Politik Toplumsallaştırma “UYRUK”

Serol Teber


“Lasciate ogni speranza” (insanoğlu buraya girersen tüm umutlanın dışarıda bırak)

Heinrich Marnı, 31 Ekim 1906 tarihinde. Ludwig Ewen’e yazdığı mektubunda, planladığı yeni romanın özünü şöyle tanımlamaktadır: “Berlin’e geldiğimden beri, köleleşmiş kitlelerin baskısı altında yaşıyorum. İnsana sevgisiz Prusya astsubay ruhuna, burada bir de metropolün makineleşmiş yığınsallığı eklenmiş ve sonuç olarak, insanlık onuru bilinen tüm ölçülerin altına düşmüş. Önemsiz bir kitle parçacığının herhangi bir yerde sandviç alırken kendisine nasıl davranıldığını, her eylemde herkesin nasıl kendisini yönetici ve diğerlerinin düşmanı gibi davrandığını inceliyorum; hem de dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar açık ve vahşice. Tren istasyonlarında, tere batmış kahvelerde bazen şöyle bir hisse kapılıyorum: Sanki birden bir bölük polis baskın yapıyor ve kalabalıktan on-yirmi kişiyi kılıçtan geçiriyor ve buna rağmen diğerleri ne trenlerini kaçırıyor ne de sütlü kahvelerini soğutuyorlar. Hepsini yapmak istiyorum; her şeyi yoluna koymaya, kahramanlarıma geçmeden önce şunu söylemek ihtiyacını duyuyorum: Her halde tüm roman boyunca Berlin'e katlanamam; Onu bir dahaki kitabımın sadece bir bölümüne sıkıştırmayı düşünüyorum. Onun kahramanı Berlin ruhunu taşraya taşıyacak, ama her şeyden evvel son kerteye kadar Bizanslı kalacak sıradan bir Yeni Alman olacak. Kendisinin bir kağıt fabrikası olmasını; zamanla yurtsever kartpostallar üretmesini ve Kayzer’i muhabere resimlerinde, tanrılaştırılmış pozlarda göstermesini tasarlıyorum.”

Gerçekte, Uyruk romanının teması oldukça yalındır. Berlin’den uzakça bir taşra kentinde, orta boy büyüklükte bir kağıt fabrikası sahibinin küçük-zayıf-uysal oğlu, Diederich Hessling, ilk kez otoriter ataerkil aile ve ilköğrenim kurumlan içindeki eğitimini tamamladıktan sonra, üniversiteye devam edebilmek için başkent metropol Berlin’e gider... Hessling, Berlin’de babasının iş arkadaşlarından birinin evine yaptığı ziyaretlerde evin kızı ile tanışır ve ilk aşk serüvenim yaşar... Babasının ölümünden sonra ailenin ve fabrikanın yönetimine geçer... İş ve politik çevrelerle olan ilişkilerini geliştirir... Kayzer’in yakınları ile tanışır... Ve hatta bir ara Kayzer ile gözgöze bile gelir... Romanın son bölümlerinde, Diedrich Hessling, Kayzer Wilhelm’in 22 Mart 1897 tarihine rastlayan 100. doğum günü kutlaması için bir anıt dikme girişiminde bulunur... Ve son sayfalar, bu anıtın açılışında, romanın kahramanı Hessling’in yaptığı unutulmaz bir söylev ile son bulur...

Romandaki merkezi konuyu, geçen yüzyılda, junker-bürokrat-asker karması bir merkezi yönetimin, özel koşullar ve yollardan sanayileşmeye ve hatta hızla (monopol) kapitalizme geçmeye çalışan Almanya’sında, bir kağıt fabrikası sahibinin evinde doğan “uysal çocuğun” gelişmesi, eğitimi“olgunlaşması”, toplumsal karakterinin (E. Fromm) belirlenmesinin, özcesi toplumsallaştırılmasının (sosyalizasyonunun) abartmalı bir karikatürünün sergilenişi oluşturmaktadır...

Bu “olgunlaşma” süreci içinde, (romanın kahramanı) çocuk babasının fabrikasını gezerken ilk düzenli sistematik düşüncelerini oluşturmaya, örneğin, düzenli işleyen makinalara, çarklara, dişlilere hayranlık duymaya başlar... Bu düzenli çalışma, dişlilerin birbirleri üzerinden oluşan devinim, aynı zamanda ekonomik, toplumsal-moral hiyerarşiyi de belirlemektedir... Ailede, sokakta, devlet kurumlarında hep alttaki dişlilerin, daha üstteki dişlilere bağlı-bağımlı olarak işledikleri görülür... Ancak bu tür (sosyal-darwinist) bir yasallık içinde bulunan toplumsal düzen sağlıklı olarak yaşar ve gelişir...

Ve bu hiyerarşik düzenli işleyiş, dişlilerin birbirlerine uyumu, insana huzur ve hatta haz veren bir çalışma temposudur... Ve bu nedenle de hiçbir kimse bu tempoyu bozacak bir düşünce-moral-davranış içinde olmamalıdır... Herkes bu konuda eğitilmelidir... Tüm yurttaşlar uyruklaştırılmalıdır...

Heinrich Mann, işte bu uyruklaştırma sürecinin ilk aşaması olan aile içindeki eğitimi toplumsallaştırmayı işler ilk kez, romanının ilk bölümlerinde.

Mann’a göre, aile birliği, toplumsal deformasyonun çocuğa özümletilmeye başlandığı temel eğitim yeridir. Burada baba, sınırsız bir ekonomik-toplumsal-politik gücün aile içindeki temsilcisidir. Çocuk, bu aile ortamı içinde ve genellikle babası üzerinden otoriteyi ve en kaba şiddeti, etinde ve kemiğinde yaşayarak öğrenir. Burada Mann, “otoriter-yan karakterin” (Adorno), daha 1906 yılında, ilk politik-psikolojik çözümlemesini sergiler. Roman kahramanı Hessling, ilk kez, ailesi içinde gerçek ve çıplak bir otoriter karakteri, latent politik toplumsallaştırmayı özümleyerek gelişir.

Ancak Mann, bu süreci, edebi-poetik bir biçemle anlatır. Örneğin, Mann kahramanı için, Hessling babasına karşı, aynı anda hem korku ve hem de sadist-saldırgan duygular ile doluydu demez... Ama, küçük Hessling, babasını, sakat bacağının tökezlemesi sonucu, merdivenlerden düşerken görünce, sevincinden ellerini çırpar..Ya da, Mann, kabaca, toplumsal Otoriter kurumların, örneğin, ilk öğrenimin, insanlarda çocuklarda otoriter karakterin özünü oluşturan sadomazoşisttik duygular ürettiğini söylemez... Ama, öğretmenin doğum gününde, sınıf süslenirken, Hessling, gider, kürsü ve karatahta ile birlikte, öğretmenin kendisini dövdüğü sopayı da süsler.

Romanın ilk iki bölümünde roman kahramanı, toplumsal güçleri ve şiddeti öğrenir tanır ve de “olgunlaşır”... Ve sonra, bu güç ve şiddeti eline geçirip bizzat uygulamaya başlar. Ya da başka türlü bir söylemeyle, roman kahramanı Hessling, “uyruk mantalitesini” ilk kez öğrenir ve özümler ve de sonra başkalarına öğretmeye başlar.

Mann’ın bu romanında, klasik burjuva romanlarında olduğu gibi, bireysel gereksinimler ile toplumsal istemler veriler arasında bir sürtüşme ya da uzlaşmaz çelişkiler yoktur. Tarihin böylesi liberal dönemleri bitmiştir artık. Ve artık, yeni çağın, yeni Alman tipi karakteri, verili düzene sürtüşmesiz, çelişkisiz uymaktadır... Uyruk ile toplumsal düzenler artık aynı yapıdadırlar. Bu konuda, uyruk eğitilmiş, olgunlaştırılmış ve politize edilmiştir. Olası bir çelişki ancak uyruğun kaba çıkarcı, oportinist istemleri arasındaki ayrıntılarda ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenle, kimi eleştirmenler bu yapıt için. Almanca (Bildung/Missbildung) sözcük oyunundan yararlanıp, bu roman, bir eğitim/terbiye (Bildung) sürecini politikasını eleştirel yansıtan bir çalışma değil, tersine bir deformasyon bir habis biçimsizlik (Missbildung) olayını sergileyen bir romandır, demişlerdir... Bu romanın kahramanı, o zamana değin alışagelindiği gibi, insanlara yeni ufuklar açan, yeni umutlar, ütopiler gösteren bir kişiliği değil, tam tersine güzel olan herbir şeye saldıran, insan düşmanı bir yaratığı göstermektedir. Zaten Mann’ın roman kahramanına verdiği ad. Almanca hesslich sözcüğünün sözlük karşılığı, çirkin, biçimsiz, irkitici mide bulandırıcı anlamına gelir.

Heinrich Mann’ın Uyruk romanı çağımız insanının politik-psikolojisinin kritiği bakımından yüzyılın yaratısı (ya da romanı) olarak tanımlanabilir.

Uyruk, salt bir edebiyat yapıtı değil, aynı zamanda, tarihin bu çok önemli döneminde ve de özellikle Almanya pratiğinde, otoriter karakterlerin yetiştirilişini sergileyen bir kronik, bir tarih, bir psikoloji araştırmasıdır. Hem de, ne psikanalizin ve ne de Frankfurt Okulunun daha pek öyle ortalarda bulunmadığı bir tarihsel dönemde.

Romanın “kahramanı” Diederich Hessling’in, ilk çocukluğu ve gençlik yılları 1890-1897 yıllan arasında geçer. Buna göre romanın başkişisinin 1868-70 yılları arasında doğduğunu varsaymak olasıdır.

Bu zaman dilimi Kayzer Wilhelm ile “çelik ve kan”ı simgeleyen Başbakan Bismark dönemlerini kapsar. Gene aynı dönemde Alman Sosyal Demokrat Partisi büyük gelişmeler yapmış; Rosa Luxemburg, Kari Liebknecht, Kautsky, Bemstein ve hatta Lenin yaşamıştır...

Romanın bütünü 1840-1914 yıllan arasındaki zaman diliminde geçer. Bu zaman dilimi, 1870-71 Alman Birliğinin kurulması ve sonraki 1870-1914 yıllan, büyük dünya savaşının ön hazırlık dönemleridir. Tüm bu evreler boyunca, Junkerlerin, militarizmin, merkezi bürokrasinin, liberal-monopol burjuvazinin birbiriyle bütünleşmesi sürer. Modern-rasyonel bir devlet aygıtı ve bunu besleyen toplumsal kurumlar oluşturulur. Merkezi bürokrasi, hemen hemen tümüyle monopol kapitalizmin denetimi altına girer. Liberal burjuva parlamentarizmi giderek biçimsel bir nitelik alır.

Ataerkil aile, üretim-çalışma alanları (özellikle fabrikalar), din-kilise, militarizm, gibi tüm toplumsal kurumlar merkezi bürokrasinin istemleri ve gereksinmeleri doğrultusunda yeni tip bir yurttaş uyruk yetiştirmeye (üretmeye) başlarlar.

Ve tüm toplumsal kurumlar merkezi bürokrasinin denetiminde “ulus okuluna" (Schule der Nation) dönüşür. Ve “annelerin ninnilerinden”, çocuk yuvalarına, üniversitelerden, kiliselere, genelkurmay bildirilerine kadar her şey aynı mantık-mantalite paydası altında toplanan uyrukların yetiştirildiği bir “ulus okuluna” dönüşür... (Wolfgang Emerich).

Bu “ulus okulu" mezunları aynı üniformayı giymeseler bile birbirlerine olan benzerlikleri ayrıcalıklarından çok olmaya başlar.

Heinrich Maun, yeni bir çağın dönümünde ortaya çıkan bu yeni ortalama Alman insanını, “Uyruk” romanı kahramanının yaşam öyküsünü yazmaya 1906 yılında başlamıştır. Başka türlü bir söylemeyle Mann, Berlin kahvelerinde, bulvarlarında gördüğü değişimi, bu yeni “insanı” anlamak ve anlatmak için gerekli gördüğü malzemeyi toplamaya 1906 yılında başlamıştır. Bu malzeme toplamı dönemi oldukça uzun sürmüş ve Uyruk romanı, ancak 1912 yılında yazılmaya başlanmış, 1914 yılında tamamlanmış; Dünya savaşının başlamasından ve Almanya’nın savaşa katılma karan vermesinden iki ay önce “Zeit im Bild” Gazetesinde yayınlanmaya başlamış; fakat savaşın başlamasıyla yayın durdurulmuş. Buna karşı, Rusya’da romanın Rusça yayınına başlanmış; 1914 yılında Ocak-Ekim ayları arasında “Sowremenny Mir” dergisinde yapıtın tümü yayınlanmış; ve sonra da 1915 tarihinde iki cilt halinde kitap olarak bastırılmıştır.

Almanca basımı oldukça gecikmiş, bu arada Marın’ın dostu, yayıncı Kurt Wolff, yazarın kızı Henriette Maria Leonie’nin doğumu nedeniyle 10 adet özel baskı yapmış; ancak, savaşın bitmesi ve Ocak 1918’de sansürün kalkması üzerine yapılan baskı, altı hafta içinde 100 bin satmış roman kısa bir zaman dilimi içinde efsaneleşmiştir.

Mann, Uyruk romanında , Wilhelm döneminin “süper realist” bir araştırmasını sergilemiştir. Roman, yeni Alman insanının toplumsal bilincini, vicdanını, moral anlayışını, psişik yapısını gözler önüne sergilemekte son noktayı koymamış, tersine benzer psikolojik çalışmaların yapılması gereğini gösteren ilk adımı atmıştır. Mann, yeni politikpsikoloji ile geleceğin trajedisini, trajikomik biçemde göstermiş ve ne yazık ki, bu yaratıcı öngörü, sonradan gerçek tarih olarak, gerçekten de yaşanmıştır. Roman kahramanı Hessling’in, yapıtın son sayfalarında, Kayzer Wilhelm için yapılan anıtın açılış konuşması ile, bir kaç on yıl sonra, Hitler’in benzeri toplantılardaki söylevlerini birbirinden ayırmak bugün bile pek kolay değildir.

Mann’ın yüzyılın başında tanımladığı “ortalama Alman”, Nietzsche’in “üstün insanının” negatif bir karikatürüdür. Bu karikatür anti-insanı. Alman merkezi bürokrasi kurumlan toplumsallaştırmış ve yetiştirmiş, Mann da, bunun politik-psikolojik romanını yazmıştır.

Konuyu biraz daha somutlayabilmek amacıyla yeniden romana dönüp, küçük bir kaç anımsatma yapmanın yaran olabilir.

Yapıtın ilk bölümünde romanın kahramanı Diederich Hessling, otoriter-ataerkil bir kağıt fabrikatörünün uysal-korkak ve sürekli olarak düşler içinde yaşamayı yeğleyen yumuşak başlı bir oğlu olarak görülür.

Bu son kerte katı ataerkil aile havası içinde geçen okul öncesi döneminde çocuğa ilk eğitimi ve ilk kişilik deformasyonunu otoriter baba verir. Baba, toplumsal, ekonomik, dinsel, politik güçlerin aile içinde uzantısı, “devletin bir tür ajanı” olarak çıkar çocuğun karşısına... Babanın otoritesi gelenekseldir; kutsaldır; ve tartışılamaz. Babadan içtenlikli bir tavır, bir sevgi beklemek boşuna bir çaba olur. Baba, sürekli olarak disiplin ve itaat ister; ve bekler. Ve bunun için de sürekli olarak kaba şiddet uygular. Kayzer’in aile içindeki izdüşümü olarak kendini algılayan baba, gücünün yettiği her bir yerde, ailede fabrikada herkese ama özellikle işçiler ve kadınlar gibi, toplumsal güçten yeteri payı alamamış, zayıflara sürekli şiddet uygular. Örneğin, baba kızgın olarak eve döndüğü ya da çocuğun kendisi bir kabahat yaptığı (daha doğrusu kabahat yaptığını sandığı) zaman, roman kahramanı Hessling, babasının, keyfi yerine gelene değin, karşısında durınayı ve onun kendisini dövmesini beklemeyi öğrenir.

Ve bu eğitim-toplumsallaştırma süreci içinde ve daha yaşamının en ilk yıllarından itibaren çocuk, her türlü haşarattan daha çok babasından korkmayı ve buna karşın gene de babasını sevmeyi (daha doğrusu sevmek zorunda olduğunu ) öğrenir... Ve bunun daha da trajik yanı, çocuk babasını gerçekten de sever...

Ancak gene bu uysal çocuk, biraz ileri yaşlarda, babası aracılığıyla öğrendiği ve edindiği bu otoriteryan (Adonıo), sadomazoşist (Erich Fromm), tahripkar (destruktif) kimliği kendisinden daha zayıflara, kendi aile ilişkileri içinde anasına, kız kardeşlerine, çalışma ortamında fabrika işçilerine karşı uygulamaya başlar... Bu tür davranışlar tüm ekonomik-toplumsal ve hatta cinsel alanları kapsar. Marnı, çocuğun ataerkil aile içindeki toplumsallaştırılma serüvenini psikanaliz kuramının gelişmesi ve yaygınlaşmasından önce ve Freud'dan çok daha ileri ve atak bir tavırla belirlemiş, olayı bir “aile içi sorun” olarak görmemiş, bu süreci tüm toplumsal yapının bir parçası olarak göstermiştir. Ve Uyruk romanında vurgulanan aile içindeki (latent-primer) toplumsallaştırınayı, okul, kilise, ordu, fabrika, hukuk ve diğer devlet kurumlarındaki ikilcil manifest politik toplumsallaştırma ile bütünleştirmiştir...

Roman kahramanının toplumsallaştırılmasının ikinci önemli aşaması okulda başlar. Burada artık salt otoriteryan karakterin pekiştirilmesiyle kalınmaz, buna ideolojik içerik ve boyutlar da eklenir. Çocuk tüm toplumsal otoritelere karşı koşulsuz bir boyun eğmeyi-itaati öğrenir.

Romanda kadınların özel aile yaşamları dışında kendilerine özgün yaşama ve çalışma alanları pek yoktur. Kadının “doğal rolü" analık-kadınlıktır. Romanda, kadınlar genel olarak “ana”, “kız çocuk”, “kız kardeş” vb. olarak tanımlanırlar. Ve her koşulda erkekler için çalışırlar, erkekler için yaşarlar; erkeğin eklentisi konumundadırlar... Ana, kocası, oğlu (ve bu arada diğer çocuklan için), kız çocuk babası, erkek kardeşleri için; kadın kocası için vardır; yaşar; çalışır...

Romanda kadınların mesleklerinden ve eğitimlerinden pek sözkonusu edilmez. Bir anlamda kadınlar mesleksiz ve eğitimsizdirler. Konumlarını doğal rolleri belirler. Cinsel yaşamları sözkonusu olmaz... Kadınların kendi özgün adları bile pek de öyle sık kullanılmaz... Ana, kız kardeş, eş diye tanımlanırlar...

“Olgunlaşma” süreci içinde Hessling, yaşamda erkeklerden/babalardan oluşan güçlüler ve “diğerlerinin” bulunduğunu öğrenir... Otorite, hep yoğun bir korku ile birlikte vardır. Elinde otorite tutanların hep büyük bir korku ile birlikte yaşadıkları görülür. Baba, papaz, fabrikatör, doktor, subay, Kayzer, vb. hem. hep korkuturlar ve hem de korkarlar... Ve otorite, şiddet uygulama yetkisini hakkını birlikte getirir. Yarışmacı toplumlarda, otoriteyi elinde tutanların, kendilerine yapılmak istenen şiddeti göğüslemek ve ellerinden geldiğince başkalarına daha zayıflara benzer şiddet uygulamak hakkı ve hatta zorunluluğu vardır.

Romanda, eğitim kişilerden değil, kumullardan öğrenilir; aile, okul, fabrika, kışla, mahkeme, devlet aygıtları, vb. gibi.

Roman kahramanı Hessling, bu tür toplumda bir tür yaşam savaşı verebilmek ve ayakta kalabilmek için, ne türlü yollardan ve nasıl ilişkiler kurması gerektiğini, dost-düşman koordinatlar sistemi oluşturmanın inceliklerini, eski feodal-aristokratlarda van Barmin’den öğrenir. Ve aldığı öğütler sonucu, Hessling, hem “düzen düşmanı” Sosyal-demokratların ve hem de Kayzer’in çevresi ile dostluk ilişkileri kurar. Sosyal-demokratlar ile birlikte işsizliğe yoksulluğa karşı yapılan yürüyüşlere katıldıktan sonra, gidip soyluluğun erdemleri üzerine konuşur ve sonra da Kayzer’in sağlığına içer...

Uyruk romanı hangi prognozu (geleceği) belirler? Heinrich Mann, uyruk karakterini ve zihniyetini sergileyerek, Freud’un Oidipal. Fromm’un sadomazoşisttik ve Adomo’unun otoriteryan karakterlerinden önce, potansiyel faşist, antidemokratik kişiliği belirlemiştir. Bu nedenle de Mann için, iyi bir yazar olmasının ötesinde, politik bir peygamber olduğu da söylenmiştir.

Mann, gerçek kimliği kahverengi, siyah üniformaları içinde ortaya çıkmamış faşist karakteri daha ana rahmindeyken tespit edebilmiştir. Kayzer döneminin uyruk tipi. Nazi döneminin parti üyesi ve yandaşı (Mitlaufer) oluvermiştir... Uyruk romanı, otoriter toplumlardaki politik yaşamın, eğitimin, politik toplumsallaştırma sürecinin analitik-estetik sergilenişidir. Mann, 27 Mayıs 1949 tarihinde. Kari Lemke’ye yazdığı bir mektubunda, “ben, her şeyden önce Almanya’da gördüğüm gerçekleri yazdım'” demiştir.

Burada, genelde insanın, özelde Alman erkeğinin, aile reisinin, baba, öğretmen, din adamı, komutan, Kayzer (ya da Führer) olarak, “doğal rolleri” için eğitilmesi, yetiştirilmesi, politik toplumsallaştırılması sözkonusudur.

Uyruk dolaysız faşist midir? sorusunun yanıtını hemen “evet” olarak vermek belki çok kolay değildir. Ancak, “uyruk”, bir gün karısına, “en önemlisi ırktır ve ben oğullarımdan Kayzer'e karşı sorumluyum...” diyecek kadar “bir şeydir”.

Mann’ın uyruk zihniyetini çıplak faşizmden ayıran sınırın onda faşist pratiğin bulunmaması olduğu vurgulanır. Ancak Nazi Partisi (ya da benzeri partiler ve kuruluşlar) oluştuktan sonra, kendine özgü bir kimliği (identifikasyonu) olmayan ve bunun yerini hep yedek kişiliklerle dolduran “uyruklar”, şaşırtıcı bir biçimde Nazi Partisi üyesi ya da yandaşı oluvermişlerdir. Genel kanıya göre, Hessling de yaşasaydı en kısa zamanda Nazi Partisi üyesi olurdu. Ama gene de bu denli önemli konularda kesin kararlardan kaçınmak gerekir.

Psikanaliz söylemiyle toparlamaya çalışırsak, bireysel narsizm hızla nasyonel narsizm ile bütünleşmiş ve küçük insan, Führer'inin yönetiminde kendisini çok daha büyük bir güvence içinde hissetmeye başlamıştır...

Herbert Ibering, “Bizler. 1918'de bu “uyruk” romanını bir güldürü (Satire) olarak okuduk ve 1933 yılında, kanlı bir gerçek olarak yaşadık; bu nedenle de yazarlarımızın faşizm öncesi dönemde uyuduklarını söyleyemeyiz ama yazılanları biz okumamıştık.” diye yazmıştır.

Kurt Tucholsky, “Uyruk'da yazılanların,yazarın düşmanlarının aksine, hiç abartılmamış olması sanatçının dahiyane uzak görüşlülüğünü gösterir. Ben bu kitabı imparatorluğun anatomi atlası şeklinde övdüğümde, sağ taraftan bana şöyle karşı çıkılmıştı: “böyle bir şey yoktur olamaz..." Karikatür, parodi-taklitçilik. satire, hiciv ve ben de onu mütevazi bir fotoğraflama olarak tanımlıyorum. Gerçekte ise durum çok daha kötü...” m

Heinrich Böll, 1969 tarihinde, “Uyruk'da. günümüze kadar uzanan Alman küçük ve orta büyüklükte kent toplumunu izlemek mümkündür. Görünüşte tarihsel olan bu romanı güncelleştirmek için birkaç küçük değişiklik yapmak yeterli: tüm “ulusal" olanın, “dinsel” in sözde ideallerin güçlü dünyasal maddesel burjuva çıkar topluluğu yararına kullanılması, iki yüzlü moralli ve itirazsız uyruk olan bu toplum, hümanist değerlere, sosyal ilerleme ve her türlü kurtuluşa da kuşkuyla bakmakta. Uyruk’u yeniden okuduğumda hayretler içinde kaldım ve korktum: Kitabın yayınlanışından elli yıl sonra hala bir uyruk toplumunun baskıcı modelini görmekteyim.

Anlatmaya çalıştıklarımızı, Almanya örneğinde ve “Uyruk” romanının yol göstericiliğinde bir kez daha gözle görülür biçimde toparlamaya çalışırsak (Tablo):

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült