Özgürlük Ve Demokrasi

Erich Fromm


1. BİREYSELLİK YANILSAMASI
Biz, herhangi bir dış yetkeye bağlı olmamaktan, duygu ve düşüncelerimizi dile getirme özgürlüğüne sahip olmaktan gurur duyarız, ve bu özgürlüğün bireyselliğimizi kendiliğinden garanti altına almasını, olağan, doğal bir verilmiş hak olarak kabul ederiz. Ne var ki, düşüncelerimizi ifade etme hakkı, ancak ve ancak, kendimize ait düşüncelere sahip olabilmemiz halinde bir anlam taşır; dış yetkeden bağımsız olmak, ancak ve ancak içsel ruhbilimsel koşulların, kendi bireyselliğimizi kurmamızı olası kılması halinde uzun süreli bir kazanç sayılabilir. Bu amaca ulaştık mı, ya da hiç değilse yaklaşıyor muyuz? Bu kitap insan etmenini ele almıştır; dolayısıyla amacı tam da bu soruyu eleştirel yaklaşımla çözümlemektir. Bunu yaparken, daha önceki bölümlerde verilen ipuçlarını değerlendireceğiz. Özgürlüğün iki yönünün çağdaş insan açısından taşıdığı anlamı tartışırken, çağımızda bireyin giderek artan soyutlanmışlığını ve güçsüzlüğünü yaratan ekonomik koşullara işaret etmiştik; ruh-bilimsel sonuçları tartışırken, bu güçsüzlüğün yetkeci kişilikte görülen türden kaçışa yol açtığını, bunun olmaması halindeyse, içinde soyutlanmış bireyin bir robot haline geldiği, kendini yitirdiği ama bununla birlikte bilinçli olarak kendisini özgür, yalnızca kendisine tabi bir kişi olarak algıladığı süreçte, zorlanımlı bir uyum sağlamaya yol açtığını göstermiştik.
Burada, yalnızca birkaç önemli örneğe yer verebiliriz gerçi ama, kültürümüzün bu uyum sağlama eğilimini nasıl beslediğini ele almak önem taşımaktadır. Kendiliğinden ortaya çıkan duygulann bastırılması ve dolayısıyla gerçek bireyselliğin gelişmesi, çok erken yaşlarda, hatta, bir çocuğun ilk eğitiminde başlar.1 Eğitimin gerçek amacı, çocuğun içsel bağımsızlığını, bireyselliğini, gelişmesini ve bütünselliğini ge-liştirmekse, eğitimin kendiliğindenliğin bastırılmasına yol açtığı anlamına gelmez bu. Bu türden bir eğitimde büyümekte olan çocuğa zorunlu olarak benimsetilebilecek kısıtlamalar, aslında gelişme ve büyüme sürecini destekleyen geçici önlemlerdir. Ancak bizim kültürümüzde, eğitim daha çok kendiliğindenliğin ortadan kalkması ve kişinin kendinden kaynaklanan özgün ruhsal edimlerinin yerine dışardan zorla benimsetilen duygu, düşünce ve arzuların konulmasıyla sonuçlanır. (Gene söylüyorum, özgün derken, daha önce başka hiç kimse tarafından düşünülmemiş bir fikri değil, bireyin kendi içinde doğan, kişinin kendi etkinliğinin sonucu olan, bu anlamda kendisinin olan düşünceyi anlatmak istiyorum.) Öylesine bir örnek seçecek olursak, en erken bastırılan duygulardan birinin düşmanlık ve hoşnutsuzluk duygulan olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce çocuklann çoğu, geliş-
Anna Hartoch'un (M. Gay, A. Hartoch, L. B. Murphy ile birlikte, Sarah Lawrence Ana Okulu çocukları üzerine ortaklaşa yaptıkları ve yakında yayımlanacak olan bir çalışmayla ilgili) yazısına göre üç ile beş yaşlan arasındaki çocuklara uygulanan Ror-schach testleri, çocuklann kendiliğindenüklerini koruma girişimlerinin, çocuklarla yetkeci yetişkinler arasındaki en büyük çelişkinin doğmasına neden olduğunu göstermiştir.
Bu karşıt tepkiyi ortadan kaldırmak, eğitim sürecinin belli başlı amaçlanndan biridir. Yöntemler farklıdır; çocuğu ürküten tehdit ve cezalardan çocuğun kafasını kanştınp düşmanca duygusundan vazgeçmesine yol açan rüşvet ya da "açıklama yapma" gibi daha esnek yöntemlere varana kadar birçok değişik yol izlenir. Çocuk duygularını dile getirmekten vazgeçmeye başlar ve zaman içinde duygudan da tümüyle vazgeçer. Bu süreç içinde, kendisine başkalanndaki düşmanca duygulann ve ikiyüzlülüğün farkına varması edimini bastırması da öğretilmiştir; çocuklar, yetişkinler gibi sözcüklerle kolayca kandı-nlmaksızın başkalanndaki bu türden olumsuz nitelikleri fark etme yetisine sahip olduklarından, bu her zaman çok kolay olmaz. Gene de, o kişiden yansıyan düşmanlığı ya da ikiyüzlülüğü hissetmek gibi çok iyi bir nedenle —ama "hiçbir neden yokken"— şu ya da bu kişiden hoşlanmazlar. Bu tepki kısa sürede sindirilir; çocuğun, ortalama bireyin "olgunluğuna" ulaşması ve dürüst bir kişiyle —apaçık bir edimde bulunmadığı sürece— bir düzenbaz arasında aynm gözetme duygusunu yitirmesi uzun sürmez.
Öte yanda, eğitiminin ilk evrelerinde, çocuğa, hiç de "kendisinin" olmayan duygular edinmesi öğretilir; özellikle de insanları sevmesi, eleştirmeksizin dostluk beslemesi ve gülümsemesi öğretilir. Eğitimin gerçekleştiremediklerini daha sonraki yaşantıda toplumsal baskı başanr genellikle. Eğer gülümsemezsen, "hoş bir kişilik"ten yoksun ol Juğun sanılır — ve ister bir garson, bir satıcı ya da bir doktor ol, hizmetlerini satmak için hoş bir kişiliğinin olması gerekir. Yalnızca kendi fiziksel emeklerinden başka satacak şeyleri bulunmayan ve toplumsal piramidin dibinde olanlarla ta tepesinde olanlann özellikle "sevimli" ya da "hoş" olma gereksinimi yoktur. Sevimlilik, neşelilik ve bir gülümsemenin dile getirmesi beklenen her şey, bir elektrik düğmesi gibi insanın açıp kapadığı otomatik tepkiler haline gelir.2

Burada, dostça, ya da sevimli davranışın tecimselleşmesine çok çarpıcı bir örnek vermek üzere. Fortune'm "Howard Johnson Restoranları" konusundaki raporundan (Fortune, Eylül, 1940, s. 96) bir alıntı yapacağım. Johnson, lokantalan dolaşarak hat-alan yerinde saptayan maaşlı bir "müşteriler" ordusu oluşturmuştur. "Her şey, merkez tarafından belirlenmiş tariflere ve ölçülere uygun olarak ilgili restoranlarda ayn ayn

Kuşkusuz, birçok durumda kişi yalnızca bir jest yaptığının farkındadır; ancak bu farkındalığı ve dolayısıyla yalancı duygularla kendiliginden sevimliliği birbirinden ayırma yetisini yitirdiği durumlar çoğunluktadır.
Doğrudan doğruya bastırılan tek duygu düşmanlık, yerine yalancısı benimsetilerek öldürülen tek duygu dostluk ya da içtenlik değildir. Kendiliğinden oluşan birçok duygu bastırılır, yerine yalancı duygular konur. Freud bu türden bir bastırmayı yani cinselliğin bastırılmasını almış, ve bütün bir dizgenin ortasına onu oturtmuştur. Gerçi ben, cinsel hazzın desteklenmemesini, kendiliğinden tepkilerin bastırılmasının tek önemli sebebi değil, birçok nedenlerinden biri olarak görüyorum ama, bunun öneminin de küçümsenmemesi kanısındayım kuşkusuz. Bunun sonucu cinsel ketvurmalarda ve ayrıca da cinselliğin zorlanımlı nitelik aldığı ve belli bir tadı olmayan, ama kişinin kendisinden geçmesini sağlayan alkol ya da uyuşturucu gibi tüketildiği durumlarda açıkça görülmektedir. Etki ne olursa olsun, cinsel isteklerin yoğunluğu nedeniyle, bu duyguların bastırılması, yalnızca cinsel alanda etkili olmakla kalmaz, kişinin bütün diğer alanlarda kendiliğinden gelişen duygularını dışa vurma cesaretini azaltır.
Toplumumuzda coşkular konusunda genel bir engelleme havası vardır. Yaratıcı düşüncenin —tüm diğer yaratıcı etkinlikler gibi— coşkulara ayrılmaz biçimde bağlı olmasına karşın, duygusuz yaşamak ve düşünmek bir ideal haline gelmiştir. Bu ölçütün kabul edilmesiyle birey büyük ölçüde zayıflatılmıştır; düşünme edimi yoksullaştırılmış ve yüzeyselleştirilmiştir. Öte yanda, duygu ve coşkular tümüyle öldü-rülemeyeceğinden, kişiliğin zihinsel yönünden tümüyle ayrı bir varoluş içinde yaşamak durumundadırlar; bunun sonucu olarak da, filmlerin ve popüler şarkıların milyonlarca duygu-açı müşteriyi doyurduğu ucuz ve içtenlikten yoksun duygusallık yaşama geçmiştir.
Bastırılması kişiliğin köklerini derinden etkilemesi nedeniyle, burada sözünü etmek istediğim tabu haline gelmiş bir duygu var: trajedi anlayışı. Daha önceki bir bölümde gördüğümüz gibi, ölümün ve de yaşamın trajik yönünün açıkça ya da belli belirsiz farkında olmak, insanın temel belirleyici özelliklerinden biridir. Bireyselleşme sürecinin pek fazla gelişmediği toplumlarda, birey var oluşunun deneyimi de az
pişirildiğinden müşteri kilığındaki gözcü, kendisine ne büyüklükte bir pirzola verilmesi gerektiğini, sebzelerin lezzetinin nasıl olması gerektiğini bilir. Ayrıca yemek servisinin ne kadar zamanda yapılması gerektiğini ve garsonların tam olrak ne ölçüde sevimlilik sergilemek zorunda olduğunu bilir."
gelişmiş olduğundan, bu var oluşun sonu pek bir sorun yapılmaz. Ölüm, henüz temelde yaşamdan farklı olarak algılanmamıştır Bi-reyselleşmenin daha yüksek düzeyde olduğunu gördüğümüz kültürler, ölümü kendi toplumsal ve ruhbilimsel yapılanna uygun olarak ele almışlardır. Yunanlılar yaşamı öne çıkarır ve ölümü yaşamın sönük, gölgemsi bir devamı olarak görürlerdi. Mısırlılar, umutlarını insan bedeninin ya da en azından, yaşarken güçleri yok edilemeyenlerin bedenlerinin, yok edilemezliğine olan inançlarına bağlamışlardı. Yahudiler, ölüm olgusunu gerçekçi bir şekilde kabul ediyor ve insanlığın bu dünyada eninde sonunda mutluluk ve adaleti elde edeceği inancıyla bireysel yaşamın yok edilmesini çekilir kılıyorlarlardı. Hıristiyanlık, ölümü gerçek olmayan bir olgu olarak kabul etmiş ve mutsuz bireyi, ölümden sonra bir yaşam vaadleriyle rahatlatmaya çalışmıştır. Çağı-mızdaysa ölüm, düpedüz yadsınmakta, onunla birlikte yaşamın temel bir yönü de bir kenara itilmiş olmaktadır. Ölüm ve acının farkında olunmasına, bunların yaşamın en önemli itici güçlerinden biri, insan dayanışmasının temeli ve sevince ve yaşama gücüne derinlik ve yoğunluk katan bir deneyim haline gelmelerine izin vermek yerine, birey bu duygulan bastırmak zorunda bırakılmaktadır. Ancak, baskı durumunda her zaman olduğu gibi, bastınlmış öğeleri gözden ırak tutmak, onlann yok edilmesine yetmemektedir. Nitekim ölüm korkusu, hepimizde yasak bir duygu olarak var oluşunu sürdürür. Yokumsanma girişimlerine karşın, ölüm korkusu canlı kalmış, ancak bastınldığından kısırlaşmıştır. Bu korku diğer deneyimlerin sığlığının, yaşamı saran huzursuzluğun kaynaklanndan biridir; hatta diyebilirim ki, bu ulusun cenaze törenleri için neden böylesine büyük miktarlar harcadığını açıklamaktadır.
Duygu ya da coşkuların tabulaştınlması sürecinde çağdaş psikiyatri, çizgileri açıkça belli olmayan bir rol oynar. Bir yanda psikiyatrinin en büyük temsilcisi olan Freud, insan zihninin akılcı, amaçlı bir niteliği olduğu kurgusunu kırmış ve insan tutkulan uçurumunu görmemize olanak veren bir yol açmıştır. Öte yanda Freud'un bu başarılarıyla zenginleşen psikiyatri, kendisini, kişiliğin saptınlmasındaki genel eğilimlerin aracı haline getirmiştir. Ruhçözümcüler de içinde olmak üzere birçok ruh hekimi, asla yeterinden fazla üzgün, aşın öfkeli ya da heyecenlı olmayan bir "normal" kişilik tablosu oluşturmuşlardır. Alışılagelmiş "normal" birey kalıbına uymayan kişilik tiplerini ve özellikleri açığa çıkarmadaysa, "çocuksu" ya da "nevrotik" gibi sözcükler kullanmaktadırlar. Bu türden bir etki bir bakıma daha eski ve daha açıkyürekli sövüp sayma biçimlerinden daha tehlikelidir. O zamanlar birey hiç değilse kendisini eleştiren bir kişi ya da bir öğreti bulunduğunu bilir ve ona karşı koyabilirdi. Ama "bilim"e kim karşı koyabilir ki?
Duygu ve coşkularda olduğu gibi özgün düşünmede de çarpıtmalar görülür. Eğitimin daha en başında, özgün düşünme kösteklenir ve insanların kafalarına hazırlop düşünceler yerleştirilir. Bunun küçük çocuklarda nasıl yapıldığı kolayca görülebilir. Dünyayla ilgili büyük bir merakla doludur kafaları; dünyayı fiziksel olarak olduğu gibi zihinsel olarak da kavramak isterler. Garip ve güçlü bir dünyada, kendilerini yönlendirmenin en güvenli yolu olduğundan, hakikati öğrenmek isterler. Ama onların bu çabalan ciddiye alınmaz. Bu ciddiye almama, açık bir saygısızlık biçiminde de ortaya çıkabilir, (çocuklar, yaşlı ya da hastalar gibi) güçten yoksun bütün herkese genelde yöneltilen kurnaz bir göstermelik alçakgönüllülük şeklinde de yansıyabilir, bu önemli değildir. Bu tutum tek başına bağımsız düşünme üzerinde büyük bir sindirici etki yapar gerçi ama, bundan daha da kötü bir zararı vardır: bu tutum içtenlikli değildir. Çoğu kez bilerek isteyerek takınılmayan bu tavır, ortalama yetişkinin, bir çocuğa karşı tipik davranışıdır. Bu samimiyetsizlik kısmen çocuğa çizilen uydurma dünya tablosunda bulunur. Sahra Çölüne bir sefere nasıl hazırlanması gerektiğini soran birine, Kuzey Kutbunda nasıl yaşanacağını anlatmak ne kadar yararhysa, bu tablo da çocuk için o kadar yararlıdır. Dünyanın bu genel olarak yanlış yorumlanmasından başka yetişkinlerin çeşitli kişisel nedenlerle çocukların bilmesini istemedikleri olguları gizleme amacıyla düzenlenmiş pek çok yalan vardır. Çocuğun davranışından hoşnut kalmama durumuyla haklı çıkarılarak ussallaştırman öfke taşkınlığından, ana-babanın cinsel etkinliklerinin ve kavgalarının gizlenmesine dek birçok şeyi çocuğun "bilmemesi gerekir"; onun bu konularla ilgili sorulan, düşmansı ya da kibar sindirme ile yanıtlanır.
Böylece hazırlanmış çocuk okula, belki de üniversiteye girer. Özgün düşünmeyi daha da sindiren bugünkü bazı eğitim yöntemlerinden kısaca söz etmek isterim. Biri, olgulann bilinmesinin, ya da daha doğrusu bilgilendirilmenin öne çıkarılmasıdır. Kişinin daha çok olguyu bilmekle gerçekliğin bilgisine ulaşacağı yolunda acınası bir boşinan yaygındır. Yüzlerce dağınık ve birbirinden kopuk olgu, öğrencilerin kafasına tıkılmaktadır; zamanlan ve enerjileri daha çok ve daha çok olgu öğrenmekle harcanmakta böylece de düşünmeye pek az enerji kalmaktadır. Elbette, olgulan bilmeksizin düşünmek boş ve kurgusal bir edim olarak kalır; ama tek başına "bilgilendiriime" de bilginin yokluğu kadar büyük bir engel oluşturabilir.
Özgün düşünceyi sindirmeyle çok yakından ilgili bir yöntem de hakikatin, görece olduğunu kabul etmektir.3 Hakikat, bir fizikötesi kavram haline getirilmiştir, biri kalkıp da hakikati bulmak istemekten söz ettiğinde, çağımızın "ilerici" düşünürleri onu eski kafalı olarak değerlendirmektedir. Hakikatin baştan sona nesnel bir konu, nerdeyse bir zevk meselesi olduğu ileri sürülmektedir. Bilimsel çaba, nesnel etmenlerden aynlmahdır, bilimin amacı, dünyaya tutkusuz ve çıkar düşünmeksizin bakmaktır. Bilim adamı olgulara, tıpkı bir cerrahın hastalarına yaklaşması gibi steril ellerle yaklaşmalıdır. Çoğu kez olguculuk ya da pozitivizm adıyla ortaya çıkan ya da sözcüklerin doğru kullanılması konusundaki titizliğiyle övünen bu görececiliğin sonucu olarak düşünme, temel uyaranını —düşünen kişinin arzu ve ilgisini— yok etmekte, "olgulan" kaydeden bir makina haline gelmektedir. Aslında, tıpkı düşünmenin genelde maddi yaşama egemen olma gereksinimi sonucu gelişmesi gibi, hakikat arayışı da bireylerin ve toplumsal grupların çıkarlanndan, ilgilerinden ve gereksinimlerinden kaynaklanmıştır. Böyle bir ilgi olmaksızın hakikati arama uyaranı eksik kalacaktır. Çıkarları hakikatin bulunmasıyla artan gruplar her zaman vardır, onlann temsilcileri, insan düşüncesinin öncüleri olmuşlardır; çıkartan hakikatin gizlenmesiyle gelişen gruplar da vardır. Yalnızca bu ikinci durumda, çıkarın hakikatin aranması yolunda zararlı olduğu görülmüştür. Dolayısıyla sorun, herhangi bir çıkann tehlikede olması değil ne türden bir çıkarın tehlikede olduğudur. Diyebilirim ki, her insanoğlunun bir ölçüde hakikat özlemi taşımasının nedeni insanın buna biraz gereksinimi olmasıdır.
Bu her şeyden önce kişinin dış dünyada kendini yönlendirmesi konusunda, özellikle de çocuk için geçerlidir, insanoğlu, çocukluk çağında, bir güçsüzlük evresinden geçer, ve ellerinde güç olmayanlar için en güçlü silahlardan biri hakikattir. Ancak hakikat, yalnızca bireyin dış dünyadaki yönlenişiyle ilgili çıkarlarına uygun düşmekle kalmaz; kendi gücü de büyük ölçüde, kendisi ile ilgili hakikatleri bilmesine bağlıdır. Kişinin kendine ilişkin yanılsaması, yürüyemeyenler için yararlı koltuk değneği haline gelebilir, ancak kişinin zayıflığım arttırırlar. Bireyin en büyük gücü, kendi kişiliğinin olası en büyük ölçüde bütünselleşmesine dayanır, bu aynı zamanda kendisine karşı olası en yüksek noktada saydam olması anlamına gelir. "Kendini tanı" sözleri, insan güçlülüğünü ve mutluluğunu amaçlayan temel buyruklardan biridir.
Az önce söylediğimiz etmenlerden başka, ortalama yetişkinde, geriye kalmış olabilecek özgün düşünme yeteneğini etkin biçimde karmaşık hale getirme eğilimi gösteren etmenler de vardır. Bireysel ve toplumsal yaşamın sorunları ile ilgili, ruhbilimsel, ekonomik, siyasal ve ahlaksal sorunlarla ilgili olarak, kültürümüzün büyük bir bölümünün tek bir işlevi vardır: konulan bulandırmak. Sis perdelerinden birini, sorunların ortalama bireyin kavrayamayacağı kadar karmaşık olduğunu öne sürmek oluşturur, oysa bireysel ve toplumsal yaşamın temel konularından çoğu, çok basit görünür, hatta, herkesin kolayca anlayacağı ölçüde basittirler. Onları yalnızca bir "uzman"ın —o da ancak kendi sınırlı alanı çerçevesinde— anlayabileceği kadar karmaşık göstermek —ve bunu genellikle bilerek yapmak— insanların kendileri için gerçekten de önem taşıyan sorunlar üzerinde düşünme yetilerine olan güvenini sindirmelerine neden olur. Birey, çaresizlik içinde, bir bilgiler yığını içinde kıstırılmış hisseder kendini, ve açması bir sabırla, uzmanların ne yapılacağını ve nasıl davranılacağını ortaya çıkarmasını bekler.
Bu türden bir etkinin sonucu iki yönlüdür: Biri söylenen ya da yazılan her şeye karşı kuşkuyla ve alayla yaklaşmak; diğeriyse, yetkili ağızdan çıkan her şeye çocuksu bir tutumla inanmaktır. Bu saflıkla alaycılığın birleşimi, çağdaş bireyin tipik özelliğini oluşturmaktadır. Belli başlı sonucuysa, kendi başına düşünme ve karar verme cesaretini elinden almaktır.
Eleştirel düşünme yetisini felce uğratmanın bir başka yolu da, her türden yapısallaşmış dünya görünümünü yok etmektir. Yalnızca yapısallaşmış bir bütünün parçalan olarak özel bir nitelik taşıyabilen
olgular, bu özelliklerini yitirir ve yalnızca soyut, niceliksel bir anlam taşırlar; her olgu, diğer bir olgudan başka bir şey değildir ve önemli olan az ya da çok olgu bilmektir. Radyo, sinema ve gazetelerin bu yönde büyük etkisi vardır. Bir kentin bombalandığının ve yüzlerce insanın öldüğünün bildirilmesinden hemen sonra ya da bu bilgi yanda kesilerek bir sabun ya da şarap reklamı okunur ya da gösterilir. Aynı spiker, az önce siyasal durumun ciddiliği konusunda sizi etkilemek amacıyla kullandığı inandıncı, yaltaklanan ve yetkeci sesiyle bu kez haber yayınının parasını veren şu marka sabunun erdemleri konusunda izleyicilerini etkilemeye çalışmaktadır. Haber filmlerinde, bombalanmış gemilerin ardından bir moda defilesi yer alır. Gazeteler bilimsel ya da sanatsal önemi olan olaylan aktarmada kullandıklan ciddi dille, ve bu habere ayırdıklan yer kadar alanda, ünlü bir yıldızın sıradan düşüncelerini ya da kahvaltı alışkanlıklarını anlatırlar. Bütün bunlardan dolayı, duyduklanmıza içten, hakiki bir ilgi duymaz oluruz, kendimizle olaylar arasında bir ilişki geliştirenleyiz. Heyecan duymaz oluruz, coşkularımız ve eleştirel yargılanınız kösteklenir, ve giderek dünyada olan bitene karşı tutumumuz, sığ, kayıtsız bir niteliğe bürünür. Yaşam, "özgürlük" adına bütün yapısını yitirir; her biri bir diğerinden ayn, bir bütün olarak anlamdan yoksun birçok küçük parçadan oluşmuştur artık. Birey, tıpkı boz-yap bilmecenin başına tek başına oturtulmuş çocuk gibi bû parçalarla yalnız bırakılmıştır; ancak arada bir fark vardır, çocuk, bir evin ne olduğunu bilir, dolayısıyla yerleştirmeye çalıştığı küçük parçalarda evin bölümlerini tanıyabilir, yetişkinse, elinde tuttuğu parçalann oluşturduğu "bütün"ün anlamını görememektedir. Şaşırmıştır, ürkmüştür, o küçük anlamsız parçalara bakakalmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
Duygu ve düşüncede "özgünlüğün" bulunmayışı konusunda söylenenler, isteme edimi için de geçerlidir. Bunu kabul etmek özellikle güçtür; çağdaş insanın pek çok isteği var gibi görünmekte, tek soru-nunsa, ne istediğini bilmesine karşın, ona sahip olamamak olduğu sanılmaktadır. Bütün enerjimiz, istediğimizi elde etmeye harcanmakta, çoğu kişiyse bu etkinliğin önkoşulunun ne olduğu sorusunu akıllarına getirmemektedirler: çünkü onlar, gerçek isteklerinin ne olduğunu bildiklerine inanırlar. Peşinden koştuklan amacın, bizzat kendilerinin istediği şey olup olmadığını bir an bile düşünmezler. Okulda iyi notlar almak istemekte, yetişkin olarak daha çok, daha çok başarıya ulaşmak, daha çok paraya, daha çok saygınlığa sahip olmak, daha iyi bir araba almak, oraya buraya gitmek falan istemektedirler. Ama gene de bu çılgın etkinliğin ortasında durup düşündüklerinde, şu soru akıllarına gelebilir: "Şu yeni işe girebilirsem, şu daha iyi arabayı alırsam, şu geziye gidersem... sonra ne olacak? Bütün bunların ne yaran var? Bütün bunları isteyen gerçekten ben miyim? Beni mutlu etmesi, ve ulaştığım anda benimle bir işinin kalmaması gereken bir ereğin peşinde koşmuyor muyum? Bu sorular ortaya çıktığında, ürkütücüdür, çünkü, onun bütün etkinliğinin, ne istediği konusundaki bilgisinin üzerinde yükseldiği temeli sorgulamaktadırlar. Dolayısıyla, insanlar, bu rahatsız edici düşüncelerden elden geldiğince kısa süre içinde kurtulmaya çalışırlar. Yorgun olmaları, ya da ruh çöküntüsü içinde bulunmaları nedeniyle bu sorunların kendilerini rahatsız ettiğini sanırlar ve kendilerine ait olduğunu sandıklan amaçlann peşinde koşma işini sürdürürler.
Gene de bütün bunlar hakikatin —çağdaş insanın ne istediğini bildiği yanılsaması içinde bulunduğu, aslındaysa kendisinden istemesi beklenilen şeyi istediği hakikatinin— belli belirsiz anlaşılmasını dile getirmektedir. Bunu kabul etmek için, kişinin gerçekten ne istediğini bilmesinin çoğu insanlann sandığı gibi görece olarak kolay olmadığını, tersine, her insanoğlunun çözmek durumunda bulunduğu en zor sorunlardan birini oluşturduğunu anlamak gereklidir. Kalıptan çıkma hazır erekleri kendi öz ereklerimizmiş gibi kabul ederek, delicesine sakınmaya çabaladığımız bir gerekliliktir bu. Çağdaş insan, "kendisinin" olması beklenen amaçlara ulaşmaya çabalarken, büyük tehlikeleri göze almaya hazırdır; ama kendisine, kendi amaçlarını verme sorumluluğunu ve tehlikesini göğüslemekten müthiş korkar. Yoğun etkinlik, çoğu kez, kişinin kendisinin belirlediği kararlı edimin kanıtı olarak yanlış değerlendirilir. Oysa biz bunun hipnotize edilmiş bir kişinin ya da bir aktörün davranışından daha doğal, daha kendiliğinden olamayacağını biliyoruz. Oyunun gc nel konusu dağıtıldığında, her aktör, kendisine verilen rolü büyük bir istekle oynayabilir, hatta kendinden bazı satırlar, bazı hareketler bile ekleyebilir. Ama gene de, yalnızca kendisine verilen rolü oynamaktadır, o kadar.
İsteklerimizin —ve de düşünce ve duygularımızın— ne ölçüde bize ait olmadığını, ne oranda dışardan bize verilmiş olduğunu anlama-mızdaki güçlük, yetke ve özgürlük sorunuyla çok yakından ilgilidir. Çağdaş tarih sürecinde, Kilise yetkesinin yerini Devlet yetkesi, Devlet yetkesinin yerini bilinç yetkesi almıştır, içinde bulunduğumuz çağdaysa, bilinç yetkesinin yerini uyum sağlama araçlan olan anonim sağduyu yetkesiyle kamuoyu almış bulunuyor. Eski günlerdeki açık yetke biçimlerden kurtulduğumuz için, yeni türden bir yetkenin avı olduğumuzu göremiyoruz, isteklerini kendisi belirleyen bireyler olduğumuz yanılsaması içinde yaşayan robotlar haline geldik. Bu yanılsama, bireye, güvence içinde bulunmadığını farketmemesinde yardımcı olmaktadır, ama bir yanılsamanın yapabileceği katkı topu topu bu kadardır. Temel olarak bireyin benliği zayıflar, böylece kendisini güçsüz ve güvenlikten yoksun hisseder. Herkesin ve her şeyin araç haline getirildiği, kendisinin de içinde, kendi elleriyle ürettiği makinamn bir parçası haline geldiği, kendisiyle arasında hiçbir gerçek bağlılık bulunmayan bir dünyada yaşamaktadır. Düşünmesi, duyması ve istemesi gerektiğini sandığı şeyleri düşünür, duyar ve ister; bu süreç içinde özgür bir bireyin gerçek güvenliğinin üzerinde yükselmesi gereken benliğini yitirir.
Benliğin yitirilmesi, genele uyum sağlama gerekliliğini arttırmıştır çünkü kişinin kendi kimliği konusunda büyük kuşkulara düşmesiyle sonuçlanmaktadır. Olmam gerektiğini sandığım kişiden başka hiçbir şey değilsem, "ben" kimim? Bireyin, kurulu bir düzende tartışılmaz bir yere sahip olduğu ortaçağ düzeninin yıkılmasıyla kişinin benliğiyle ilgili kuşkularının nasıl başladığını daha önce görmüştük. Bireyin kimliği, Descartes'tan bu yana, modern felsefenin temel sorunlarından biri olagelmiştir. Bugün, bizim biz olduğumuzu olağan bir durum olarak verilmiş bir hak olarak karşılıyoruz. Gene de kendimize ilişkin kuşkularımız hâlâ var, ya da hatta, artmış durumda. Pirandello, oyun-lannda çağdaş insandaki bu duyguyu dile getirmiştir. Ben kimim? sorusuyla başlar. Kendi kimliğimi kanıtlamak için fiziksel benliğimin devamından başka ne kanıt var elimde? Pirandello'nun yanıtı, Descar-tes'ınki gibi bireysel benin olumlanması değil, yadsınmasıdır: Kimliğim yok, başkalannın benden olmamı beklediği benliğin yansısından başka benlik yok: Ben, "olmamı istediğiniz şeyim."
Demek ki, kimlik yitimi genel eğilime uyum sağlamayı daha da zorunlu kılıyor; kişinin ancak başkalannın beklentilerine uygun bir yaşantı sürmesi halinde kendinden emin olacağı anlamına geliyor. Eğer bu tabloya uygun yaşantı sürmezsek, onaylanmama ve daha da soyutlanma tehlikesini değil, kendi kişiliğimizin kimliğini de yitirme tehlikesini göze alıyoruz demektir, ki bu da akıl sağlığını tehlikeye atmak anlamına gelir.
Başkalarının beklentilerine uymakla, farklı olmamakla, kişinin kendi kimliğiyle ilgili bu kuşkulan yatıştırılır ve belli bir güvenlik sağlanır. Ancak bunun bedeli yüksektir. Kendiliğindenlikten ve bireysellikten vazgeçmek, yaşamın engellenmesiyle sonuçlanır. Biyolojik açıdan canlıyken, ruhbilimsel açıdan robot olan, coşkusal ve zihinsel açıdan ölü demektir. Yaşamın gerektirdiği eylemlere kaülırken, yaşam ellerinden kum taneleri gibi akıp gider. Bir doygunluk ve iyimserlik maskesinin ardındaki çağdaş insan son derece mutsuzdur; hatta, umarsızlığın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Çaresizlik içinde bireysellik kavramına tutunur; "farklı" olmak ister, tercihlerinde en büyük rolü, bir şeyin "farklı" oluşu oynar. Tren biletimizi aldığımız gişe memurunun bireysel adı bize söylenmiştir; el çantaları, iskambil kâğıtları, elde taşınan radyolar üzerinde sahibinin adının baş harfleri vardır, dolayısıyla "kişiselleştirilmişlerdir." Bütün bunlar "farklılık" açlığını dile getirir, ama gene de bunlar, nerdeyse bizde kalan bireysellik kırıntılarının son damlalarıdır. Çağdaş insan yaşam açlığı çekmektedir. Ama bir robot olması nedeniyle yaşamı kendiliğinden etkinlik anlamında yaşayamayacağından, önüne gelen heyecanı ve hazzı, bunun yerine koyar: içme heyecanı örneğin, spor heyecanı, ekrandaki kurgusal kişilerin heyecanlarını temsili olarak yaşama hazzı...
Çağdaş insan için özgürlük ne anlam taşır öyleyse?
Çağımız insanı, uygun gördüğü şeyleri yapmasını ve düşünmesini engelleyecek dışsal bağlardan kurtulmuştur. Ne istediğini, ne düşündüğünü ve hissettiğini bilse, kendi isteklerine uygun hareket etmekte özgür olacak. Ama bilmiyor. Bu durumda adsız yetkelerin isteklerine uyar ve kendisinin olmayan bir benliğe uyarlanır. Bunu ne kadar büyük ölçüde yaparsa, kendisini o kadar güçsüz hissedecek ve uyum sağlamaya da o ölçüde zorunlu olacaktır. Bir girişimcilik ve iyimserlik maskesi taşımasına karşın, çağdaş insan, onu, felce uğramış gibi, yaklaşan felaketlere bakakalmak durumunda bırakan müthiş bir güçsüzlük duygusuna kapılmış bulunmaktadır.
Yüzeyden bakıldığında, insanlar ekonomik ve toplumsal yaşamda yeterince iyi durumda görünürler; ama o rahatlatıcı maskenin altında iyice yerleşmiş bulunan mutsuzluğu görmezlikten gelmek tehlikeli olur. Yaşam, yaşanmaması nedeniyle anlamını yitirirse, insan umarsız hale gelir, insanlar fiziksel açlık çektikleri için sessiz sakin ölüp gitmezler, ruhsal açlıktan da sessizce ölüp gitmezler. Ekonomik gereksinimlere yalnızca "normal" kişi açısından bakarsak, ortalama ro-botlaşmış insanın bilinçaltı acısını görmezsek, kültürümüzün insan temelini tehdit eden tehlikeyi göremeyiz. Bu tehlike, bir bireysel yaşama sözüm ona anlam ve düzen getiren bir siyasal yapı ve simgeler sunan, heyecan vaat eden her ideolojiyi ve her lideri kabul etmeye hazır durumda bulunma tehlikesidir. Robot insanın um;jrsızlığı, faşizmin siyasal amaçlan için verimli topraklan oluşturmaktadır.

2. ÖZGÜRLÜK VE KENDİLÎĞÎNDENLIK
Bu kitapta buraya kadar özgürlüğün yalnızca bir yönü ele alındı: Bir zamanlar yaşama anlam ve güven veren bütün bağlardan kurtulduktan sonra çağdaş toplumda soyutlanmış olan bireyin güçsüzlüğü ve güvensizlik duygusu. Bireyin bu soyutlanmayı kaldıramadığını gördük; soyutlanmış bir varlık olarak, dış dünyaya kıyasla son derece çaresizdir ve dolayısıyla dış dünyadan müthiş korkar; bu soyutlan-mışhğı nedeniyle, dünyasının bütünlüğü bozulmuştur. Bu nedenle kendisiyle ilgili, yaşamın anlamıyla ve giderek, kendi edimlerini dayandıracağı ilkelerle ilgili kuşkulara kapılır. Çaresizlik de kuşku da yaşamı felce uğratır, ve insan yaşamak için, özgürlükten, olumsuz özgürlükten kaçmaya .çabalar. Yeni bir bağlılığa sürüklenmiştir. Bu bağlılık, yetke sahipleri ya da toplumsal kümenin denetiminde olmakla birlikte, kendisinden tümüyle koparılmamış olan ilk bağlardan farklıdır. Kaçış, yitirmiş olduğu güvenlik duygusunu geri vermez ona, yalnızca kendi benliğini ayn bir varlık olarak algılamayı unutmasına yardımcı olur. Yalnız olmaya dayanamadığı için, benliğini yitirmeyi seçer. Dolayısıyla özgürlük —yani bir şeyden özgür olma anlamındaki olumsuz özgürlük— yeni bir bağlılığa, bir tutsaklığa yol açar.
Çözümlememizden özgürlükten yeni bir bağımlılığa doğru ilerleyen kaçınılmaz bir çemberin var olduğu sonucu mu çıkıyor? Bütün ilk bağlardan özgür olmak bireyi, kaçınılmaz olarak yeni bir tutsaklığa sığınacak kadar yalnız ve soyutlanmış hale mi getiriyor? Bağımsızlık ve özgürlük, soyutlanma ve korkuyla özdeş mi? Yoksa bireyin bağımsız bir benlik olarak varlığını sürdürdüğü, ama gene de soyutlanmadığı, dünyayla, diğer insanlarla ve doğayla bütünleştiği bir olumlu Özgürlük durumu var mı?
Bu sorunun olumlu bir yanıtı olduğuna, gelişen özgürlük sürecinin bir kısırdöngü oluşturmadığına, ve insanın hem özgür hem de beraberlik içinde, eleştirel ama kuşkulardan uzak, bağımsız ama gene de insanlığın bölünmez bir parçası olabileceğine inanıyoruz. Bu özgürlüğü benliğini gerçekleştirerek, kendisi olarak sağlayabilir. Benliğin gerçekleştirilmesi nedir? idealist filozoflar, kendini gerçekleştirmenin yalnızca zihinsel kavrayışla sağlanabileceğine inanıyorlardı, insan kişiliğinin, insan doğasının insan mantığı tarafından bastuılabilmesi ve korunabilmesi için kişiliğin parçalanması gerektiğine kesinlikle inanıyorlardı. Ancak bu parçalanmanın sonucu, insanın yalnızca duygusal yaşamının değil, zihinsel yetilerinin de kötürümleşmesi şeklinde ortaya çıktı. Gözcü haline gelerek, tutsağını, yani doğayı izlemeye uyarlanan mantığın kendisi de tutsak olmuştur; böylece insan kişiliğinin iki yanını oluşturan mantık da duygu da sakatlanmıştır. Bize göre benliğin gerçekleştirilmesi, yalnızca bir düşünme edimiyle değil, ayrıca insanın tüm kişiliğinin gerçekleştirilmesiyle, coşkuların ve zihinsel gizilgüç-lerin etkin bir şekilde dile getirilmesiyle başanlır. Bu gizilgüçler herkeste bulunmaktadır; ancak, dile getirildikleri ölçüde gerçek güçler haline gelirler. Başka deyişle, olumlu özgürlük, bütünsellik niteliği kazanmış toplam kişiliğin kendiliğinden etkinliğiyle elde edilir.
Şimdi, ruhbilimin en zor sorunlarından birine geldik: kendiliğin-denlik sorunu. Bu sorunu gerektiği şekilde tartışmak için bir kitabın daha yazılması gerekir. Ancak buraya kadar söylediklerimize dayanarak karşılaştırma yoluyla, kendiliğinden etkinliğin temel niteliğini kavramak mümkündür. Kendiliğinden etkinlik, bireyin soyutlanmışlığı ve güçsüzlüğü yüzünden göstermek durumunda olduğu bir zorlanımlı etkinlik değildir. Dışardan önerilen kalıpları eleştirmeksizin benimseme anlamına gelen robot etkinliği değildir. Kendiliğinden (spontaneous) etkinlik, benliğin özgür etkinliğidir ve ruhbilimsel olarak, sözcüğün Latince kökeni olan sponte'nin anlamını içerir. Latince sponte, kişinin özgür iradesi anlamına gelir. Burada etkinlik derken, "bir şeyler yapmayı" değil, kişinin coşkusal, zihinsel ve duyusal deneyimlerinde, ve ayrıca iradesinde işlerlik gösterebilecek yaratıcı etkinlik niteliğini anlatmak istiyoruz. Bu kendiliğindenliğin önkoşullarından biri, toplam kişiliğin kabul edilmesi ve "mantık" ile "doğa" arasındaki bölünmenin ortadan kaldırılmasıdır; çünkü kendiliğinden etkinlik, ancak insanın kendi benliğinin temel bölümlerini bastırmaması, kendisine karşı saydam olması ve yaşamın farklı alanlarının bir temel bütünselliğe ulaşması halinde mümkündür.
Kültürümüzde kendiliğindenlik görece olarak ender rastlanan bir görüngüdür gerçi ama, tümüyle yok değildir. Bu noktanın anlaşılmasına yardımcı olmak üzere, okura kendiliğindenliğin izlerini hepimizin fark ettiği bazı örnekleri hatırlatmak isterim.
Her şeyden önce, düşünmesi, duyumsaması ve davranışları, bir robotun değil de kendi benliklerinin anlatımı olan —ya da bir zamanlar olmuş olan— kendiliğinden, doğal davranışlı bireyler tanırız. Bu bireyler bizce çoğunlukla sanatçı olarak tanınır. Aslında, bu sanatçılar, kendilerini spontane olarak dile getirebilen bireyler olarak tanımlanabilir. Bir sanatçının tanımı buysa —Balzac kendisini böyle tanımlıyordu— bazı düşünür ve bilim adamlarına da sanatçı dememiz gerekir; bu tanıma girmeyen diğerleriyse, bu sanatçı dediklerimizden, modası geçmiş bir fotoğrafçının yaratıcı bir ressamdan farklı olduğu ölçüde farklıdır. Bir de, kendilerini, sanatçıların yaptığı gibi nesnel bir ortamda dile getirme yetisinden —ya da belki de eğitiminden— yoksun olmalarına karşın aynı kendiliğindenliğe sahip bireyler vardır. Ama sanatçının durumu pek kesin değildir, çünkü yalnızca başarılı sanatçının bireyselliğine ya da kendiliğindenliğine saygı gösterilir; sanatını satmayı başaramazsa, çağdaşları gözünde bir deli, bir "nev-rotik" olarak kalır. Burada sanatçı, tarih boyunca devrimcinin içinde bulunduğu durumdadır. Başarılı devrimci devlet adamı, başarısız dev-rimciyse bir suçludur.
Küçük çocuklar bir başka kendiliğindenlik örneği sunarlar. Gerçekten kendilerinin olan şeyi duyumsama ve düşünme yetisi vardır onlarda;, bu kendiliğindenlik, söyledikleri ve düşündüklerinde, yüzlerinde dile gelen duygularda görülür. Küçük çocukların neden çoğu kişiye çekici geldiği sorulsa, sanıyorum, duygusal ve geleneksel nedenlerin dışında, bu kendiliğindenlik niteliği yanıtı alınacaktır.. Bu kendiliğindenlik, bunu algılama yetisini yitirecek ölçüde ölmemiş herkesin çok hoşlandığı bir durumdur. Hatta, ister bir çocukta, ister bir sanatçıda ya da ister yaşlan ya da uğraşları yüzlerinden okunamayan bireylerde olsun, kendiliğindenlikten daha çekici, daha inandırıcı hiçbir şey yoktur.
Çoğumuz bu kendiliğindenliği hiç değilse kendi yaşantımızın bazı anlarında gözlemleyebiliriz, bunlar aynı zamanda gerçek mutluluk an-lanmızdır. Bu, bir manzaranın ansızın ve kendiliğinden algılanması olabilir, düşüne düşüne yakaladığımız bir doğrunun yarattığı sevinç anı olabilir, ya da kalıplaşmamış bir duyumsal haz, bir başka kişiye duyulan aşk olabilir; bütün bu anlarda, kendiliğinden ya da spontane edimin ne olduğunu görürüz, ve bu deneyimlerin böylesine ender ve yabanıl deneyimler olmaması halinde insan yaşamının nasıl olacağı konusunda az çok fikir edinebiliriz.
Neden kendiliğinden etkinlik özgürlük sorununun yanıtı oluyor? Tek başına olumsuz etkinliğin, bireyi dünyayla olan ilişkisi uzak ve güvensiz, benliği zayıf ve sürekli tehdit altında bulunan soyutlanmış bir varlık haline getirdiğini söylemiştik. Kendiliğinden etkinlik insanın, kendi benliğinin bütünselliğini feda etmeksizin yalnızlık korkusunu yenmesinin yoludur; çünkü benliğin kendiliğinden gerçekleşmesinde, insan kendisini dünyayla, yani insanla, doğayla ve kendisiyle yeniden bütünleştirir. Böyle bir kendiliğindenliğin en önemli öğesi sevgidir; bu, benliğin bir başka kişi içinde erimesi anlamında ya da bir başka kişiyi sahiplenmek anlamında sevgi değil, başkalarının kendiliğinden onaylanması anlamında, bireyin, bireysel benliğini koruması temelinde başkalarıyla bütünleşmesi anlamında sevgidir. Sevginin dinamik niteliği işte bu kutuplaşmada yatar: sevgi, ayrılığı yenme gereksiniminden kaynaklanır, tekleşmeye yol açar — ama gene de bireysellik ortadan kalkmaz. Diğer öğeyse çalışmaktır; ancak bu yalnızlıktan kaçmak için gerçekleştirilen zorunlu bir etkinlik şeklinde ya da doğayla kısmen ona egemen olma, kısmen de insanın kendi elleriyle ürettiği köleleşme ve tapınma ilişkisi şeklindeki çalışma değil, yaratma edimi içinde insanın doğayla tekleştiği yaratım şeklindeki çalışmadır. Sevgi ve çalışma için geçerli olanlar, ister duyusal hazzın gerçekleştirilmesi, ya da ister topluluğun siyasal yaşamına katılma şeklinde olsun, bütün kendiliğinden edimler için geçerlidir. Kendi-liğindenlik, benliğin bireyselliğini onaylar ve aynı zamanda benliği insanla ve doğayla bütünleştirir. Özgürlüğün doğasında bulunan temel ikilik—bireyselliğin doğuşu ve yalnızlık sancısı— insanın kendiliğinden edimiyle daha yüksek bir düzlemde çözülür.
Bütün kendiliğinden etkinliklerde, birey, dünyayı kucaklar. Bireysel benliği zarar görmediği gibi daha güçlü ve daha sağlam hale gelir. Çünkü benlik etkin olduğu ölçüde güçlüdür. Ne maddi mülkiyete sahip olmak ne de duygu ya da düşünce gibi zihinsel niteliklere sahip olmak, bu türden bir gerçek güç vermez. Nesnelerin kullanılmasında ve bunlardan yararlanılmasında da bu türden bir güç yoktur; kullandığımız şeyler, salt onları kullanmamız nedeniyle bizim değildir, ister bir kişi ya da ister cansız bir nesne olsun, kendi yaratıcı etkinliğimiz aracılığıyla gerçekten bir ilişki içinde bulunduğumuz şey bizimdir. Yalnızca kendiliğinden etkinliğimizin sonucu olan nitelikler benliğe güç verir ve böylece benliğin bütünselliğinin temelini oluştururlar. Kendiliğinden edimlerde bulunma yetisiyle içten gelen duygu ve düşünceleri dile getirme yetisinden yoksun olmak, ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan başkalarına ve kendine bir yalancı benlik sunma, aşağılık duygusuyla zayıflığın kaynağını oluşturur. Farkında olsak da olmasak da, bizi en çok utandıracak şey, kendimiz olmamaktır ve insana, kendisinin olan şeyleri düşünmek, hissetmek ve söylemek kadar büyük gurur ve mutluluk veren başka hiçbir şey yoktur.
Bundan da, asıl önemli olan şeyin, sonuç değil, yukarıda anlattığımız türden bir etkinlik, bir süreç olduğu sonucu çıkmaktadır. Bizim kültürümüzdeyse, bunun tam tersi bir durum öne çıkarılmaktadır. Somut bir doyum için değil, metamızı satmak gibi soyut bir amaç için üretim yaparız; maddi olan ve olmayan her şeyi satın almakla elde edebileceğimizi sanırız, dolayısıyla şeyler, bizim onlarla ilgili herhangi bir yaratıcı çabamızdan bağımsız olarak bizim olur. Aynı şekilde, kişisel niteliklerimizi ve çabalarımızın sonuçlarını da para, saygınlık ve güç karşılığında satılabilen metalar olarak görürüz. Böylece yaratıcı etkinlikten doğan doyum yerine, mamul maddenin değeri önem kazanır. Bu şekilde insan, kendisine gerçek mutluluğu verebilecek tek doyumu —içinde bulunulan andaki etkinliğin yaşanmasını— kaçırır ve yakaladığını sandığı anda kendisini düş kırıklığı içinde bırakan bir hayaletin —başarı diye anılan yamlsatıcı, görüntüsel mutluluğun— peşinden koşmaya başlar.
Eğer birey kendi benliğini, kendiliğinden etkinlikle gerçekleştirir de kendisi ile dünya arasında bir ilişki kurar, dünyaya ilişkin bir varlık haline gelirse, soyutlanmış bir atom olmaktan çıkar; o ve dünya, yapı-sallaştınlmış bir bütünün parçası haline gelirler; hakkı olan bir yer edinmiştir, dolayısıyla kendisiyle ve yaşamın anlamıyla ilgili kuşkulan yok olur. Bu kuşku, onun ayrı olmasından ve yaşamın engellen-
meşinden kaynaklanmıştır; zorlanımlı ya da otomatik olarak değil de kendiliğinden yaşayabilirse, kuşku yok olacaktır. Şimdi artık kendisini etkin ve yaratıcı bir birey olarak algılar ve yaşamın yalnızca tek bir anlamının bulunduğunu fark eder: yaşama ediminin kendisi.
Eğer birey, kendisi ve yaşamdaki yeriyle ilgili temel kuşkusunu ye-nerse, kendiliğinden yaşantı edimi içinde dünyayı kucaklayarak onunla bağ kurabilirse, bir birey olarak güç kazanır ve güven duyar. Ancak bu güvenlik, tıpkı dünyayla kurulan bu bağın, ilk bağlardan farklı olması gibi, bireysellik-öncesi durumun belirleyici özelliklerini oluşturan güvenlikten farklıdır. Yeni güvenlik, bireyin kendi dışında daha büyük bir gücün kendisini korumasından kaynaklanmamaktadır; yaşamın trajik niteliğinin bir kenara itildiği bir güvenlik de değildir. Yeni güvenlik dinamiktir; korunmuş olmaktan değil, insanın kendiliğinden etkinliğinden kaynaklanmaktadır. İnsanın kendiliğinden etkinliğiyle, her an yeniden elde edilen bir güvenliktir bu. Bu, yalnızca özgürlüğün verebileceği, yanılsamayı gerekli kılan koşullan ortadan kaldırması nedeniyle yanılsamalara yer bırakmayan bir güvenliktir.
Benliğin gerçekleştirilmesi olarak olumlu özgürlük, bireyin tekliğinin, eşsizliğinin tam anlamıyla onaylanmasını gerektirir. İnsanlar eşit doğmuşlardır ama aynı zamanda farklı doğmuşlardır. Bu farklılığın temeli, yaşama başlamak üzere doğuştan getirdikleri ve karşılaştıkları deneyimlerle kendine özgü koşulların eklendiği bedensel ve zihinsel donanımda yatmaktadır, iki organizma yapısal olarak hiçbir zaman aynı olamayacağı gibi kişiliğin bu bireysel temeli de hiç bir zaman bir başka bireysel temele benzemez. Benliğin kendi öz gelişmesi, her zaman için bu kendine özgü temelde gerçekleşen bir gelişmedir; bir organik büyümedir bu, yalnız ve yalnız bu bir kişiye özgü olan bir çekirdeğin yeşermesidir. Öte yanda bir robotun gelişmesi, organik bir gelişme değildir. Benliğin temelinin gelişmesi engellenmiş ve bu benliğin üzerine —daha önce gördüğümüz üzere— temelde dıştan gelen düşünme ve duygu kalıplarının birleşmesi olan bir yalancı benlik bindirilmiştir. Organik gelişme, yalnız ve yalnız, kişinin kendi benliğinin özelliklerine olduğu gibi başka kişilerin benliğinin kendine özgü özelliklerine de büyük saygı göstermesi koşuluyla olanaklıdır. Benliğin eşsizliğine saygı ve bu eşsizliğin beslenip geliştirilmesi insan kültürünün en değerli başarılarından biridir ve işte bu basan, bugün tehlikeyle karşı karşıya kalmıştır.
Benliğin eşsizliği, eşitlik ilkesiyle hiçbir şekilde çelişmez, insanların eşit doğduğu savı, hepsinin de aynı temel insansal nitelikleri taşıdığı, insanoğlunun temel yazgısını paylaştıklan ve hepsinin de mutluluk ve özgürlük üzerinde aynı vazgeçilmez haklara sahip olduğu anlamını içerir. Aynca da aralanndaki ilişkinin bir egemenlik-boyun eğme ilişkisi değil, bir dayanışma ilişkisi olduğu anlamına gelir. Eşitlik kavramının içermediği anlam, bütün insanlann aynı olmadığıdır. Insanlann eşit olduğu kavramı, günümüzde bireyin kendi ekonomik etkinliklerinde oynadığı rolden çıkanlmıştır. Satın alan insanla satan insan arasındaki ilişkide, somut kişilik farklılıkları bir kenara atılmıştır. Bu durumda önemli olan tek şey, bir kimsenin satacak bir şeyinin bulunması, diğerininse onu satın alacak paraya sahip olmasıdır. Ekonomik yaşamda, bir insan bir diğerinden farklı değildir; gerçek kişiler olarak farklıdırlar, ve eşsizliklerinin gelişip yeşermesi, bireyselliğin özünü oluşturur.
Olumlu özgürlük, ayrıca bu eşsiz bireysel benlikten daha büyük bir gücün bulunmamasını, insanın kendi yaşamının merkezi ve amacı olmasını da gerektirir; insanın bireyselliğinin gelişmesi ve gerçekleştirilmesinin, daha onur verici sayılan amaçlara asla tabi olamayacak bir amaç olmasını gerektirir. Bu yorum ciddi eleştirilere hedef olabilir. Bu yorum aşın bencilliği önermiyor mu? Bir ideal uğruna fedakarlık yapmak fikrini yadsımıyor mu? Kabul edilmesi anarşiye yol açmaz mı? Bu sorular aslında daha önceki tartışmalanmızda kısmen ayrıntılı şekilde kısmen de dolaylı olarak yanıtlanmıştı. Ama gene de, yanıtlan açıklığa kavuşturmak ve bir yanlış anlamaya meydan vermemek için tekrar ele alınmayı hak edecek kadar önemli sorulardır bizim için.
insanın. kendisinden daha yüksekteki herhangi bir şeye bağımlı kılınmaması gerektiğini söylemek, ideallerin saygınlığım yok saymaz. Tersine, ideallerin en güçlü biçimde onaylanmasıdır. Ama gene de, burada idealin ne olduğu konusunda eleştirel bir çözümleme yapmak zorundayız. Günümüzde ülkünün, ulaşılması maddi kazanç getirmeyen, bir kişinin bencil amaçlannı uğrunda feda etmeye hazır bulunduğu bir erek olduğu kabul edilmektedir. Bu baştan sona ruhbilimsel —ve hatta, görece— bir ideal kavramıdır. Bu öznel açıdan ele alındıkla, kendisini daha büyük bir gücün egemenliğine sunma ve aynı zamanda da diğer insanlann üzerinde güç sahibi olma arzusuyla hareket eden biri de insan eşitliği ve özgürlüğü için savaşan bir insan gibi ideal ya da ülkü sahibidir, idealler sorunu bu temelde asla çözümlenemez.
Yürekten doğan gerçek ideallerle kurgusal idealler arasındaki ayrılığı görmemiz gerekir; bu, hakiki ile sahte arasındaki fark kadar temel bir ayrılıktır. Bütün gerçek ideallerin birleştiği bir nokta vardır: henüz elde edilememiş, ancak bireyin gelişmesi ve mutluluğu için istenebilecek nitelikte bir şeye karşı arzuyu dile getirirler.4 Bu amaca neyin hizmet ettiğini her zaman bilmeyebiliriz, şu ya da bu idealin, insan gelişmesi açısından işlevi konusunda aynı görüşü paylaşmayabiliriz, ama bu, yaşamı neyin geliştireceğini ve neyin engelleyeceğini bilemeyeceğimizi söyleyen bir görececiliğe neden oluşturmaz. Hangi yiyeceğin sağlıklı, hangisinin sağlıksız olduğu konusunda her zaman kesin bir bilgimiz yoktur, ama gene de zehiri hiçbir şekilde tanıya-mayacağımız şeklinde bir sonuç çıkarmayız bundan. Aynı şekilde, eğer istersek, zihinsel yaşam için neyin zehirleyici olduğunu bilebiliriz. Yoksulluğun, çekingenliğin ve soyutlanmanın yaşama karşı olduğunu biliyoruz; özgürlüğe hizmet eden ve kişinin kendisi olma yürekliliğini ve gücünü artıran her şeyin de yaşamdan yana olduğunu biliyoruz. İnsanoğlu için neyin iyi ya da kötü olduğu sorunu, fizikötesi bir soru değil, insan doğasının çözümlenmesi temelinde ve bazı koşulların onun üzerindeki etkileri dikkate alınarak yanıtlanabilecek deneysel bir sorundur.
Peki, faşistlerinki gibi kesinlikle yaşama karşı yöneltilmiş "idealleri" nasıl değerlendireceğiz? insanların bu sahte idealleri, tıpkı hakiki ideallerin izleyicileri kadar ateşli bir şekilde izledikleri olgusunu nasıl ayırt edeceğiz? Bu sorunun yanıtı bazı ruhbilimsel değerlendirmelerde yatmaktadır. Mazoşizm görüngüsü bize insanların acı çekme ya da boyun eğme deneyimini yaşamaya sürüklenebileceğim göstermiştir. Acı çekme, boyun eğme ya da canına kıymanın, yaşamanın olumlu amaçlarının karşı savı olduğuna kuşku yoktur. Ama gene de bu amaçlar öznel olarak rahatlatıcı, hoşnutluk veren ve çekici deneyimler olarak yaşanabilmektedir. Yaşamda zararlı olan şeyleri çekici bulmak, hastalıklı sapkınlık adını tüm öteki görüngülerden daha çok hak etmektedir. Birçok ruhbilimci, haz alma ile acıdan kaçınmanın insan
edimlerini yöneten tek geçerli ilke olduğunu kabul etmişlerdi; ancak dinamik psikoloji, öznel zevk deneyiminin, insan mutluluğu açısından belli davranışların değer ölçütü olmaya yetmeyeceğini göstermektedir. Mazoşist görüngünün çözümlenmesi buna iyi bir örnek oluşturmaktadır. Böyle bir çözümleme, haz alma duyusunun, hastalıklı sapkınlığın sonucu olabileceğini, ve tıpkı bir zehirin tatlı oluşunun organizmadaki işleviyle ilgisi bulunmayışı gibi, deneyimin nesnel anlamıyla ilgisi bulunmadığını gösterir.5 Böylece gerçek bir ideali, gelişmeyi, özgürlüğü ve benliğin mutluluğunu artıran herhangi bir amaç, kurgusal idealleriyse (boyun eğme itkisi gibi), öznel olarak çekici görünen, zorlanımh ve usdışı, ama aslında yaşam için zararlı amaçlar olarak tanımlama noktasına ulaşmış bulunuyoruz. Bu tanımı kabul edersek, gerçek idealin bireyden üstün bir örtülü güç değil, benliğin sonuna dek onaylanmasının açık bir anlamı olduğu sonucuna varırız. Bu nedenden dolayı, böyle bir olumlamaya ters düşen her ideal, ideal değil, bir hastalıklı amaçtır.
Buradan, bir başka soruna, özveri sorununa geliyoruz. Herhangi bir daha yüksek güce boyun eğmeme şeklinde tanımladığımız özgürlük, kişinin yaşamını feda etmek de içinde olmak üzere, her türden özveriyi kendi çerçevesi dışında mı bırakır?
Faşizmin benliği feda etmeyi en büyük erdem olarak sunduğu ve idealist niteliğiyle birçok insanı etkilediği günümüzde, bu soru özellikle önem kazanmaktadır. Mantıksal olarak, bu sorunun yanıtı, şu ana dek söylediklerimizden çıkarılabilir. Birbirinden tümüyle farklı iki özveri tipi vardır. Bedensel benliğimizin talepleriyle zihinsel benliğimizin amaçlarının çelişebilir nitelikte olması, tinsel benliğimizin bütünlüğünü korumak için, bedensel benliğimizi feda etmek durumunda kalabilmemiz, yaşamın trajik olgularından biridir. Bu özveri, trajik niteliğini hiçbir zaman yitirmez. Ölüm hiçbir zaman —en yüksek
Burada tartışılan sorun hiç değilse sözünü etmek istediğim çok önemli bir noktaya götürür bizi: Etik sorunları, dinamik psikoloji ile açıklığa kavuşturulabilir. Ruhbilimciler ancak kişiliğin anlaşılmasında ahlaksal sorunların oynadığı rolü görebildikleri zaman bu yönde yardımcı olacaklardır. Bu tür soranları haz ilkesi çerçevesinde ele alan Freud'unki de içinde olmak üzere, her ruhbilim, kişiliğin bir önemli bölümünü anlayamayacak ve alanı deneysel olmayan dogmatik ahlâk öğretilerine bırakmış olacaktır. Kendini sevme, mazoşist özveriler ve ideallerin bu kitaptaki çözümlemeleri, ruhbilim ve etik'in gelişmeye muhtaç bu alanları için örnekler oluşturmaktadır.
İdeal uğruna ölmek söz konusu olduğunda bile— tatlı değildir. Anlatılması olanaksız ölçüde acıdır, ama gene de bireyselliğimizin en kesin ortaya konulması biçimi olabilir. Bu türden bir özveri, faşizmin öğütlediği "özveri"den tümüyle farklıdır. Faşizmde özveri, insanın kendisini ortaya koymak için ödeyebileceği en yüksek bedel değil, kendi içinde bir amaçtır. Bu mazoşist özveri, yaşamın gerçekleştirilmesini, kendisinin yadsınmasında, benliğin ortadan kaldırılmasında görür. Faşizmin her alanda amaçladıklarının —bireysel benliğin ortadan kaldırılması ve tümüyle daha yüksek bir güce boyuneğer duruma getirilmesi amaçlarının— en uç noktadaki anlatımıdır. Cana kıyma nasıl yaşamın en uç sapkınlığıysa, bu da gerçek özverinin saptınlmış şeklidir. Gerçek özveri, ödün tanımaz bir tinsel bütünsellik isteği gerektirir. Bunu yitirenlerin yaptığı fedakarlık, yalnızca onların ahlaksal iflasını gizlemeye yarar.
Karşılaşacağımız bir itiraz daha var: Bireylerin, kendiliğindenlik anlamında özgürce hareket etmesine izin verilirse, eğer kendilerinden daha yüksek bir yetkeyi tanımazlarsa, anarşi kaçınılmaz sonuç mu olur? Anarşi sözcüğünün sınırsız bencillik ve yıkıcılık anlamına geldiği kabul edilirse, belirleyici etmen, kişinin insan doğasından ne anladığına bağlıdır. Burada ancak kaçış mekanizmalarını ele alan bölümde işaret edilen noktaları yineleyebilirim: insan ne iyidir ne de kötü; yaşam, yapısı gereği gelişme, büyüme ve gizilgüçleri dile getirme eğilimindedir; yaşamın engellenmesi, bireyin soyutlanması ve kuşkuya ya da bir yalnızlık ve güçsüzlük duygusuna kapılması halinde, kişi yıkıcılığa sürüklenir; yetke, güç sahibi olma ya da boyun eğme arzusuyla dolar. Eğer insan özgürlüğü olumlu özgürlük, bir şeyi yapma özgürlüğü olarak kurulmuşsa, eğer insan kendi benliğini tam olarak ve ödün vermeksizin gerçekleştirebilirse, toplumsal itkilerinin temel nedeni ortadan kalkmış olacak, yalnızca hasta ve anormal bir birey tehlikeli olacaktır. Bu özgürlük, insan tarihinde hiçbir zaman gerçekleştirilmiş değildir, ama gene de çoğu kez belirsiz ve usdışı biçimlerde dile getirilmiş olmakla birlikte, insanoğlunun hep peşinde koştuğu bir ideal olagelmiştir. Tarih yapraklarının neden bu kadar acımasızlık ve yıkıcılıkla dolu olduğuna şaşırmak için neden yoktur. Şaşılacak —ve aynı zamanda da cesaret verici— bir şey varsa, o da bence insan ırkının, insanoğlunun başına gelen bunca şeye karşın tarih boyunca gördüğümüz ve bugün sayısız bireyde bulunan onurluluk,
yüreklilik, dürüstlük ve sevecenlik niteliklerini nasıl koruduğu — ve de hatta geliştirdiğidir.
Eğer anarşi sözcüğüyle, bireyin hiçbir yetkeyi tanımadığı anlatılmak isteniyorsa, yanıt, mantıklı yetkeyle mantıksız yetke arasındaki fark konusunda söylediklerimizde aranmalıdır. Mantıklı yetke, yürekten kaynaklanan gerçek ideal gibi bireyin gelişmesini ve tinsel zenginleşmesini temsil eder. Dolayısıyla ilkesel olarak, bireyle ve onun hastalıklı değil de gerçek amaçlarıyla asla çatışmaz.
Bu kitapta, özgürlüğün çağdaş insan için iki yönlü anlam taşıdığı, insanın, geleneksel yetkelerden kurtulup özgürleşerek bir "birey" haline geldiği, ama aynı zamanda, soyutlanmış, güçsüz, kendisinin dışındaki amaçların bir aracı, kendisine ve başkalarına yabancılaşmış duruma geldiği, üstelik bu durumun kendi benliğini hiçe saydığı, onu zayıflattığı ve ürküttüğü, bireyi, yeni türden bağlılıklara boyun eğmeye hazır hale getirdiği savunulmaktadır. Öte yanda olumlu özgürlük, bireyin gizilgüçlerinin tam olarak gerçekleştirilmesi ve bunun yanı sıra etkin ve kendiliğinden yaşama yetisinin yaşama geçirilmesiyle özdeştir. Özgürlük, kendi dinamizminin mantığıyla hareket ederek kendi karşıtına dönüşme tehlikesi gösteren kritik bir noktaya ulaşmıştır. Demokrasinin geleceği, Rönesans'tan beri çağdaş düşüncenin ideolojik amacı olagelen bireyselliğin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Günümüzdeki kültürel ve siyasal bunalım, aşın ölçüde bir bireyselliğin var olduğu olgusunun değil, bireysellik sandığımız şeyin boş bir kabuk haline gelmesinin sonucudur. Özgürlüğün zaferi, yalnız ve yalnız demokrasinin, yeni bir toplum geliştirmesiyle mümkündür; bu toplumda, kültürün amacı ve ereği, bireyin oluşması, gelişmesi ve mutluluğu olmalıdır; bu toplumda yaşamdaki başarıyı ya da herhangi bir şeyi haklı çıkarmak için nedenlere gereksinim olmamalıdır; birey ister devlet olsun ister ekonomik çark, kendisi dışında hiçbir güç ya da yetke tarafından saptırılmamalı, kullanılmamalı, bunlara boyun eğmek durumunda bırakılmamalıdır; ve son olarak bu toplumda, insanın bilinci ve idealleri, dışsal taleplerin içselleştirilmiş hali değil, gerçekten kendisinin idealleri ve bilinci olmalı, birey, kendi benliğinin başka-lannınkinden farklı özelliklerinin sonucu olarak ortaya çıkan amaçları dile getirebilmelidir. Bu amaçlar, modem tarihin önceki hiçbir evresinde tam olarak gerçekleştirilmeli; gerçek bireyselliğin gelişmesi için gerekli maddi tabanın bulunmayışı nedeniyle büyük ölçüde ideolojik çerçeve içinde kaldılar. Bu ortamı kapitalizm hazırladı. Üretim sorunu —hiç değilse ilkesel olarak— çözümlendi; ekonomik kıtlığın, ekonomik üstünlükler sağlama savaşını artık gerekli kılmadığı, bolluk vaat eden bir geleceği görebiliyoruz. Bugün karşılaştığımız sorun, toplumsal ve ekonomik güçlerin, insanı —örgütlü toplumun bir üyesi olarak— bu güçlerin kölesi durumundan çıkaracak, efendisi haline getirecek şekilde örgütlenmesi sorunudur.
Özgürlüğün psikolojik yönünü vurguladım, ama aynı zamanda ruh-bilimsel sorunun insan var oluşunun maddi temellerinden, toplumun ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısından ayrı tutulamayacağını göstermeye çalıştım. Bu öncül çerçevesinde, olumlu özgürlüğün ve bireyselliğin gerçekleşmesinin, bireyin kendi benliğini gerçekleştirmesi açısından özgür olmasına izin verecek ekonomik ve toplumsal değişikliklerle de bağımlı olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bu öncülün sonucu olarak ortaya çıkan ekonomik sorunlan ele almak ya da geleceğe yönelik ekonomik tasanlar sunmak, bu kitabın amaçlan içinde bulunmamaktadır. Ama gene de çözümün hangi yönde aranacağı konusunda kuşkuya yer bırakmak istemem.
Her şeyden önce şunu söylemek gerekir: Çağdaş demokrasinin ulaştığı temel basanlardan hiçbirini yitirmeyi göze alamayız — ne temsili hükümetten, yani halkın seçtiği ve halka karşı sorumlu hükümetten, ne de Insân Haklan Bildirisi'nin her yurttaşa garanti ettiği haklann herhangi birinden vazgeçemeyiz. Hiç kimsenin açlıktan ölmesine izin verilmeyeceği, toplumun, bütün üyelerinden sorumlu olduğu, hiç kimsenin ürkütülerek boyun eğmek durumunda bırakılmayacağı, işsizlik ve açlık korkusuyla insan onurunu yitirmeyeceği yolundaki görece olarak yeni demokratik ilkelerden de ödün veremeyiz. Bu temel basanlar korunmakla kalmamalı, güçlendirilmeli ve geliştirilmelidir.
Gerçi demokrasi —tam olarak değilse de— bir ölçüde gerçekleştirilmiştir ama yeterli değildir. Demokrasinin gelişmesi, bireyin gerçek özgürlüğünün, girişimciliğinin ve kendiliğindenliğinin, yalnızca bazı özel ve tinsel konularda değil, her şeyden önce her insanın var oluşu için temel koşul olan etkinlikte, çalışma alanında artırılmasına bağlıdır.
Bunun genel koşullan nelerdir? Toplumun usdışı ve plansız niteliği giderilmeli, yerine, toplumun uyumlu, birlik içinde ve planlı çabalannı temsil eden planlı bir ekonomi getirilmelidir. Toplum, toplumsal soruna tıpkı doğaya egemen olduğu gibi akılcı bir şekilde egemen olmalıdır. Bunun koşullanndan biri, sayıca az olmalanna karşın, yaz-gılan kararlanna bağlı olanlara karşı hiçbir sorumluluk duymaksızın büyük ekonomik güçleri ellerinde bulunduranla™ gizli yasasını ortadan kaldırmaktır. Bu yeni düzene demokratik sosyalizm adını verebiliriz, ama ad önemli değildir; önemli olan, halkın amaçlarına hizmet eden bir akılcı ekonomik dizge oluşturmamızdır. Günümüzde, halkın büyük bir çoğunluğu ekonomik çarkı denetleyememekle kalmamakta, yapüklan işte, yürekten gelen gerçek bir girişimcilik ve kendi-liğindenlik geliştirme fırsatından da yoksun bulunmaktadırlar. Bu insanlar bir işte çalıştırılmakta, "kullanılmaktadırlar", onlardan, söyleneni yapmak dışında hiçbir şey beklenmemektedir. Yalnızca bütün ulusun ekonomik ve toplumsal güçlere akılcı bir şekilde egemen olduğu planlı ekonomide, birey sorumluluğu paylaşabilir ve yaptığı işte yaratıcı zekâsını kullanabilir. Önemli olan tek şey, bireye gerçek, kendi içinde doğmuş etkinlikte bulunma fırsatı tanınmasıdır; bireyin amaçlarıyla toplumun amaçlannın ideolojik olarak değil, gerçeklikte özdeş hale gelmesidir; ve bireyin kendi çabasını ve mantığını, kendi insansal amaçlan açısından anlam taşıması nedeniyle, kendisinin sorumlu olduğu bir etkinlik olarak kabul ettiği işine etkin bir şekilde uygulamasıdır. Insanlann başkalan tarafından kullanılması ve yönlendirilmesi yerine etkin ve zihinsel işbirliği geçirilmeli, halkın, halk tarafından halk için yönetilmesi ilkesi hem siyasal hem de ekonomik alanda uygulanmalıdır.
Bir ekonomik ve siyasal dizgenin, insan özgürlüğü davasına hizmet edip etmeyeceği sorusu, yalnızca siyasal ve ekonomik çerçevede yanıtlanamaz. Özgürlüğün gerçekleşmesi için tek ölçüt, bireyin kendi yaşamının ve toplumun yaşamının belirlenmesine, yalnızca resmi oy verme edimiyle değil, günlük etkinliğiyle, işinde, ve diğer insanlarla ilişkilerinde etkin olarak katılıp katılmadığıdır. Çağdaş siyasal demokrasi, kendisini tümüyle siyasal alanla kısıtladığı sürece, ortalama bireyin ekonomik önemsizliğinin doğurduğu sonuçlan gideremez. Ama üretim araçlannın toplumsallaştınlması gibi tümüyle ekonomik kavramlar da yeterli değildir. Burada sosyalizm sözcüğünün, taktik nedenlerle Nasyonal Sosyalizmin uyguladığı aldatıcı anlamından değil de, bu sözcüğün aldatıcı bir sözcük haline geldiği Rusya'daki anlamından söz ediyorum. Rusya'da, üretim araçları toplumsallaştınl-mıştır gerçi ama aslında güçlü bir bürokrasi, nüfusun büyük bir çoğunluğunu parmağında oynatmaktadır. Halkın büyük bir çoğunluğunun ekonomik çıkarlarının korunmasında hükümet denetimi etkili olsa da, bu durum doğal olarak özgürlüğün ve bireyselliğin gelişmesini engellemektedir.
Sözcükler, hakikati gizlemede hiçbir zaman bugünkü kadar yanlış kullanılmadı. Yandaşlara ihanete barışçı politika dendi; askeri saldırganlık, saldırıya karşı savunma olarak kamufle edildi; küçük ülkelerin fethi dostluk anlaşması diye anılıyor; bütün bir halkın acımasızca ezilmesine, Nasyonal Sosyalizm deniliyor. Demokrasi, özgürlük ve bireycilik sözcükleri de bu şekilde kötüye kullanıldılar. Demokrasiyle faşizm arasındaki ayrımın gerçek anlamını tanımlamanın tek bir yolu var. Demokrasi, bireyin eksiksiz gelişmesi için gerekli ekonomik, siyasal ve kültürel koşullan yaratır. Faşizmse, hangi ad altında olursa olsun, bireyi, kendisinin dışındaki amaçlara boyun eğmek durumunda bırakır ve gerçek bireyselliğin gelişmesini köstekler.
Kuşkusuz demokrasinin gerçekleşmesi için gerekli koşulların oluşturulmasında en büyük güçlüklerden biri, planlı ekonomiyle, her bir bireyin etkin işbirliği arasındaki çelişkide yatmaktadır. Büyük bir sanayi dizgesi içerecek çapta bir planlı ekonomi, büyük ölçüde merkezileştirme ve bunun sonucu olarak bu merkezileştirilmiş makinayı yönetecek bir bürokrasi gerektirir. Öte yanda bütün bir dizgenin en küçük birimlerinin ve her bir bireyin işbirliği ve etkin denetimi, bunun tersini, yani büyük ölçüde ademi merkeziyetçiliği gerektirir. Tepeden planlama, tabanın etkin katılımıyla bir bütün oluşturmazsa, toplumsal yaşamın akışı sürekli olarak aşağıdan yukarıya doğru olmazsa, planlı ekonomi, halkın yeniden kullanılmasına yol açacaktır. Merkeziyetçilikle ademi merkeziyetçiliği birleştirme sorununu çözmek, toplumun en büyük görevlerinden biridir. Ama kuşkusuz, çözmüş bulunduğumuz ve bizi doğaya nerdeyse tümüyle egemen olma noktasına getiren teknik sorunlardan da zor değildir. Ancak bu sorun, yalnızca bunu yapmanın gerekliliğini açıkça kabul etmemiz halinde ve insanlara inanmamız, birer insan olarak gerçek çıkarlarını gözetme yetisine sahip olduklarına inanmamız halinde çözülebilir.
Bu gene, bir bakıma karşı karşıya bulunduğumuz bireysel girişimcilik sorunudur. Bireysel girişimcilik, liberal kapitalizmde, hem eko-
nomik dizgenin hem de kişisel gelişmenin en önemli uyaranlanndan biri olmuştu. Ama iki kısıtlama söz konusuydu: insanın yalnızca belirli niteliklerini, iradesini ve akılcılığını geliştirdi, bunlan geliştir-meyenleri, ekonomik hedeflerin buyruğu altında bıraktı. Bunun en iyi işlediği dönem, sayısız bağımsız ekonomik birimi banndıran kapitalizmin son derece bireyselleşmiş, rekabetçi evresiydi. Günümüzde bu alan daraldı. Yalnızca az sayıda kişi bireysel girişimcilik kullanabilir. Bugün, bu ilkeyi gerçekleştirip, kişiliğin özgür olmasını sağlayacak şekilde genişletmek istersek, bu, ancak ve ancak, bir bütün olarak toplumun akılcı ve ortak çabasına, ve dizgedeki en küçük birimlerin gerçek, yürekten gelen etkin işbirliği ve denetimini garanti edebilecek bir ademi merkeziyetçilik ya da yerinden yönetimcilik temeline dayanılarak yapılabilir.
insan, yalnız ve yalnız topluma egemen olabilir ve ekonomik çarkı, insan mutluluğunun amaçlannın hizmetine sunarsa ve yalnız ve yalnız, toplumsal sürece etkin bir şekilde katılırsa, şimdi onu umutsuzluğa sürükleyen şeyi —yalnızlığını ve güçsüzlük duygusunu— yenebilir. Günümüzde insana en çok acı veren, yoksulluk değil, büyük bir çarkın küçük bir dişlisi, bir robot haline gelmiş olmak, ve yaşamının boş ve anlamsız olmasıdır. Her türden yetkeci dizgeye karşı zafer kazanmak, yalnızca demokrasinin geri adım atmaması, tersine, atılımda bulunması ve son yüzyıllar boyunca özgürlük için savaşan insanlann kafalannda bulunan amaçlan gerçekleştirmesiyle mümkün olur. Demokrasi, ancak ve ancak, insan aklının alabileceği en güçlü inancı, yaşama ve hakikate olan inancı ve bireysel benliğin etkin ve kendiliğinden gerçekleşmesi şeklindeki özgürlüğe olan inancı insanlara aşılayabilirse nihilizmin güçlerine karşı zafer kazanabilir.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült