Önyargı Ve Ayırım

Clifford T. Morgan


Önceden yargıya varmaktan gelen “önyargı” terimi, haklılığı kanıtlanmamış bir tutumu belirtmede kullanılır. Hemen hemen bütün tutumlar bir ölçüde önyargı olarak nitelendirilebilir, çünkü insanlar tutumlarının haklılığını kanıtlayacak birinci el bilgiye ancak nadiren sahip olabilirler. Bununla birlikte, sadece olgulara açıkça ters düşen, oldukça kuvvetli ve çoğu kez olumsuz olan tutumlar önyargı olarak adlandırılır.

Önyargının aksine, “ayırım” terimi bir birey veya gruba karşı yapılan olumsuz veya haksız davranışları belirtmede kullanılır. Kuşkusuz önyargı ayırıma yol açar. Ancak, önyargılı kişiler ya fırsat bulamadıkları ya da sonuçlarından çekindikleri için her zaman tutumlarını davranışa dönüştürmeyebilirler. Diğer bir deyişle, ayırım yapmayabilirler. Son çıkan bazı kanunlarla Amerika'da azınlık grubu üyelerine karşı ayırım birçok alanda yasaklanmıştır. Ancak, ayırıma yol açan önyargıların kanunlarla ortadan kaldırılmasının güçlüğü de ortadadır. “Irkçılık”, “belirli bir cinsiyetin üstün olduğu savı” (cinsiyetçilik sexism) gruplara karşı önyargıların örnekleridir.

Önyargının Özellikleri

Önyargı aslında insanları katı bir şekilde sınıflandırma eğilimidir. Önyargılı kişiler insanları siyah derili olma, Katolik olma, Meksika kökenli olma ve benzeri gibi ortak özelliklerine dayanarak aynı grup içinde sınıflandırır ve aynı grup içinde sınıflandırdığı tüm bireylerin aynı özelliklere sahip olduğunu kabul ederler. Buna bağlı olarak, tüm önyargıların önemli bir ortak özelliği, önyargı nesnesi hakkında kalıp yargıların (stereotypes) oluşmasıdır. Önyargılı beyazların zenciler hakkındaki bu tür kalıp yargılarından biri, onların tembel, cahil, batıl inançlı ve kaygısız oldukları şeklindedir. Bazı önyargılı Protestanların tüm Yahudilerin kurnaz, çıkarcı, çalışkan, gözü doymaz ve hırslı oldukları şeklindeki düşünceleri kalıp yargılara verilebilecek bir başka örnektir. Bu tür kalıp yargılar önyargılı tutumların ve inançların bir ürünüdür.

Önyargıların bir başka özelliği sosyal uzaklığı artırmalarıdır. Sosyal uzaklık, bir bireye X grubunun bir üyesini arkadaşlığa, oda arkadaşlığına, komşuluğa, evlilik yoluyla akrabalığa vb. kabul edip etmeyeceğini sorma yoluyla ölçülebilir. Örneğin, zencilere karşı aşırı önyargılı bir birey, bir zenciyi bu rollerden hiçbirine kabul etmeyecektir. Daha az önyargılı bir beyaz ise, bir zenciyi bu rollerden bazılarına kabul edecek, bazılarına etmeyecektir.

Önyargının Yaygınlık Derecesi

Bazı insanların azınlık gruplarına* karşı önyargılı olduklarının bilinmesi, bu tür önyargıların ne ölçüde yaygın oldukları sorusunu akla getirmektedir. Bu sorunun yanıtını tüm azınlık grupları için vermek mümkün değildir. Ancak, son yıllarda yapılan geniş kapsamlı bir araştırma, zencilere ilişkin önyargıların yaygınlık derecesi hakkında bir fikir verebilir (Campbell ve Schuman, 1968). On beş büyük kentte yürütülen bu araştırmada, yaşları 16 ile 69 arasında değişen 5000'den fazla zenci ve beyazın tutumları incelenmiştir. Küçük kasabaların, kırsal kesimin ve Güney illerinin araştırma kapsamına alınmamış olması, Batıdan sadece bir tek kentin bulunması nedeniyle tutumları incelenen örneklem grubu Amerika'yı tam olarak temsil edecek nitelikte değildir. Bu sınırlılığı hatırda tutmak koşuluyla, beyazların zencilere ilişkin tutumları hakkında toplanan bilgilere bir göz atalım:

1. İş hayatında zencilere ilişkin önyargılar göreli olarak zayıf görünmektedir. Beyaz deneklerin yüzde 95'i iş alanında fırsat eşitliğinden yanadır. Üçte ikisi zencilerin iş bulmalarını kolaylaştırmayı amaçlayan kanunları desteklemektedir. Buna karşın, ancak yüzde 20'si iş alanında zenci-beyaz ayırımı yapılmadığına inanmaktadır.

2. Konut konusundaki önyargılar daha kuvvetlidir. Deneklerden sadece yüzde 50'si zencilerle komşu olmayı kabul etmekte ve zencilerle beyazların aynı bölgelerde oturmasını sağlayacak kanunları desteklemektedir.

3. Yaş ile önyargı arasında bir ilişki vardır. Genellikle gençler yaşlılardan daha az önyargılıdır.

4. Bütün bunlara karşın, beyazların büyük bir çoğunluğu daha kötü evlerde oturmalarından, düşük ücretli işlerde çalışmalarından ve eğitim düzeylerinin düşük oluşundan zencilerin kendilerini sorumlu tutma eğilimindedir. Beyazlar, zencilerin tembel ve hırstan yoksun olduğu şeklindeki kalıpyargıları benimsiyor gibi görünmektedir.

Araştırmada zencilerin oluşturduğu örneklem grubunun tutumları hakkında ise şu bilgiler elde edilmiştir:

1. Zencilerin büyük bir çoğunluğu zenci-beyaz ayırımının var olduğu ve bu ayırımın kendilerini ev ve iş bulma konularında etkilediği inancındadır; ancak, yüzde 25'e yakın bir oran, ırk ayırımını gene de ciddi bir problem olarak görmemektedir. Deneklerden üçte biri değişik zamanlarda ayırıcı davranışlara hedef oldukları inancındadır.

* Azınlık grubu terimi sayısal olarak azınlıkta olsun olmasın önyargının hedefi olan gruplar için kullanılır. Bu nedenle, bu terim bazen gerçekte sayısal olarak çoğunlukta olan gruplar için de kullanılmaktadır: örneğin, Güney Afrika'da siyahlar, Amerika'da kadınlar (Ashmore, 1970).

2. Beyazlara karşı tutumları açısından, zenci denekler sayısal olarak aşağı yukarı eşit üç gruba ayrılmaktadır. Bir grup beyazları iyi niyetli olarak görmekte, bir grup zencilerin problemlerine ilgisiz kaldıklarını düşünmekte, bir grup ise beyazların düşmanca bir tutum içinde olduklarına inanmaktadır.

3. Beyaz deneklerin hemen hemen tümü gibi, zenci deneklerin de yüzde 80'i ırk ayırımına rağmen “başarılı olmanın” mümkün olduğu görüşündedir. Çoğunluğunu gençlerin ve eğitim görmemiş olanların oluşturduğu küçük bir grup ise, ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar başarının mümkün olmadığı inancındadır.

4. Çok küçük bir grup, zencilerin beyazlardan ayrılmasını istemektedir. Buna karşın, deneklerin üçte birinden fazlası zencilerin kültürel bir kimlik kazanması gerektiği görüşünü desteklemektedir.

Önyargının Kaynakları

Daha önce de işaret edildiği gibi, önyargı haklılığı kanıtlanmamış bir tutumdur. Kural olarak önyargılar olumlu yönde de olumsuz yönde de olabilir. Ancak, gerek sosyal bilimciler, gerekse diplomatlar daha çok olumsuz önyargılarla, diğer bir deyişle bir ırksal, dinsel veya ekonomik gruba ilişkin düşmanca tutumlarla ilgilenirler.

Önyargılar bütün tutumlar gibi, daha sonra üzerinde duracağımız kurallar çerçevesinde oluşur ve devam ederler. Diğer tutumlar gibi, önyargılar da öğrenme yoluyla kazanılmıştır. Bu öğrenme bireylerin önyargılı olan kişilerle ilişkileri ve önyargılarının nesneleriyle olan yaşantıları yoluyla gerçekleşir.

Önyargılı kişilerle ilişkiler Önyargıların çoğu, anababa başta olmak üzere, diğer önyargılı kişilerden öğrenilir. Önyargılı anababalar bilinçli veya bilinçsiz çocuklarını önyargılı olacak biçimde yetiştirirler. Bu nedenle, anababaların önyargıları ile çocuklarının önyargıları arasında oldukça yüksek bir korelasyon vardır. Ancak, önyargılar sadece anababadan öğrenilmez. Öğretmenler, okul arkadaşları ve basın da önyargıların gelişmesine katkıda bulunabilir. Ayrıca, bir bireyin rastladığı, ilişki kurduğu birçok insan önyargılı olabilir ve birey uyma davranışının bir sonucu olarak bu insanların önyargılarını benimseyebilir.

Önyargının nesnesiyle olan yaşantılar Önyargılar bazen bir nesne ile olan yaşantılar sonucu ortaya çıkabilir. Örneğin, bir birey etnik bir grupla ilgili bazı tatsız olaylar yaşayabilir ve bu olaylar sonucunda o etnik gruba karşı önyargılar geliştirebilir. Ancak, önyargıların nesneleriyle olan yaşantılar sonucu ortaya çıkması oldukça az rastlanan bir durumdur. Önyargılar daha çok önyargılı olan kişilerle ilişkiler sonucunda, nesneleriyle karşılaşılmadan önce kazanılır. Bir kere kazanıldıktan sonra da aşağıda gözden geçireceğimiz kaynaklar tarafından beslenerek, giderek daha kuvvetli ve devamlı hale gelirler. Daha sonra göreceğimiz gibi, önyargının nesnesiyle temas, bazı durumlarda önyargıların zayıflamasına neden olabilmektedir.

Önyargıları Besleyen Kaynaklar

Önyargılar bir kere oluştuktan sonra kolay kolay değişmezler. Gerçekten de, nesneleriyle uzun boylu bir yaşantı olmadan yıllarca devam edebilmeleri, önyargıların en dikkate değer yanlarından biridir. Önyargıları besleyerek devam etmelerini sağlayan kaynaklardan bazıları şunlardır:

Gereksinimler Önyargıların değişmeme eğiliminde olmalarının bir nedeni, önyargılı bireylerin bazı gereksinimlerine cevap vermeleridir. Üstünlük duygusu önyargıların cevap verdikleri gereksinimlerin başında gelir. Örneğin, “ırkçılık” bazı insanların kendilerini üstün görmelerini sağlayacak bir toplumsal ayırım ortaya çıkarır. Bu ayırım çerçevesinde en yoksul, en az eğitim görmüş bir beyaz bile, zihinsel, ahlaki ve toplumsal açılardan zencilerden üstün olduğunu düşünerek kendisini üstün görme gereksinimini tatmin edebilir.

“Irkçılık” saldırganlık duygularının ifade edilmesine de olanak sağlar. Gereksinimlerin tatmininin engellenmesi insanlarda genellikle saldırganlık duygularının ortaya çıkmasına neden olur. İnsanların büyük bir çoğunluğu günlük hayatta şu veya bu nedenle engellenir, ancak engellenmenin yarattığı saldırganlık duygularını çeşitli nedenlerle engelin gerçek kaynağına yöneltemezler. Bunun yerine bu duyguları, suçsuz bile olsa uygun bir nesne üzerinde tatmin ederler.

Saldırganlığı bir günah keçisine yöneltme Engellenmenin yarattığı saldırganlık duyguları, bazen engelin asıl kaynağı yerine bir azınlık grubuna yöneltilir. Saldırganlığın yöneltildiği bu gruba günah keçisi adı verilir. Ekonomik, politik ve sosyal engellenmeler yaşayan bir birey, bu engellenmelerin yarattığı saldırganlık duygularını uygun bir nesneye yöneltecektir. Bu uygun nesne ise çoğu kez, hakkında zaten önyargılar olan bir azınlık grubu olacaktır. Hitler döneminde Yahudilere yapılanlar, engellenmenin yarattığı saldırganlık duygularının bir azınlık grubuna yöneltilmesinin iyi bir örneğidir. Hitler hareketinin başlamasından önce gelen yirmi yıl içinde, Almanlar I. Dünya Savaşında askeri bir yenilgi almış ve bu yenilginin ardından ekonomik ve sosyal problemlerle dolu bir döneme girmişlerdi. Batı ülkelerinin çoğunda olduğu gibi, Almanya'da da Yahudilere karşı önyargılı olan insanların sayısı oldukça fazlaydı. Bu nedenle de, yurttaşlarını yaşadıkları sosyal ve ekonomik bunalımdan Yahudilerin sorumlu olduğuna inandırmak, Hitler için hiç de zor olmamıştı.


Adolf Hitler etkileyici, hatta bazılarına göre, neredeyse dinleyicileri hipnotize eden bir konuşmacıydı. Fakat, başarısı iyi konuşma yeteneği kadar, yaşadığı dönem ve yerinde bir işleviydi; çünkü, II. Dünya Savaşı öncesinde Almanya Hitler'in yaptığı tür demagojiden etkilenmeye zaten hazır durumdaydı. (Wide-World Photos.)

Algı Önyargıların devamını sağlayan bir diğer etken, olayların çarpıtılarak algılanmasıdır. Daha önce de işaret edildiği gibi, insanlar tutumlarına uygun olan bilgileri seçip algılayarak, tutumları ile olgular arasındaki çelişkinin yaratabileceği rahatsızlık duygularını ortadan kaldırırlar. Önyargıların devamını sağlayan da bu tür yargılara uygun bilgilerin seçilerek algılanması, ters düşen bilgilerin görmemezlikten gelinmesidir. Yani, önyargılı kişiler sadece görmek istedikleri şeyi görürler. Örneğin, Yahudilerin fırsatçı olduğu önyargısına sahip bir birey, Yahudilerin fırsatçı davrandığı ya da davranışlarının bu şekilde yorumlanabileceği durumlara özellikle dikkat edecektir. Aynı şekilde davranan başka insanların davranışlarına ise ya dikkat etmeyecek ya da başka şekilde yorumlayacaktır.

Toplumsal engeller Önyargıları besleyen bir diğer kaynak kendilerinin yarattığı toplumsal sonuçlardır. Önyargılı tutumlar çoğu kez hedef aldıkları grupların önüne birtakım toplumsal engeller koyarak, önyargılı kişilerin beklentilerine uyacak birtakım sonuçlar yaratırlar. Irkçılar, beyazların zencilerden üstün olduklarına inanırlar. Buna inandıkları için de zencilerin yeterli düzeyde eğitim görmelerine, koşulları iyi yerlerde oturmalarına ve diğer bazı sosyal haklar elde etmelerine engel olurlar. Diğer bir deyişle, beyazlar kadar iyi eğitim görmelerini güçleştiren bir toplumsal engel yaratırlar. Böylelikle bir kısır döngü başlar. Zenciler engellendikleri için ırkçı beyazların önyargılarını değiştirebilecek özellikleri kazanamazlar, ırkçı beyazlar ise bir ölçüde doğrulanan önyargılarını devam ettirirler.

Önyargıların Toplumsal Sonuçları

Önyargının doğurduğu sonuçlardan bir diğeri ayırmadır (segregation). Önyargıların yaygın ve kuvvetli olduğu her yerde, önyargıların hedefi olan grubun okullarını, mahallelerini, işyerlerini ayırma eğilimi görülür. Bu tür uygulamalar, aslında önyargıların hem sonucu hem de nedeni olarak görülebilir. Ayırma, toplumsal engellemeler yaratmanın en etkili yoludur. Daha önce de işaret edildiği gibi, toplumsal engeller yarattıkları sonuçlarla önyargıları besler ve yaygınlaşmalarını kolaylaştırır. Bu nedenle, önyargıları değiştirmeyi amaçlayan her girişim ayırmayı ortadan kaldırma çabaları ile başlamalıdır. Anayasa Mahkemesi* 1954 yılında verdiği kararla bu olguyu kabul etmiş ve 1960 yılında çıkarılan insan hakları kanunuyla Anayasa Mahkemesinin kararı uygulamaya konmuştur. Ancak, birçok alanda kökleşmiş olan ayırmayı ortadan kaldırmak uzun süreli ve güç bir mücadele gerektirir. Ayrıca, ayırmanın devamını sağlayan uygulamalar olmalarına karşın, ev kiralama, satma ve benzeri işlerdeki ırkçı uygulamalarla kanun yoluyla mücadele etmek oldukça güçtür.

Önyargıların hedefi olan grup üyelerinin kendilerini baskı altında tutan gruptan nefret etmeleri, bu tür yargıların doğurduğu sonuçlardan bir diğeridir. Baskı ve sindirme devam ettiği sürece bu nefret kendini belli etmeyebilir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletlerinin güneyinde köleliğin yasal olduğu dönemlerde göreli olarak daha az toplu ayaklanma olayı olmuştur. Ancak, baskı altında tutulan grupların kurtulma ümidi arttıkça, duyulan bu nefret şiddet olayları ve ayaklanmalarla ifade edilmeye başlanmıştır.

* Çevirenin notu: Sözü edilen ABD'deki Anayasa Mahkemesi'dir (The Supreme Court).

Özet

Önyargı terimi bir etnik veya dinsel gruba ilişkin haklılığı kanıtlanmamış, çoğu kez olumsuz bir tutumu belirtmede kullanılır. Ayırım ise, bir birey veya gruba yapılan haksız veya olumsuz davranışlardır. Ayırım her zaman olmasa bile, çoğu kez bir önyargıdan kaynaklanır.

Önyargının bir belirgin özelliği, insanları basit birtakım kalıpyargılara dayanarak katı bir biçimde sınıflandırmadır. Sosyal uzaklığı arttırması önyargının bir diğer özelliğidir. Sosyal uzaklık terimi bir bireyin bir azınlık grubu üyesi ile kurmayı kabul edeceği ilişkinin derecesini gösterir. Zencilere ilişkin önyargılar Amerika'da halen oldukça yaygındır. Bu önyargılar kendilerini iş alanında daha az, komşu olma, ev kiralama gibi konularda daha çok belli etmektedir. Genel olarak gençler yaşlılardan daha az önyargılıdır.

Önyargılar çoğunlukla anababa, öğretmen ve diğer önyargılı insanlardan öğrenilir. Bir kere öğrenildikten sonra, üstünlük duygusu, saldırgan duyguların ifadesi gibi gereksinimleri karşıladıkları için güç değişirler. Önyargıları besleyen bir diğer kaynak, önyargıların hedefi olan grupların olumsuz özelliklerinin seçici bir şekilde algılanmasıdır. Önyargılı kişiler ayırma yoluyla, bu tür yargıların hedefi olan grupların yeterli düzeyde eğitim görmelerini, yüksek ücretli işler bulmalarını, koşulları normal evlerde oturmalarını engelleyerek, önyargılarını doğrulayacak koşulları hazırlarlar. Ayırımın hedefi olan grupların, kendilerini baskı altında tutan gruptan nefret etmeleri, önyargının doğurduğu bir başka sonuçtur.

TUTUMLARIN GELİŞMESİ

Bu altbölümde tutumların, doğumdan yetişkinliğe kadar nasıl geliştikleri, özellikle tutucu (conservative) ve açık fikirli (liberal) tutumlardan örnekler verilerek açıklanacaktır. Ancak, daha ileri gitmeden önce tutucu ve açık fikirli terimlerinden ne anlaşılması gerektiğini belirtmekte yarar vardır. Tutumlar bir parçası oldukları kişilik özellikleri gibi, genel olmaktan çok, belirli nesne ve durumlara özgüdür. Bazı konularda çok tutucu olan bir birey, bazı konularda oldukça açık fikirli olabilir. Bu nedenle, bir bireyin tutucu veya açık fikirli olarak sınıflandırılması, gerçekte bu bireyin birçok değişik tutumunun ortalama olarak ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Araştırmalarda kullanılan tutuculuk-açık fikirlilik ölçekleri de bireylerin düşünceleri hakkında kesin bir fikir elde etmekten çok, sosyal tutumlarının genel olarak hangi yöne daha yakın olduğunu belirlemeyi amaçlar (Shaw ve Wright, 1967).

Bu açıklamayı hatırda tutmak koşuluyla, bir tutuculuk-açık fikirlilik tutum ölçeğinin içerdiği konulara göz atalım. Aşağıda tutucu tutumların bir listesi verilmektedir.

Aile konusuyla ilgili olarak tutucular, anababanın baskın, çocukların itaatkar, aile bağlarının kuvvetli olması gerektiğini savunurlar. Pratiğe yönelik eğitimin, kuramsal eğitimden daha yararlı olacağı inancındadırlar. Ekonomik konularda, işçilere karşı iş adamlarını desteklerler ve herkesin hayatını istediği biçimde kazanması gerektiği görüşündedirler. Politik olarak, devletin büyük yatırımlar yapmasına, toplumsal refaha yönelik harcamalarına karşıdırlar ve devletin mümkün olduğu kadar az müdahalesinden yanadırlar. Milliyetçi olma eğilimindedirler ve komünizm ile savaş dışında her türlü milletlerarası olayın dışında kalınmasını isterler. Kanunların katı bir biçimde uygulanmasından ve suçluların çok sert bir biçimde cezalandırılmasından yanadırlar. Kendileri gibi olan insanların diğer insanlardan üstün olduğunu düşünen, ırkçı veya sosyal önyargılı kişilerdir.

Aynı koşullara ilişkin açık fikirli tutumlar ise, yukarıda sıralananların tam tersi olacaktır. Ancak, daha önce de işaret edildiği gibi, tutuculuk açık fikirlilik ölçekleri bireylerin sosyal tutumlarının genel olarak hangi yönde olduğunu gösterir. Bu nedenle, bu tür bir ölçekte tutucu görünen bir bireyin bazı konularda açık fikirli, açık fikirli görünen bir bireyin bazı konularda tutucu görüşlere sahip olabileceğini hatırdan çıkarmamak gerekir.

Anababa Etkisi

Doğumdan buluğ çağına kadar çocukların tutumları hemen hemen tamamen anababaları tarafından şekillendirilir. İlkokul çocukları çeşitli konulara ilişkin tutumlarını anlatırken sık sık anne veya babalarının söylediklerinden örnekler verirler: “Annem siyah çocuklarla oynama der.”, “Babam zencilerin tembel olduğunu söyler.” gibi.

Anababalar ile çocuklarının tutumlarını karşılaştıran araştırmalar, özellikle politik ve dinsel tutumları arasında büyük benzerlikler olduğuna işaret etmektedir. Jennings ve Niemi (1968) tarafından yürütülen bir araştırmada dinsel ve politik eğilimler incelenmiştir.

Bin altı yüz doksan dokuz lise son sınıf öğrencisi ile mülakat yapılmış, daha sonra da öğrencilerin verdiği bilgileri kontrol etmek amacıyla 1992 anababayla görüşülmüştür. Görüşmede diğer soruların yanı sıra, gerek anababalara, gerekse öğrencilere dinsel ve politik eğilimleri ile ilgili sorular da sorulmuştur. Elde edilen sonuçlara göre, en yüksek benzerlik dinsel eğilimler arasındadır. Öğrencilerin yüzde 74'ü anababalarının bağlı olduğu din veya mezhebe (Katolik, Protestan, Yahudi) bağlıdır. Dikkate alınmayacak kadar küçük bir grup ise din değiştirmiştir. Aynı benzerlik, daha az olsa bile, politik eğilimler için de söz konusudur. Parti tercihi yapan öğrencilerin yüzde 60'ının tercihi anababalarının tercihi ile aynıdır. Anababalarının tercih ettiği partiyi tercih etmeyen öğrencilerin oranı yüzde 10'dur. Bazı öğrenciler ise, başlangıçta anababalarının tuttuğu partiyi tuttuklarını, ancak şimdi hiçbir partiyi tutmadıklarını ifade etmişlerdir. Bir nesil geriye gidilerek, anababalarla kendi anababalarının tutumları karşılaştırılmış ve benzer sonuçlar elde edilmiştir.

Ancak gerek bu araştırma, gerekse bu konuda yapılan diğer araştırmalar, anababalarla çocukların özel birtakım konulara ilişkin tutumları arasındaki benzerliğin, dinsel ve politik tutumlar arasındaki genel benzerlik kadar büyük olmadığını ortaya koymuştur. Bir Protestan’ın çocuğu Protestan olarak kalabilir, fakat büyük bir olasılıkla kendisinden daha az ateşli ve daha az tutucu olacaktır. Benzer şekilde Cumhuriyetçilerin çocukları Cumhuriyetçi olabilir, ancak bazı politik konularda anababalarından daha açık fikirli olacaklardır. Bununla birlikte, genel olarak bakıldığında, anababalarla çocuklarının tutumları arasındaki benzerlikler farklılıklardan daha fazladır. Bu da anababaların çocuklarının tutumları üzerinde uzun süren bir etkisi olduğuna işaret etmektedir.

Tutumların Oluşmasında Kritik Dönem

Çocuklar büyüdükçe anababaların tutumlar üzerindeki etkisi azalır ve özellikle ergenlik döneminin başlamasıyla birlikte diğer sosyal etkenlerin rolü giderek fazlalaşır. Bir bireyin tutumlarının büyük bir kısmı 12 ile 30 yaş arasındaki dönemde son şekillerini alır ve daha sonra çok az değişir. Tutumların kristalleştiği 1230 yaşlar arasındaki bu süre kritik dönem (Sears, 1969) olarak adlandırılır. Kritik dönem boyunca, tutumların oluşmasında üç ana etken rol oynar: Akranların etkisi, kitle haberleşme araçları ve diğer kaynaklardan edinilen bilgi ve eğitim.

Akranların etkisi Bir bireyin akranları, ilişki içinde bulunduğu, aşağı yukarı kendisiyle aynı yaş ve eğitim düzeyinde olan kimselerdir. Akranların tutumlar üzerindeki etkisi, çocukların anababadan çok arkadaşları ve tanıdıkları ile birlikte olmaya başladıkları ergenlik döneminde kendini gösterir. Akranların tutumları şekillendiren önemli bir etken olmasının nedeni, insanların sevdikleri ve kolay ilişki kurdukları kişileri “otorite” olarak görme eğiliminde olmalarıdır.

Bilgi Günümüzde, anababaların çocuklarının tutumları üzerindeki etkileri, eskiye göre daha azalmış gibi görünmektedir. Bunun en önde gelen nedeni, özellikle televizyon sayesinde çeşitli olaylar hakkında bilgi edinme olanağının eskiye göre çok daha fazla olmasıdır. Gençler, sadece anababalarının konuşmalarına ve gazete haberlerine bağlı kalmakla yarım yamalak haberdar olabilecekleri olayları, televizyon sayesinde canlı olarak gözleyebilmektedirler. Günümüz gençleri için dünyada neler olup bittiği hakkında bilgi edinmek, kendilerinden önce gelen kuşakların gençlik dönemlerine göre çok daha kolaydır.

Eğitim Tutumların oluşmasında rol oynayan tüm etkenler arasında en göze çarpıcı etkiyi yapan eğitimdir. Eğitimin tutumlar üzerindeki etkisi, anababaların politik ve dinsel inançlarının etkisi kadar kuvvetlidir denebilir. Eğitimin tutumlar üzerindeki etkisi eğitim düzeyine bağlı olarak değişir ve bugün genellikle çocuklar anababalarından daha üst düzeyde eğitim görmektedir.

Bu konuda yapılan araştırmaların hemen hepsi ortak olarak üst düzeyde eğitim görmüş kişilerin daha açık fikirli olduğunu göstermektedir. Örneğin, son zamanlarda yapılan bir araştırma üniversite mezunlarının yüzde 66'sının, ilkokul mezunlarının ise ancak yüzde 16'sının bireysel özgürlükler konusunda açık fikirli olduğunu ortaya koymuştur (Sears, 1969).

Açık fikirlilikle sosyoekonomik düzey arasında da bir ilişki vardır (Harding ve diğerleri, 1969). Ancak, sosyoekonomik düzey gelir, eğitim ve meslek olmak üzere üç değişkenin bir karışımıdır. Bu değişkenlerden en önemlisi ise eğitimdir. Gelir düzeyi yüksek, eğitim düzeyi düşük olan bireyler, özellikle ekonomik konularda tutucu olma eğilimindedir. Buna karşı, hem gelir hem de eğitim düzeyi yüksek olan bireyler genellikle açık fikirli olmaktadır.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült