Otto Rank

Engin Geçtan


Otto Rank'ın psikoterapi kuramı tarihinde oldukça seçkin bir yeri vardır. Ancak, psikoterapi alanına katkıda bulunmuş olan diğer araştırıcılara oranla, Rank'ın yaklaşımı oldukça felsefi ve bilimsellikten uzak sayılabilir. Kullandığı felsefi ve artistik dil, yapıtlarının sistemli düşünme alışkanlığında olan kişiler tarafından anlaşılabilmesini güçleştirir. Ayrıca, çalışmalarının belirli bir düzen izlediği de söylenemez.

Otto Rank, Adler ve Jung gibi, psikanaliz kuramının gelişmeye başladığı ilk günlerde Freud'un çevresinde oluşan ve bu alanda etkinliği olan grubun önde gelen bir üyesiydi. Diğerlerinden farklı olarak bir tıp doktoru olmayan Rank’ın öğrenim ve ilgi alanları, mühendislik, felsefe, psikoloji, tarih ve sanat konularını kapsıyordu. Güçlü bir içgörü yeteneğine sahip olduğu bilinen Rank, çok az sayıda kişiyle yakın ilişki kurabilmiş, oldukça yalnız bir insan olarak tanımlanır (Taft, 1958). Gençlik yıllarında ailesinin isteğini yerine getirebilmek amacıyla ticarete atılmış, daha sonra istediğinin bu olmadığına karar vererek işini bırakıp tek başına yaşamaya başlamıştı. Yokluk içinde geçen bu dönemde Rank, kendisini yoğun bir biçimde okumaya vermiş, özellikle Schopenhauer ve Nietzsche'nin çalışmalarından etkilenmişti. Bu etki sonraki yıllardaki yapıtlarında oldukça belirgindir. Ancak, bu yapıtlarda kullandığı dilin oldukça güç anlaşılır olması, düşüncelerinin yayılmasını ve yandaş bulabilmesini engelleyen önemli bir etmen olmuştur. Kişisel çabalarının ürünü olan ve 1900'lerin başlangıcında artist kişiliği üzerine yazdığı bir makale Freud'un ilgisini çekmiş ve Freud, Rank'ı, psikanalizin kültürel alanlara doğru oluşturduğu uzantıların öncüsü saymıştı. Üstelik Rank’ın üniversite öğrenimi yapabilmesi için her türlü imkanı da sağlamıştı.

Freud'un kişiliğinde, daha önceki yaşamında yoksun kalmış olduğu güçlü koruyucuyu bulan Rank için bu ilişki, huzurlu bir dönemin başlangıcı olmuş ve aynı yıllarda, mutlu başlayan bir evliliği de gerçekleştirmişti. Rank, öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre Amerika'ya gitti ve dönüşünde Freud'la arasındaki kişisel ve bilimsel ilişkiler giderek bozulmaya başladı. Bunun başlıca nedeni, Rank’ın giderek Freud'dan farklı görüşler geliştirmeye başlamasıydı. Özellikle doğum sarsıntısı konusundaki görüş ayrılığı ve tedavide geliştirdiği yeni teknikler Freud tarafından hiç de olumlu karşılanmamıştı. Nitekim daha sonraki yıllarda Rank, kullandığı tedavi tekniği için, psikanaliz yerine psikoterapi terimini kullanmaya başlamış ve klasik psikanalizi temelinden ve şiddetli bir biçimde eleştirmiş, kendi kavramları da Freudcu grubun eleştirilerine hedef olmuştur.

Freud'dan ayrıldıktan sonra tekrar Amerika'ya giden Rank, Philadelphia'ya yerleşti. Philadelphia ve New York'taki sosyal hizmet okullarında dersler verdi ve psikiyatrik sosyal hizmet kavramının gelişmesinde etkin bir rol oynadı. Freud'dan ayrıldıktan sonra özel yaşamında mutsuz bir dönem geçiren Rank, sonunda eşinden de ayrıldı. Ardından sekreteriyle evlendiyse de, bu evlilikten birkaç ay sonra öldü. Amerika'da yaşadığı yıllarda öğretici olarak fazla ilgi görmemişti. Seminerlerinde az sayıda dinleyici bulunurdu. Buna karşılık ve kullandığı dilin okuyucu için yarattığı güçlüklere rağmen, yapıtları, pskiyatrik sosyal hizmet, psikoterapi, danışmanlık ve eğitim alanlarında oldukça etkili olmuştur.

Rank’ın öğretisi, kökenini, kendi kişiliğinden ve yaşantılarındaki çeşitli kaynaklardan almıştır. Örneğin, Rank’ın felsefe alanında yapmış olduğu çalışmalar geliştirdiği kuramı önemli ölçüde etkilemiştir. Kendi davranışlarını gözlemlemedeki aşırı duyarlığı ve kişisel içe bakış yeteneği düşüncelerinin en önemli belirleyicileri olmuştur. Rank, nevroz kavramının en iyi biçimde anlaşılabilmesi için, yaratıcı kişilerin incelenmesi gereğini ısrarla savunmuştur. Aslında, Rank’ın psikolojiye ilgisi de "artist" kavramını incelemesinin bir sonucu olarak gelişmiştir. Rank’ın sonraki görüşlerinin oluşumunda psikoterapi alanındaki kişisel deneyimlerinin de rolü olmuşsa da, kilinik çalışmaları ayaktan tedaviye gelen hastalarla sınırlanmış olduğu için, geliştirdiği kuramlar da belirli nevroz türleri için geçerli sayılır.

Rank’ın çeşitli tarihlerde yazdıkları arasında birbiriyle çelişkili görüşlere de rastlanmakla birlikte, yapıtlarına egemen olan bazı ortak öğeler kolayca seçilebilir. Rank'a göre, duygular ve düşünceler insan davranışlarının başlıca belirleyicileri ve denetimcileridir. insan, çevresiyle etkin bir ilişki içindedir ve davranışları, rastlantısal olarak karşılaştığı olaylar dizisine gösterdiği tepkilerle sınırlanamaz. Davranışlara kişinin içinden yön verilir. Rank'a göre, insanlar tepki geliştirecekleri olayları ve gösterecekleri tepkileri kendileri seçerler. İstekleri ve amaçlarına göre çevrelerini kendileri yaratır ve biçimlendirirler.

Rank, insanın dünyaya bazı eğilimlerle birlikte geldiğine inanır. Bunlar, açlık, susuzluk ve cinselik gibi fizyolojik ya da korku, suçluluk ve sevgi gibi duygusal tepkilerdir. İnsan bu tepki eğilimlerine davranışlarda anlatım bulmak zorundadır. Bu eğilimler sağlıklı ya da sağlıksız olarak bölümlenemez ve insanla birlikte doğuştan var olurlar. İyi ya da kötü olarak yargılanan, bunların davranışlarda anlatım bulma biçimidir. Örneğin, kızgınlık tüm insanların yaşadığı doğal bir tepkidir. Ancak bu tepkinin nasıl yaşanacağını, bir insan diğerinden farklı biçimde öğrenmiştir. Bir insan kızdığı zaman birine saldırabilir, bir diğeriyse kendisini kızdıran durumdan uzaklaşmayı yeğler. İnsanın tepki eğilimlerini çevresine karşı nasıl kullanacağı, öğrenme yoluyla belirlenir.

Rank, bu tepki eğilimleri için bazen "dürtü" terimini de kullanmış ve her bir dürtünün bir karşıt dürtüsü olduğundan söz etmiştir. Örneğin, bir insan bazen bağımsız, atılgan, güvenli, kararlı ve bireyci davranışlar gösterirken, bir başka döneminde bağımlı, ürkek, uysal ve çaresiz tepkiler gösterebilir. Rank'a göre her iki tepki türü de evrenseldir ve insanın yapısında asal olarak var olan tepki örüntüleridir. Çalışmalarının başlangıç döneminde Rank, bağımlı ve boyun eğici tepkilerin ana dölyatağına dönüşü, bağımsızlığa ve bireyleşmeye eğilimin anneden biyolojik olarak kopmayı simgelediği görüşünü savunmuştur.

Rank duygusal yaşantıları iki bölümde değerlendirmiştir. Korku, suçluluk ve kızgınlık gibi olumsuz duygular, kuramında en çok vurguladığı tepki türleridir. Ona göre korku, insanın içinde oluşan bir yaşantı olduğu halde, bazen dış olaylarla ilişkili olarak da ortaya çıkabilir. Rank bazı yazılarında, korkuyu, kişide sürekli var olan kronik ve öznel bir durum olarak tanımlamışsa da, genelde bu duygunun belirli bazı koşullarda doğrudan yaşandığı görüşünü benimsemiştir. Rank'a göre korku, davranışlara kısıtlayıcı ya da ketleyici bir etki oluşturmasına karşın, bazen yaratıcı tepkilerin oluşmasına neden olarak yararlı amaçlara da hizmet edebilir. Dostluk, sevgi ve sevecenlik gibi duygusal yaşantıları sağlıklı davranışların en önemli öğeleri olarak tanımlayan Rank, bu tür duyguların, korku ve kızgınlık gibi tepkilerle doğrudan ve sürekli bir çatışma durumunda olduğu görüşündedir.

Rank bir sistem psikolojisi geliştirmiştir. Ona göre, insanın kendisinden ve çevresinden haberdar olması büyük bir önem taşır. Çünkü insanın bu özelliği onun seçim yapabilmesine olanak sağlar. Daha önce verilen bir örneği tekrar ele alırsak, kızgın bir insan bu duygusuna boşalım sağlamak için, kızmasına neden olan olayın kendine özgü koşullarına en uygun tepki biçimini seçebilmelidir. İnsan davranışının bu etkin ve seçici özelliği, Rank’ın istem kavramını geliştirmesine yol açmıştır.

Rank, uyumu, ortaya çıkan yeni durumlara göre sürekli olarak hareket eden dinamik bir denge olarak tanımlar. Dolayısıyla, sağlıklı bir gelişim, yerleşmiş alışkanlıklar ve davranış örüntüleriyle gerçekleştirilemez. Önemli olan, insanın karşısına çıkan her yeni duruma çözüm bulabilecek esnekliği göstermesidir. Bu görüş, Rank’ın, tedavi süresinde geçmişten çok, içinde yaşanan zamana odaklaşmasına neden olmuştur. Karşılaşılan her yeni olay birey için yeni uyum sorunları yaratır ve tedavide bunların üzerine eğilmek, kişinin geçmişte göstermiş olduğu alışılmış davranış örüntülerinin incelenmesinden daha geçerli bir çözüm yoludur.

 

DOĞUM SARSINTISI VE AYRILMA ANKSİYETESİ

Rank, kendi kuramını geliştirme doğrultusunda ilk girişimini 1924'te yayımlanan Doğum Sarsıntısı adlı kitabıyla gerçekleştirmiştir. Bu yapıtında Rank, dölyatağında geçen rahat bir dönemden sonra, birden çaba ve girişimi gerektiren doğum sonrası koşullara geçişin çocukta yarattığı dehşetin, sonraki yaşamda en sağlıklı insanlarda bile sürekli olarak var olan birincil anksiyetenin kökeni olduğu görüşünü savunmuştur. Bu sarsıcı olayı unutma isteği evrensel niteliktedir ve bu nedenle tüm insanlar dünyaya gelişlerinin ürkütücü izlerini bilinçdışı alanına iterler. Rank bunu birincil baskı mekanizması olarak tanımlamıştır. Baskıya alman birincil anksiyete, sonraki yaşamda, dölyatağına dönme isteği ile bu dönüşün yine aynı acıyla sona ereceği korkusunun yarattığı çatışma sonucu çeşitli olaylarda yeniden yaşanır ve davranışlara etkisini sürdürür.

Bu görüş, doğum sarsıntısının sonraki yaşamdaki anksiyetelerin ilkörneği olduğu biçiminde ve ilk kez Freud tarafından ortaya atılmış olan kuramı çağrıştırmakla birlikte, iki görüşün yorumlamasında önemli bazı farklılıklar bulunur. Freud gibi Rank da yukarıda tanımlanan çatışmayı insanların nasıl çözümlemeye çalıştığını araştırmıştır. Ancak bunu yaparken, "ilkel insanın, kapkacağmı yaparken dölyatağının koruyucu ve kavrayıcı özelliğinden esinlendiği" örneğinde olduğu gibi, simgeciliği çok geniş bir biçimde kullanmıştır. Freud, doğum sarsıntısını insanın yaşadığı ilk anksiyete olarak tanımlamış, sonraki yaşamdaki anksiyeteleri genellikle cinsel nitelikte nedenlerle açıklamıştır. Buna karşılık, Rank, insanın yaşamındaki anksiyetelerin çoğunu, doğum anında yaşanmış olan ayrılık anksiyetesinin bir tekrarı olarak yorumlamıştır. Örneğin memeden kesilme, bebek için bir içgüdünün engellenmesi değil, doğum sarsıntısını anımsatan bir ayrılığın yeniden yaşanmasıdır. Erkekte cinsellik, annenin bedenine tekrar girebilmenin ve dölyatağına dönebilmenin tek yolu olarak yorumlanmıştır. Rank bundan ötürü, cinsellikten sağlanan zevk ve doyuma, korku duygusunun da eşlik ettiği görüşünü savunur.

Doğum sarsıntısı sonucu yitirdiklerine karşılık bebek, annesinin de yardımıyla yeni ilişkiler kurarak çevresiyle "birlikte olma" durumunu sürdürür. Ne var ki, gelişim sürecinin doğal bir sonucu olarak kurulan beraberlikler, ileride bir yenisi kurulmak üzere daima sona erer ve ayrılma anksiyetesi, yaşam döngüsünün her aşamasındaki olaylarda yeniden yaşanır. Gelişim dönemlerinin birinden diğerine geçişlerde ve yetişkinlik süresince insanın yaşamında yer alan değişikliklerde, belirli bir durumu terk etme ayrılık anksiyetesini, bir amaca ulaşma çabası yeni bir beraberlik kurma umudunu taşır.

 

YAŞAM KORKUSU VE ÖLÜM KORKUSU

Her insan, bağımlılık ve bağımsızlık ya da boyun eğme ve kendine yön verme eğilimlerinin yarattığı çatışma ile dünyaya gelir. Doğum, birbiriyle çatışma durumunda olan bu eğilimleri de simgeler. Çünkü doğum olayı insanın, bir diğer kişiye tümden bağımlı ve çaba gerektirmeyen bir durumda, ayrı bir varlık olmayı ve kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeyi gerektiren bir yaşama geçişini temsil eder. İnsanın bağımsız bir varlık olma çabası yaşamın özüdür. Bunun karşıtı, dölyatağındaki çabasız varoluşa dönmek ya da bireyin, ayrı bir varlık olma yerine çevresiyle bütünleşme eğilimidir ki, Rank bunu ölüme ulaşma isteği olarak yorumlamıştır. Dolayısıyla ayrılık ve birleşme, yaşam ve ölümle eşanlam taşır.

Dölyatağı içinde dölüt, çevresiyle sürdürdüğü ortak yaşamın bir parçasıdır. Doğum, bu beraberliğin ölümü anlamına gelir ve sonraki yaşamda insanın, yeni ilişkiler kurabilmek için önceki beraberliklerini terk ederken yaşadığı anksiyetenin ilkörneği olmaktan öte bir anlam da taşır; doğmak için ölmek. Bir başka deyişle, insanın bağımsız bir varlık olarak yaşayabilmesi için, bir önceki ortak yaşamının sona ermesi gerekir. Ne var ki insan’ bağımsızlığa doğru attığı her adımı ürkütücü bir tehdit olarak yaşar. Başkalarından farklı davrandığı oranda reddedilme ya da sevgiyi yitirme olasılığının artması ve kendisine yön vermede yenilgiyle karşılaşma olasılığı, sürekli korkmasına neden olur. Rank’ın yaşam korkusu dediği bu duygu, gerçekte, insanın kendi yaşamını sürdürmekten korkmasıdır.

Yaşam korkusuna eşlik eden bir diğer duygu suçluluktur. Çünkü, kişinin bağımsızlık çabası, diğer insanları reddetmesini de zorunlu kılabilir. Örneğin, gelişim süreci içinde çocuk giderek sevdiği ve bağımlı olduğu kişilere karşıt davranışlar göstermek durumunda kalır. Rank, suçluluk duygularının bağımsız davranışların kaçınılmaz bir sonucu olduğu görüşünü savunursa da, diğer insanların ya da kendisinin, davranışlarını onaylamaması durumunda da suçluluk duygusunun yaşanabileceğini kabul eder.

Öte yandan, yaşama isteminin atılımcı bir karakteri ve yaratıcı bir gizilgücü vardır. insanı bireyleşmeye doğru yönlendirir. Bu nedenle, ortak yaşama dönüş, ölüm ve gerileme, ya da bireyleşmenin ve yaşamın yitirilmesi olarak yorumlanır. Dolayısıyla, çevreyle birleşme ve bütünleşme isteği de bir tehdit olarak yaşanır. Sorumluluğunun ve bakımının bir başkası tarafından üstlenilmesinin sağladığı çabasız rahat ve güvenliğe karşın insan, çevresinin egemenliği altına girerek bireyselliğini yitirmek ve tümden çaresiz bir duruma düşmek istemez. Korku ve suçluluk duyguları bu kez de ortaya çıkar. Rank bu duyguyu ölüm korkusu olarak adlandırmıştır. Ölüm korkusu kişiyi yaşam çabasına güdüler, yaşam korkusu ise bu çabaların ketlenmesine neden olur.

Ayrılık, yaşam korkusunun da eşlik ettiği bireyleşme ile sonlanır. Birleşme, bireyleşmenin yitirilmesine neden olur ve ölüm korkusunu yaratır. Rank'a göre, insanın temel çatışması bu kutuplaşmadan doğar. Ancak, Rank’ın tanımladığı korku yapıcı bir güçtür ve diğer ekollerin önemle üzerinde durduğu anksiyete duygusundan farklıdır. Rank'a göre, insanın ve bu arada psikoterapinin de ulaşması gereken amaç, ayrılma ve birleşme eğilimlerini yapıcı ve yaratıcı bir biçimde bütünleştirebilmektir.

 

İSTEM VE KARŞIT İSTEM

İstem, Rank’ın, kişiliğin bütünleştirici gücünü tanımlamak amacıyla kullandığı bir terimdir. Rank bu terimi, felsefi anlamından farklı bir biçimde, doğmuş olmanın doğal bir sonucu ve insan organizmasının gelişmesi için zorunlu bir öğe olarak yorumlamıştır. Ona göre, insan, içsel dürtülerin birbiriyle ya da çevreden gelen baskılarla sürekli çatışma durumunda olduğu bir savaş alanı olarak sınırlamaz. Varoluşunun özünde, kendisi ve çevresiyle kurmuş olduğu etkin ilişkisi ya da bir başka deyişle, istemi bulunur.

İstem kavramıyla Rank, insanı bilinçli, amaçlı, seçim yapabilen ve kendine yön verebilen bir varlık olarak tanımlamıştır. İnsanın varoluş nedeni kendi etkinliğidir. Dolayısıyla insan, bir yanda biyolojik kökenli dürtülerin, öte yanda çevresinde süregelen olayların tutsağı da değildir. İçsel dürtüleri ve dış olaylar, çeşitli davranış örüntüleri arasında bir seçim yapabilmesi için ona veri sağlar. İyi düşünülerek yönetilen, içinde bulunulan durumun koşullarına uygun düşen ve duygulara yeterince boşalım sağlayabilen davranışlar, sağlıklı ve yaratıcı insanın özelliğini belirler.

Birey istemini geliştirdikçe, çatışmalarına karşın uyum sağlamayı da başarır. Rank'a göre psikolojik tedavi de istemin etkinleştirilmesine yöneliktir. Terapistle hasta arasındaki ilişkilerde terapist kendisini, hastanın istem sorununun çözümünde bir araç olarak kullanır. Terapinin temel amacı, hastanın içgörü kazanması ya da patolojik tutumlar yönünden duygusal bir eğitim görmesi değildir. Terapi, hastanın istem yönelimi değiştiği oranda başarıya ulaşmış sayılır.

Doğum olayı sonucu dölyatağıyla beraberliği bozulan çocuğun dış dünyadan ayrı bir ego bütünlüğü yoktur. Bu nedenle, çevresinde yeni doyum imkanları sağlama ve yitirdiği beraberliğin yerine geçecek yeni ilişkiler arama çabasına girer. Çevresiyle olan ilişkisinde bazı seçimler yapmaya başlayan çocuk, böylece "nesnel" bir öğrenme süreci içine girer. Öğrenme süreci boyunca, bir ego yapısı da giderek oluşmaya başlar. İsteminin etkin bir güç olabileceğini fark etmeye başlayan çocuk, büyüdükçe kendi benliğini de ayrı bir bütün olarak algılamaya başlar.

Bu süreç içinde giderek gelişen istemin yanı sıra, karşıtistem de ortaya çıkar. Çocuk, yetişkinlere ve kendi dürtülerine "hayır" diyebilmeyi öğrenir. Rank, istemin, gerçekte karşıtistem olarak belirlendiğini söyler. Bundan ötürü karşıtistem, istemin gelişmesi yönünden önemli değer taşır.

Önce ebeveyne ve sonraları diğer dış güçlere karşı geliştirilen karşıtistem, kökenini insanın yaradılışında bulunan bireyleşme eğiliminden alır. Ne var ki, karşıtistem, insan için eşit değerde önemli olan "çevreyle birlikte olma" durumunu ortadan kaldırma eğilimindedir. Bundan ötürü, karşıtistemin gerçekleştirilmesi, daha önce de sözü edilmiş olan suçluluk duygularının belirmesine neden olur. Bu duygu, insanın çevresi ya da kendi ahlaki inançları tarafından onaylanmayacak davranışlarda bulunduğu zaman yaşadığı ve evrensel bir nitelik taşıyan suçluluktan farklıdır. Rank’ın tanımladığı suçluluk, (1) insanın istemini gerçekleştirdiği ve (2) isteminden vazgeçerek çevresine boyun eğdiği her durumda ortaya çıkan, hatta boyun eğmenin ahlaki yönden zorunlu olduğu durumlarda da yaşanan bir duygudur.

Suçluluk duygusunun ortadan kaldırılması ve iki kutup arasında uzlaştırıcı bir bütünleşmeye ulaşılması, insanın ülküsü ve psikoterapinin amacıdır. Bu amaca sevgi duygusuyla ulaşılır. Sevgi ilişkisi bir insanın diğer bir insanın istemini, diğer insanın da onun istemini kabul etmesiyle oluşan bir duygudur. Anababa, bir yandan çocuğa destek olurken, diğer yandan onun karşıtistemini, bağımsız bir insan olabilmesi için gerekli ve sevgiyle karşılanabilecek bir özelliği olarak kabul edebilirse, çocukta suçluluk duyguları da oluşmaz.

Cinsel ilişki durumunda olan kadın ve erkek, birbirlerinin istemlerini kendi istemleriymişçesine kabul edebildikleri oranda bu ilişkiden doyum sağlarlar. Bir insanın istemi, bir diğer kişi ya da kişiler tarafından da sevilirse suçluluk duygusu da ortadan kalkar. Olgun bir insan kendisini bir diğer insanın kişiliğinde sever ve onun tarafından da aynı biçimde sevilir.

 

KİŞİLİKTİPLERİ

Ortak özellikleri yönünden Rank, insanları üç bölüme ayırmıştır: Ortalama insan, nevrotik ve artist. Yaratıcı bir bütünleşmeye ulaşan insanları artist olarak adlandırmış, buna ulaşamayan kişileri de, ortalama insan ve nevrotik olarak iki başlıkta incelemiştir.

 

Ortalama İnsan:

Her çocuk, doğum sonrası yaşamın olağan zorlanmalarından geçerek kendisine göre bir karşıtistem geliştirir. Bazı çocuklar ise, bir süre sonra, kendi istemlerini anababalarının istemleriyle özdeşleştirmenin, kendilerini, ayrılık suçluluğundan ve kendilerine özgü bir istem geliştirmenin yaratacağı sıkıntılardan kurtarabileceğini fark eder. Ebeveyninin istemini benimseyen çocuk, yetişkin yaşama ulaştığında, bu kez de toplum beklentilerinin egemenliği altına girer. Böyle bir insanın bireyleşme çabası olmadığı gibi, çevreye uyum yapmada da çatışması olmaz. Rank bu tanımlamasıyla, bilinçli olarak kendi çıkarları için toplumla uzlaşan kişileri kast etmemektedir. Ortalama insan, bir başka seçeneği hiç düşünmemiş olduğu için topluma uyum gösteren kişidir.

Ortalam insan, toplum için oldukça yararlı bir kişidir ve çevreden saygı görür. Toplum değerleri geçerli olduğu sürece o da geçerlidir. Ne var ki, çoğu kez kendisini değersiz hisseder. Öte yandan, özdeşleştiği toplumda bir değişim olursa çevresindeki olayların kurbanı olabilir, toplum bir karışıklık döneminden geçiyorsa şaşkınlığa düşebilir. Rank, ortalama insandan hoşlanmadığını açık seçik belli etmiş ve yazılarında ona pek yer vermemiştir. Sosyal hizmet uygulamalarında topluma uyum yapmanın sağlıklılık ölçütü olarak kullanıldığı dönemde Rank, bu eğilime şiddetle karşı çıkmış, psikoterapide de amacın topluma uyum yapabilmek olmayıp, kişinin iç dünyasında değişiklik yaratmak olduğu görüşünü savunmuştur.

Rank ülküleştirdiği insan için artist terimini kullanmıştır. Rank’ın tanımladığı artist, herhangi bir işçi ya da iddiasız bir ev kadını olabilir. Ona göre toplumun "başarılı artist" olarak nitelendirdiği kişiler, genellikle ortalama ya da nevrotik kategorilerindeki insanlardır. Nevrotik ve artist kişilerin ortak bir yanı vardır. Her iki grup da toplum beklentilerinden ayrılmanın yarattığı sıkıntıya katlanmayı göze almışlardır. Artistin seçmiş olduğu yol pek de kolay değildir ve gerekli dengeyi sürdürebilmek için zaman zaman nevrotik davranışlara başvurulmasını da gerektirebilir. Ancak artist, bir yandan kendi istemini gerçekleştirirken, diğer insanlarla yaratıcı ilişkiler kurarak beraberlik ihtiyacını da karşılar, yaşam ve ölüm korkularının oluşturduğu kutuplaşmaya çözüm getirir.

Kahramanca yapılmış da olsa ayrılık eylemi insanın ülküsüne ulaşabilmesi için yeterli değildir. İnsanın kişisel istemi, ancak diğer insanlar tarafından da kabul edildiğinde gerçekten yapıcı bir nitelik kazanır. Dolayısıyla insan, ancak isteminin doğruluğuna inanıp kendisini suçlu hissetmediğinde ve diğer insanların da bunu benimsediğini hissettiğinde, ayrılık ve birleşme sorunlarına çözüm getirmiş demektir. İşte Rank’ın tanımladığı artist, buna ulaşabilmiş ve karşıt eğilimleri arasında bir uzlaşma yaratabilmiş kişidir.

Rank’ın engellenmiş bir artist olarak tanımladığı nevrotik, yaşamın karşıt eğilimlerini birleştirebilmek için çaba göstermiş, ancak bunu başaramamış kişidir. Ayrılma çabasında o denli ileri gitmiştir ki, ait olduğu kültürle özdeşleşme imkanını yitirmiştir. Nevrotiğin karşıt istemi oldukça güçlüdür ve bundan ötürü; terapi süresince değişmeye karşı direnç gösterir.

Normal koşullarda çocuk, gelişim sürecinin her aşamasında karşılaştığı zorlanmaları çözümleyerek, gerçekliğe uygun bir biçimde yargılamayı öğrenir. Buna karşılık nevrotik, anababasıyla yaşadığı beraberlik biçimini, seçim ve ayrım yapmaksızın, karşılaştığı her insanda yeniden yaşar. Artist, çevresindeki insanlarda ve olaylarda yaşamının ilk günlerini yeniden yaşamaz. Yaşantıları süresince öğrendikleri, yorumlarını gerçekliğe uygun bir biçimde yapabilmesini sağlar. Buna karşılık nevrotik, yorumlarını kendi ihtiyaçlarına göre genelleştirir. Ayrılık çabaları suçluluk duyguları yaşamasına neden olur ve diğer insanlara karşı düşmanca eğilimler (karşıtistem) geliştirir.

Nevrotik, uyum yapma çabasında yenilgiye uğramış ortalama insandan çok farklıdır. Daha kolay bir çözümü göremediği için, bunun ötesinde çare arayan kişidir. Bu nedenle Rank, nevrotiğin direncini ve düşmanca duygularını, yıkıcı olmaktan çok, yapıcı nitelikte bulur. Dolayısıyla tedavi, nevrotik kişinin yaratıcı çabalarına yönelik olmalı ve terapist kendi zihninde, hastanın ulaşması gereken bir amaç saptamaktan kaçınmalıdır. Tam karşıtı, terapist, hastasının istemini kabul ederse hasta da kendi istemini suçlanmadan kabullenir.

Rank, tüm nevrotik belirtilerin temelinde korku ve suçluluk duygularının bulunduğunu söyler. Bu duygular denetlenmeyecek kadar güçlenir ve kronikleşirse, insana yön veren düşünce örüntüleri yeterince gelişemez. Buna bağlı olarak duygusal tepkilerin denetimi de güçleşince, nevrotik belirtiler ortaya çıkar.

Nevrotik, içinde bulunduğu durumları kendi iç dünyasına göre algılar ve çevresindeki olayların kendisiyle ilgili olup olmadığının ayrımını yapmakta güçlük çeker. Tepkilerini genelleştirme eğilimindedir ve bu tepkiler "hep ya da hiç" biçiminde ortaya çıkar. Yaşadığı durumlarda, kendisini ya tümden reddedilmiş ya da koşulsuz kabul edilmiş olarak yorumlama eğilimindedir. Nevrotik, ya davranışlarım sürekli olarak ketler ve yaşam alanım daraltır ya da kendi tepkilerini denetleyeceği yerde, kendisini korkutan durumları denetimi altına alabilmek için saldırgan girişimlerde bulunur. Çoğu kez, hiçbir şey yapamadığından ve olaylarla başa çıkamadığından söz eder. Gerçekte bu, yapamamaktan çok yapmak istememek, bir başka deyişle, etkinlikten korkmaktır. Nevrotik, davranışlarından kendini sorumlu tutmaz, çevresindeki olayların kendi dışında oluştuğuna ve onlara yön verebilmenin kendi elinde olmadığına inanır. Duygularına suçluluk ve kızgınlık egemendir, sevgiyi fark etmekte güçlük çeker ve kendini sürekli haklı bulur. Olayları yanlış yorumladığından, davranışlarının yönetiminde sürekli aksaklıklar olur. Nevrotik kişinin davranışları ya dürtüsel niteliktedir ya da davranış alanı çok daralmıştır.

Nevrotik, sürekli kendini dinler, kendisini aşırı eleştirir; küçük, zayıf ve değersiz bulur. Kendisinde ve çevresinde değersizliğini kanıtlayacak ipucu bulabilmek için olmadık yorumlara gider ve sürekli bunun acısını yaşar. Değersizliğini görmemek için davranışlarını kısıtlar, ancak bu kez de kendini ortaya koyamamış olmasından ötürü değersizlik duygularına kapılır. Davranışlarından ve onların yaratacağı sonuçlardan sürekli kaygı duyar. Bu nedenle, diğer insanların kendisi hakkında düşündükleri onun için büyük önem taşır.

Uyum içinde yaşaması mümkün olmayan nevrotik kişi, sorunlarını iki biçimde yönetir: (1) Ayrılığın acısından kurtulabilmek umuduyla egosunu, önemli ya da önemsiz, her tür yaşantının içine atar. Bunu yaparken de ya aşırı boyun eğici bir tutumla başkalarının egemenliği altına girer ya da tepkici ve başkaldırın davranışlar gösterir. Böylece, çevrenin yapısı içinde egosunu yitirerek ölüme çağrıda bulunmuş olur. Varlığına egemen olan korku, ayrılık ve başkalaşma korkusu, bir başka deyişle, yaşam korkusudur. (2) Nevrotik kişinin seçebileceği bir diğer yol da, egosunu yaşamdan uzak tutmaya çalışmaktır. Böylece, bir kişi, duygusal dünyasını çevreden yalıtır ve uzaklaştırır. Burada egemen olan duygu, çevreyle birleşmenin ve diğer insanlarla ilişkiye geçmenin bireyselliği yok edeceği kaygısı ya da bir başka deyişle, ölüm korkusudur.

 

TEDAVİ

Rank’ın tedavi yaklaşımında temel ilke, hastanın ayrılığını ve bağımsızlığını (yaşam korkusu) suçlanmadan kabul edebilmesine yardımcı olmaktır. Bu tür tedavide direnç, analizi yapılarak ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak görülmez. Tam karşıtı, hastanın isteminin bir anlatımı olarak yorumlandığından, olumlu bir belirti olarak karşılanır. Hatta düşmanca duygular da (karşıtistem), nevrotik kişinin bağımsız bir varlık olma çabasının belirtileri olarak nitelendirilir. Anlaşılması ve kabul edilmesi gereken bir olgu olarak değer taşır. Rank’ın tedavi yaklaşımı, terapist-hasta ilişkisi, yani transferans üzerine kurulur. Tedavide başarı, diğer psikanalitik ekollerde olduğu gibi, duygusal boşalım ve içgörü kazanma yöntemleriyle değil, hastanın kendisini gerçek, bağımsız ve suçluluklarından kurtulmuş bir varlık olarak kabul edebilmesine imkan tanıyan yaşantılardan geçmesiyle sağlanır.

Terapi, iki etmenden ötürü oldukça güç bir süreçtir. (1) Terapist tarafından gereğinden fazla sevgi ve kabul görmek, hastadaki ölüm korkusunun artmasına yol açar. Nevrotik kişi, bir yandan yakın beraberlikler kurmak isterken, diğer yandan bunun gerçekleşmesinden de korkar. (2) Nevrotik kişinin tepkileri "hep ya da hiç" biçimindedir ve gerçeklik değerlendirmesinden oldukça yoksundur. Terapi, gerçekliğe yönelik olmalı ve hastanın ayrı bir varlık olarak seçimlerini yapabilmesine imkan sağlamalıdır.

Rank’ın tedavi yaklaşımında, transferans ilişkisi kurulduktan sonra, hasta ve terapist, tedavinin süreci ve sonuçlanması konusunda yaklaşık bir tarih saptarlar. Bu süre hastanın sorunlarının türüne göre değişir ve tedavi ilerledikçe hastayla birlikte yeniden gözden geçirilir. Tedavi sonra ererken hastaya, yaşamını kendi başına sürdürmede güçlük çekerse istediği zaman geri gelebileceği söylenir. Böylece yaşamını sürdürme zorunluluğu, hastaya somut bir beklenti olarak verilmiş olur. Tedavinin bu yönde zorlanması, hastaterapist ilişkisinde ve tüm nevrotiklerde karakteristik olan "aşırı bağımlılık-bağımlılıktan korkma" çelişkisinin çözümüne yardımcı olur.

Rank, terapinin amaçlarının kimin tarafından belirleneceği konusunu açıklamamıştır. Ancak, terapide oluşan durumların ve hastanın tepkilerinin terapist tarafından en uygun bir biçimde kullanılmasının tedavinin başarısında başlıca etmen olduğunu söylemekle, bu rolün daha çok terapiste bırakıldığını ima etmiştir. Rank'a göre terapinin amacı, kişinin kendine özgü egosuyla birlikte benliğini kabul edebilmesi ve duygusal özerkliğini yaşayabilmesidir. Tedavi sürecinde, kişinin kendine yönelik eleştiri ve reddedici düşünceleri, kendini kabul eden ve onaylayan düşüncelere dönüşmelidir. Hasta kendisini, yaşamına yön verebilen, sağlam kararlar alabilen ve bunları uygulayabilen, davranışlarının sorumluluğunu üstlenebilen biri olarak kabul etmelidir.

Tedavinin en önemli amaçlarından biri, duygusal tepkilerin onarılmasıdır. Korku ve suçluluk duygularının yoğunluk ve sıklık oranı azaltılmalı, buna karşılık sevgi gibi olumlu tepkilere önem tanınmalıdır. Hasta, diğer insanlara bencil olmayan beklentilerle ve sevecenlikle yaklaştığında onlardan da benzer tepkiler alabileceğini öğrenmelidir. Küçük dozlarda her tür duyguyu yaşamanın, insanın duygusal dünyasını zenginleştireceğini ve onu mutlu edeceğini öğrenmelidir.

Tedavinin bir diğer önemli amacı da, hastanın, yaşadığı durumlar içinde, kendini ve davranışlarını korku ve suçluluk hissetmeden kabul edebilmesidir. Hasta kendisini kabul edebildiği oranda, gerçek benliğiyle ülküleştirdiği benlik özdeşleşir. Dolayısıyla, eğer duygularını yönetmede güçlük çekiyorsa, onları bastırmaktan, yadsımaktan ya da yanlış yorumlamaktan vazgeçmeyi öğrenmelidir.

Tasarılarını oluştururken, kararlarını verirken ve eyleme geçmek için hangi yolları seçeceğini saptarken, düşüncelerini, çevresindeki durumlara ve diğer insanların yargılarına göre değil, kendi sağduyusuna göre geliştirmelidir.

Korku ve suçluluk duyguları azaldıkça kişi, insanlar arasındaki farklılıkları ve kendisinin onlardan farklı olan yönlerini daha iyi görebilecek ve kabul edebilecektir. Çevresindeki olayların ayrımını iyi yapabildiğinde, tepkilerini de durumlara göre ayarlayabilecek ve davranışlarından ötürü utanç duygusuna kapılmayacaktır. Rank, insanın mutlu olabilmesi için inançları olması gereğine inanmıştır. Ona göre, bu inançların en değerlisi insanın kendisine olan inancıdır ve geliştirmiş olduğu psikoterapi yöntemi hastaya bunu kazandırmaya çalışır.

Rank, yazılarında, psikoterapide öğrenmenin önemli bir yeri olduğunu ima etmişse de hangi öğrenme ilkelerinin kullanıldığını açıklamamıştır. Ancak, duyguların öğrenmede büyük önem taşıdığından, suçluluk ve korku duygularının kaçınma tepkilerine yol açabildiğinden söz etmiştir. Rank, hastanın değişebilmesi için duygularının tedavi ortamı içinde yaşanmasını zorunlu görür. Terapi ortamının, yaşamın tartışıldığı bir yer olmayıp, doğrudan yaşandığı bir yer olduğu görüşünü savunur. Bu yaşantının içinde terapistin tutumu, gerekli değişikliklere ulaşılmasında en önemli araçtır. Dürtüler ve bağımlılık-bağımsızlık çatışması gibi davranışı güdüleyen iç etmenler doğuştan vardır ve öğrenmeyle değiştirilemez. Ancak, bu dürtülerin boşalımını sağlayan davranış biçimleri değiştirilebilir ve düzeltilebilir.

Hasta tedaviye gelirken, kendisinden beklediği değişiklik için çaba göstermesi gerektiğini fark etmeyebilir ve başlangıçta sorumluluğu terapiste yükleyebilir. Rank, tedavinin başlangıcında birçok hastada böyle bir tutum gözlemlenebildiği. ve bunun önemli olmadığı görüşündedir. Ona göre tedavinin ön koşulu, hastanın bazı davranışlarını değiştirmek için gerçekten istek duyması ve bu tür bir tedavi yöntemine güven duyabilmesidir. Terapi başladıktan bir süre sonra hasta, tedavi sürecine katkıda bulunmamayı sürdürürse davranışlarında da değişiklik oluşamaz.

Davranışlarda değişiklik olabilmesi için en önemli koşul, hastanın duygusal tepkilerini tedavi ortamı içinde yaşamasıdır. Bu sağlandığında, hasta doğal olarak, tedavi öncesinden alışagelmiş olduğu davranış örüntüleriyle tepki gösterir. Korkuları, suçluluk duyguları, sevgiye duyduğu açlık ve gerçekleri saptırma eğilimleri terapistle ilişkisinde de yaşanır. Bu nedenle hasta, buluşma süresince terapistin gösterdiği tepkiler üzerinde açıkça konuşmaya yöneltilir. Ancak bunu yaparken hastanın, terapisti ayrıcalığı olan bir insan olarak değil, toplumun bir temsilcisi olarak görebilmesi gerekir. Hasta, gurur duyduğu, utandığı ya da kendisini ürküten davranışları üzerinde açıkça konuşmaya teşvik edildiğinde, duygusal tepkiler kendiliğinden ortaya çıkar ve bunları değiştirebilme imkanı sağlanmış olur. Rank bunu tedavinin "günah çıkarma" niteliği olarak tanımlamıştır. Çünkü gerçekte, hasta kendisine itirafta bulunmaktadır. Hasta, duygusal tepkileri ve bunlara ilişkin düşünceleri üzerinde açıkça konuştukça, giderek onları denetleyebilme ve yönlendirebilme gücünü de bulmaya başlar. Bir başka deyişle, kendisine rehber olmanın sorumluluğunu üstlenir.

Hastanın bilincinde olduğu tüm duygularını dile getirmesi çok önemlidir. Rank, sorumluluğunu üstlenmemek için özürler yaratamadığı zaman, hastanın kendisi hakkında ne kadar çok şeyi bildiğini gözlemlemenin şaşırtıcı olduğundan söz eder. Ona göre hastanın, bilincinde olduğu, görmezlikten geldiği dünyası, bilinçdışına itilen yönlerinden çok daha zengindir.

ilk dönemlerde biraz zor olmakla birlikte, hasta, terapi sürecinde değişebilme ve kendine yön verebilme sorumluluğunu en kısa zamanda üstlenmelidir. Bu da, hastanın dikkatini kendi tepkilerine odaklaştırarak davranışlarını anlayabilmesi ve denetleyebilmesi anlamına gelir. "Yapamam", "elimde değil" ve "diğer insanlar bana fırsat tanımıyorlar" biçimindeki düşünce, yerini, "yapabilirim" ve "yapacağım"a bırakmalıdır. Rank, hastadan çok şey bekleyen bu terapi yaklaşımının bazı hastalar için zor olduğunu kabul eder.

İnsan davranışlarının çeşitliliğinden ötürü tedavide genel bir uygulama tekniğinden söz edilemeyeceğini savunan Rank, bazı psikoterapi ekollerinin, kendi kuramlarının ideolojik uygulamaları olan teknik kurallarına da karşı çıkar. Terapist ne yapması gerekeceği konusunda genel bir bilgiye sahip olmakla birlikte, terapinin yönünü önceden tasarlamaz, ne yapacağına tedavi ilerledikçe karar verir. Bir başka deyişle, terapist her hastası için ayrı bir teknik geliştirme durumundadır.

Rank'a göre terapi, uygulanarak öğrenilir. Belirli bir teknik söz konusu olmadığından, genç psikoterapistlerin yetiştirilmesinde geleneksel eğitim yöntemlerinin kullanılabilmesi de mümkün değildir. Dolayısıyla terapist, kişisel klinik yaşantılarından edindiği bilgi ve deneyimden yararlanmak zorundadır. Rank, diğer psikanaliz yöntemlerinin hastayı terapistten yardım istemeye zorladığına, kendi terapi yaklaşımının ise hastanın kendi kendisine yardımcı olmasını sağladığına inanır. Belirli bir tedavi tekniğinin olamayacağı görüşünü savunmuş olmasına karşın, Rank, bazı yazılarında, tedavinin nasıl uygulanacağı konusunda önerilerde bulunmuştur.

Rank tedavide, içinde yaşanılan zamanda gözlemlenen davranışların önemli olduğu görüşünü savunur. Ona göre, bu davranışların hangi koşullar altında oluştuğunu incelemenin tedaviye bir katkısı olamaz. Geçmişin tartışılması, yalnızca, yaşanılan zamana ait bozuk davranışların ortaya çıkmasına ortam sağlaması yönünden önemlidir. Kişinin geçmişini inceleyerek içinde yaşanılan zamanı anlamaya çalışmak, davranışlarda herhangi bir değişme yaratmaz. Çünkü hasta, sürekli olarak geçmişini öne sürerek, içinde yaşanılan zamanda gösterdiği davranışların sorumluluğunu üstlenmekten kaçınır. "Gerçeği" geçmişte ararken kullanılabilecek tek veri, insanın kendi belleğidir. Üstelik geçmişi istediği gibi yorumlamış olmak, insanı gerçeği öğrenmekten daha mutlu kılar.

Rank'a göre, psikoterapideki onarım mekanizması için kullanılabilen tek araç, hastanın karşısında bulunan bir diğer insan, yani terapisttir. Bu nedenle terapist, tedavideki değişikliklerin oluşabilmesi için gerekli ortamı temsil eder. İnsanı güç durumda bırakan, korku, suçluluk gibi duygular ve kendisini aşağılatan düşünceler, çevresindeki insanlarla yaşadığı olayların sonucudur. Davranışlarda değişiklik olabilmesi için bu duyguların tedavi saatinde ve terapistle ilişki süreci içinde yaşanması gerekir. Rank, herkesin iyi bir terapist olamayacağından ve bunun için belirli bir kişilik yapısına sahip olmanın gereğinden söz etmişse de böyle bir terapistin niteliklerini açıklamamıştır.

Rank'a göre terapistin amaçları üç bölümde sıralanabilir:

(1) Terapist, hastasında duygusal tepkiler oluşturabilmelidir. (2) Terapist, hastanın kendi duygusal tepkilerini tedavi ortamında gözlemleyebilmesini sağlamalıdır. Dışarıdaki olaylarda gösterdiği duygusal tepkileri düzeltebilmesi için, hastanın önce onları fark edebilmiş olması gerekir. (3) Terapist, hastanın atılımcı ve bağımsız tepkiler gösterebilmesini ve ayrıca bu tepkilere olumsuz duyguların eşlik etmemesini sağlamakla yükümlüdür. Ne var ki Rank, terapistin hangi tutumlarıyla bu amaçlara ulaşabileceği konusunda bir açıklama yapmamıştır. Yazılarında bu konuya ilişkin tek bir ilkeye rastlanır: Terapist, hastasındaki olumsuz tepkileri ortadan kaldırmak amacıyla, onun bu tür davranışlarını eleştirmez, küçümsemez ve cezalandırmaz. Rank'a göre tedavide önemli olan, sağlıklı tepkileri özendirmek ve oluşumlarını pekiştirmektir.

Rank, tedavide "doğrudan yaşantı"ya, bir başka deyişle, duyguların ortaya çıkışıyla birlikte, bu duyguların varlığından da haberdar olabilmeye önem tanır. Bir bakıma, bu yaklaşımı, Freudcu ekolün düşünce ve konuşmalara verdiği aşırı öneme bir karşıt tepki sayılabilir. Terapistle hasta arasındaki ilişki içinde duygusal yaşantıların oluşması kaçınılmaz bir durumdur. Üstelik bu duygular, hasta onları saklamak ya da varlığını yadsımak istese bile, daima onun iç dünyasının gerçeklerini yansıtırlar. Hasta, tedavi odasında oluşan duygusal tepkilerinin terapistle ilişkili olduğunu sürekli görmezlikten gelme eğilimindedir. Terapistin en önemli görevlerinden biri, bu ilişkiyi hastaya göstererek onu duygularından haberdar edebilmektir. Bunu yaparken terapist, değer yargılarından kaçınmalı ve hiçbir zaman otorite rolünü üstlenmemelidir. Bunun için terapist, hastasının tedavi saatinde tartışılacak konuları istediği gibi seçebilmesine imkan tanımalı ve hatta bu konuda onu teşvik etmelidir. Terapist, hastasının kendisine karşı aşırı duygusal tepkiler geliştirmesine fırsat vermemelidir. Rank, klasik psikanalizdeki transferans sorununun, terapistin otoriter ve sevgi verici tutumunun bir sonucu olduğu görüşündedir.

Rank, tedavide sorumluluğun ve değerlendirmenin daha çok hasta tarafından üstlenilmesi gerektiğini her fırsatta dile getirmiştir. Terapide geçerli olan, terapistin açıklamaları ya da yorumlamalarından çok, hastanın kendisinin fark edebildiği duygulardır.

Tedavinin amacı, "hastayı bilinçlendirmek" değil, "hastanın bilinçlenmesi"dir. Dolayısıyla terapist, hastayı duyguları üzerinde konuşmaya sürekli teşvik etmelidir. Terapistin acele bir yorumda bulunması, hastanın içinden geldiğince yaptığı konuşmaya son vermesine neden olur. Tedavinin ilk dönemlerinde terapistin sözleri, tepkilerin yöneldiği durumlara ya da anababa, eş, terapist vb. kişilere ilişkin eylemleri kısıtlar, duygusal yaşantıları teşvik eder. Bu, "hissedebilmeyi öğrenmek" olarak da tanımlanabilir. İnsanın duygularına yön verebilmesi için önce onları tanıyabilmesi gerekir.

Rank'a göre hasta, tedaviye bağımlılık ve .bağımsızlık eğilimlerinden birini yadsımakta olduğu için gelir. Dolayısıyla terapistin görevi, tedavi sürecinde hastanın yadsıdığı yönünü ortaya çıkarmaktır. Böylece hasta, kişiliğinin "lanetlemiş" olduğu yanlarıyla yüzleşerek, onları yeniden değerlendirme olanağı bulur. Rank, bir durumdan korkulduğu ve sakınıldığı oranda o durumun çekiciliğinin arttığını söyler.

Rank, klasik psikanalizdeki rezistans kavramını, hastanın terapistle işbirliği içinde olmaması ya da yapması gerekeni yapmaması durumuna karşı terapistin geliştirdiği tepkinin anlatımı olarak yorumlar. Ona göre rezistans, hastanın bağımsızlığa doğru yönelme isteğinin belirtileridir. Bundan ötürü, özellikle terapiste karşı çıkışlar, hastanın terapiye engel olma çabası olarak yorumlanmaz ve olumlu karşılanır. Rank, hastaların, durumlarını düzeltme konusunda fazla sorumluluk üstlenmekten hoşlanmadıklarını gözlemlemiştir. Ancak, tedavi için gerekli olan sürenin hasta ve terapist tarafından önceden saptanmış olması, hastanın sürekli olarak terapistine yaslanamayacağının ve günün birinde yaşamının sorumluluğunu tek başına üstlenmesi gerekeceğinin bilincinde olmasını sağlar. Bu ise, tedavinin sonu yaklaştıkça hastanın kendine yeterli olma çabalarının artmasına neden olur ve bu çabalar terapist tarafından da desteklenir.

Tedavide ilk adım, korku duygusunu denetim altında tutulabilecek bir düzeye indirgemektir. Korku, hastayı tedaviye güdüleyen bir öğe olduğundan, bu duygunun tümden yok edilmesi hastanın nevrozundan kurtulma çabasının da yitirilmesine neden olabilir. Korku, denetim altına alındıktan sonra, tedavi saatlerinde hastanın korku dışında her tür duygusunun açıklanmasına imkan tanınır. Eğer bu duygulara korku da eşlik ediyorsa bunun ortadan kaldırılmasına çalışılır. Korku diğer duyguların yaşanmasını engellediğinden, yaşanamayan duyguların ortaya çıkmasına imkan sağlamak gerekir. Bu duyguların kabul edilmesine ve dolayısıyla, kişinin kendisini kabul edebilmesine neden olur. Böylece hasta, duygularını yadsımak yerine onları denetimi altında tutmayı öğrenmiş olur.

Korku ve çatışmalar azaldıkça ya da bilinçli denetim altına alındıkça terapist, hastayı kendi değerlendirmelerinde ve eylemlerinde daha güvenli olmaya doğru yöneltir. Böylece hasta, tepkilerini oluştururken daha az kararsızlığa düşer ve davranışlarının doğuracağı sonuçların sorumluluğunu korkusuzca üstlenmeyi öğrenir. Tedavinin sonlandırılması, hastanın kendi yönünü çizme konusundaki kararlılığıyla birlikte gelir. Hasta, terapisti de aradan çıkararak, kendi davranışlarına yön vermenin sorumluluğunu üstlenebileceği yeni bir yaşama başlar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült