noktada ideoloji kendini ele vermektedir. Böyle düşünen insanların zaten hegemonyanın ideolojik baskısı altında olduğu açıktır. Bunları açık seçik ettikten sonra bile ideolojilerin sonunun geldiğini düşünmek ciddi bir körlüktür. Tabi buradan postmodernite’nin tamamen kapitalizm’in ürünü olduğu çıkarımını yapmakta olanaksızdır.

Bu güncel tartışmayı psikanaliz üzerinden ve Türkiye açısından okumak çok önemlidir. Metin in başında da gördüğümüz üzere ideolojiyi psikanaliz üzerinden okumak bizlere azami bir fikir vermekte ve zihnimizde nasıl yapılandığını da canlandırabiliyoruz. Özellikle Türkiye gibi muhafazakar bir yapıya sahip bir Ortadoğu ülkesinde din üzerinden yapılan siyaset’in insanlar tarafından tanınması açık bir örnektir. Hükümet’in gerçekleştirdiği eylemleri din maskesi altında bırakarak altında yatan gerçekliği örtmesi bir örnektir, çünkü sömürüye rağmen insanlar (%50) buna karşın mücadele vermemekle birlikte, demokratik hakkını kullanıp mücadele veren insanlara karşıda bir cephe almış durumda ve dost-düşman ayrımı yapılmaktadır. Az önce okuduğunuz cümlede dahi ideolojik bir yaklaşım var.

Gördüğümüz üzere ideoloji hayatın en ücra köşelerinde dahi mikro yapıda bulunmakta ve insanların bir tarafını oluşturmaktadır. Ayrıca bu yaklaşımı da örneğin bir güncel politik fenomen üzerinden ele aldığımızda, doğal ve politik yaşamın arasındaki sınırı kaldıran ve birbirine yaklaştıran biyopolitika üzerinden düşünecek olursak, eğer bundan önce ideoloji bir politik terim olarak, ya da politik olanın içerisinde ele almıyorsa, bugün sadece politika nın içerisinde ele almak zordur, çünkü yukarıda da değindiğimiz üzere iç içe geçmiş bir yaşamsal alandan bahsediyoruz. Yani buradan ideoloji her yerdedir gibi bir sonuç çıkarmak mümkün olmaktadır. Zizek’in Bir Sapığın İdeoloji Rehberi (2006) adlı belgeselinde değerlendirdiği bazı filmlerden yola çıkarak sinemanın bir illüzyon ve arzu makinesi olduğunu saptaması, insanlara nasıl arzulaması gerektiğini aşılaması sinemanın ideolojik bir karakterini göstermektedir. Ayrıca bu konuyu bir de psikanalitik bir açıdan, yani onu bir Freud üzerinden süperego olarak okumak, ya da Lacan üzerinden sembolik olarak okumak, onu daha anlaşılır kılmaktadır. Geldiğimiz bu noktada, yani kapitalizm’in doruklarına ulaştığı ve sürekli biçim değiştirdiği bir noktada ideolojinin bittiğini söylemek büyük bir hatadır. Bitti demek bir hatadır, fakat boyut değiştirdi demek daha elle tutulur bir yaklaşımdır, çünkü hepimizin de bildiği üzere yaşamı köksapsal bağlarla açıklamak daha doğru olacaktır. Yani klasik Marksizm’in popülerliğini yitirmiş olması çok normaldir, çünkü zamansallık açısından bugüne hitap etmeyebilir, fakat günümüzde Marksizm’in tamamen bittiğini söylemek yanlıştır, ve tabanında Marksizm’in teorilerini alarak bunu çağın gerektiği gibi yorumlayıp yeni bir şeyler ortaya çıkarmak hakimdir.

Althusser, L. (2014), İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, (Alp Tumertekin. Çev.

Avşar, Burak (2015,10 Ocak), Louis Althusser, İdeoloji, Lacan. Erişim tarihi: 16 Temmuz 2015, http://blog.radikal.com.tr/felsete/louisalthusserideolojilacan85574

Fiennes, S. (Yönetmen). (2006), Bir sapığın ideolojik rehberi(Belgesel). UK:Amoeba.

Homer, S. (2013), lacques Lacan, (Abdurrahman Aydın,Çev.), Anka ra:Phoenix

Myers, T. (2014), Slavoj Zizek, (Abdurrahman Aydın, Çev.), Anka ra:Phoenix


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült