Orta Yaşarda Bireysel Gelişim


Bireysel açıdan orta yıllar gelişimde inişe geçişin belirtilerini taşıyan yıllardır. Derinin kırışmaya, saçların aklaşmaya, cinsel gücün azalmaya başladığı, iç organların çalışmasında aksamanın görüldüğü, damar sertliği ve buna bağlı yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarının kişiyi her an alt edebildiği, kilo almanın süreklilik kazandığı bir dönem söz konusudur. Ergenlikteki ileriye doğru fiziksel ve cinsel değişimlerin yerini burada gerileyen fiziksel ve cinsel değişimler alır. Bireysel güçlerin inişe geçtiği bu dönem, aynı zamanda yaşama bir "yeniden değerlendirme" açısından bakma gereksinmesinin duyulduğu dönemdir. İşte ve meslekte en yüksek noktaya çıkılmış olmasına karşın, birey bundan böyle yaşamını aynı biçimde sürdürüp sürdüremeyeceğini sorma noktasındadır. Ancak bu dönemi bir "bunalım" dönemi olarak görmek de doğru değildir.

:::::::::::::::::

1. Bedensel değişimler

Genç yetişkinlikte dış görünümde çok az bir değişme varken, orta yaşlılıkta dış görünüm'de belirgin ve dramatik değişimler söz konusudur. Kilo alma eğilimi güçlenmiştir. Psikiyatrist Robert N. Butler (1977) orta yılları ikinci bir "oral bağımlılık" dönemi olarak nitelemektedir. İnsanlar bu dönemde yemeğe düşkündürler, şişmanladıklarını ve hatta sağlıklarını yitirdiklerini görseler bile yemekten kendilerini alıkoymazlar. Ergenlikte yağlar bedenin tüm ağırlığının % 10'u kadarken, bu oran orta yıllarda % 20'ye çıkmaktadır. Üstelik yağlanmada göğüs ve omuzlar daralıp küçülmüş gibi görünür. Ayrıca bedenin genel duruş biçimi de değişmiş, hareketler yavaşlamıştır. Özellikle erkeklerde saçların değişimi orta yaşlarda belirgindir.

Duyu işlevleri içinde görme yaşa bağlı değişimleri en çok belli eden alandır. 40 yaş dolaylarında yetişkinler görmede aniden ortaya çıkan değişimlerin (Göz bebeğinin küçülmesi, ışığa uyum, göz merceği uyumu, vb.) farkına varırlar. 65 yaşından önce yetişkinlerin yaklaşık yarısı gözlük kullanmak zorunda kalır, 65'ten sonra on yetişkinden dokuzu gözlük takar.

İşitme alanında 25 yaşından önce azalma çok enderdir (yüz kişiden birinde), 45 yaşından sonra bu oran yükselmeye başlar. İşitme yitiminin çoğu yüksek ses frekansında olur. Erkekler düşük frekansı kadınlardan, kadınlar da yüksek frekansı erkeklerden daha iyi duyarlar. Elli yaşından sonraki işitme yitimi erkeklerde kadınlardakinden daha fazladır.

Tat duyusundaki azalma özellikle 50 yaşından sonra belirginleşir. Önce yanaklardaki, sonra dil kökündeki tat duyusu alıcıları azalmaya başlar. Tatlılara karşı duyarlılık yaşlılıkta genç yetişkinliğe oranla üç kez daha azdır. 40 yaşından sonra koku duyarlılığı da önemli ölçüde azalmaktadır. 60 yaşındaki kişinin kokuları ayırt etme yeteneği 20 yaşındakinden % 50 daha azdır. Acı duyarlılığı ise yaklaşık 45 yaşlarında artmakta ve artışını 60 yaşın ötesine kadar sürdürmektedir.

Hareket alanında yetişkinlik yıllarında önemli bir azalma vardır. Olgunluk ve yaşlılık yıllarındaki iş ve başarıya ilişkin araştırmalar, yaşlılık değişimlerinin olumsuz ve gerileyici olduğunu belirterek, bütün davranışsal işlevlerdeki yaşlılık belirtilerini vurgulamaktadır. Welford'un sözünü ettiği değişimler şunlardır: a) Tepki zamanında artış. Tepki zamanı bir bireyin bir duyu uyarısını alışı ile yanıt verişi arasındaki süredir. Ayrıca bir işi yapma süresinde de yaşla artış vardır. b) Bir işi başarma değişkenliğinde yaşla artış. c) Daha karmaşık işlerin yapılmasında yaşla ortaya çıkan önemli başarı düşüşü. Beynin bilgi biriktirme ve iletme kapasitesinde yaşlanmaya bağlı bir azalma vardır. Sonuç olarak yaşlı kişiler gençler kadar hızlı tepki veremezler. Orta yaşların sonlarına doğru çabuk yapılması gereken işlerde hız azalması artar. Örneğin, bazı yetişkinler bir dizi uzun ve karmaşık hareketi gerektiren müzik aleti çalmada güçlük duymaktadırlar. Ancak, hareket becerilerindeki düşüş açık olmakla birlikte, bu düşüşün meslek başarısında da düşüşe yol açacağı konusunda kesinlik yoktur. Başka bir deyişle, yaşlı kişilerin birikmiş deneyim ve bilgileri hareketteki yavaşlamayı ödünleyici niteliktedir.

Beden sağlıyı orta yaşların önemli bir sorunu olarak ortaya çıkar. McCammon'un belirttiği gibi, insanlar yetişkinlik yıllarında daha fazla kronik ve daha az akut hastalık yaşamaya eğilim gösterirler. Akut hastalıklar kısa süreli ve tedavi edilebilir hastalıklardır, buna karşılık kronik hastalıklar (mafsal iltihabı ve şeker hastalığı gibi) uzun süreli ve tedavi edilemez hastalıklardır.

Bazı kronik hastalıklar orta yetişkinlik yıllarında ortaya çıkmaya başlar. 50-60 yaşları arasında -özellikle erkeklerde- şeker hastalığı (diabete) son derece artar, 40 yaşlarından hemen sonra mafsal iltihabı (arthirit) daha sık görülmeye başlar. Kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili dolaşım sorunları da orta yaşlarda artar. Damar sertliği (arteriosclerosis) atardamar duvarlarında kolesterol gibi maddelerin birikmesiyle ortaya çıkar. Büyük olasılıkla çocukluk gibi erken dönemlerde başlayan bu süreç yetişkinlik boyunca sürer ve atardamar duvarlarının esnekliğini giderek sınırlar. Damar duvarında biriken maddeler sert plakalara dönüşebilir ve hatta damarın yırtılmasına yol açabilir. Genellikle iç çeperi bozulmuş olan damarlarda kan pıhtıları toplanır (tromboz) ve tıkanmalara neden olabilir; bu durum kol ve bacaklarda olursa gangrenle, beyinde olursa felçle sonuçlanabilir. Genç yetişkinlikle orta yaşlar arasında kalp atardamarlarının (koroner arterleri) yaklaşık % 25'i bu nedenle görevini iyi yapamaz ve koroner kalp hastalıkları ortaya çıkar. Bu hastalıklar bazen sigaraya, kolesterol düzeyine, yüksek kan basıncına ve kişilik özelliklerine de bağlı olabilir. Yüksek tansiyon (yüksek kan basıncı) Birleşik Devletler'de her yıl yaklaşık altmış bin erkek ve kadının ölümünde doğrudan etkili olmaktadır, bu insanların çoğu kırk yaşlarındadır. Yüksek tansiyon fıziksel ve duygusal etkenlerin etkileşimine bağlı bir hastalıktır. Atardamar duvarlarında madde birikimi fiziksel bir etkendir, bireyin streslere tepki göstermesi de duygusal bir etkendir. Sürekli gerginlik ve stres bazen kan basıncı düzeyinin artmasına neden olabilir. Kan basıncı düzeyinin yaşla artması yönünde bir eğilim de vardır. Bazı kişiler stresle başaçıkmada gençlik yıllarında sağlıklı teknikler geliştirirler, bu özellik onlara yetişkinlikte de yardımcı olur.

:::::::::::::::::

2. Zihinsel değişimler

Yetişkinlikte zekanın azaldığı ya da yetişkinlerin yeni şeyler öğrenemeyecekleri türünden söylenceler, insanların yetişkinlikteki zihinsel değişimleri doğru bir biçimde değerlendirmesini engellemektedir. Zekanın ve bilişsel yeteneklerin yetişkinlik boyunca değişmez kaldığı gerçeği daha önce belirtilmişti. Gerçekte, akılyürütme ve sözel beceriler yetişkinlikte gelişebilmektedir. Orta yaşlı bireylerin düşünme yetenekleri büyük olasılıkla genç yetişkinliktekinden daha iyi olmaktadır. Ayrıca, yaratıcılık da orta yetişkinlik yıllarında belirgin bir azalma göstermemektedir. Yaratıcı kişilerin toplam ürünlerinin incelenmesi, bu insanların başarının doruğuna orta yaşlarda, bazen de ileri yetişkinlikte ulaştıklarını göstermektedir. Bilim adamları için yaklaşık 40-60 yaşları arası bilimsel üretimin oldukça sürekli bir akış gösterdiği dönemdir, göreli bir azalma ancak 60-70 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. Bilim adamları için 20-29 yaşları arasının en az ürün verdikleri dönem olduğu da belirtilmektedir. Sadece sanatçıların 60-70 yaşları arasında 20-29 yaşları arasındakinden daha az ürün verdikleri bulunmuştur. İnsan bilimlerinde yaratıcılık yaklaşık 30-70 yaşları arasında sürekli gelişme göstermektedir. Orta yaşlarda doruk noktasına ulaşan yaratıcı kişiler bazı yaratıcı etkinliklerini ileri yetişkinlik yıllarına kadar sürdürebilirler. Çünkü doruk noktasına ulaşmak bundan sonra bütün işlerin duracağı anlamına gelmez. Ayrıca, azalma ya da düşüş mutlaka yeteneklerde değişme olduğunu da göstermez. Kimmel'e göre, düşme belki de zihinsel değişimlerden çok bilişsel olmayan etkenlerin sonucudur. Nitekim, bilim adamları -büyük yaratıcı çalışmanın ardından- birtakım sorumluluklar üstlenerek (yöneticilik, vb.) yaratıcı üretime daha az zaman ve enerji ayırmak durumunda kalmaktadırlar.

Aşağı yukarı her yetişkin yeterli zaman verildiğinde her türlü konuyu öğrenmeye ve beceriyi edinmeye yeteneklidir. Yetişkinlikte bireysel farklılıklar önemli ölçüde artmakla birlikte, kendilerine güvenlerinin azalmaması koşuluyla, yetişkinler hala yeni şeyler öğrenebilirler. Kendine güven özellikle önemlidir; çünkü bazı yetişkinler, öğrenim yaşamlarının sınırlılığını aşırı vurgulayarak öğrenme yeteneklerini olduğundan daha az görme eğilimindedirler. Pratik yolla ve özel deneyimle elde ettikleri bilgileri de küçümserler. Oysa yetişkinler yaşamları boyunca iş, aile ve toplum yaşamlarında -informel olarak- pek çok şey öğrenirler. Birçok yetişkin kendi yönettiği öğrenme etkinliklerine girer. Yetişkinler genellikle öğrendiklerini kullanmak da isterler. Knox'a göre, yetişkinlikteki öğrenmeyi etkileyen bellibaşlı etkenler şunlardır: a) Koşullar. Fizyolojik koşullar ve fiziksel sağlık öğrenmeyi çeşitli yönlerden etkileyebilir. Duyusal kısıtlanmalar (görmenin, işitmenin azalması gibi) duyusal girdileri sınırlayabilir. Sağlığın bozulması dikkatin dış olaylara yöneltilmesini önleyebilir. b) Uyum. Öğrenme durumunda kişisel ya da toplumsal bir uyumsuzluk olduğunda bireyin öğrenmeyi değerlendirmesi ya da kolaylaştırması daha az olanaklıdır. Toplumsal uyumsuzluk genellikle öğrenen kişinin savunma ve anksiyetesiyle ilgilidir ve kişinin güdülenme ve canlılık düzeyiyle karıştırılmamalıdır. Kişi bir durumla uğraşabileceğine inanırsa ona meydan okuyabilir, eğer inanmazsa durumu tehdit edici olarak algılayabilir. Daha önce pek çok başarısı olan bir kişi başarısızlığı çok rahat göğüsleyebilir. Yeni eğitim deneyimlerinde destek ve yardım yetişkinler için çok önemlidir. c) Uygunluk. İş anlamlı ise ve öğrenme yarar sağlayacaksa yetişkinin öğrenme etkinliğindeki güdüsü ve işbirliği de artar. Belirgin ve seçilmiş öğrenme görevleri ve anlaşılır yöntemler söz konusu olduğunda yetişkin daha etkin bir ilgi ve katılım göstermektedir. d) Hız. Özellikle yaşlı yetişkinler için zaman sınırlamaları ve baskılar öğrenme başarısını azaltmaktadır. Yetişkin kendi ritmine bırakılırsa öğrenme başarısı daha yüksek olur. e) Statü. Sosyoekonomik durumlar, öğrenme yeteneğini etkileyebilecek değerler, istemler, baskılar ve kaynaklarla yakından ilişkilidir. Resmi öğrenim düzeyi yetişkinin öğrenmesiyle yakından bağlantılı bir statü belirtisi olmaktadır. Statünün öğrenmeye etkisi öğrenme etkinliğinin türüne bağlıdır. Örneğin, ölçme sisteminin öğrenilmesinde sözel iletişim mavi yakalı yetişkinler için daha etkili olurken, beyaz yakalı yetişkinler soyut kavramları yazılı iletişimle daha kolay öğrenmektedirler. f) Görünüş. Kişisel görünüş ve kişilik özellikleri (açık görüşlülük ya da savunmacılık gibi), yetişkinin özel öğrenim türleriyle uğraşma yollarını etkileyebilmektedir (Schiamberg ve Smith, 1982).

İlerde yaşlılık bölümünde de tartışılacağı gibi, zekanın yetişkinlikteki durumu (artma, azalma, değişmeme) her zaman merak konusu olmuştur. Bir yanda, yetişkinlik boyunca zekada düşüşün kaçınılmaz olduğunu, bilgi ve deneyim artışı gizlese bile öğrenme gücünde yaşla birlikte yadsınamaz bir azalışın ortaya çıktığını ileri sürenler vardır. Öbür yanda, zekanın yaşam boyunca esnekliğini koruduğunu, sağlık, eğitim, yaşam deneyimleri gibi etkenlerle yoğurulduğunu, dolayısıyla azalabileceğini de, artabileceğini de düşünenler bulunmaktadır. Bu görüşlerden hangisi doğrudur ya da bunları uzlaştırmanın yolu var mıdır?

Yirminci yüzyıl boyunca psikologlar zekanın ergenlikte tepe noktasına ulaştığına, sonra yetişkinlik boyunca derece derece azaldığına inanmışlardır. 1950'lerin ortalarında ilk kez bu sayıltıdan kuşku duyulmaya başlanmıştır. Özellikle boylamsal araştırmalar zekanın yetişkinlik süresince de gelişebildiğini göstermiştir. Kuşak ya da bölük farkılıklarının bozucu etkilerini ilk kez farkedenlerden biri K. Warner Schaie'dir. Schaie aynı denekleri 1963'de, 1970'de, 1977'de yeniden test edince sorunun kesitsel araştırma yaklaşımından kaynaklandığını ortaya çıkarmıştır. Ancak boylamsal yöntemin de bu haliyle birtakım sakıncalar içerdiği görülmüştür. Bunlardan biri, hep aynı testi birçok kez almanın kişinin başarısını yükseltebileceği gerçeğidir. Schaie bu sakıncayı aşabilmek için daha önce sözünü ettiğimiz "sırasal düzen" yaklaşımını geliştirmiştir. Kesitsel ve boylamsal verilerin birlikte kullanılması kuşak farklılıkları engelini aşmayı sağlamaktadır.

Konuyla ilgili bütün araştırmalar bize yetişkinlikteki bilişsel gelişim için iki genel sonuç vermektedir:

- Değişik yaşlardaki yetişkinleri karşılaştıran kesitsel araştırmalar zihinsel yeteneklerde derece derece ortaya çıkan bir düşüş gösterdiği halde boylamsal araştırmalar ilk yetişkinlik ve genellikle orta yaşlarda pek çok yetenekte bir artış göstermektedir.

- Kuşak farklılıkları test sonuçlarını yaklaşık 60 yaşına kadar yaş farklılıklarından daha güçlü biçimde etkilemektedir.

John Horn, Cattell'in daha önce sözünü ettiğimiz iki tür zeka anlayışını yeniden ele almıştır. Akıcı zeka her yöne doğru hareket edebilir. Kısa süreli bellek, soyut düşünce, işlem hızı gibi temel zihinsel yetenekleri içeren bu zeka türünde kişi sözcük, sayı, bilmece gibi konularda hızlı ve yaratıcıdır. Birikimli zeka daha sağlamdır; eğitimle ve deneyimle gelen olgu, bilgi, öğrenme stratejisi birikimiyle oluşmuştur. Uzun süreli bellek, sözcük dağarcığı genişliği bu zeka türünün özellikleridir. Akıcı zekanın temelde genetik; birikimli zekanın ise temelde öğrenilmiş olduğu kabul edilmiştir önceleri. Ancak John Horn bugün bu doğa-kazanım ayırımının geçersiz olduğunu düşünmektedir. Çünkü birikimli zekanın kazanılması kısmen akıcı zekanın niteliğinden etkilenmektedir. Örneğin, bir kişinin sözcük dağarcığının gücü, kısmen okuma hızının ve sözcükler arasında mantıksal çağrışımlar kurma yeteneğinin sonucudur; bu ikisi de akıcı zekayla ilgilidir. Horn yetişkinlikte akıcı zekanın önemli ölçüde azaldığına inanmaktadır. Bu düşüş birikimli zekadaki artışla geçici olarak gizlenmektedir.

Düşünme hızı akıcı zekanın önemli bir ögesidir. Standart zeka testlerinin çoğunun tepki hızına önem verdiği de bilinmektedir. Yetişkin gelişimi uzmanları zeka testlerinin bu yönünü hakça bulmamaktadırlar. Yetişkinler hemen her şeyde gençlerden daha yavaştırlar. 20 yaş ile 60 yaş arasında tepki zamanında ortalama % 20'lik bir yavaşlama söz konusudur. Karmaşık etkinliklerde bu yavaşlama daha da fazladır. Örneğin elyazısı 60 yaşında 30 yaşındakinin iki katı zaman almaktadır. Ancak düşünme hızını düşünme kalitesi ile karıştırmamak gerekmektedir. Hatta yavaş düşünmenin daha derin ve daha iyi bir düşünme olduğunu ileri sürenler vardır. Buna karşılık, yavaş düşünmenin etkisiz bir düşünme olduğunu ileri sürenler de vardır. Sonuçta, zihinsel süreçlerin yavaşlığının düşünmenin kalitesini nasıl etkilediği konusunda görüş birliğine varılabilmiş değildir. Ancak, gelişim psikologlarının çoğu Schaie'nin hedefe Horn'dan daha fazla ulaştığını düşünmektedir. Yetişkin zekasında en azından orta yıllarda ılımlı bir artış norm olabilir görünmektedir.

Bugün birçok araştırmacı zeka diye bir bütünün varlığından çok, birçok değişik zekaların var olduğunu kabul etmektedir. Her zihinsel yetenek, eğitim, deneyim gibi değişkenlere bağlı olarak, yaşla birlikte artabilir, azalabilir, sabit kalabilir. Yetişkinin zihinsel yeterliği çok-boyutlu ve çok-yönlüdür. İnsanlar yaşlandıkça geliştirmeyi seçtikleri zeka türlerinde ya da becerilerde daha uzmanlaşırlar; kullanılmayan yeteneklerde de düşüş görülür. (K. S. Berger, 1988)

:::::::::::::::::

3. Cinsel Değişimler

Orta yetişkinlik yıllarında hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım cinsel değişimler olmaktadır; bu değişimler kimi yazarlarca "yaşam değişimi" kavramıyla dile getirilmektedir. Yaşam değişimi, orta yaşlarda erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkan cinsel değişikliklere uygulanan genel bir terimdir ve önemli bir dönüm noktası olarak yaşamın bir döneminin terkedilmesi, bir diğerinin başlaması anlamına gelir. Bu değişikliklerden en önemlisi erkek ve kadınlarda üretim yeteneğinin gitgide azalmasıdır. "Yaş dönümü"nün (climacteric) sonu kadınlar için daha dramatiktir, çünkü ayhalinin durması gibi çok belirgin bir işaretle ortaya çıkar. "Menopoz" kadın yaş dönümünün son noktasıdır; östrojen hormonunun durması yumurtlama sürecini sona erdirir, dolayısıyla aylık kanamalar da durur. Erkek yaş dönümü ise erkek üretkenliğinin derece derece azalmasını dile getirir. Yaşlanan bedende hem sperm üretimi, hem de erkeklik hormonu (testosteron) üretimi azalmaktadır. Ancak bu azalma, erkek üretkenliğini hiçbir zaman bitirmeyecek biçimde derece derece olur. Kadının menopozundan farklı olarak, erkeğin üretim işlevi sona ermez ve genellikle - testosteron ve spermin azalmasına karşın- ileri yaşlara dek sürer.

a. Menopoz

Kadında yaş dönümünün en kolay tanınan belirtilerinden biri menopozdur. Aylık kanamaların durması genellikle 2-3 yılda tamamlanır. Kadınların sadece dörtte biri menopozun geleneksel belirtilerini göstermekte ve sadece % 10-15'i bu dönemde doktor yardımına gereksinme duymaktadır. En belirgin belirtiler sıcaklık basması ve aşırı terlemedir; yüz kızarması, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, uykusuzluk, sinirlilik, ağlama ve depresyon da görülebilir. Bu can sıkıcı belirtiler genellikle menopozun bitimine kadar sürer. Bu dönemde kadınlarda bazı ruhsal değişiklikler de görülür. Kadınlar, eğer menopozu çekiciliklerinin, cinselliklerinin, yararlılıklarının sona ermesinin belirtisi olarak görürlerse daha fazla üzüntü duymaktadırlar. Bu duygular yaşlı kişileri değersizleyen gençlik odaklı bir kültür tarafından daha da yoğunlaştırılabilir. Bu tür duygularla depresyona giren kadınlar yalnızca küçük bir gruptur. Menopoz geçiren kadınların en azından üçte ikisi kendilerini menopozdan sonra öncekinden çok daha iyi hissettiklerini söylemektedir. Bir bakıma bu tür belirtiler menopoza giren kadının yaşı ile de ilişkilidir. Erken yaşta menopoza girenlerde belirtiler sarsıcı olurken, 45 yaş ve sonrasında girenler için bu dönem daha sakin geçmektedir. Ortayaşlı bir kadın menopozun yaşamında önemli değişikliklere neden olmadığını kolayca görebilir.

Menopoz genellikle cinsel etkinlikleri etkilemez. Bir araştırmada kadınların % 65'i menopozun cinsel ilişkileri üzerinde hiçbir etkisi olmadığını belirtmiştir; ancak vajen duvarının incelmesi, üretim organlarının zayıflaması, uyarılma sırasında vajen ıslaklığının (lubrication) azalması kimi kadınlarda cinsle ilişkiyi zorlaştırabilir. 1960'larda menopoz belirtilerini denetim altında tutmak için östrojen hormonu kullanılması yaygın bir yöntemdi. Ancak bugün bu yöntemin rahim kanseri olasılığını 4-7 kat arttırdığı bilinmektedir.

b. Erkeklerde yaş dönümü

Dramatik bir değişimle ortaya çıkmadığı için erkeklerde yaş dönümünü belirlemek güçtür. Yaşlı erkekler cinsel yeterlilikte birtakım değişimler gösterebilirler. Sertleşme (erection) eskisi kadar çabuk olmaz ve boşalma (ejaculation) süresi ve gücü azalmıştır (Masters ve Johnson, 1966). Kimi erkeklerin yakınmaları (sinirlilik, kızgınlık, depresyon, dikkatini yoğunlaştırma güçlüğü, istek yokluğu) ile yaş dönümü arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Masters ve Johnson (1966), erkeğin cinsel tepki yeteneğinin azalmasında aşağıdaki psikososyal etkenlerin etkisinden söz etmektedir:

(1) Kadına ilginin, kadının çekiciliğinin yitmesine yol açan uzun süreli ilişkiye bağlı tekdüzelik.

(2) Erkeğin mesleki uğraşları.

(3) Fiziksel ya da zihinsel yorgunluk.

(4) Aşırı alkol kullanımı.

(5) Eşlerden birinin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığı.

(6) Başarısızlığa uğrama korkusu.

Kültürel kalıpyargılar erkeklerin 40-50 yaşlarında birden bire ciddi bir psikolojik bunalıma gireceklerini ileri sürmektedir. Erkeklerin bu yaşlarda uğradıkları güçlükler bir tür "erkek menopozu"na mal edilmektedir. Tıp adamları erkeklerde cinsel hormon üretimi azalmasından söz ediyorlar, buna karşılık psikolog ve sosyologlar biyolojik olmayan açıklamaları yeğliyorlar.

D.J. Levinson erkeklerin genellikle 35-45 yaşlarında bir dönüm noktası yaşadığını belirtiyordu. Levinson'a göre erkek bu dönemi değişmeden geçiremez, çünkü yaşamının bu döneminde değişik koşullarla karşılaşmak durumundadır. Yaşlanmanın tartışılamaz ilk işaretlerini görür, kendisi konusunda sahip olduğu düşleri ve imgeleri yeniden değerlendirmek zorunda olduğu bir noktaya ulaşır. Ölüm gerçeği de bir erkeği orta yaşlarında yeni düşünme yollarına zorlar. Yale araştırmacıları bütün bu gelişmelerin ortasında cinselliğin de önemli bir sorun alanı olduğunu buldular: Erkekliğin azalması olasılığından ve fiziksel çekiciliğin azalmasından duyulan kaygı.

Masters ve Johnson'a (1966) göre, erkekler 50 yaşlarını geçtikten sonra penisin dikleşmesi daha fazla zaman almaktadır. Ayrıca özellikle 60'ından sonraki erkeklerde sertleşme gençliklerinde olduğu gibi tam ve güçlü değildir, maksimum dikleşme ancak orgazmdan az önce gerçekleşmektedir. Yaşın ilerlemesiyle spermde, seminal sıvıda ve sertleşme gücünde azalma olmaktadır. Eğer erkek cinsel yaşamında gençliğinden beri yüksek bir etkinlik düzeyini korumuşsa ve akut ya da kronik bir hastalığı yoksa, cinsel etkinliğini ileri yaşlara kadar sürdürebilmektedir. Yine de yaşlı erkekler çok uzun süre uyarılmamışlarsa cinsel tepki verme yetenekleri sürekli olarak azalabilmektedir.

c) Cinsel yaşam

Sağlıklı erkek ve kadınlar, cinsel isteğin yok edilmemesi ya da cinsel eylemin engellenmemesi koşuluyla ileri yaşlara kadar cinsel işlevlerini koruyabilmektedirler. Yaşlılar, kendi yaşlarındaki insanların "sekssiz" olması gerektiği konusundaki toplumsal tanımları benimsediklerinde haksız bir söylencenin kurbanı olmaktadırlar.

Kinsey'e ve Westoff'a göre, evli çiftler yirmi yaşlarında haftada yaklaşık üç kez, otuzlarında yaklaşık iki kez, kırklarında bir buçuk kez, ellilerinde bir kez ve altmışlarında yaklaşık on iki günde bir kez cinsel ilişkide bulunmaktadırlar. Ancak, genel nüfusta dört haftalık bir dönemde görülen ilişki sayısı 1965'te 6,8 iken, 1980'de 8.2'ye yükselmiştir. Bu değişimin temel nedeni, gebeliği önleyici yeni yöntemlerin bulunması ve yasal kürtaj hakkının kullanılması, dolayısıyla istenmeyen gebeliklere bağlı anksiyetenin azalmasıdır. Toplumsal özgürlüklerin artması, kadınların beklentilerinin değişmesi ve kitle iletişiminde cinselliğin geniş ölçüde tartışılması da gelişmelere katkıda bulunmaktadır.

ABD'li erkekler yayınlar yoluyla cinsellikle daha fazla ilgilenmeye yöneltilmektedirler. Louis Harris'in 18-49 yaşlarındaki erkekler arasında yaptığı bir araştırma, erkeklerin % 49'unun cinselliği kişisel mutlulukları için "çok önemli" bulduğunu gösterdi; yetişkin mutluluğuna bağlanan etkenler listesinde erkeklerin % 17'si cinselliği en az önemliler arasında saydı. Erkeklerden yaşamlarında kişisel olarak en önemli üç değeri seçmeleri istendiğinde en çok belirtilenler şunlardır: % 56 aile yaşamı, % 35 sağlık, % 32 iç huzur, % 25 aşk, % 19 iş, % 16 din, % 10 saygınlık, % 9 eğitim, % 8 seks. Amerikalı erkekler kendi duyarlılık ve insanlıklarının daha fazla farkına varmaya başlamışlardır. Sevecenlik, bağımlılık, zayıflık, acı gibi duyguları gittikçe artan biçimde daha fazla tanımaya başlıyorlar. Yine de, erkeklerin çoğu ve özellikle yaşlı erkekler bu tür "erkekçe olmayan" duyguları rahatça konuşmaktan henüz çok uzakta.

Kadınlar ise kendi cinselliklerini günümüzde daha fazla farketmeye başlamışlardır. Bugün kadınlar cinsellikten daha fazla hoşlanıyor ve eşlerinden bunu istiyorlar. Hite'in araştırması kadınların % 95'inin ("frijit" olduklarını düşünenlerin bile) mastürbasyon yaptıklarında orgazm olmaya yetenekli olduklarını göstermektedir. Tutumlardaki bu değişimin kadın hareketlerinden etkilendiği de kuşkusuzdur. Ancak, araştırmalar, erkeklerin cinsel etkinliğe daha fazla ilgi duyduklarını ve daha fazla katıldıklarını ortaya koymaktadır. Evli olmayan kadınların % 92'si cinsel etkinlikten sürekli olarak yoksun olduklarını ve % 45'i hiç cinsel ilgi duymadıklarını belirtmişler; oysa evli olmayan erkeklerin sadece % 18'i cinsel ilişkiden uzak ve sadece %15'i cinsel ilişkiden yoksun. Bununla birlikte, günümüzün genç kadınları cinsel yaşamla çok daha fazla ilgililer ve bu ilgi büyük olasılıkla yaşamları boyunca sürecektir. Dolayısıyla, yaşlı yetişkinlerin cinsel tutum ve davranışlarının gelecekte bugünkünden farklı olacağı söylenebilir.

Yaşlılık araştırmaları, cinsel ilgide ve etkinlikte azalma olsa bile, yaşamın ileri dönemlerinin hiç de "sekssiz" olmadığını göstermektedir. Örneğin, Newman ve Nichols'un araştırması, eşleriyle yaşayan 60-93 yaşları arasındaki 149 erkek ve kadından % 54'ünün cinsel ilişkiyi hala sürdürdüğünü göstermektedir. Cinsel ilişkilerin yaşam boyunca önemli ve haz verici olduğu saptanmaktadır. Deneklerini 67 yaşından 77 yaşına kadar izleyen bir başka araştırma, deneklerde cinsel ilginin hiç azalmadığını göstermiştir. Ayrıca araştırmacılar, ileri yaşlardaki cinsel ilginin -cinsel başarı gibi-, cinsel etkinliğin düzenliliğine bağlı olduğu ve erken yıllardaki cinsel etkinlikle bağlantılı olduğu konusunda görüş birliği içindedirler (Masters ve Johnson, 1966).

Yetişkinlerin cinsel sorunları bilimsel araştırmaya daha yeni yeni konu olmaktadır. Pittsburg Üniversitesi'nin orta sınıftan yüz çift üzerinde yaptığı bir araştırmada, kadınların yaklaşık yarısı ve erkeklerin üçte biri cinsellikle ilgili sorunlar bildirdiler. Uyarılma güçlüğü bir kadının cinsel doyumsuzluğunda en çok bildirilen sorundur, kadınların yaklaşık yarısı bu güçlüğe sahiptir ve % 46'sı orgazma ulaşma güçlüğü göstermektedir. Bu kadınların çoğu sevişme sırasında rahat (relax) olmadıklarını söylemekte ve sevişmeden sonra en küçük bir sevecenlik görmediklerinden yakınmaktadırlar. Erkeklerin en çok belirttiği sorun (% 36) erken boşalmadır ve % 16'sı da ereksiyon olma ya da sürdürme güçlüğü bildirmektedir. Master ve Johnson (1970), yaşlı erkeklerin avantajının, genellikle boşalım denetiminin 50-70 yaş grubunda 30-40 yaş grubundakinden daha iyi olması olduğunu ileri sürmektedir. Her iki eş de her cinsel ilişkide boşalmanın mutlaka gerekli olmadığı gerçeğini kabul ettiklerinde cinsel ilişki daha doyurucu olabilmektedir. Ayrıca, penisin sertleşmesinin gecikmesiyle vajenin nemlenmesinin gecikmesi de birbirine denk düşmektedir.

Sonuç olarak, doyumlu cinsel ilişki kapasitesinin sağlıklı kişilerde ileri yaşlara kadar korunduğu söylenebilir. Yaşlanan erkek için cinsel etkinliği korumada en önemli etken cinselliğin genç yaşlardan itibaren kararlılığıdır. Ne tür bir cinsel etkinliğin yaşandığı önemli değildir, önemli olan cinsel etkinliğin başından beri sürekli ve üst düzeyde tutulmasıdır. Aynı şekilde, kadınlar için de sonsuz bir cinsel etkinlik ve anlatım kapasitesinden söz edilebilir. Etkin cinsellik kadının menopoz öncesi yıllarıyla sınırlı değildir; kadın, düzenli ve etkili bir uyarımla karşı karşıya olduğu sürece, tam cinsel etkinliğe ve orgazm tepkisine her zaman yeteneklidir. Her iki cins için de cinsel kapasitenin yitirilmesi genellikle cinsel etkinlik yokluğundan kaynaklanmaktadır.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült