Otorite Korkusu

Richard Sennett


Artık babasız olduğuna göre bir babanın anısıyla baş etmek zorundasın. Çoğu zaman bu anı, hayattaki bir babadan daha güçlüdür; emredici, uzun ve sert konuşmalar yapan, evet ve hayır diyen bir iç sestir; bir tür ikili koddur: Evet hayır evet hayır evet hayır; zihinsel ya da fiziksel her hareketinizi, en küçük bir hareketinizi bile yönlendirir. Hangi noktadan itibaren kendiniz olursunuz? Tam olarak asla; her zaman onun bir parçasısınızdır. İç kulağınızdaki bu ayrıcalıklı konumu, babanıza çektiğiniz son “kıyak"tır. Tüm babalar bu ayrıcalığı kullanır.

(The Dead Father)

-Donald Barthelme

Otorite temel bir gereksinimdir. Çocuklar, kendilerine yol gösterecek ve güven verecek bir otoriteye gerek duyar. Yetişkinler açısından, otorite olmak kendilerini bütünleyen temel bir öğedir; onlar için otorite, diğerlerine gösterdikleri ilginin bir ifadesidir. Hep bu deneyimden yoksun kalacağımızdan korkarız. Odysseia, Kral Lear ve Buddenbrooks gibi yapıtların tümü de otoritenin zayıflayışı ya da parçalanışını konu alır. Günümüzde otoriteye ilişkin bir başka korku daha vardır:Var olan otoritenin kendisinden duyulan korku.Aile içinde olsun, genel olarak toplumda olsun otoritenin özgürlüklerimize yönelik bir tehdit olmasından korkmaya başladık. Tam da otoriteye gereksinim duyulması bu modern korkuyu iki katına çıkarır: Birilerinin bize bakmasını çok istiyoruz diye özgürlüklerimizden vazgeçecek ve köle gibi bağımlı mı olacağız?

Bu modern korkunun pek çok öğesi vardır. Bu korku, kısmen, bizi ayartan otoritelere duyulan korkudur. Kısmen, ayartılma eyleminden ve özgürlüğün güvenlik duygusuna feda edilmesinden duyulan korkudur. Kısmen, ayartılan, yani zayıf iradeli olabilen kitlelerin duyduğu korkudur. Ayrıca, otorite sahibi kişilerin çoğu pek sevilmez çünkü bunu hak etmez. Zeki bir insan, otoritenin, kendisini hem güçlü hem şefkatli göstermesine aldanmadığı takdirde aklı başında biri olarak kalabilir. Bu tavrımız, düş gücümüzde daha iyi bir otorite imgesinin bulunmasıyla bağlantılı değildir. Gene de otorite gereksinimimiz sürer.Yönlendirilme, güvenlik ve istikrar gibi istekler, tatmin edilinceye kadar ortadan kalkmazlar.

Bu kitapta, bu modern otorite korkusunu incelemek istiyorum: Bu korkuya neden olan otoriteler kimdir ve daha iyi bir otorite imgesi nasıl olmalıdır?

A. OTORİTE NEDİR?

“Bir otorite”nin ne olduğu konusunda herkesin sezgisel bir düşüncesi, bu düşünceyi tanımlamak ne kadar zor olsa da vardır. Aklıma hemen gelen bir otorite imgesi, birkaç hafta boyunca bir orkestrayı çalıştırışını izlediğim şef Pierre Monteux’dür. Konserlerde onu izlemiş olanların bildiği gibi Monteux, karizmatik bir şovmen değildi. Batonunun hareketleri, önünde var olduğunu hayal ettiği, 30 cm yüksekliğinde ve 45 cm genişliğinde bir kutuyla sınırlandırılmıştı. Seyirciler bu kutunun içindeki baton hareketlerinin pek azını görürdü ama orkestra bu hareketleri tam olarak izlerdi. Batonun bir parmak yükselmesi bir kreşendo işaretiydi; bir karış yükselmesiyse çok güçlü bir çalışı ifade ederdi. Bir çalgının girişini Monteux çoğu zaman bakışlarıyla işaret eder. Başlama işareti verilirken her zaman zorluk çekilen Fransız kornosu grubuna verdiği işaretse kaşlarını kaldırmaktı; yaylı çalgılara başlama işareti olaraksa bir bakışı yeterliydi.

Monteux kendisine bütünüyle hakimdi ve çok rahattı; bu güvenli görünüm, otoritesinin temel taşıydı. Dogmatik olduğunu kastetmiyorum; zaman zaman orkestrayı bekletip, bir pasaja sessizce göz atardı, bazen de fikir değiştirirdi; ancak yönetmedeki rahat tavrı dolayısıyla diğer insanlara, kendilerini Monteux’nün yönetimine bırakmak gayet doğal bir şey gibi görünüyordu. Kuşkusuz bu kolayca yarattığı güven duygusu Monteux’ye, orkestra üyeleri üzerinde etkili bir disiplin uygulama olanağı veriyordu. Bu disiplin, kısmen, elinde tuttuğu batondan ileri geliyordu; işaretlerini yakalayabilmek için Monteux’nün hareketlerine yoğunlaşmak gerekiyordu. Stravinski’nin Bahar Ayini’ndeki olağandışı zor birçok ritimli bölümde, viyolonselcinin büyük ölçüde Monteux’nün küçük parmağının işaretlerine bakarak çaldığını anımsıyorum; ancak bu disiplini yaratan bizzat Monteux’nün varlığıydı.

Toscanini gibi bazı şefler terör estirerek disiplin yaratır; Toscanini çığlıklar atar, ayaklarıyla sert biçimde yere vurur, hatta batonunu orkestra üyelerine fırlatırdı. Her an için Hakikat’in tek sahibi olduğundan, diğer insanların hatalarına asla dayanamazdı. Gazabına uğramamak için dediği yapılırdı. Monteux ise oldukça farklıydı: “Viyolonselciler, bu kadar yüksek sesle çalmak istediğinizden emin misiniz?” ya da “Obua biraz daha yumuşak olursa çok güzel bir pasaj.” Ne baskı ne de tehdit vardı; daha iyi çalınmasına katkıda bulunmak istiyordu yalnızca. Daha iyi, yani kendi istediği biçimde çalınması anlamında; çünkü bilen kendisiydi. Monteux’nün havası, kendisine, en rahat biçimde yargıda bulunma olanağı veren bir kavrayışa ulaşmış birinin havasıydı. Bu da otoritenin temel bir öğesidir: Güç sahibi olmak ve bu güçle diğer insanları disipline sokarak yönlendirmek ve daha yüksek bir standarda göre hareket etmelerini sağlamak.

Monteux’nün sahnede müşfik ve babacan bir havası olduğunu biliyorum. Müzisyenlerine karşı da aynı tavrı gösteriyordu; ancak bu tavrın yanı sıra Monteux’de bir şey daha vardı. Otoritesi, Toscanini’ninki gibi değil ama değişik türde bir korku uyandırıyordu. Brahms’ın İkinci Piyano Konçertosu’nun yavaş bölümünde solo çalan viyolonsel korkunç bir biçimde yanlış nota çalar: Monteux orkestrayı durdurur ve tam bir sessizlik içinde viyolonselciye bakar. Bu bakışı bu kadar kahredici yapan, Monteux’nün bu bölümdeki son viyolensele asla bunu yapmayacağını bilmenizdir. Bu bakışın anlamı şudur: Sizden bekleneni veremediniz ve bunun hesabını vermelisiniz.

Bu da, Monteux’yü bir otorite yapan öğelerden biridir: O, zihninizden geçenleri bilme ve arkadaşlarınızın kabullendiği şeyi reddetme gücüne sahiptir. Bunu bilmek size sıkıntı verir ve kendinizi diken üzerinde hissetmenize yol açar.

Güven, üstün bir yargılama gücü, disiplin uygulama yeteneği ve korku uyandırma kapasitesi; bunlar bir otoritede bulunan niteliklerdir. Caxton[1] 1484’te yayımladığı Chivalry adlı yapıtının Kral III. Richard’a saygılarını sunduğu bölümünde bu nitelikleri özlü bir biçimde belirtmiştir: “En çok hürmet edilen ve en haşmetli egemen hükümdarım Kral Richard.” “Haşmetli” sözcüğünün ikili bir anlamı vardır: Hem korku hem huşu ifade eder. Caxton'ın anladığı biçimiyle otorite korku uyandırır.

Bu sezgisel otorite anlayışını geliştirmenin zorluğu, dayandığı güç düşüncesinden kaynaklanır. Kötü ya da beceriksiz bir müzisyenin bir orkestra üzerindeki otoritesini uzun süre korumayı başardığını hiç duymadım. Müzik güçlerini orkestra üzerinde otoriteye dönüştüremeyen çok güçlü, hatta dahi müzisyenler vardır; yaşlılık dönemindeki Schumarın buna en çarpıcı örnektir. Ancak siyaset, iş ya da aile yaşamı söz konusu olduğunda, güç ile otorite arasındaki ilişki gibi gücün tanımları da çok daha karmaşıklaşmaktadır.

Örneğin siyasette güçle eş anlamlı kullanılan sözcüğü ele alalım: İktidar. Çoğu zaman “otorite” ile “iktidar” sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılır; ancak gene de, “bir hükümet görevlisi belirli bir işte otoritesini kullanamadı” dediğimiz zaman olduğu gibi otorite ile iktidar farklı anlamlarda kullanılır. İngilizcede “otorite” [authority] sözcüğünün kökeni “yazar” dır [author]; yani otorite üretkenliği çağrıştırır. Bununla birlikte, “otoriter” sözcüğü baskıcı bir kişiyi ya da sistemi tanımlamakta kullanılır.

Ya da otoritenin zayıflamakta olduğu korkusuyla bağlantılı olarak güç düşüncesini ele alalım. Kendi kuşağımızın değer ve inançlarının gücü söz konusudur. Bu değer ve inançların sürmesini isteriz ama bu olanaksızdır; çünkü kendimiz kalıcı değiliz. Özel yaşamda olduğu gibi toplumda da istikrar ve düzen duygusunu ararız ve bunları, otorite sahibi bir rejimden bekleriz. Bu istek kamusal yaşamdaki otorite anıtlarında kendisini gösterir: Devasa kiliseler, anıtkabirler, hükümet binaları; bütün bunlar, şimdi yöneten ve şimdi itaat eden kuşaklardan sonra da varlığını sürdürecek egemen iktidar düzenini simgelemektedir. Bu arada, “otorite”nin Latince karşılıklarından biri olan auctor un bir anlamı da, otoritenin, yaptığı işin kalıcılığı konusunda diğer insanlara güvence verebilmesidir. Otoritenin yaptığı iş sapasağlamdır. Bununla birlikte toplumsal bağ, kişisel bağlardan hiç de daha kalıcı değildir. Toplumsal bağlar tarihseldir; değişmek zorundadır. Bu otorite anıtlarında simgelenen güç, tarihe bir meydan okuma, zamana bir meydan okumadır.

Günlük yaşamda güç düşüncesi, özellikle işin içine dürüstlük öğesinin girmesi dolayısıyla karmaşıklaşır. Toscanini, Monteux ya da orkestra üyelerinin gözünde geçerli birer otorite olan pek çok şefin müzik açısından dürüstlüğü sorgulanmaz bile; ancak çocuklarda korku ve huşu uyandıran anne ve babanın, vatandaşlarında dehşet uyandıran politikacının dürüstlüğü oldukça tartışmalıdır; çünkü bu kişileri otorite yapan güç, yüksek bir ideal ya da uyrukların geçimini sağlamak değil, vatandaşları baskı altına almak için de kullanılabilir. Günümüzdeki otorite korkusu tam da, insanlar üzerindeki denetimlerini en yıkıcı eylemleri gerçekleştirmek için kullanan kişilerden duyulan korkudur. İnsanların bir demagogda ya da baskıcı bir anne ve babada gördükleri güç nasıl bir güçtür? Bu güç de, bir güven duygusuna ve yargılamada üstünlük izlenimi bırakmaya, disiplin uygulama ve korku uyandırma yeteneğine dayanabilir; peki ama nasıl olur da kötü bir kaynak bu tür izlenimler bırakabilir?

En genel biçimiyle ifade etmek gerekirse otoritenin, iktidar koşullarını yorumlama, bir güç imgesi tanımlamak suretiyle denetim ve nüfuz koşullarına bir anlam verme çabası olduğu söylenebilir. Aranan somut, güvenceli ve istikrarlı bir güçtür; bu otoriter güç nihayet, Proust’un A la recherche du temps perdu nün [Kayıp Zamanın İzinde]' sonunda, Vermeer’in Delj't Manzarası adlı tablosuna bakışında bulunur. Bu tablo ebedidir ve orkestrayı yöneten Monteux gibi, onun da dürüstlüğü sorgulanmaz. Siyasal ve psikolojik yaşamda iktidarın yorumu, zamanın yıkıcı etkisinden ya da dürüstlüğünün sorgulanmasından kurtulamaz. Günlük yaşamda otorite somut bir şey değildir. Kendisi için, somut bir nesnenin katılığını arayan bir yorum sürecidir. [2]

İnanç, günah ve umutsuzluk taştan kiliselere dönüşmüştür. Bir otorite arayışından söz edilirken altı çizilmesi gereken sözcük “arayış”tır; bu arayışın sona erme yanılsamasını çok iyi biliyoruz: Bin yıllık Reich‘ ya da tarihe son veren komünist Valhalla" Genelde otoritede, zamanın gerçekte asla izin vermediği teselliyi aradığımız söylenebilir. Bu arayış sinir bozucudur ve otoritenin tanımlanması ve anlaşılmasını bu kadar güç yapan da odur; ancak sinirlendiğimiz sürece, bizi tarihin sona erdiğine ve arayışın sona erebileceğine inandırmaya çalışan yanılsama ustalarına karşı özgürlüğümüzü koruyoruz demektir.

Otoriteden iktidarı yorumlama süreci olarak söz edince, otorite duygusunun ne ölçüde söz konusu otoriteyi gözlemleyen kişinin görüşüne dayanan bir duygu olduğu sorusu gündeme gelir. Modern toplumsal düşüncede, bu konuya oldukça farklı yaklaşan iki okul vardır.

Bir okula göre, öznenin ne göreceğini ve hissedeceğini büyük ölçüde belirleyen şey iktidar koşullarıdır. Bu okulun en büyük temsilcisi sosyolog Max Weber’dir.Weber, sıradan bir toplumsal determinist değildir. Bu yüzyılın başlarında birçok Marksist, egemen sınıfların sahip olduğu iktidarın, otomatik olarak otorite imgelerine dönüştüğüne inanıyordu: Güçlü kişi imgesi, başkalarını yargılayabilen kişi imgesi, disiplin ve korku ilkeleri. Başta Fransız Jules Guesde olmak üzere bu Marksistlere göre şu apaçık bir gerçekti: Egemen sınıfların düşünceleri çağın egemen düşünceleridir. İnsanlar iktidar hakkında düşünmezler; iktidardakilerin onlara telkin ettiği şeyi düşünürler.Weber ve onun kuşağından birçok kişi bu görüşü tatmin edici bulmuyordu. Bu görüş doğru olmuş olsaydı, eleştirel aklın yükselişi ya da egemen sınıfların bir devrim prelüdü çalarcasına kendilerine güvenlerini yitirmeleri nasıl açıklanabilirdi? İtalyan komünist Antonio Gramsci’nin daha sonraları kısaca işaret edeceği gibi bu mekanik görüş, her halükarda, kötü bir Marksizmdi; çünkü kapitalist bir toplumdaki iktidar koşulları çelişkilidir ve bu çelişkiler ve uyumsuzluklar insanları düşünmeye sevk eder. Weber’e göre insanlar iktidar hakkında birçok açıdan düşünce üretirler; ancak yalnızca belirli bazı düşünceler, iktidardakileri otorite olarak algılamalarına yol açar ve bu düşünceler de iktidardakilerin uyguladığı çeşitli denetimler tarafından belirlenir.

Weber’ın yapıtlarında, otorite algılayışları üç kategoriye ayrılır: Birinci kategori, “çok eski geleneklere yönelik kurumsallaşmış bir inanca” dayalı geleneksel otoritedir. Bu otorite biçiminde toplumlar kalıtsal ayrıcalıklar temelinde algılanır; bu toplumlarda miras koşullan öylesine eski bir dönemde belirlenmiştir ki, bunlar pratik ya da günlük yaşamdan çok mitler ve efsanelere dayalı olarak bir anlam taşır. Yalnızca kalıtsal aristokrasi kurumu değil, Yahudilik’te ve İslamiyet’teki yiyecek yasaklamaları gibi uygulamalar da geleneksel otorite konusuna girer. Bu uygulamalar, domuz ya da alkollü içkinin gerçekten pis şeyler oluşundan değil, çok uzun zaman önce insanların bunları yasaklamış olmasından kaynaklanır. Otorite ve istikrar duygusu bu anının çok uzun bir süre sürekliliğini korumasından ileri gelmektedir; bir adetin gelenek tarafindan kutsandığını söylerken kastettiğimiz budur. İkinci otorite kategorisi ise yasalrasyonel otoritedir; bu otorite “kuralların yasallığına ve bu kurallara göre yönetimi elinde tutanların emir verme hakkına inanmaya” dayanır. Burada, otoritenin anlamı bir lider ya da patronun fülen yaptıklarına bağlıdır; dahası bu otoritenin gerekçeleri açıklanabilir ve iktidar makamını elinde tutan herkes için bu gerekçeler geçerlidir. Geleneksel bir düzende, ne denli yoz ve saçma olsa da, yalnızca düklerin oğullan gelecekte dük olma hakkına sahipti; yasal-rasyonel bir sistemdeyse bir görevin gerektirdiği niteliklere sahip herkesin bu göreve gelme hakkı vardır. Son kategori karizmatik otoritedir; bu otorite, “bir müritler topluluğunun bir bireyin kutsallığına ya da kahramanca gücüne ya da örnek alınacak bir kişi oluşuna ve onun ortaya koyduğu ya da yarattığı düzene olağandışı biçimde kendini adayışına” dayalıdır. Weber, bu tür otoriteye örnek olarak Hz. İsa’yı ve Hz. Muhammed’i gösterir. Bu peygamberler geleneksel yöntemleri yıkmışlardır; varolan düzenin mantığı sahte denilerek reddedilmiştir. Mutlak, sarsılmaz ve sağlam olan ancak daha önce bilinmeyen yeni bir “Hakikat” vaat edilmektedir. Weber’in karizmatik otorite için dediği şey, tüm otorite biçimlerine de genişletilebilir. “Önemli olan tek şey, bireyin uyruklarınca gerçekte nasıl görüldüğüdür.”

Weber’in otoriteye yaklaşımı, filozof Kant’ın izleyicilerinin yaklaşımıyla aynıdır: İnsanlar yalnızca kategoriler içinde uyumlu biçimde düşünebilir ve hissedebilir. Bu yaklaşım otoritenin öznesi açısından bir anlam taşır; çünkü insanlar iktidarın tüm karmaşık ve çelişkili koşullarından tutarlılık ve düzen çıkarmaya çalışır. Bu yaklaşım şu nedenlerle eleştiriye konu olmuştur: Neden yalnızca üç kategori? Bu kategoriler birbirlerini dışlayıcı nitelikte midir? Katolik Kilisesi’nde bir rahibin, Missa ayinini yönettiği sırada, “Tanrı vergisi” bir karizmaya sahip olduğu hissedilir. Rahiplik makamı, babadan oğula geçmiyorsa da, gelenekseldir; bu makamın karizması yüzyıllar boyunca kullanılmasıyla kutsanmıştır. (Weber, bu tür bir karışıma karizmanın “rutinleşmesi” demektedir; ancak ayini yönettiği her keresinde rahibin karizması mutlak olduğundan, bu tanım değişikliği pek tatmin edici değildir.)

Weber’in yaklaşımının en önemli genel özelliği otoriteyi meşrulukla özdeşleştirmesidir.Weber’e göre insanlar, yetkisinin meşru olmadığını düşündükleri kişilere itaat etmez. Bunun sonucunda, Weber’e göre, bir toplumda otorite duygusunun ne zaman var olduğunu söyleyebiliriz: İnsanlar yöneticilerine gönüllü olarak itaat ettikleri zaman. Eğer insanların itaat etmeye zorlamaları gerekiyorsa, bunun nedeni, yöneticilerin meşru olduğuna inanmayışlarıdır. Meşruluğa inanmakla ve gönüllü itaatle ölçülen otorite; bu otorite yaklaşımı, modern sosyal düşünceyi büyük ölçüde etkilemiştir. Bu yaklaşımın belki de en anlamlı sözcüsü, umulmadık bir İtalyan yazardı. The Ruling Class adlı yapıtında komünist Gaetano Mosca 1939’da şunları yazıyordu:

Siyasal formüllerin, kitleleri itaate yöneltmek için uydurulmuş şarlatanlıklar olduğunu [söylemek yanlıştır]... Gerçekte bu formüller, insanın toplumsal doğasında hissettiği gerçek bir ihtiyacı karşılar; kişinin yalnızca maddi ya da düşünsel bir güç temelinde değil, aynı zamanda, ahlak ilkesi temelinde yönetilme ve yönetildiğini bilme ihtiyacının bu ihtiyaç evrensel olarak hissedilir— pratik ve gerçek bir önemi olduğu kuşkusuzdur.

Bu akıma karşı olan yazarlar, insanların, diğer kişilerdeki gücü algılama sürecini —algıladıklarının içeriğini değil— vurgular. Kuşkusuz burada en önemli ses Freud’unkidir ve bu trajik bir sestir. Der Marın Moses und die monotheistische Religion ve Das Unbehagen in der Kultur [Uygarlığın Huzursuzluğu][3] gibi son dönem yapıtlarında sunduğu tablo, çocukluk döneminde biçimlenen ve yetişkinlik döneminde süren otorite imgelerinden oluşur.Yetişkinlerin iktidar, hak ve meşruluk konusundaki mücadelelerinin altında, güç ve iktidarın ne olması gerektiğine ilişkin bu arkaik imgeler yatar; bu nedenle yetişkinler olarak bizler, daha güçlü mesajlara sahip gizli bir metni okur gibi, halihazırda varolanı değil, bir zamanlar yaşamımızda gerçekten var olmuş olanı yorumlamaktayız. Freud’a göre, çocukluk dönemimizde anne babalarımızın her davranışı onların gücüne ilişkin imgemize katkıda bulunmaktadır. Çocuk hiçbir yargılama standardına ya da kendini anne babasından ayırma yöntemine sahip değildir; anne babanın her yaptığı inandırıcıdır ve bencil evreninde çocuk, anne ve babanın yaptığı her şeyin kendisiyle ilgili olduğunu düşünür. Annemin canı mı sıkkın? Benim kabahatim olmalı. Babam kızgın mı? Yaptığım bir şey yüzündendir. Beni cezalandırdıkları zaman sebebini anlamıyorum ama kötü bir çocuk olduğum içindir. Beni seviyorlar mı? Öyleyse, beni mutlak olarak seviyor olmalılar.

Freud’un anlattığı olgunlaşma öyküsü, bu dönüşüm sürecine bir isyanın öyküsüdür. Hiçbir kişinin yaşamında bu dönüşüm süreci, bir teyp bandındaki hatalı bir kayıtmış gibi yetişkinlik dönemince silinmemiştir. Başlangıçta, Freud’a göre, çocuk kızsa annesiyle, erkekse babasıyla rekabet içindedir ve bu rekabetin sonucunda ortaya zorunlu olarak kararsız ve çelişik duygular çıkar. Freud’un imgeleminde, küçük erkek çocuk babasının yerini almak istemekte ancak babasının sevgisini yitirmek de istememektedir. Sonraki dönemlerde, yetişkinler hem anne babaya itaat etmekten kurtulmak, hem de anne babanın gerektiğinde kendilerine yardımcı olmasını isterler. Freud şunu umuyordu Yetişkin bir kişi, anne babasının gücü kadar bu gücün sınırlarının da bilincinde olacak, bu gücü, koşulları içinde, anne babasına ait bir güç, kendisini yaratan bir güç ancak artık kendisinin dışında olan bir güç olarak görecektir.

Freud, gücü bu tür bir yetişkin yorumuyla kavrayacak ya da hissedecek kişilerin pek az olacağı kanısındaydı. Ona göre kitleler, kendilerinden güçlü bir kişinin varlığının sunduğu rahatlığı elde etmek için büyük bir istek gösterdikleri, hemen sonra da bu güce karşı öfke duydukları ilk evrelere dönme tehlikesi içindedir. Freud için siyasal söylemin en duygusal bileşenidir bu: Dönme, teslim olma tutkusu. Otoriter kişilerin yararlandığı şey de budur; ve son yapıtlarını yazmaya başladığı 1930’larda Avrupa’da Freud’un gördüğüne inandığı şey işte bu “kitlelerin yeniden çocuklaşması”dır. Freud’un vizyonu uç noktaya taşınırsa, yetişkin denetiminin ahlaki içeriği bir bahane ya da insanın doğduğu an başlayan psikolojik bir satranç oyunundaki stratejik bir silahı andırır.

Freud’un, halkın otorite imgelemini çocukça güç imgelerinin kaplayacağından duyduğu korku “Frankfurt Okulu”nun daha toplumsal yönelimli olan yazarlarını da etkilemişti. Theodor Adorno ve Max Horkheimer ile başlayıp, bunların Herbert Marcuse, Erich Fronını, Walter Benjamin ve daha uzaktan Harınah Arendt gibi öğrencileriyle devam eden bu okulun yazarları psikanalizi, sofistike Marksist bir toplum eleştirisiyle birleştirmeye çalışıyorlardı. Bu yazarların, otorite üzerine kolektif olarak yayımladıkları büyük yapıt, 1936’da Paris’te sürgündeyken bastırdıkları ve ne yazık ki İngilizceye hiç çevrilmemiş olan Authoritdt und Familie’dir (Otorite ve Aile). Theodor Adorno’nun editörlüğünü üstlendiği ve U. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de yayımlanan bir derleme olan The Authoritarian Personality söz konusu yapıt hakkında İngilizce konuşan okurlara bir fikir verebilir. Bu yapıt iki noktayı vurgulamaktadır: Birincisi, çocukların güce ilişkin imgelerinin, yetişkinlerin yaşaınında da sürmesini sağlayan psikolojik mekanizmaların tam olarak neler olduğunu gösterir: Bellek nasıl çalışır, anne ve babaya ilişkin çocukça imgeler yetişkinler tarafından yetişkinlere nasıl yansıtılır vb. İkinci nokta, bu çocuksu kalıpların sürmesini özendiren ya da özendirmeyen toplumsal koşullar üzerinedir. İlk yapıt gibi The Authoritarian Personality de kültürün bireyin biçimlenmesinde oynadığı rol konusunda, Freud’dan çok daha tarihsel ve özgül olma çabasındaydı. Örneğin ilk yapıtta Horkheimer, XIX. yüzyılda burjuva paterfamilias’m' denetimi zayıflarken devletin bir vekil görevi görmesinin beklendiğinden söz eder (bu tema yakın zamanlarda Christopher Lasch'ın Haven in a Heartless World adlı yazınında da ele alınmıştır); buna karşılık Adorno, antisemitik inançların, çocukluk dönemlerinde otorite simgesi güçlü kişilerden yoksun olan, kendilerini zayıf hisseden ve suçu yabancı kişilere atmak isteyen insanların gereksinmelerini nasıl yansıttığım göstermeye çalışıyordu. Bir kavram olarak “otoriter kişilik” iki güç arasındaki kesişmeye göndermede bulunur: Kişinin kendisini umutsuzca güç gereksinmesi içinde * (Lat.) Evin erkeği, ailenin reisi. (ç.n.) hissetmesine yol açan psikolojik güçler ve bu gereksinmeleri ifade ediş biçimini belirleyen tarihsel ve toplumsal güçler.

The Authoritarian Personalityye o kadar çok haklı eleştiri getirildi ki bu yapıtın öncü bir çalışma olarak değeri çoğunlukla unutulmuş durumda. Kitapta karşılaşılan zorluklardan biri şudur: Otoriter davranışların ölçümünde kullanılan bir F cetveli vardır. Davranışlar fiili olarak “Yahudilerin para konusunda dürüst olmadıkları kanısında mısınız” biçimindeki sorularla ölçülmektedir. Bu testin sonuçlarına göre F cetvelinde, işçi sınıfından insanlar, orta sınıftan daha otoriter davranışlara sahiptir. Sonuçlarla ilgili sorun, soruların biçiminden kaynaklanır. İşçi sınıfından insanların çoğu, orta sınıftan gelme bir uzmanla karşılaşınca ellerinden geldiğince işbirliği içinde görünme eğilimindedir; testi gerçekleştiren araştırmacıların otoritesinden korkmakta ve sorun çıkarmamak istemektedirler. Bu nedenle, yukarıdaki gibi sorular sorulduğunda istenen tarzda yanıt vermeye ve ifadeleri onaylamaya hazırdırlar ve böylece de işleri kolaylaştırdıklarını düşünürler. Daha sonraları yapıldığı gibi sorular farklı bir biçimde sorulursa, işçi sınıfının sözde otoriter davranışlarından eser kalmamaktadır.

Bu küçük araştırmayla ilişkili bu tür birçok sorun vardır; ancak bu araştırmanın değeri, sorulmasına önayak olduğu sorulardan ileri gelir. Araştırma, Weber ve diğerlerinin varsayımlarını sorgular. İnsanların neye inanmak istedikleri konusu yalnızca, kendilerine önerilen düşüncelerin, kuralların ya da kişilerin inanılırlığı ya da meşruluğuyla ilgili bir sorun değildir. Bu aynı zamanda, insanların inanmaya olan gereksinmeleri sorunudur. İnsanların bir otoriteden ne istediği, o otoritenin kendilerine sunduğu şey kadar önemlidir. Max Horkheimer’ın yapıtında daha güçlü biçimde dile getirildiği gibi, otorite gereksinimi, psikolojik eğilimin yanı sıra tarih ve kültür tarafından biçimlenir.

Otoriteye ilişkin bu modern yaklaşımların ikisinde de bir boyut eksik gibidir: Güçlü ile zayıf arasındaki fiili etkileşim. Bu görüşler, bir yorum yapmak için bütünün parçalarını vurgulama eğilimindedir. Bu görüşler konuyla ilişkili kişisel dürtüleri ya da toplumsal koşulları gösterir ama bu parçaların nasıl kullanıldığını, toplumsal etkileşim aracılığıyla bir yorumun nasıl oluşturulduğunu göstermez. Weber, karizma duygusu uyandırabilecek güçlü bir kişi imgesi sunar; bu duygunun nasıl uyandığıyla ilgilenmez. F cetveli bize incinebilirlik ve zayıflık duygusunun ve toplumda suçlayabileceğimiz yabancı bir gücün bulunmasının sonucunu gösterir; ama bu sonuca nasıl ulaşıldığını açıklamaz.

Bizi bu eksik boyutu, bu yorum mimarisini araştırmaya iten şey yalnızca düşünsel merak değildir. Zamanımızda otoriteye ilişkin ikilem ve yol açtığı tuhaf korku meşru olduğuna inanmadığımız güçlü kişilerin çekimine kapılmamızdan kaynaklanır.Bu çekim yalnızca günümüze özgü bir olgu değildir; Dante’nin cehenneminin orta katları Tanrı’yı sevdiği halde Şeytan’ın peşinden gitmiş insanlarla doludur; ancak bu insanlar hayattayken toplumun kurallarını çiğnemiş günahkarlardır. Zamanımıza özgü olansa şudur: Egemen kurumlardaki resmen meşru güçler, bu güçlere bağımlı kişilerin gözünde yoğun bir gayri meşruluk hissi uyandırmaktadır. Bununla birlikte, bu güçler aynı zamanda insan gücünün güven duyulan, üstün kişi sıfatıyla yargılayan, ahlaki disiplin uygulayan ve korku uyandıran otorite imgelerine dönüşürler. Meşruluktan yoksun otorite, sevgisizliklerin bir arada tuttuğu toplum: İşte bu tuhaf durum yalnızca, olayları nasıl kavradığımızı kavradığımızda bir anlam taşır.

Weber’e göre bu durum terimlerde bir çelişki oluşturdu: Nasıl olur da meşruluklarına inanmadığımız insanların onayını isteyebilir, böylece gönüllü bir biçimde onlara boyun eğebiliriz? Bu durum Freud’a göre makuldur; o, bunu yetişkinlerin otorite deneyimlerinin mükemmel bir örneği olarak görürdü. Öte yandan, Freud’un “meşruluk” tanımı da yetersizdir. Egemen gücü temsil edenler gerçekten gayri meşruysa ne olacaktır? Bunlar kötüyse, dürüst değilse? Bu koşullar altında onlara karşı ayaklanmak mantıksız değildir. Ayrıca, bence, her şeye karşın bunların sahip olduğu manyetik çekim gücü yalnızca denetim altına alınacak çocuksu, gerileme ürünü istekler gibi kavramlarla açıklanamaz. Bu gayri meşruluğun algılanış ve ifade ediliş biçimi aynı zamanda, bu tuhaf efendilerle aramızdaki bağların nasıl oluşturulduğunu da gösterir.

Bu yazının ilk yarısında bu gayri meşru otorite bağlarını inceleyeceğim; ikinci yansındaysa daha meşru nitelikteki bağların nasıl ortaya çıktığını ele alacağım. Bu araştırmanın ilk bölümüne, kişinin otoriteyi reddetme eyleminin nasıl olup da bu kişinin, reddettiği kişiye kendini bağlı hissedeceği biçimde inşa edilebileceğini göstererek başlayacağım. İkinci ve üçüncü bölümlerde, bu şekilde reddedilen otorite imgelerinden ikisi ele alınmaktadır: Biri, sahte bir sevgi sunan bir otorite imgesi, ötekiyse, başkalarına hiçbir sevgi sunmayan ve başkalarının durumuna yönelik hiçbir kaygı duymayan bir otorite imgesi. Bu otorite imgelerinin ikisi de kötücüldür, ikisi de gayri meşru toplumsal denetim biçimlerine dayalıdır ve ikisi de kendilerini yadsıyanları tuzağa düşürür.

Yazının ikinci yarısının dördüncü bölümünde, insanların özel yaşamlarında kendilerine acı çektiren kötücül otorite biçimlerini nasıl değiştirdikleri ele alınmaktadır. Beşinci bölüm, özel yaşamdaki bu deneyimden kamusal alandaki otoriteye ilişkin olarak çıkarılabilecek derslerin neler olduğunu incelemektedir. Son bölümse başladığımız noktaya dönmektedir. Kiliseler ne politikada ne özel yaşamda hiçbir zaman var olmayacak olan düzen, güven ve ebediliğin taştan temsilcileridir. Peki bizi, kiliseler inşa etmeyi sürdürmeye zorlayan şey yalnızca bir yanılsama mıdır?

B. RET BAĞLARI

Eşlerden birinin diğerinden sürekli şikayet ettiği ancak hiçbir zaman da ayrılmayı beceremediği evliliklere çoğumuz tanık olmuşuzdur. Ortadaki mesele insanların çok zayıf olmaları yüzünden ortaya dökemedikleri bir nefret ya da tiksinti hissi değildir. Aksine, diğer kişiye yönelik itiraf edilemeyen, maskelenmesi gereken ve ret beyanlarıyla güvence altına alınan bir gereksinim söz konusudur. Diğer kişiyi reddetme ve gene bu kişiye bağlanma birbirinden ayrılamaz şeylerdir.

Bu ret bağları, kabul edilmesi güvenli olmayan otoritelere duyulan gereksinimi itiraf ediş biçimimizdir; ancak eşit olduğu varsayılan iki yetişkin arasındaki bir evliliğin aksine, otoritedeki ret bağları güçleri eşit olmayan insanlar arasındaki ilişkilere dayalıdır. Bir otorite ilişkisinden duyulan korku, üstün olan tarafın bu güçle yapabileceği şeylerden duyulan korkudur ya da en azından bu korkunun mantıksal nedeninin bu olduğu düşünülür. Öte yandan, insanların diğer insanların gücüne gereksinim duyduğu da doğrudur; ve kimi zaman insanlar yaşamlarındaki mevcut otorite figürlerinin gerektiği kadar güçlü olmadığını düşünür. Bu figürleri reddetmek için bulduğumuz dil istediğimiz kişilikleri tanımlamamıza yardımcı olabilir; bunu bir fotoğrafin negatifinden pozitif baskı yapmaya benzetebiliriz. Baskı için negatife kesinlikle gereksinim duyarız. Reddettiğimiz kişilerle aramızda bir bağ oluşur; bu kişiler hareket noktalarımızdır. Onları tanımamız, ne istediğimizi bilmemizi sağlar.

Modern toplumda otoritelerle aramızda ret bağları oluşturmada ustayız. Bu bağlar korktuğumuz kişilere bağımlı olmamızı ya da gerçek olandan yararlanarak ideal olanı hayal etmemizi sağlar. Ama sorun şudur: Bu bağlar otoritelerin de bizi kullanmasını sağlar. Otoriteler kendilerine karşı ayaklanabilecek olanlar üzerinde çok temel bir denetim uygulayabilir.

Bu ret bağları üç şekilde kurulur: Birincisi, otoritenin gücünden korkmayla ilgilidir; bu bağa “itaatsiz bağımlılık” diyeceğim. İkincisi, varolan negatiften yola çıkarak pozitif, ideal bir otorite resminin basılmasıdır. Üçüncüsü, otoritenin yok olduğu fantezisi üzerine kuruludur. Bu bağları bazı özel örneklerle açıklamak istiyorum. Bunun bazı zorlukları var. Bir vakayı tam olarak açıklamak ayrıntıya girmeyi gerektirir. Amacım neden bu insanların vaka araştırmasına konu olduğunun tam bir öyküsünü sunmak değil; ret bağlarının diline somut bir biçim kazandırmak, bu dilin gerçek kişilerin yaşamlarında duyulmasını sağlamak. Bu dil, modern toplumda konuşmada ustalaştığımız ama genellikle konuştuğumuzun farkında olmadığımız bir dildir.

İtaatsiz bağımlılık dilini konuşan kişi onunla mülakat yaptığım sırada yirmi beş yaşındaydı. Helen Bowen[4] bir bahar günü Boston’da kamuya ait bir ruh sağlığı kliniğine başvurmuştu. Kendisini büyük bir gerginlik içinde hissediyor ve sakinleştirici bir ilaç yazılmasını istiyordu. Yakın zamanlarda bu gerginliğe yol açan bir olay yaşayıp yaşamadığı sorulduğunda sevgilisinden yeni ayrılmış olduğunu söyledi. Kendisine bir ilaç yazıldı ve Helen klinikten çıkıp gitti. Ancak bir hafta sonra kliniğe gene geldi ve verilen ilacın yeterince güçlü olmadığından yakındı.Verilen hapların nasıl kullanıldığını araştıran doktor, hastanın düzensiz aralıklarla birkaç hap almış olduğunu gördü. Helen’a terapiye katılmasını önerdi, Helen da kabul etti; ancak Helen başka bir terapiste gitmek istiyordu çünkü hap isteğini doktorun hemencecik kabul etmiş olduğunu düşünüyordu; doktor Helen’ın durumunu açıkladığında klinikteki diğer doktorlar da Helen’in bu düşüncesini haklı buldular.

Terapinin başlangıcında Helen’ın açıkladığına göre sevgilisi siyahtı; Helen Bowen ise İrlandalı bir aileden geliyordu. Sevgilisinden ayrılması ve sakinleştirici hap kullanma isteği arasındaki ilişkinin ayrıntılarına inmek isteyen terapist, ayrılığın aslında üç ay önce gerçekleşmiş olduğunu gördü; Helen’ın kliniğe başvurmasına yol açtığı anlaşılan olay, anne babasıyla Helen arasında, erkeklerle ve anne ve babasıyla olan ilişkileri konusunda sık sık yaptıkları şiddetli tartışmalardan biriydi.

Helen ile sevgilisi arasındaki ilişki başladığında Helen 23, hastanede görevli olan genç adamsa 26 yaşındaydı. Tanıştıktan üç ya da dört ay kadar sonra çift birlikte yaşamaya karar vermişti. Helen’in anlattığına göre, Boston’da siyah-beyaz çiftlere karşı duyulan tepkiden ötürü, makul kiraya bir daire bulmaları olanaksızdı; yalnızca varlıklı siyah-beyaz çiftler Cambridge ya da Newton gibi daha hoşgörülü toplulukların içinde yaşayabiliyorlardı. Bu nedenle kadın, kentin beyazların yaşadığı bir bölümünde bulunan kendi dairesinde yaşamayı sürdürürken, adam da beyaz bir kadının ziyaretine gelmesinin pek sıkıntı yaratmayacağı Roxbury gecekondularının kıyısında bir daire kiraladı. Kadın haftanın iki üç gecesi adamı ziyaret ediyordu.

Helen ile anne babası arasındaki tartışmaların nedeni, bu ilişkinin, zamanlama ve düzenleme bakımından, Helen’ın üniversitenin ikinci sınıflıda ve on sekiz yaşındayken gene bir siyah öğrenciyle girmiş olduğu ilişkiye benzemesiydi. Helen’ın söylediğine göre anne babası kendisini iki nedenden ötürü kınıyordu. Birincisi ve en açık olanı, siyah erkeklerle çıkmasıydı; ikincisi “ciddi olmayışı”ydı. Ciddi olmamaktan kastettikleri de şuydu: Helen bütün zamanını bu adamlarla geçirmiyor, gnlarla ya da başka biriyle evlenmek istemiyordu; bu nedenle, bu tür geçici ilişkilere daha uygun eşler seçmeliydi.

Helen, iki siyah sevgilisiyle de ırk konusunda ciddi biçimde konuşup konuşmadığı sorulduğunda, konuşmadığını belirtti. “Aktivist” olmadığını ve bu iki özel insana tesadüfen aşık olduğunu söyledi: Dahası, bu iki ilişki arasında, sağlıklı, evlenilebilir bir beyaz erkekle de ilişkisi olduğunu söyledi.Anne babasının bu konuda ne düşündükleri sorulduğunda, onların bu duruma çok sevindiğini, ancak ne adamın ne de kendisinin onlarla fazla beraber olmayı istediğini, bu nedenle adamı pek az tanıdıklarını söyledi.

Helen Bowen, Boston’daki İrlandalıların yaşadığı gettonun hemen dışındaki bir orta sınıf mahallesinde doğmuştu. Babası belediyede memur olarak çalışıyor, annesiyse yerel okullarda vekil öğretmenlik yapıyordu. Helen’in yaşadığı çevrede bazı siyah çocuklar vardı; bunların babaları bürokrat olduğu için, siyah topluluğun üst tabakasını oluşturuyorlardı. Helen’ın babası, taşıt bölümü elemanı olarak siyah bir adamla birlikte Belediye Binası’nda çalışıyordu.

Helen Bowen okulda oldukça başarılı bir öğrenciydi.Yerel bir kolejde reklamcılık öğrenimi görmüştü. İlişkiye girdiği ilk siyah adamla tanıştığı sırada adam doktor olmak ya da Helen gibi reklamcılık kariyeri yapmak konusunda kararsızdı. İlişkileri bir yıl sürdü ve bittiğinde adam hala kararsızdı. Kararsızlığını yenmesi için adama yardımcı olmaya çalışıp çalışmadığı sorulduğunda Helen, bu soruna karışmaktan çekindiğini, çünkü bunun kendisi için çok ağır bir “sorumluluk” olacağını düşündüğünü söyledi. Aslında Helen’ın bu ilişkiyi bitirmesinin nedeni, adamın kendisine “aşırı bağımlı” olmaya başladığını hissetmesiydi.

Siyah bir adamla olan ikinci ilişkinin birincisiyle bazı benzerlikleri vardı. Hastanede görevli olan bu 26 yaşındaki adam, paramedik (yani resmen bir doktor olmadan da bazı tıbbi müdahalelerde bulunma yetkisi olan bir görevli) olmanın yollarını araştırıyordu. Helen’a göre onun da bağımlı bir karakteri vardı ve birlikte yaşamadıkları için son derece mutluydu. Kuşkusuz, adamın dairesinde de yaşayabilirdi, bunun olanaklı olduğunu düşünüyordu; ama gerçekte tüm zamanını bir kişiyle geçirmek istemiyordu.

Tanıdığı diğer insanlarla karşılaştırıldığındaysa, Helen zamanının önemli bir bölümünü sık sık anne babasıyla, hafta sonlarını ise onların evinde geçiriyordu;“çünkü rahattı ve hiçbir şey yapmak gerekmiyordu.” Terapist, Helen’ın beyaz bir adamla ilişkiye girdiği ve zamanını evde geçirmek istemediği dönemde ne olduğunu sordu. “Ooo, annem ve babam bundan memnundu çünkü onlara göre bu evlenecek kadar ciddi olduğum anlamına geliyordu.” Soru yinelendi ve öyleyse kendisinin neden zamanını evde geçirmek istemediği soruldu; yanıt yoktu.

Kısa bir süre sonra, bu hafta sonlarıyla ilgili bir gerçek daha ortaya çıktı. Her ne kadar Helen hafta sonlarında kendisini rahatlamış hissettiğini söylüyorduysa da, anne babasıyla bir arada olduğu bu günlerde erkek arkadaşları sürekli bir tartışma konusuydu. Hatta bu konuyu annesi ve babası açmıyorsa Helen açıyordu. Bu tartışmalarda annesi babası Helen’a karşı birleşik bir cephe oluşturuyorlardı: Onlara göre, bazı şeyler toplumsal açıdan kabul edilebilir değildi ve özellikle kız evlenmeye niyetli değilse, bu çok acı çekmesine yol açabilirdi. Bu konunun tartışılması dışında, anne babası Helen’a karışmadan yaşamlarını sürdürüyorlardı. Helen’ın belirttiğine göre, annes; babasından apayrı düşüncelere sahipti ve bunları dile getirmekten çekinmiyordu.

Helen ile erkek kardeşi arasındaki ilişkiyse çocukluktan beri yakın ama dengeliydi; aralarında iki yaş vardı. Helen 14 ya da 15’ine gelinceye kadar arkadaşları ortaktı; bundan sonraysa Helen kendisinden daha büyük erkek ve kızlarla arkadaşlık etmeye başladı. Terapi seanslarından birinde, Helen’ın, siyah arkadaşlarına karşı erkek kardeşinin tutumuna oldukça kayıtsız olduğu anlaşıldı. Sonraki seanslarda, Helen, erkek kardeşinin bu kişilerle dost olmayı istediğini ama bundan vazgeçtiğini açıkladı; daha sonraki bir seanstaysa aslında, erkek kardeşinin Helen’in son sevgilisinden ayrılması olayında adamın yanında yer aldığı ve iki adamın dostluklarını sürdürdüğü açığa çıktı.

Helen’in anlaşılması zor bir karakteri vardı. Sevimli biri olmakla birlikte oldukça mesafeli davranıyordu. Anlaşılan iş yaşamında diğer insanlar onun yeteneklerine saygı duyuyorlardı orta büyüklükte bir reklam ajansında metin yazarıydı— ama işyerinde yakın arkadaşlıklar kurup kurmadığını söylemek zordu. Diğer insanlarda gözlediği bağımlılığa kendisinin gösterdiği tepkileri anlatırken şevkleniyordu; böyle anlarda, örneğin genel davranışının aksine elleriyle jestler yapıyordu.

Helen’in kliniğe başvurmasına yol açan, anne babasıyla yaptığı şiddetli tartışmanın nedeni, bir hafta sonu, kendisine yapılan bir öneriydi; anne babasına göre Helen, artık ilişkisi bitmiş olduğuna göre, başka bir kente taşınabilirdi. Helen’ın ifadesine göre, anne babası bu önerinin tümüyle “masum” olduğunu söylemişlerdi; yeni bir yaşam deneyimi, yeni arkadaşlar ve yeni bir çevre edinmesini öneriyorlardı. Helen bu öneriye öfkelenmiş ama babası genç bir kadının evlenmeden önce gezip tozması gerektiğini ve Helen'in da yalnızca Boston’da yaşamış olduğunu söyleyinceye kadar sesini çıkarmamıştı. Babasının sözleri üzerine Helen patlamış ve onları kendisinden kurtulmak istemekle, kendisini sadece “sorun” yaratmadığı sürece sevmekle suçlamıştı. Anımsayabildiği kadarıyla hayatında ilk defa babası öylesine kızmıştı ki evden çıkmış, arabasına atlayıp gitmiş ve birkaç saat dönmemişti. Annesi de odasına çekilmişti. Babası döner dönmez Helen evi terk etmiş, kendi dairesine dönmüş ve sinir gerginliğine dayalı baş ağrılarının ilkine yakalanmıştı; bu baş ağrıları nedeniyle de daha sonraları kliniğe başvurmuştu.

Helen’ın siyah erkeklerle ilişki kurma deneyiminin sağduyuya dayalı yorumu, bana kalırsa, Helen’ın bu genç siyah adamları, anne babasına isyanında bir silah olarak kullandığı şeklindedir. En genel ifadesiyle, Helen’ın otoriteye isyan ettiği kolayca söylenebilir. Sağduyuya dayalı bu yorumun ardında sosyolojik bir varsayım yatmaktadır. Bu varsayım, otoritenin itaatle ölçülmesidir. Örneğin, Max Weber’in yazılarında otoritenin gönüllü itaate yol açtığı belirtilir. Weber’e göre, sırf itaat, bize otoriteye ilişkin hiçbir fikir vermez. Helen’ın anne babası gerek yasal olarak, gerekse harçlığını denetleyerek onu siyah erkeklerle ilişkiden vazgeçmeye zorlayabilselerdi, bundan çıkarabileceğimiz sonuç, onların Helen’a itaat ettirme gücüne sahip oldukları olurdu. Kişi kendi iradesiyle itaat ettiği andaysa, gücün otorite “sahibi” olduğu düşünülür.

Helen’ın gerçek yaşam deneyimi, gönüllü itaatle otoritenin aynı şey olduğu görüşünü yalancı çıkarır. Helen anne ve babasına esir durumdadır; kendi cinsel yaşamına ilişkin olarak aldığı kararlar en başta, anne babasının kimi onaylayacağı ya da onaylamayacağı konusundaki bilgisine dayanmaktadır. Onların hoşlanacağı kişilerden Helen hoşlanmaz; seçtiği iki adam da anne babasının onaylamayacağını bildiği kişilerdir. Onların istedikleriyse, aslında denetim faktörüdür. Helen, anne babasının ne diyeceğine aldırmak zorunda kalmadan cinsel yaşamı konusunda kararlar alabilen bir gençten daha çok bağlıdır onlara. Karşı karşıya gelmeleri, huzursuzlukları ve çatışmalarına karşın itaat etmeme eyleminin kendisi insanları birbirine bağlamaktadır. Helen’ın durumunda bu hem duygusal hem de fiziksel olarak böyle olmuştu. Hafta sonlarını anne babasının evinde geçirmek istediği dönemlerde siyah erkeklerle ilişkisi vardı; buna karşılık, anne babasının onayladığı beyaz bir adamla ilişkisi olduğu dönemde hafta sonlarını anne babasıyla geçirme isteği duymuyordu. Hafta sonlarında kendisini anne babasının ellerine bıraktığı dönemler itaatsizlik dönemleriydi; Helen bir kere karşı çıkmış olmasını, içi rahat olarak bağımlılığın keyfini çıkarmak için vesile olarak kullanır. Helen’ın otoriteye karşı isyan ettiğini söylemek yanlış olur; Helen, anne ve babasının istek ve iradesinin kendi yaşamının yönlendirilmesinde en önemli yeri işgal etmiş olmasına bakılırsa, otorite “içinde” isyan etmektedir. O itaat etmemektedir ama koşulları saptayan anne ve babadır.

Bu, itaatsiz bağımlılıktır. Temelinde, kişinin her davranışında sormadan edemediği şu soru yatar:Annem ve babam ne istiyor? Onların istekleri bilinince kişi —onlara karşı— harekete geçebilir; ancak merkezi karakterler anne ve babadır; zoraki itaatsizliğin gerçek bağımsızlık ya da özerklikle pek ilgisi yoktur. Bu otorite biçiminde “bağımlılık” teriminin anlamı, bir diğer kişiye yakın olmak gibi tuhaf bir tanımı da içerir. Helen’ın öyküsü, kişi bir diğer kişinin iradesini yadsıdığı zaman “bağımlılık” ve “yakınlık” terimlerinin ne anlama geldiğine ilişkin bazı ipuçları vermektedir. İpuçları şunlardır:

1.       Helen, hayatlarında ne yapacakları konusunda kararsız siyah erkekleri seçmiştir.

2.       Erkekler bir karar vermek için Helen’dan yardım istediğinde Helen ilişkiyi bitirmiştir.

3.       Helen, bazı durumlarda, elleriyle genelde yapmadığı kadar çok jest yaparak, olayları şevkle anlatmaktadır; örneğin, bağımlı erkekler karşısında neler hissettiğini ve diğer insanların kendisine yük olması ya da kafasını meşgul etmesi biçimindeki genel korkusunu tartışırken.

Bu ipuçları bize şunu gösterir: Helen’ın herhangi bir kişiyle yakınlaştığı zaman kendini güvenli hissetmesi için, kendisiyle bu kişi arasında aşılmaz bir duvar örmesi gerekmektedir. Anne ve babasına gelirsek, siyah erkekler Belen’ın gene anne ve babasının uslu kızı olmasını, evde oturmasını, hafta sonlarını anne babasıyla geçirerek rahatlamasını sağlamaktadır. Bununla birlikte gerginlik ve huzursuzluğa neden olan siyah erkekler konusu, Helen’ın anne babasını güvenli biçimde belli bir mesafede tutmasına yarar. Helen’ın anne babasıyla ilişkisi, diğer insanlarla arasına duvar çekmesiyle dengelenmektedir: Bu insanlar asla Helen’a bağımlı olmamalıdır.Anne ve babası siyahlara hoşgörüyle bakmayı öğrenselerdi, Helen terapiste bir ara söylediği gibi davranırdı: “Herhalde başka bir şey bulurdum.”

Helen’ın açıkça bağımlı olma korkusu, ırk olgusundan özel bir biçimde yararlanmaya yol açmaktadır: Irk, kuralları çiğnemenin bir simgesi olmaktadır. Kuralları çiğneme, belki de itaatsiz bağımlılık pratiğinin en güçlü öğesidir. Yalnızca “hayır” demekten öte bir anlam içermektedir. Diğer kişilerin kabul edemeyeceği bir alternatif öneri içermektedir. Yalnızca “istemiyorum” diyen bir çocuk, “başka bir şey istiyorum” diyen bir çocuktan daha zayıf bir konumdadır; bağımlı kişinin duvar örmesinin bir mantığı vardır.

Ancak, itaatsiz bağımlılığa dayalı mücadelelerde, kişinin kuralları çiğneme arzusuyla girdiği dünyanın gerçek bir dünya, geçmişini ortadan kaldıran gerçek bir alternatif olması ender bir durumdur. Helen’in yaşamındaki siyah genç erkekler babasının yerine ikame ettiği kişiler değildir; bu kişiler babasına karşı birer işlev görür ve belki de bu nedenle ikinci siyah sevgilisi bir ara ona “tanıdığım en ırkçı kişisin” demiştir. Bu, otoriteyi yadsıma eylemi, gücün, ahlaki bir engeli aşarak bulunabilecek bir müttefikte değil, insanın kendini koruması gereken kişide olduğunu göstermektedir. Ancak, bu asıl güç, görünmez bir varlıktır ve dış görünüşün altında gizlidir.

Helen’ın ruh sağlığı kliniğindeki temasları, bu asıl gücün, görünebilseydi neye benzeyeceğini gösteren ipuçları vermektedir. İlişkili olgular şunlardır:

1.       Helen ilaçla tedavi ister ve isteği yerine getirilir.

2.       İlaçların yeterince güçlü olmadığından yakınır, ancak ilaçları yeterli miktarda kullanmamıştır.

3.       Kliniğe yeniden gelişinde başka bir doktor ister; çünkü kendisine ilaç veren ilk doktorun, isteğine hemen “evet” demiş olmasından şikayetçidir.

Bu tarzda hareket etmekle Helen bir soru yöneltmektedir: Kim benim sorumluluğumu alabilecek kadar güçlü? Tatminkar bir yanıtın koşulunu da belirtir: Bana karşı çıkacak kadar güçlü biri. Terapi sırasında gözlemlenen bir ayrıntı bu soruya ve yanıt olarak Helen’ın koyduğu koşullara bir örnek oluşturmaktadır. Terapistin, Helen’a beyaz erkek arkadaşıyla birlikte anne babasını neden ziyarete gitmediğini soruşunu anımsayın; Helen yanıtlamaktan kaçınınca terapist soruyu yinelemiş, Helen da susup kalmıştı. Bir süre sonra terapist Helen’ a ne düşündüğünü sordu. Helen’ın yanıtı, kendini “yakalanmış”, “alt edilmiş”, “kapana düşmüş” gibi hissettiği biçimindeydi. Bu seanstan sonra Helen terapiste daha çok açılmaya başladı. Terapist, sorusunu yineleyip ve Helen’in yanıt vermekten kaçınmasını reddederek ona karşı çıkmıştı.

Helen, benzer biçimde, babası siyahlarla ilgili olarak kendisine meydan okusaydı, onun gerçekten güçlü —ancak kendisinin anlayamadığı bir tarzda güçlü olduğuna inanacaktı. Babasında var olduğunu düşlediği güç dolayısıyla dikkatini, kendisine onun kadar meydan okumayan annesinden çok babası üzerinde yoğunlaştırmıştı. Sonunda babası artık karşı çıkma oyununu oynamayı reddettiğinde, Helen rahatlamak bir yana hayatında bir yarılma olduğunu hissetti. İşte bu noktada terapi arayışına girdi. Babası bağı koparmıştı.

Helen’ın itaatsiz bağımlılığını ifade etmede kullandığı dili açıklamak için, anne babasının yaşamındaki onu korkutan öğeleri bilmek gerekiyor. Bunun araştırılmasıysa bizi babasının, annesinin, sonra da onların anne ve babalarının kişilik özelliklerine girmeye sürükler. Bu ilişkinin toplumsal açıdan önemi, söz konusu korkulara dayalı toplumsal bir bağın oluşmasıdır: Bağımlılık ve kuralları çiğnemenin birbirinden ayrılamayacağı bir sözleşme.

Reddetme davranışı, Helen’in siyah sevgilileri gibi üçüncü kişilerin, yani simgesel bir tarafın aracılığıyla değil de, otoriteye sahip kişinin dolaysız olarak reddedilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Bu daha dolaysız reddetme, idealleştirilmiş ikame dilinde kendisini gösterir. Bu dil de gerçek otoriteye sahip kişilerle mutsuz uyrukları arasındaki bağı sıkılaştırır. Şimdi vereceğim örnek, büyük bir sanayi şirketinde muhasebecileri gözlemleyerek geçirdiğim dört aylık bir dönemden alınmıştır. Muhasebe bölümünde on altı muhasebeci, üç kısım şefi yardımcısı ve bir kısım şefi çalışıyordu. Ofisteki çalışma düzeni baskıcı değildi; muhasebecilerin bölüm şefi yardımcıları ya da kısım şefi tarafından tehdit edilmeleri gerekmiyordu.Yapılacak bir sürü iş vardı ve hepsi de sık sık saatlerce mesaiye kalarak bunları bitiriyordu. Bununla birlikte, üstler ve astlar arasındaki ilişkiler gergin ve sorunluydu.

Her ne kadar muhasebeciler yaptıkları işin değerine inanıyorlardıysa da kısım şefi kadına ve yardımcılarından ikisine saygı duymuyorlardı. Muhasebecilerden biri, kısım şefi için şunları söyledi: “Tüm zamanını adam kayırmak ve iç çekişmelerle geçiriyor. Bir veriyi nasıl gireceğimi sorduğumda bana ‘Sen karar ver’ dedi; yani ya yaptığımız işle ilgilenmiyor ya da bir şey bilmiyor.” Bir diğer muhasebeci de şunları anlattı: “Bir müşteriye ilişkin günlük girişlerin daha iyi yapılabileceği bir sistemi saptamak üzere şef yardımcılarıyla bir tür toplantı yapmıştık; bütün söyledikleri şefin ne düşüneceğinden ibaretti.” Sevilen bir şef yardımcısı muhasebecilerin saygısını kazanmıştı,“çünkü işbölümü yapmayı biliyor, kendi yaptığı işin niteliğiyle de ilgileniyor”; ancak bu şef yardımcısı kadın da “gerçek bir lider olmadığı” için eleştiriliyor. “Gerçek bir lider”den ne kastedildiği sorulduğunda muhasebeciler şu yanıtları verdiler: “Sizi gerçekten yönlendiren biri, yapabileceğinizi sandığınızdan daha fazlasını yapmanızı sağlayan biri.” “Birinci sınıf bir iş yapmak uğruna her şeyi göze alan biri.” “Şöyle diyen biri: Bakın kızlar, eğer ben bir işi yapmak için yırtınıyorsam siz de yırtınacaksınız.” Başka bir deyişle, gerçek bir lider hem zorlayıcı hem cezalandırıcı olarak saygı toplar; Weber’in düşüncesi tam olarak bu değildi.

Kuşkusuz, bu ofiste işlevsel otoriteyle kişisel otorite arasında bir bölünme olduğu söylenebilir; muhasebeciler işlerini istekle yapıyorlar ama şeflerinin örnek kişiler olduğuna inandıklarından değil. Sorun, çalışma sürecinde personelin yöneticilere ne gözle baktığındadır. Örneğin, öğle yemeğine az bir zaman kala kısım şefi, birisine bir görev verdiğinde, o kişi o gün öğle yemeğini özellikle uzatır; o gün tam da alışveriş yapması gereken gün oluverir. Verilen işi yapmaya geç bir vakitte başlar ve saatler sonra, yöneticilerin bulunmadığı bir sırada bitirir. Bir keresinde felaket bir Noel partisi yaşanmıştı. Romvotka punçundan aşırı miktarda içen bir muhasebeci, kısım şefi, kadının yanına gelip kadının kişisel kusurlarını sayıp dökmeye başlamış ve diğer muhasebeciler uzaklaştırıncaya kadar susmamıştı. Ofiste görevi başın;; da bulunmama olağan bir durum olduğundan, genelde verimlilik düşüktür; buna karşılık muhasebeciler işin başına oturunca sıkı çalışırlar. Düzensiz ve gergin olan, üstlerini hor gören muhasebeciler, yaptıkları işi iyi yapmaktan gurur duymakta ancak üretkenlik düzeyiyle hiç ilgilenmemektedirler. “Bu yönetimin sorunu” derler; öte yandan zamanının çoğunu, yaptığı işi savunmak üzere bürokratik iç çekişmelerle geçirdiği için kısım şefinin gereksiz olduğunu düşünürler.

Bir sabah kısım şefiyle görüştüm; görüşmemizden az önce, çalıştığı bölümde kalmak için gerekli beceriye sahip olmayan bir kişiyi çıkarmaya karar vermişti. Bütün büyük şirketlerde olduğu gibi personele ilişkin bu tür kararlar bir komite tarafından alınıyordu. Kısım şefi şu açıklamada bulundu: “Kararın komite tarafından alınması, personelin çıkarılmasında kişisel ve keyfi bir tutum olduğu biçiminde bir izlenimi uyanmasını önlüyor.” Kısım şef. ne kadar yanıldığının farkında değildi. Karar duyulduğunda muhasebecilerden biri şöyle dedi: “Bu kadın ayağa kalkıp düşündüklerini açıkça söylemekten korkuyor. Her zaman personel işleri komitesinin arkasına sığınıyor.”

Bir bakıma, bu muhasebeciler de şeflerine, Helen’ın babasına davrandığı gibi davranmaktadır. İşe düzensiz gidişgelişleriyle bir duvar örmekte ve şefe böylece meydan okumaktadırlar; ancak muhasebecilerin şefe karşı tutumu, Helen’ın babasına karşı tutumundan daha açıktır. Muhasebeciler şefi olumsuz bir örnek olarak kullanmaktadır; şef nasıl biriyse ve ne yaparsa, onlar aksini olmak ve yapmak istemektedir. Bu, idealleştirilmiş ikame sürecidir: Gerçek ve beğenilen bir otorite tam karşıtınızdır.

Bu yolla, yönetilenler yönetimdeki kişiye bağlanır. Bu kişi bir referans noktası olur. Örneğin, bu muhasebecilerin yaklaşık yarısı işin fazla sistemli olduğunu düşündükleri kısımlardan buraya gelmişlerdi. Bu kişilere bu konuda soru yönelttiğimde savunmaya geçtiler. Çoğunun yanıtı aynıydı: Daha rahat bir bölümde neden çalışmasızlardı ki. Kendilerini sıkı bir düzene sokmayan ve böylece işlerini kolaylaştıran bir şeften yakındıkları belirtildiğinde, “bu başka bir konu” ya da “bizim şef de başka bir dert” diye yanıtlıyorlardı. Eski kısımlarına dönmeyi düşünüp düşünmedikleri sorulduğunda tümü de “hayır” diye yanıtladı. Şef yardımcılarından biri olan biteni oldukça iyi kavramıştı. “Bizim şefe ihtiyaçları var bunların; ondan hoşlanmıyorlar ve hepsi de çalışkan ama yaptıkları işe bir anlam kazandırmak için ona ihtiyaçları var.”

İdealleştirilmiş ikame sürecinde görülen korku, boşta kalma korkusu, dayanaktan yoksun olma korkusu, kişinin neden çalıştığını, neden hizmet ettiğini ya da bağımlı olduğunu açıklayacak bir referans noktası bulamama korkusudur. Efendi kötüyse, zayıfsa, bundan hareketle, iyi bir efendinin nasıl olması gerektiği bulunur. Bu negatiften pozitif baskı yapmak için çoğu zaman üstün zaaflarını abartmak, ona bir tür “negatif güç” atfetmek gerekir. İşte yöneticilerin bozuk çaldığı şey de budur. Muhasebe bölümünde şef, elemanların bu deni “saygısız” oluşuna içerliyordu. Bununla birlikte, bunların “abartıcı” kişiler olduğunu hissettiği ve gerçek anlamda “sorumluluk sahibi” kişiler olmadıklarını düşündüğü için, onlardan üstün olduğuna inanıyordu. Elemanlar şefin güçsüz bir dalkavuk olduğunu, şef de elemanlarının çocuksu olduklarını ve gerçekçi olmadıklarını düşünüyordu; işte bu negatiflikler onların yaşamlarını iç içe geçiriyordu. Şef, elemanların gözünde otorite sahibi bir kişi midir? Bu, bu terimle neyin kastedildiğine bağlıdır. Şef, elemanları için bir örnek oluşturmamaktadır; ancak bu şef olmasa, elemanları iyi bir şefin nasıl olması gerektiğini göremeyeceklerdir. Elemanların kendisi hakkındaki düşüncesi de şefin kafasında elemanların zaaflarına işaret eder.

Efendiler ve uşaklar arasında, ret olgusunun ardına gizlenen bağın oluşumuna ilişkin üçüncü bir yol da yok oluş fantezisidir.Yönetimdeki kişiler ortadan kalksa, her şey yoluna girecektir. Bu fanteziye ilkel bir örnek veriyorum; birkaç yıl önce New York’ta, Savaşa ve Faşizme Karşı Gençlik adlı radikal bir grubun düzenlediği bir toplantıda yapılan konuşmada söylenenlerden bir bölüm:

Kapitalizm nedir, biliyor musunuz? Kapitalizm bir kanserdir. Kansere ne yapılır, biliyor musunuz? Kesilip atılır. Kanserle oynamayın, ona iyi davranırsanız iyileşeceğini ummayın. Kesip atın. Kapitalizm insanları mutsuz eder. Bilmeniz gereken yalnızca budur. Kesip atın ve mutlu olun, daha ne bekliyorsunuz? ...

Düşünce tarzı şu son tümce dışında, üzerinde durulmayacak kadar aptalca: “Kesip atın ve mutlu olun, daha ne bekliyorsunuz?” Bu sözleri ciddiye alan herhangi birisi sonsuza kadar beklemeye razı olurdu. Günümüzde varolan her şey bu kötü güce dayanmaktadır; bu güç ortadan kalkarsa, gerçekte geriye ne kalır?

Yok oluş fantezilerinin ve bunların hareketsizleştirici etkisinin daha karmaşık bir örneği Alexander Mitscherlich’in Society Without. ihc Father adlı yazınında sunulmaktadır. Aşağıdaki vaka araştırması özeti bu kitaptan alınmıştır:

... Otuz beş yaşında bir öğrenci sınavda iki kez başarısız olmuştu. Çok çekingendi ve ne çalışmaları ne de yaşamındaki başka bir hedef üzerinde yoğunlaşabiliyordu. Babası, üniversite sınavına girmediği için yaşamı boyunca pişmanlık duyan bir devlet görevlisiydi; çalışma yaşamı, bu sınava girmiş olmanın faydasını gören meslektaşları ve amirleri arasında geçmişti. Okulda başarılı birer öğrenci olmamalarına karşın söz konusu hasta ve kardeşi, babalarının zorlamasıyla üniversite sınavına girmişlerdi. Annelerinin saplantısal nevrozu olaylara bakış açısını daraltıyordu ve kadın, kocasının hınç dolu zorbalığı altında bunalıma girmişti. Akşamları kocası eve geldiğinde çocukların gün boyunca işledikleri kabahatleri sıralıyordu ve bunun sonucunda çocuklar odalarından çıkmamakla cezalandırılıyordu. Bu böyle sürüp gitmişti. Çocuklar annelerinin ithamları ve babalarının sert davranışının yarattığı sürekli bir korku ortamında yaşamışlardı... Anne ve babanın baskısı arttıkça çocukların öğrenmeye karşı tutuklukları artıyordu... Doğal yeteneğine karşın, bilinçdışında yarattığı düşmanlar ve bunlara karşı ördüğü savunma duvarı nedeniyle, [hasta] sistemli ve mantıksal olarak tutarlı her türlü bilgiye tam anlamıyla ayak diretiyordu. Çalışmamak, babasından intikam almanın ve aynı zamanda bu yüzden kendini cezalandırmanın tek yoluydu...

Bu tür direnmelerin stratejik hedeflerinden biri, ilk olarak Freud’un işaret etmiş olduğu gibi, öznenin şu inancında ifade bulur: Başarısızlık yeterince sürekli olursa, özne üzerindeki baskı sonunda ortadan kalkar. Aslında sorun şudur: Baskı gerçekten ortadan kalkarsa, özne elinden her şeyin alındığı hissine kapılır; hiç kimsenin ilgisini çekemeyecek kadar silik olduğunu düşünür. Otorite sahibi kişinin varlığını hissettirmemesi durumunda her şeyin yolunda gideceği fantezisi ve bu varlık olmaksızın hiçbir şeyin var olmayacağı korkusu kaçınılmazdır. Otorite sahibi kişiden korkulur; ancak özne, bu kişinin yok olacağı düşüncesinden daha da çok korkar. Bu sürecin sonucunda, yanlış olan her şeyi bir otoritenin varlığına bağlayan bir dil ortaya çıkar; otoritenin varlığı son derece önemlidir.

Bu ret bağlarının toplumsal açıdan dikkat çekici yanı bunların kolayca oluşturulmasıdır; itaatsiz bağımlılık, idealleştirilmiş ikame ya da yok oluş fantezisi dilini kullanmanın son derece doğal görünmesidir. Bu otorite dilini konuşmanın bu kadar kolay olmasının nedenleri geçmişin oldukça derinliklerinde yatmaktadır. Çoğunlukla, davranış araştırmaları yapanlar ve gözlemledikleri insanlar arasında sevgisizliğin ve otorite reddinin ulaştığı çarpıcı boyutları görenler bu sonuçları yakın dönemdeki nedenlerle açıklar: ABD’deki Watergate Olayı, Batı Avrupa’da U. Dünya Savaşı sonrasındaki mucizenin sona erişi, Rusya’da ve Doğu Avrupa’nın bazı bölümlerinde bolluğun yanı sıra “kokuşmuş sınıfların” artışı. Kuşkusuz, bu yakın dönem etkenleri şu andaki gözlemlerimizi etkilemektedir; ancak otoriteyi reddediş dili XVIII. yüzyıl sonlarındaki soylu bir amaçtan kaynaklanmaktadır: Halk kitlelerine özgürlük isteğinin aşılanması. Bu amacın paradoksal olarak yarattığı ret bağları ilkin, bu dilin XVIII. yüzyıldaki siyaset alanından XIX. yüzyıldaki iktisadi koşullara doğru genişletilmesiyle oluşmuştur.

 


 

[1] William Caxton (1422-1491): İlk İngiliz matbaacı. (ç.n.)

[2] Bkz. Kayıp Zamanın İzinde, çev.: Roza Hakmen,YKY Yay., 2004.

* (Alın.) Devlet; imparatorluk. (ç.n.)

** İskandinav mitolojisinde, ölmüş savaşçıların Tanrı Odin önderliğinde mutluluk içinde yaşadığı görkemli saray. (ç.n.)

[3] Bkz. Uygarlığın Huzursuzluğu, çev.: Haluk Barışcan, Metis Yay., 1999.

[4] Kendisinin gerçek adı olmadığı gibi, yaşamına ilişkin bazı ayrıntılar da değiştirilmiştir.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült